5 Ocak 2015 Pazartesi

Kulüplerin rakibi en yakın AVM'lerdir / Mehmet Demirkol

Yıllardır bitmeyen futbol devrimi klişesine basit ama net çözümler ortaya koyan, futbolun sadece oyun kısmına değil ekonomisine de kafa yoran, kağıt kaleme aşık bir gastroseksüel; Mehmet Demirkol...

Türk futbolunda artık klişeleşmiş bir “devrime ihtiyacımız var” söylemi var. Sence bu devrim ne?
Futbola ayrı bir şey yapılamaz bence, komple spor olarak bir devrim yapılabilir. İlk olarak beden eğitimi dersinin adını değiştirip spor dersi yapmak, zorunlu yapmak ve haftada en az 5 saate çıkarmak lazım. Bunu da ilkokul 1. sınıftan itibaren başlatmalı. Düşünsene mesela her gün ilk saat spor. Bunu yap işte o zaman Olimpiyat Şampiyonları çıkar bu ülkeden.

Yani diyorsun ki, tarihten, coğrafyadan daha fazla spor dersi olmalı okullarda.
Aynen öyle. Çünkü bu kadar büyük bir nüfus eğitilemez. Komünist ülkeler dışında böyle bir örnek yok. Kapitalist ülkelerin buna kaynak ayırabilmesi mümkün değil. Brezilya gibi bizde de spor bir sektör olabilir, sporcu ihraç edebiliriz. Brezilyalı olup başka ülkelerde oynayan sporcu sayısı yaklaşık 12 bin. Düşünsene her biri 100 bin avro getirse ülke kalkınır. Dolayısıyla bunu bir sektör olarak görmek lazım. Bu aynı zamanda spor kültürünü de geliştirir. Sporcunun çektiği fiziksel acıyı bilmeyen tribünlerde, kültür falan gelişmez. Biz ancak konsol oyunları ile çocuklarımıza sporu öğretiyoruz. Bu şekilde de ülkenin spor kültürü gelişmiyor işte.

Okullarda spor saatleri yetersiz belki ama hala bazı semtlerde mahalle arasında top peşinde koşma devam ediyor.
Evet ama oyunla sporu birbirinden ayırmak lazım. O, oyun. Sıkıldığın zaman bırakıyorsun. Halbuki bir eğitmenin sana öğretmesi, eğitmesi lazım. 8 yaşındaki çocuk bir maçta ne kadar koşar bunu biliyor muyuz mesela? Bunu bilen eğitmenler olması lazım. Nasıl ki okulda fizik, matematik dersini geçmek için çocukların canı çıkıyor, spor için de aynen öyle olacak, başka türlü olmaz.

Tamam güzel ama bu mantıkla, mahalle futbolunda keşfedilmiş Sergen’i Arda’yı nasıl açıklayabiliriz?
Onlar üretim hatasıJ Onların nasıl çıktığını metodlaştırmak, açıklamak mümkün değil. Metaodlaştırmadan hiç bir şey yapamazsın. Bak şimdi şöyle düşün, burası dindar bir ülke değil mi? Çocuk yaşta nerede öğreniyoruz dini, evde değil mi? Sporu da böyle öğrenecekler işte. 18 yaşına gelmiş hayatında hiç bir spor dalıyla uğraşmamış bir adama sen sporu anlatamazsın. Bak ben itiraf ediyorum 44 yaşındayım, her gün sağlık için koşarım, en son İstanbul Maratonu’na katıldım. 50 yaşında bir adam önümde 4 saat 11 dakikada maratonu tamamladı. Adamın suratındaki keyfi ben Ronaldo’nun suratında görmedim. Adam ondan çok daha büyük bir iş yaptığını hissediyor, çünkü adamda o spor kültürü var. İşte sporun acısını, zorluğunu bilen taraftar saha içindeki futbolcuları da eleştirirken iki kere düşünür.

FUTBOL DİREKTÖRÜ İLE TEKNİK DİREKTÖR AYNI İNSAN OLAMAZ

Uzun vadede çok şeyi değiştireceği kesin ama ya kısa vadede nasıl bir çözüm olmalı? Avrupa Şampiyonası’na gidemezsek eğer kimse spor kültürü ya da okullarda spor dersi projesini dinlemeyecek.
Milli takım kısmına gelince, Türkiye futbol direktörü ile, milli takım teknik direktörü aynı insan olmamalı. Çünkü teknik direktör doğrudan spotların altındaki adamdır, yani başroldür. Futbol direktörü filmin prodüktörü. Bir taraftan yıpranırken diğer taraftan nasıl geleceği kurabilirsin? Bir insan hem er hem general olmaz. Hangi savaşta general en önde elinde kılıçla koşmuş?

Peki kısa dönemde neler yapılmalı?
Minimum 7 sene lazım bu saydığım şeyler için. Çok geç kafamıza dank etti. Biz ne zaman bir sıçrayış yaptık? 80’lerin sonunda. Bütün Avrupa’nın Sovyetler Birliği başta olmak üzere coğrafik ve siyasi olarak yıkılıp yeniden yapılandığı dönem. Herkes geri düştü, biz de bu fırsattan istifade sıçradık. Piontek, Derwall, Mustafa Denizli, Fatih Terim önemli işler yaptılar. Almanya’dan da gelen futbolcular ile birlikte yükseldik. O zaman mesela Uğur Tütüneker gibi futbolcuları getirip burada oynattığın zaman yetiyordu, hemen fark yaratıyordu. Şimdi Mesut’u getirsen ilk 11’e giremez. Çünkü o bizde olmayan başka bir şeye alışmış artık. O dönemin biz ekmeğini çok yedik. Ama üzerine koymaya, geliştirmeye kafa yormadık. Bizde herkes bir jenerasyon yakalamaya takmış. Tamam jenerasyon yakalayacaksın ama hangi seviyede yakalayacaksın? Hangi branşta yakalayacaksın? Fransa’nın da 98 jenerasyonu var ama o günden beri her Dünya Kupası’na gidiyorlar.

Devşirme futbolcu kavramı var bir de.
Devşirme değil bir kere onun adı, dönme futbolcu. Bir sistemin olur ama kaynağın olmaz, o yüzden getirirsin dışardan futbolcuyu, sistemini de böylece büyütürsün, buna devşirme denir. Yani Anadolu’da uygun çocuk bulamadıkları için Sırbistan’a gidiyorlar oradan alıyorlar, onları geliştirip onlardan yeniçeri çıkarıyorlar ve bu çocuklara devşirme diyorlar. Ama şimdi futbolda yapılmaya çalışılan böyle değil ki. Sen 20-25 yaşındaki adamı buraya adapte etmeye çalışıyorsun. Onun adı dönmedir, devşirme değil.

Peki sence de futbolu futbolun içinden çıkan insanlar mı yönetsin?
Doğru. Ama onlar önce kendilerini geliştirecekler. Bugün buna örnek sadece Tugay, Hamit, Nihat sayabilirim. Yabancı dil bilen, yurtdışı görmüş adam olacak bir kere. Ben mesela haftada 8 saat televizyona çıkıyorum. Bir dakika bile çıkmamam lazım. Ama futbolcular kendilerini geliştirmediği için onların işini ben yapıyorum.

TFF’nin hakemlerin haklarını genişleten yeni uygulaması hakkında ne düşünüyorsun? Sorun hakemlerin yetki alanında mı yoksa yetkiler yeterli ama uygulayamıyorlar mı?
Türkiye’de kimsenin elinde bir yetki yok. Hakemlerin bir sıkıntısı varsa bunu hakemler çözer. Profesyonel hakemler, futbolcular, antrenörler dernekleri var. Profesyonel futbolcular derneği Volkan’a bir şey olduğu zaman ses çıkarıyor mu? Çıkaramaz ki dernek zaten ne yapabilir?
Ama yurtdışındaki benzer örneklerde bu tip dernek ya da sendikaları yeri geldiğinde futbolcunun kulübünden alacağını bile tahsil etmesine yardımcı oluyor.
Peki bizdeki futbolcular acaba bu dernek ya da sendikalara aidat ödüyorlar mı? Yani bizde öyle olmuyor işler. Muhtemelen yukarıdan birileri dedi ki, “Kardeşim bu hakemleri koruyun, Aziz Yıldırım bakın neler diyor,” öyle tepeden indi bu uygulama. Bence bir işe yaramaz, çünkü başkanlar için zaten men cezası almak madalya almak gibi. Gururlanıyorlar resmen. Ama kulüpler yasası çıkar ve toplamda iki yıl ceza alanın başkanlığı düşer diye bir yasa çıkar, o zaman başka.

Rijkaard, Del Bosque geliyor. Şimdi bu adamların hiç birinin cv’si Türkiye’deki bir Hoca’nın cv’si ile mukayese edilemez. Ama bu adamları gönderip kurtarıcı olarak hep bir Türk Hoca’ya sarılıyoruz. Bu nasıl bir kimya?
Şimdi çok iyi bir yabancı şoföre al şu arabayı buradan Eminönü’ne götür diyelim. Muhtemelen Kabataş civarında adamın kayışı kopar. Yani buradaki şartlara uyum sağlamaları mümkün değil. Burayı ancak buralı anlar. Sneijder geçenlerde söyledi işte, “Şampiyonlar Ligi maçlarında rakiple karşılaştırınca onlar koşuyor biz yürüyoruz,” dedi. Bizde hala dünyanın her yerinde aynı antrenman uygulanıyor diyen teknik direktörler var. Hadi canım sende. Cristiano Ronaldo’nun karın kaslarına bir baksana, sende bir tane öyle futbolcu var mı?



TÜRKLER AYNADA HANGİ KASINI GÖRÜYORSA ONU ÇALIŞTIRIYOR

Geçtiğimiz sayılarda Jan Wouters de röportaj sırasında benzer bir şey söylemişti. Eskiden futbolcuların sadece bacak kası önemliydi, şimdi sırt, bel, karın, omuz hepsi önemli demişti.
Tam bu dediğine uygun bir Hakan Şükür hikayesi vardır. Bir sakatlığı yüzünden İsviçre’ye gidiyor, o dönemin ünlü antrenörlerinden birinin yanına. Hakan biliyorsun çok iyi bakar kendine.  Oynadığı dönem en fit futbolculardan biriydi. Adamlar Hakan’a “Arka kasların sıfır. Siz Türkler aynada ne görüyorsanız onu çalıştırıyorsunuz, aynada görmediğiniz hiç bir kası çalıştırmıyorsunuz,” diyor. Mevzu budur işte.

Arda da burada oynadığı dönemde kilosu ile eleştiriliyordu, İspanya’ya gitti bambaşka bir vücuda sahip oldu.
Arda’yı suçlayamayız ki bunun için, gerek yoksa bırakırsın göbeği.

Sence ülkede taraftar profili değişti mi?
Kaldı mı ki? Sürekli boykot ediliyor. Zaten istenen de bu. Taraftar çekilsin seyirci gelsin istiyorlar. Bu konuda olumlu tek söyleyebileceğim şey eskiden fanatizm yüzünden kadın ve çocuklar stada gidemezdi, şimdi tribün doldurabiliyorlar.

Futbolda son bir kaç yılda reklam ve sponsor gelirlerinde ciddi bir düşüş var. Bu düşüş bir şirkette olsa, bütün yöneticiler alarma geçer, bir sürü insan işsiz kalır. Ne yapmak lazım?
Mesela Beko kimin formasında var? Barcelona’da var. Sponsor neresi en temizse oraya gidiyor. Eskiden Vefaspor’u tutan arkadaşları vardı babamın. Zamanla onlar kalmadı. Herkes 3 büyüklerin etrafında toparlandı. Şimdi Premier Lig’den ya da La Liga’dan takımlar tutuyor insanlar. Çocuklarına onların formasını alan çok aile var. Rekabet artık global. En parlak olan kazanıyor. Almanya’da yaşadı benzer şeyleri, çözdü. İtalya da yaşıyor, çözmeye çalışıyor ama ekonomileri çok iyi değil. Çok büyütülecek bir konu değil aslında bir yılda çözersin. Yeter ki iyi yönet, ekonomisini iyi regüle et, gerekli temizlikleri yap. İyi denetlenmeyen bir sektörde çok para varsa eğer o para çalınır.

Futbolun ekonomisi için ne diyeceksin?
Devlet elini çeksin, kulüplere hiç para vermesin. Ziraat Bankası, PTT, SporToto bunlar çekilsin futboldan. Reel piyasa olsun, finansı serbest bırak. Yabancı sınırlamasını da kaldır. Ondan sonra iki seçenek var. Ya batacaksın, kapatıp gidecek herkes. Ya da işte o zaman büyütmek, pazarlamak için uğraşacaklar. Bu sezon Fenerbahçe-Beşiktaş maçı %40 dolulukla oynandı. Bu ligin en iyi ikinci maçından bahsediyoruz. Sevgililer Günü gecesi %40 dolu olan bir restoran kapanır. Ama futbolda hiç bir şey olmuyor, çünkü devlet süspanse ediyor. Böyle bir sektör olmaz.

Taraftarın küsme sebebi de bahsettiğin temizlik problemi mi, yoksa PasoLig tarzı uygulamalar mı?
PasoLig tabii ki çok zorlaştırıyor ama sadece o kadar değil. Bizim yöneticiler şunu anlamıyor Fenerbahçe’nin rakibi Galatasaray değil. Fenerbahçe’nin rakibi stada en yakındaki AVM. Çünkü adamın elinde 100 lirası var, haftasonu maça mı gidecek yoksa AVM’de mi harcayacak? Bu mantıkla bakarsan aslında Fenerbahçe ve Galatasaray şirket olarak ortaklar. Ama gel gör ki bizim yöneticiler hala birbirini yiyor. Senin ürünün maç. Asıl satman gereken forma falan değil maç. Mesela Arena Stadı’nda Galatasaray-Fenerbahçe derbisi oynanıyor. Stadda dev iki poster Sneijder Diego’ya karşı. Böyle pazarlayacaksın ürünü. Ama sen daha birbirinin stadına gidemiyorsun, böyle saçmalık olur mu? Fenerbahçeliler daha Arena’yı görmediler.



MEDYA TARAFSIZ DEĞİL

Hiç mi güzel bir şey yok Türk futbolunda?
Bence son zamanlarda ki en güzel şey Brezilya Milli Takımı’nın alkışlanmasıydı. Artık taraftar güzel oyun oynanmasını istiyor. Böyle söylüyoruz diye hiç bizi milli duygular falan deyip kandırmasınlar. Önce sen giydiğin formanın hakkını ver, milli duygu öyle olur. Ben seyirciyim, milli görev sende bende değil. Benim 5 yaşımdaki çocuğum “Ben Volkan’ı Burak’ı seyretmek istiyorum,” demiyor, Neymar’ı seyretmek istiyor. Çünkü Fatih Hoca’nın da dediği gibi Neymar 90. dakikada hala top çalıyor.

TFF’den çalışman için teklif gelse medyayı bırakır mısın?
Şartlara bakarım. Gerçekten işe yarayacak, icraat yapılacak bir pozisyon için mi istiyorlar diye. Eğer öyleyse kabul edebilirim.

Sence medya tarafsız mı?
Değil tabii ki. Bence tarafsız olmak çok önemli değil. Önemli olan doğru olmak. Mesela ben Selçuk İnan hakkında nasıl objektif olabilirim ki? Seviyorum çünkü adamı. Ama mümkün olduğunca doğru olmaya, adil davranmaya çalışıyorum. Fenerbahçeliyim ben ama en çok Fenerbahçeliler nefret ediyor benden.

Yazılarını ya da yorumlarını çok sert eleştirdiklerinde küsüyor musun?
Başlarda oluyordu ama şimdi hiç olmuyor. Sadece ben ipin ucunu kaçırdıysam ona üzülüyorum. O zamanda özür diliyorum. Küfür ediyorlar bakıp geçiyorum yeter ki iftira atmasın, tehdit etmesin.

Senin iş olarak yaptığın şey mahallede insanların oturup muhabbetini yaptığı bir şey. İnsanlar da “Ne güzel ya, bizim yaptığımız muhabbeti adamlar televizyonda yapıyor bir de üzerine para kazanıyor,” diyorlar. Gerçekten “ne güzel iş” mi?
Güzel iş tabii, şikayet edemem. Zannettikleri kadar kolay değil ama güzel iş. Kızım okula gidiyor mesela bütün veliler benim kızım olduğunu biliyor. Sürekli oradan bana eleştiri geliyor.

Sana bu işi “yeter artık” deyip ne bıraktırır?
Ben aslında başlarken 2014’de Brezilya Dünya Kupası’na gideceğim ve bırakacağım diye başladım. Ne Brezilya’ya gidebildim ne de mesleği bırakabildim. Bir de diyordum ki kendime tribünlerde küfür ettirmeyeceğim, o da oldu. Quaresma transferi sırasında onu da yaşadım ve bırakma noktasına geldim. Sonra aklıma Süleyman Seba’ya da bağırdıkları geldi. Şimdi karşılaştığımda Beşiktaşlılar “Abi sen o zaman haklıydın,” diyorlar.

Aslında Gazetecilik okumadın değil mi?
Hayır, Kamu Yönetimi okudum. Okul bitince beş yıl metin yazarlığı yaptım. O sırada Gazete Pazar çıkıyordu. Melih Şabanoğlu da kreatif direktörümdü. Bana futbol yazısı yazdırdı. İlk yazım spor bölümünün kapağı oldu. O dönem yazı yazmak para ediyordu. Gazete kapanana kadar yazdım. Sonra da gazetecilikten başka bir iş yapmadım.

Yazı yazmayı seviyorsun, hiç roman yazmayı düşündün mü?
Yazdım bir tane, aşk romanıydı ama sildim. Yanlış anlama yayınlamadım demiyorum, bildiğin bilgisayardan sildim. Çok utandım çünkü hiç beğenmedim.

Çocukluğuna dair hatırladığın en güzel anın ne?
Hepsinde annem var. Çok erken vefat etti annem. Maddi olarak zor günler geçirdiğimiz bir dönemdi ve yakalandığı hastalık bakım gerektiriyordu. Biz bakamadık. O yüzden hala sorumluluk hissederim keşke daha iyi bakabilseydik diye.

Mehmet Demirkol kimdir?
Ela’yla Ali’nin babası ve Sedef’in eşi.

Seni ne ağlatır?
Çocuklar ağlatıyor.

Hayattaki en büyük korkun ne?
Ölmek.

Mutfağa merakın olduğunu biliyorum. Peki aynı zamanda gastroturist misin?
Evet. Mesela geçen yıl Aralık’ta Kopenhag’a gittim. Sırf yemek yemek için. 6 tane Michelin yıldızlı restoranın 4’üne gitme şansım oldu.

Peki gastroseksüel misin?
O ne oluyor tam olarak?

25-30 yaş üstü, iyi eğitimli, yabancı dil bilen, çok seyahat eden ve gittiği yerlerdeki yerel tatları avlayan, yemek yemek kadar pişirmeyi de seven erkekler.
Öyleyim demek ki, geçmiş olsunJ

Yazdığın bir yazının beğenilmesi mi yoksa pişirdiğin bir yemeğin beğenilmesi mi daha çok hoşuna gider?
İkisi de ama kesinlikle yazı daha çok keyifli.

Emekli olunca Mehmet Demirkol nerede olacak?

Kışları San Sebastian, yazları Datça’da. İnşallah yani.

28 Ekim 2014 Salı

Çocukluğuma beton döktüler / Tümer Metin

Sahadaki hırçın futbolcu ya da şimdinin ekranlardaki futbol yorumcusu Tümer ile değil;
Yıllar içinde büyümüş, okuyan-dinleyen, her fırsatta şükreden, bir baba-oğul gördüğünde burnunun direği sızlayan, tüm kırgınlıklarının z raporunu almış bir Tümer Metin ile tanıştırmak isterim sizi...


Gerçekten yetenekli 10 numaralar Türkiye’de artık neredeyse çıkmıyor. Oğuz Çetin, Sergen derken sen o kuşak 10 numaraların son temsilcilerindensin. Bu durumu neye bağlıyorsun?
Aday çok geldi ama haklısın içlerinden tam bir 10 numara çıkmadı. Bak şimdi bir örnek anlatayım. Benim çocukluğum bir evin önündeki kömür molozlarının yığılmasıyla oluşan tepe ve hemen önündeki küçücük bir arsada top oynamakla geçti. Biz orada üçe üç maçlar yapardık.  Ne zaman ki Zonguldak’a giderim, biz burada nasıl top oynuyormuşuz, nasıl sığıyormuşuz diye düşünürüm. O tepe bilmeden çok şey öğretti bize. Dar alanda çabuk düşünme yetisi, çok tekrardan kazanılan özelliklerin hepsini oradan öğrendik. Geçtiğimiz bayram aile ziyareti için Zonguldak’a gittim. O arsa satılmış ve yerine bina yapılmış. Benim çocukluğuma beton dökmüşler dedim. Kız kardeşimin oğlu 7 yaşında, ben onun yaşındayken tek dünyam futboldu. Bir futbol topun varsa o en kıymetli hazinemizdi. Şimdi ki çocukların futbol dışında yönlenebileceği o kadar çok mecra var ki. Yeğenim doğduğu zaman Fenerbahçe’de oynuyordum, göbek bağını tesise gömmüştüm. Ama futbolla hiç alakası olmadı. Zaten futbolcu öyle sonradan olunmuyor doğuluyor.
Şimdi aileler çocuklarını futbolcu yapmaya, teşvik etmeye çalışıyor. Öyle olmaz, o şekilde futbolcu çıkmaz. Benim babam beni alt yapıya yazdırdıktan sonra hiç peşimden gelmedi. Yazdırdılar ve hiç ilgilenmediler.

Tamam sokakta futbol oynuyordunuz, istekliydiniz ama şimdi alt yapılar, tesisler, profesyonel antrenörler var. Yani imkanlar çok daha fazla ama yetenekli yıldız futbolcu yok.
Geçen sene 16-17 tane çeşitli yaş gruplarından alt yapı antrenmanı izledim. 8 yaşındaki bir çocuğa pozisyon almayı öğretme. Bırak bir topla haşır neşir olsun, bir çalım atsın. Zaten futbolun temel birimleri içinde ters kademeyi, birebir savunmayı, alan savunmasını, adam adamayı 20-25 gün içinde öğretirsin. Ama yeteneği nasıl öğreteceksin?
Günümüz futbolu artık sadece istatistiğe döndü. Rakamlar futbolda önemli kabul ama haddinden fazla önemser olduk. Kaç koşmuş, ne kadar sprint atmış... İşin asıl özünde olan adam eksiltme, skora etki etme nerede? Mekaniğe döndü artık futbol. Bir çok hoca tanıyorum, oyuncusuna “Gitme, mevkiinin dışına çıkma,” diyor. Ben isyankar bir oyuncuydum. Pozisyon beni taşıyorsa golü bulmak için giderdim. Şimdi Sergen’e ne kadar pozisyon bilgisi öğretirsen öğret, onun kafasında bildiği bir şey var. Hakan’ın da öyleydi, benim de. Şimdi Hasan Şaş’ın elinden isyan etme duygusunu alıp, mevkiinden çıkma deyip o mekaniğin içine sokarsan, olmaz. Hasan sahada kavga edecek, etmeliydi. Olmuş bir futbolcunun elinden doğasını alırsak ve o mekaniğin içine sokup, verileri kıymetli kılarsak, o zaman işin içinden çıkamıyoruz.

Yetenekli futbolcu azaldığı gibi lider özellikli oyuncu da yok...
Onu öğretemezsin. Ben 18 yaşında Zonguldakspor’da oynarken 36 yaşındaki adamlar vardı takımda ama iki hafta sonra takım kaptanlığını bana verdiler. Yaptığı işi sahiplenen sonuna kadar içine dalan bir insanım. Yani liderlik kişinin kendisiyle alakalı. Mesela Selçuk çok düzgün bir profil, Galatasaray kaptanlığı veriyorsun, tamam kabul. Ama liderlik illa düzgün bir profil anlamına gelmez. Sadece düzgün bir profil olduğu için bir oyuncuya liderlik verilmez. Sadece istatistiklerine bakıp ona da verilmez. Lider, koruyup kollayan, çekip çeviren, gerekirse isyan eden, gerekirse sükunetini koruyan, kriz yöneten kişidir. Hasan Şaş sahada bir şeye delirirken, kaptanı Hakan Şükür’ün ona “sakin ol” diyeceği anlar vardır ya da altını körüklediği anlar vardır. Budur liderlik. O an ki ihtiyaca göre davranmaktır. O an takım uyuyordur ve Hasan Şaş’ın sinirlenmesine ihtiyaç vardır. Bir oyuncuya kaptanlık yani liderlik bunları yapabilir mi diye bakıp verilmeli.
Biz Sergen ile bilirdik birbirimizi. Mesela Bülent’i ikiye bir yakaladığımızda ne yapacağımızı biliyorduk. Daha golü atmadan atacağımızı biliyorduk. Stadda herkesten önce şampiyon olduğumuzun farkındaydık. Bunu işte yeni nesil bilmiyor. Bugün alt yapıya yazılan ve futbolcu olmak isteyen bütün çocuklar için söylüyorum, artık biraz özenti var. Önceden biz topa sarılmışken şimdi aileler topa sarılmış çocuğu futbolcu olsun istiyor.



35 BİN KİŞİNİN BİRLİKTE BESTESİNE MARUZ KALDIM, ŞİMDİ ISLIKLANMAYA TEPKİ DİYORLAR...

Bu aynı zamanda futbolcunun mental olarak da güçlü olmasının önemini gösteriyor?
Hangimiz güçlüydük ki? Hepimiz sonradan öğrendik. Uzun bir süre Burak ve Selçuk’a Galatasaray taraftarının verdiği tepki konuşuldu. Biz ne tepkiler gördük. Ben Fenerbahçe’ye transfer oldum, gittiğim gün ülkede danıştayı vurdular, ama benim transfer haberim daha önce girdi. Üstünden 8 sene geçmiş, hala sokağa çıktığımda tepkilerini yaşıyorum. Ben 35 bin kişinin tek bir ağızdan bestesine maruz kaldım İnönü’de. Şimdi bir kaç seyirci ıslıklamasına tepki diyorlar ve etkileniyorlar. Biz alt yapıları konuşacağımıza işin mentor kısmını ve futbolcunun zihinsel olarak kuvvetlenmesini asıl konuşmalıyız.

Beşiktaş taraftarına kırgın mısın?
Değilim. Ben içimde böyle duygular barındırmam. Bir insandan nefret ediyorsan illa ki onunla bir şeyler paylaşmışsındır. Biz bir masal yaşadık ama bu işin doğasında ayrılık da var. Ben de o dönem sosyal hayatımda gördüğüm tepkiyi antrenmana gittiğimde daha fazla çalışarak üzerimden attım.

Barcelona taraftarları bir Real Madrid maçında Figo için “Senden nefret ediyoruz çünkü seni çok sevdik,” diye bir pankart açmışlardı. Benzer duygusallığı taşıyan Beşiktaşlılar için sormak istiyorum: Neden gittin?
Kitabımda en fazla yer alan bölüm bu. Ben kim olduğumun çok net farkındayım. Çok aksi bir adam gibi görünsem de duygusal tarafım her zaman ağır basmıştır. Beşiktaş’ta oynarken taraftarın bana verdiği kıymeti kulübün vermediğine inanıyorum. Hep söylemişimdir kör ölür badem gözlü olur. Fenerbahçe ise hayat standardımı bambaşka bir yere taşıyacak bir teklifle geldi ve kafamı karıştırdı. Bir de o dönem kendimce bir fırsat yakaladım. Fenerbahçe’nin 100. yıl şampiyonluğu. Kendi kendime bak bir de bu var dedim. Beşiktaş’ta 100. yılı yaşadım, burada da yaşarsam bir futbolcu için kimseye nasip olmayacak bir hedeftir diye düşündüm.

Aynı dönem Ajax’tan da teklif aldın ama gitmedin, neden?
Gitmemiş olduğum için pişman değilim. Ama keşke çok erken yaşta biri elimden tutsaydı da Larissa’ya gitseydim. Yani boş ver Beşiktaş’ı, Fenerbahçe’yi, 23 yaşına kadar Larissa’da oynasaydım, sonra Olympiakos’a transfer olurdum. Son 15 yıldır Şampiyonlar Ligi’nde oynuyorlar. İki sene Şampiyonlar Ligi’nde iyi maçlar çıkarıp 27 yaşında Real Sociedad, Deportivo gibi bir kulüp, ardından 29 yaşında Barcelona’da oynardım.



GALATASARAY MAÇLARINDAN SONRA FENERBAHÇE BAŞKANI SOYUNMA ODASINA GELİP “BAYRAMINIZ MÜBAREK OLSUN” DER...

Türkiye’nin iki büyük kulübünde oynadın. Derbi maçlarına çıkmadan önce iki kulübün soyunma odalarındaki atmosferde nasıl farklılıklar var?
Ben derbi dışındaki maçlarda takımla beraber hareket etmeyi severdim. Ama derbi günü çekerdim kendimi. O gün ısınmaya çıkana kadar maçı düşünmek istemezdim. Çünkü bir gece önce maçı yaşardım kafamda. Kim nasıl oynayacak, kaç gol nasıl atacak kafamda oynar bitirirdim. Mesela Fenerbahçe için Galatasaray derbileri maç değil bayramdır. Kazandığınız dakika başkan soyunma odasına gelir ve “Bayramınız mübarek olsun,” der. Şimdi bu seviyede yaşanan duygular için buna maç diyemezsin artık bu başka bir şeydir. Eminim Galatasaray için de böyledir bu.

Galatasaray’dan hiç teklif almadın mı?
Aslında bana ilk teklif Galatasaray’dan geldi. Mehmet Cansun başkandı, kibarca “Ben çocukken sarı fırtına Metin oluyordum,” deyip reddettim ve Beşiktaş’a gittim. Sonra bir kez daha teklif aldım. Fatih Hoca’nın Milan’dan döndüğü zamandı. Biz de Şenol Hoca ile milli takım kampındaydık. Beşiktaş’ta kontratım bitiyordu. O dönem çok istediler almayı. Ama kulübe yapılmış bir teklif değildi, Fatih Hoca ile benim aramda geçen bir konuşmaydı. O günün şartlarında olmayacağını ikimiz de biliyorduk.

Peki sen oynadığın dönemde kendini zihinsel olarak nasıl kuvvetlendirdin?
Benim hayatımda çok önemli dönüm noktaları var. Mesela milli takımda Fatih Hoca’nın geldiği 3 maçlık bir dönem var. Danimarka, Ukrayna, Arnavutluk maçlarının olduğu dönem. Ben bambaşka bir adama dönüştüm. Attığım goller için demiyorum. Fatih Hoca gibi bir figür ve Acar Baltaş gibi bir mentor girdi hayatıma. Acar Baltaş ile paylaştığım özel şeyleri vücuduma dövme yaptırdım. Bana dedi ki, “Kişi kendini bir şeye adarsa Tanrı da harekete geçer.” Ben o dönem kendimi adadım işte. 2006 Dünya Kupası’na 32 yaşında bir adamın gitme hayali vardı. Baraja kadar getirdik olmadı. Tamam yapayım olmasın, ama en azından deneyeyim.

Kitabında İsviçre ile oynadığımız o olaylı baraj maçları bölümünü çok kısa geçmişsin. Sahanın içinden biri olarak neden daha detaylı paylaşmaktan çekindin?
Daha detaylı giremezsin çünkü. Öncesi, sonrası, bütün yaşananlar, perde arkası ile 300 sayfa yazarım. Ama daha başrol oyuncusu olanlar var. Emre Belözoğlu, Fatih Tekke, Hakan Şükür, Alpay Özalan. Daha 1. dakikada Alpay penaltı yaptırdı. Onun 500 sayfa, Hoca’nın 1000 sayfa yazması gerekir. Onlar yazsın okuyalım. Benim elimden bu kadarı geldi.




FUTBOLCUNUN VERDİĞİ TEPKİLERİN TEK SEBEBİ VAR: KAYBETME KORKUSU

Geriye dönsen neleri değiştirmek isterdin?
Mümkünse aynı şekilde yaşayayım. Daha kati ve sağlıklı kararlar alabileceğim olaylar olur. Mesela şu an bir TV programı yapıyorum. Erkan Zengin Türk Telekom Arena’da oyundan çıkıyor ve formayı çıkarıyor. Oyundan alındığı için bir isyanı var. Bunu dışarıdan bakan herkes şöyle yorumlayabilir, “Hocasına tavır yapıyor.” Futbolcu önce kendine isyan eder, kötü oynamıştır, skorda etkisi yoktur. Psikolojik olarak onun altında ezilir. Dolayısıyla hocasına olan tavrını böyle de yorumlamak lazım. Futbolcunun verdiği bütün tepkilerin altında tek bir neden yatar: Kaybetme korkusu. Takım, taraftar, aidiyet duygusu, kulüp falan hiç bir şey önemli değildir. Futbolcunun öz benliğinde futbol bitecek ve ben ondan sonra ki hayatımda kaybetme duygusunu içimde yaşayacağım vardır. Erkan’ın yaptığını ben de yaptım. Hatta boğaz boğaza geldiğim hocalar oldu. Şimdi geriye dönsem bunları yapmam dememi bekliyorsun benden biliyorum. Ama yine yaparım. Değişmedim ki. Benim ilk gençliğim Zonguldak’da geçti. Sonra İstanbul’da ve yurtdışında yaşadım. Çok geliştim kabul ama ruhumdaki alt yapı Zonguldak’ın o dar sokakları. Bazen Zonguldak Kozlu Tümer’i tutamıyorum çıkıyor içimden.

Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yapmayı tercih etmemende de bu kaybetme korkusu yatıyor olabilir mi? Futbolculuk dönemin kadar başarılı olamayacağından korkmuş olabilir misin?
Bir futbolcu futbolu bırakınca hemen ne yapacak sorusu gündeme geliyor. Ticaret desen, yapanların hepsi başarısız olmuş. Tek sığındıkları yer sahaya inmek. Çünkü bütün hayatın öyle geçmiş, tek bildiğin o. Hepsinin hayali büyük bir takım çalıştırmak ve başarılı olmak. Aday ise binlerce. Aralarından sıyrıl sıyrılabilirsen. Çok iyi futbolcuydun, çok iyi hoca olursun diye bir kural da yok. Sadece çok üst düzey futbol oynadıysan, o adaylar arasından bir mevki edinmen daha kolay oluyor. Ama başarılı olup olmayacağın tartışılır. Futbola hizmet etmenin sadece teknik adamlıkla olduğunu düşünmüyorum. Ben şu an doğru yorumu yaparak Türk futboluna hizmet ediyorum. Çünkü biliyorum ki, bugün oynayan bir futbolcu benim ağzımdan çıkacak bir yorumu bekliyorlar, dikkat ediyorlar.

Başka nasıl hizmet edebilirdim diye düşünüyor musun?
Neden federasyonda çalışamıyoruz? Dünyanın her yerinde futbolu bırakan herkes ülke federasyonunda görev alabiliyor. Neden galerici, inşaatçı, demirci futbolun karar mekanizmasında da, Hakan Şükür, Sergen Yalçın, Tümer Metin değil? Bir örnek vereyim. Yunanistan’a transfer oldum. İlk gün öğlen uyudum akşam üzeri antrenman var. Kapım çaldı, dünyanın en güzel kadınlarından biri. Dedim ben güzel bir ülkeye geldim herhalde. Bana sendika başkanı aşağıda sizi bekliyor dedi. Eski takım arkadaşım Giannakopoulos futbolu bırakmış ve sendika başkanı olmuş. Hemen seni sendikaya bağlıyorlar ve bütün sorunlarınla ilgileniyorlar. Benim dönerken kulüpten alacağım vardı. Onlar mahkemeye gidip hallettiler.




FATİH TEKKE KURŞUNLANDIĞINDA 16 KULÜP KAPTANINI ARADIM...

Türkiye’de neden o seviyede değiliz?
Bak sana bir şey söyleyeyim, futbolun en temel öğesi futbolcu değil mi? Saha kötü olunca değiştir zemini. Seyircisiz de maç oynanabiliyor. Ama futbolcu olmayınca ne yapacaksın? Fatih Tekke kurşunlandığında 16 tane kulüp kaptanını aradım. “Bu hafta maçlara 10 dakika geç çıkalım,” dedim. Çıkma demiyorum. O zaten büyük devrim. Ama 10 dakika geç çıkabilirsin. Bütün her şey sekteye uğrar. Yayın, reklam, sponsorluk anlaşmaları. Biz buradayız, biz olmadan hiç bir şey olmaz mesajını en güzel şekilde vermiş olacaktık. Yapsak yıkılırdı ortalık. Kimse yapamadı.

Türk futbolunun devrime ihtiyacı var diye yıllardır konuşulur. Sen karar mekanizmasında olsan nasıl bir devrim yapardın?
Ne zaman ki Türk futbolunda devrim konusu açılsa herkes hemen alt yapı diyor. Bu çok uzun vadeli bir ütopyadır. Alt yapıda yapacağın devrim sana ancak 15 sene sonra geri döner. Kısa vade için çözüm? Yok. Hadi üst yapıyı değiştirelim o zaman. O da ancak karar mekanizmalarına futbolun tozunu yutmuş insanların oturmasıyla olur. Ve ahbap çavuş ilişkisinin bitmesi lazım.

Üst yapıyı değiştirmek için önce üst düzey futbol oynayan futbolculara da ihtiyaç yok mu?
Biz Samsun’dan İlhan’la beraber geldik Beşiktaş’a. Celil Sağır, Cenk İşler, Ali Akdeniz de Samsun’dan geldi. Gençlerbirliği’nden Ümit Karan geldi mesela. Şimdi Anadolu’nun yıldızı olarak bizim geldiğimiz gibi Tarık Çamdal geliyor, Veysel Sarı geliyor. Yarın bir gün Erkan Zengin gelecek. Ama burası başka bir şey. Burak Yılmaz, Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye gidiyor, olmuyor. Sonra Trabzon’da Şenol Hoca akademisinde ona göre bir sistem kuruluyor ve başarılı oluyor. Galatasaray’a geliyor çok başarılı iki sezon geçiriyor ve şimdi en çok eleştirilen oyunculardan biri. Neden? Çünkü burada çıta hep çok yüksek. Altında oynama şansın yok.

Böyle üst seviyede oynayan futbolcuların sürekli aynı seviyede oynamak için hep bir itici güce ihtiyaçları var mı? Başta belki hoca verir o gücü ama hoca gidince de futbolcunun kendi o gücü yaratması gerekmez mi?
Real Madrid’in İstanbul’da 6 gol attığı maçı izledin değil mi? 5. golde Ronaldo’nun attığı sprinti hatırlıyor musun? Ronaldo’ya 5. gol için motivasyon mu ya da itici bir güç mü lazım? Ama adamın kendine koyduğu bir hedefi var. Arkadan Messi geliyor, önde Raul var. Şampiyonlar Ligi’nde en fazla gol atan oyuncu unvanını önce ben yakalayacağım diyor. Bugün bizim eleştirdiğimiz yıldız dediğimiz oyuncularımızın sorunu bu: Kişisel hedefleri yok.




EMRE SAHADA NEDEN SİNİRLENİYOR ANLIYORUM

Pasa dayalı futbol mu, hızlı tempolu futbol mu?
İkisi de. Bak sana şöyle cevap vereyim. Sence dünyanın en hızlı futbolcusu kim?

Ronaldo.
Bence Pirlo. Çünkü daha çabuk düşünüyor ve topu daha hızlı kullanıyor. Hız, kuvvet dayanıklılığı, tempo, koordinasyon, yetenek bunların hepsi futbolun içinde çok önemli yer tutuyor. Ama bence en önemlisi beyin-ayak koordinasyonu. Ronaldo’nun ilk zamanlarındaki görüntülerini hatırlıyorum. Bir çocuk geliyor diye konuşuyordu herkes. Duran topun sağından solundan fake atıyordu. Her futbolcu bunu bir iki kez yapabilir de, sekiz on kez yapınca bambaşka biri geliyor diyorsun. Şimdi yapmıyor Ronaldo onu. O zaman o mecraya girebilmek için ona ihtiyacı vardı. Şimdi başka bir oyuncuya büründü. Zaten istese de şu an müsaade etmiyorlar yapmasına. O yüzden Pirlo sırıtmıyor. Çünkü eskiyi de gördü, bugüne de çok kolay entegre oldu. Mesela Selçuk’un geldiğinden bu yana istatistiklerine bakalım. Eminim rakamsal istatistikleri Pirlo’dan daha iyidir. Ama biz de sabır diye bir şey yok.

Şu an Türk futbolunun lider özellikli oyuncusu kim?
Şu an oynayan bir çok oyuncuyu alalım bizim dönemimizdeki kadroların içine koyalım, oynama şansları yok. Ve bunlar şu an yıldız seviyesindeler. Sadece bir kaç oyuncu sayabilirim oynayabilecek. Arda, zeka ile hemen o döneme entegre olabilir. Selçuk’u da koy o bölgeye bizle beraber oynar. Emre Belözoğlu zaten oynadığı için saymıyorum. İyi bir Gökhan ve Caner yine oynayabilir.

Emre demişken, ligin en tecrübeli oyuncusu ve hala öfkesini kontrol edemiyor.
Bir gün cezalıyım genç oyuncular ile antrenman yapıyorum. Bir genç oyuncu aynı hatayı 3-4 defa yapınca ben de tepki gösterdim. Antrenman bitiminde Zico bana dedi ki, “Neden sinirlendiğini anlıyorum. İstiyorsun ki senin gibi düşünsün.” Şimdi yorumculuk yaparken de, bazen aynı şekilde sinirleniyorum. Chedjou Semih’in önüne bir top atıyor, Semih’in topla o mesafeyi ket edebilme ihtimali yok. Halbuki biraz önüne atsa, Semih topsuz o mesafeyi koşup topla buluşacak. Oynatmak işte böyle bir şey. Futbolcu birbirini tanımalı. İşte Emre’nin genelde sinirlendiği konular da bu tip şeyler. Şimdi yanında oynayan yeni nesil oyuncuların yaşadıklarını Emre yaşadığı için, biraz da hiyerarşik düzenden, “Biz böyle yapamıyorduk, bunlar ne yapıyor,” diye bir isyanı var Emre’nin. Bir de Emre istiyor ki, kimse ona dokunmasın faul yapmasın. Yahu Messi’ye ne fauller yapıyorlar dönüp gidiyor adam. Senin ekonomik kaygın yok, bu ligin en deneyimli oyuncususun, gelecek korkun yok, neden kavga ediyorsun? Bu artık yapı falan değil. Emre’yi tanıyanlar dışarıda çok iyi insan diyorlar. Dışarıda da Emre’nin damarına basalım bakalım ne olacak? Bir insanın bir tane karakteri olur. Ben saha içinde de agresif bir adamdım, dışarıda da.

Ne seni çok sinirlendirir?
Salaklık ve adaletsizlik. Hayatımda hiç kimseye saygısızlık yapmadım. Kalabalığın içinde yürürüm kimseyi rahatsız etmem, kimsenin ayağına basmam. O yüzden bu tip şeylerin yapılmasına tahammülüm yok.


İNSANLARIN BENİ ÖNEMSEDİĞİ KADAR KENDİMİ ÖNEMSEMEDİM

Futbolcuyken de giyimine özen gösteren biriydin ama şu an modaya daha ilgilisin sanki. Kitap, giyim, kuşam derken ortada bir Tümer Metin imajı var. Bu bir imaj çalışmasının sonucu mu?
Alakası yok. Sadece güne entegre oluyorum. Kıyafete artık eskisi kadar para harcamıyorum. Zaten giyecek zamanım da yok. Haftanın üç günü kanaldayım ve sponsorla giyiniyorum. Artık sadece gardırobu tamamlayacak özel bir şey gördüğüm zaman alıyorum. Mesela eskiden kalma kotlarım var, ben bunları nasıl giyiyormuşum diyorum. Gidip yeni kot almaktansa o kotu tadilata verip 10 senenin keyfi ile giyiyorum.

Tümer Metin kimdir?
Çok zor bir soru bu. Samimiyetle söyleyeceğim şu olur, ben hayatım boyunca insanların beni önemsediği kadar kendimi hiç önemsemedim. Bu kadar bir adamım işte ben.

En önemli kusurun ne?
Sinirlendiğimde kıvılcımların çaktığı zamanlar oluyor. Gerçi futbolu bıraktıktan sonra tansiyon biraz daha düştü. Şu an Şansal Ağabey’den çok şey öğreniyorum. Onun o babacan, insanı koruyup kollayan bilge tarafı bana da bir şeyler katıyor. Ama ne kadar törpülemeye çalışsam da bazen sinir katsayım çok çabuk yukarı çıkabiliyor.

Haftada kaç gün spor yapıyorsun?
Hiç yapmıyorum. Evimde bir bench press’im, bir de daha komplike içinde omuzu, bacağı falan aynı andan çalışabileceğim bir aletim varım. Bazen dergiden o sayfaları yırtıp önüme koyup çalışıyorum. Ama düzenli değilim, canım isteyince yapıyorum. Çok uzun seneler profesyonel spor yapınca yoruldum artık. Şu an benim için en büyük zulüm koşmak, koşamıyorum. Alpay kadar çalışmıyorum yaniJ

Hayat sloganın ne?
Kişi kendini bir şeye adadı mı Tanrı da harekete geçer.

Mutluluk rüyan ne?
Benim rüyalarım çok karmaşık. Sanki saatler sürüyor, bildiğin film gibi. Yastığa başını koyduğu zaman uyuyabilenlerden hiç olmadım. Zor uykuya dalarım. Bu soruyu rüya anlamında sormadığının farkındayım. 15 sene önce bugün yaşadıklarımı yaşayacağımı tahmin ediyordum. 10 sene sonra nerede olacağımı da biliyorum.

Nerede olacaksın?
Çeşme’de yaşayacağım. Balığa gideyim, mangal yakayım, sakin, huzurlu bir hayatım olsun. Oradan gazeteye yazımı göndereyim, kitap yazayım, haftada 2 gün geleyim televizyon programı yapıp döneyim.

Bir kitap daha yazacak mısın?
Belki de yazmışımdır. Futbol ile alakalı değil ama hastalıklı bir aşk hikayesi yazdım.

“Metin Olmak” kitabını yazmaya ne zaman karar verdin?
Fenerbahçe’ye transfer olduğum dönemde. O dönem susmam gerekiyordu ama futbolu bırakınca özellikle transfer aşamasında yaşadıklarımı yazmayı planlamıştım. O hikayenin benim ağzımdan anlatılması gerekiyordu. Ben bir anlatayım seven sevmeyen o zaman belli olsun dedim.



ÇOCUĞUM OLSUN İSTERİM AMA KİMLE OLACAK BİLMİYORUM

En son ne zaman ağladın?
Ben ağlarım ya. Katı bir tarafım yoktur. Bir filmde, çocuğun babasıyla bir diyaloğu burnumun direğini sızlatır.

Dayı olduğunu ve yeğenine çok düşkün olduğunu biliyorum. Tümer Metin baba olmayacak mı?
Nasip. Bunu kendi başıma yapamam tabi. Bir süreçten geçtim ben. Evliliğim bitti. Şu an bambaşka bir adama dönüştüm. Hayata dair beklentilerim çok değişti. Çocuk fikrine kapalı değilim ama kimle yapacağıma dair en ufak bir fikrim yok.

Korkuların var mı?
Çok. Yakınlarımı kaybetme korkum çok fazla. Kontrol freak oluyorum bazen. Babam Zonguldak’tan Alanya’ya yazlığa kendi arabasıyla gitmek istiyor. Büyük kavgalar ediyoruz. Çünkü ben o arada felaket senaryoları yazıyorum. Onlar gidene kadar o yol bana bitmiyor.

Zaman içinde neler değişti hayatında?
Pek bir şey değişmedi sadece hayatımda değiştiremeyeceğim gerçeklerle yaşamayı öğrendim. Bakıyorum herkes trafikten şikayetçi oluyor. Ben şikayetçi olmuyorum, şükrediyorum. Bir arabam olduğuna, belediye otobüsünde sıcakta terleyerek gitmek yerine kendi arabamda oturduğuma şükrediyorum. Ya da insanlar sıcaktan şikayet ediyorlar. Böyle şey olur mu? Gölge varsa oturursun, kliman varsa açarsın, hiç biri yoksa tevekkelle kabul edersin.

Kitabın sonunda teşekkür ettiğin isimler var. Onların dışında bugün geriye dönüp 3 kişiye teşekkür etmek istesen, kimler olur?
Acar Baltaş’a teşekkür etmek isterim. 2005-2006 döneminde içimdeki puzzle’ın tamamlanmayan bölümlerini benim adıma tamamladığı için. Çok korkusu olan bir adamdım. Ama anladım ki, dünyanın neresine gidersem gideyim yaşarım. Ne olacağım korkusunu içinde çok barındıran bir adamdım. Ama artık sıfırdan başlayıp yaşayabilirim.
Futbolu bıraktıktan sonra fikir alışverişinde bulunduğum, kitabın yapım aşamasındaki tüm desteklerinden dolayı Heval El-hüseyni’ye çok teşekkür ederim.
Babama teşekkür ederim. Bana bu genleri verdiği için. Hayata dair hiç bir şey bilmiyorken, bana sevgi saygı anlamında bütün öğrettikleri için.

Gezdiğin ve en beğendiğin yer
Yunanistan’da Zakynthos adası.

Çok görmek istediğin ama henüz gidemediğin yer
Karnaval dönemi Rio. O konvoyun içinde coşkuyla yürümeyi çok istiyorum.

İstanbul’da nerelere gidersin?
Bebek, Etiler, Ortaköy’ü çok severim. Bir de benim kalelerim vardır kimsenin bilmediği. İstanbul’a yarım saat mesafede gün batımı çok güzel olan, salaş, taze balık yiyebileceğin yerler. Şehrin içinde de kimsenin dikkatini çekmeden rahat oturabileceğin kafeler biliyorum ama sakın isimlerini sorma söylememJ

Hangi parfümü kullanırsın?
Bulgari Aqua. O konuda çok tutucuyum. Yıllardır aynı ve değiştirmeye teşebbüs dahi etmem.

Araba merakın var mı?
O konuda da çok tutucuyum. Arabam hala 2008 model ve daha 40 binde. Yurtdışında çok üst düzey arabalar kullandım. Yollar daha müsait orada. Hatta bir tanesini perte çıkardım. Burada 6 yıldır 911 Carrera Turbo’m var. Bir de jeepim vardı. Bir hafta önce çok radikal bir karar alıp sattım ve yerine şoförlü bir minibüse geçtim. Şimdi trafikte en azından işlerimi halledebiliyorum.

Evde hayvan besliyor musun?
Geçmişte oldu ama sonra babama verdim daha doğal bir ortamda yaşasınlar diye. Çok seviyorum ama evde doğru bulmuyorum. Zaman ayırman ve ona göre yaşaman gerek.