10 Kasım 2016 Perşembe

Mourinho’yu neden sevdim?

Yazının başlığını okuyan bir çoğunuzun aklından eminim Guardiola da geçti. Oysa ki cümlenin hiç bir yerinde ismi geçmiyor olmasına rağmen. Hayat bize hep bir taraf olmayı sunuyor. Messi’ci misin, Ronaldo’cu mu? R&B’ci misin, rock’cı mı? Cross fit’çi misin, ağırlık antrenman’cı mı? Birini seviyorsan diğerini otomatik olarak sevemezsin. Ben tercihimi çok uzun zaman önce Mourinho’dan yana yaptım. Bu yüzden Real Madrid’ciyim, Manchester United’cıyım ve Guardiola’nın daima karşısındayım. 


Bir şeyin ya da bir kimsenin tarafında olma durumu aslında çok küçük yaşlarda, daha henüz çizgi film izlediğimiz dönemlerde başlıyor. Gerçi bazılarımız çizgi filmleri hala izliyoruz, ben dahil. Misal Tom ve Jerry’de de daima Tom’u tutardım ben. Kedileri çok sevdiğimden falan asla değil. Tom daha zekidir çünkü, daha doğaldır ve yeteneklidir. Jerry’i yakalamak için bazen mekanik bazen kimyasal bir sürü icat yapar ama ya köpek uyanır, ya ev sahibesi gelir ya yağmur yağar, olmayacak aksilikler yüzünden hep elinden kaçırır. Elinden kaçırdığıyla da kalmaz, bir de üzerine sopayı yiyen hep o olur. Sanmayın ki popülist bir mağdur edebiyatı yapıyorum. Tom çizgi sinemanın Jerry Lewis’idir. Kaybederken bile yeteneklidir çünkü. Yüzünü binbir şekle sokar, gerektiğinde akordeon olur, ya da yuttuğu şeyin şeklini alır. Jerry ise sadece hızlı koşar. Çeviktir. Ama bunun dışında bir hırsı, özel bir yeteneği yoktur. Tom’u tutmak biraz da Jerry’e gıcık olmak kaynaklı bir taraftarlıktır. Daima kazanan Jerry’e karşılık, Tom’un da kazanabileceğini görmek istemektir. Çünkü film ancak o zaman gerçekten heyecanlı olur.  

İşte bu sebepten benim için Mourinho yeşil sahaların Tom’udur. Kaleci bir babanın oğlu olarak doğup, futbolcu olmaya çalışmış ama başarılı olamayacağını anlayınca ne ısrar etmiş ne de pes etmişti. Sadece yönünü değiştirmiş ve yine kafasına koyduğu hedefe başka bir planla yürümüştü. Önce üniversitede spor bilimleri okudu ardından asistan menajerlik, genç takımlara teknik direktörlük derken Bobby Robson’ın tercümanlığını ve yardımcı antrenörlüğünü yapmaya başlamıştı. Robson ile Sporting Lisbon, Porto ve Barselona’da birlikte çalıştı. Mourinho ondan bahsederken “Hayatımın ilham kaynağı,” der ve “Kaybettiğimiz bir maçın ardından bana gelip ‘Üzülme çünkü diğer soyunma odasında birileri sevinçten havalara zıplıyor’ demesini hala tebessümle hatırlıyorum,” diye ekler. Barselona’da beraber çalıştıkları dönemde ileride ezeli rakibi olacak Guardiola ise takımda futbolcuydu. Robson Barcelona’dan ayrılınca Mourinho kalıp Van Gaal ile çalışmaya devam etti. Ve ardından zaten hepimizin bildiği Porto, Chelsea, Inter, Real Madrid, Chelsea ve şimdi de Manchester United ile devam eden teknik direktörlük kariyeri başladı. 

Mourinho büyük ihtimalle dünyadaki tüm teknik direktörlerden daha çok yetenekli oyuncuyla karşılaştı, motive etti ve yönetti. Bir çok teknik adam üstün yetenekli oyuncular ile çalışmanın zorluğundan bahsederken, o “İnsanların bunu sorun olarak görmesini ya da elinde bir tane varken daha fazlasının olamayacağını söylemesini hiç anlamadım. Ben mümkünse 11 özel yetenek istiyorum.” dedi. Chelsea’ye ilk geldiğinde 41 yaşındaydı yani oyuncular ile arasında çok da büyük bir yaş farkı yoktu. Herkes bunun otoritesini sarsacağını düşünürken, o Petr Cech’den Drogba’ya kadar bir çok oyuncuya ilham oldu. “İnsanlar Mourinho’nun beni sevip bana çocuğuymuşum gibi davrandığını söylerdi” diyor Drogba. “Ama iyi oynamıyorsam yedek kalırdım. Onun en büyük özelliği bu. Saha dışında sizi seviyor olsa bile iyi oynamıyorsanız formayı vermez. İnsanlara güven veren tarafları var. Bir oyuncu maçta iki gol atmış olabilir ama Mourinho karşılaşmanın ardından bir savunma oyuncusuna gidip maçın adamı olduğunu söyleyebilir. İki gol atmışsanız iyi oynadığınızı bilirsiniz ama sizin bunu yapmanız için diğer bölgelerde birileri de çok sıkı çalışmıştır ve o da bunu bilir.” Bir diğer Mourinho hayranı Petr Cech’e göreyse Portekizli’nin en önemli özelliği, her oyuncuya nasıl davranması gerektiğini bilmesi. “Herkesin farklı olduğunu anlıyor” diyor Çek kaleci. “Her oyuncuyla tek tek nasıl konuşacağını bilir. Bu da ister 10, ister 40 maç oynayalım, takımın bir parçası olduğumuzu hissetmemizi sağlar.” 

Inter’in başına geçtiğinde bu sefer karşısında bir başka yıldız Zlatan İbrahimoviç vardı. Ibra sonradan oto biyografisinde bu sıra dışı adamdan  “Soyunma odası tıpkı bir tiyatro, bir psikolojik oyun gibiydi. Kötü oynadığımız maçların görüntülerini izletip ne kadar çaresiz olduğumuzu söyler ve sahadakileri tanıyamadığını anlatırdı. Sonra da şöyle derdi: ‘Şimdi sahaya aç birer aslan, birer savaşçı gibi çıkın!’ Yumruğunu diğer avucuna vurup yere attığı taktik tahtasını tekmelerdi. Bunları gördükten sonra hepimizin vücudundaki adrenalin seviyesi artar, sahaya müthiş bir coşkuyla çıkardık. Onun kendini takıma bu kadar verdiğini görünce ben de her şeyimi ona vermek istiyordum.” Aynı Zlatan, konu bir dönem beraber çalıştığı Guardiola’ya gelince ise “Korkağın teki!” deyip oldukça can sıkıcı satırlar yazıyordu. Bir çok oyuncu o takımdan ayrıldıktan sonra peşinden gitti. Profesyonel ilişkiden öte her biriyle kişisel bir bağ kurduğu çok açık. Hemen burada küçük bir pencere açıp dillere pelesenk olmuş Mourinho ve egosu ile ilgili bir soru sormak istiyorum:

Sence yüksek egolu bir adam, başarısız olduğunu kabul edip, başka teknik adamların yanında tercümanlık yapar ve bunu gururla anlatır mı? Ve aynı adamın yüksek egosu bu kadar yıldız futbolcunun egosuyla hiç mi çarpışmaz?

Benim cevabım Mourinho’nun konuşulduğunun aksine yüksek egolu bir adam olmadığı yönünde. Sadece çok iyi bir lider ve maalesef sahneler iyi lider görmeye pek alışık olmadığı için bu kendisine yakıştırılan bir etiket. 


Yazıyı buraya o kadar okuyup, fare Jerry’nin daima Tom’u alt etmesinden hoşlanan, Guardiola fanatikleri biraz sıkılmış olabilir. Sakın yanlış anlamayın, Guardiola’nın yeteneği ve liderlik özelliklerine bir itirazım yok. Bu ikilinin bu sezon İngiltere Premier Ligi’nde, hem de aynı şehirde rakip olarak karşı karşıya gelmelerine en çok sevinenlerden biriyim. Ne yazık ki Mourinho, Manchester United başında sezona pek de iyi başlamadı. Hatta kariyerinin en kötü sezonu bile denebilir. Eylül ayında oynanan Manchester derbisinde, City’nin başındaki Guardiola’ya kaybetmesi de cabası. Evet ilk bölümde Jerry yine kazandı. Tüm dünyada bir çok insanı ekran başına kitleyen bu mücadelede tabelada Manchester City kazanırken, gelin bu iki teknik adamı şimdiye kadar ki Premier Lig performanslarıyla karşılaştıralım:


1.TAKTİK
Guardiola, sezon başından bu yana David Silva ve Kevin de Bruyne’dan maksimum faydalandı. Raheem Sterling ise zaten iyiydi daha iyi gözüküyor. Kaybedilen topların hızlıca geri kazanılması özellikle takımın en güçlü yanı gibi duruyor. Joe Hart’ın ayrılışının ardından kaleci Claudio Bravo hala bir soru işareti. Mourinho ise hala Rooney ve Pogba’nın beraber nasıl oynayabileceği sorusuna saha içinde yanıt bulabilmiş değil. Pogba her ne kadar Fellaini ile saha içinde iyi anlaşıyor gibi gözükse de henüz kendisinden beklenen yaratıcılığı sergileyebilmiş değil.
Mourinho: 6/10
Guardiola: 9/10

2.TRANSFERLER
Her iki teknik adam için de iyi bir transfer sezonu geçti. Guardiola defansa belki bir oyuncu takviyesi daha yapabilirdi. Ama anahtar pozisyonları çok iyi doldurdu. Özellikle John Stones ve İlkay Gündoğan ilk hafta maçlarında beklenenin üzerinde bir performans sergiledi. Ancak hiç şüphesiz bütün transfer pazarı, Mourinho’nun rekor kıran Pogba transferini konuştu. Öyle ki İbrahimoviç transferini bile bir an için unuttuk. Eric Bailly ve Henrikh Mkhitaryan da yine heyecan veren Manchester United transferleriydi.
Mourinho: 9/10
Guardiola: 7/10

3.BASIN İLİŞKİLERİ
Mourinho basına karşı hep direkt oldu, çoğu zaman hakemlerden dert yandı, ya da oyuncuların bir ivmeye ihtiyacı olduğunu düşündüğünde basın önünde kendi oyuncusunu eleştirdi. Geçmişte basın yoluyla UEFA’yı bile çok sert eleştirmişliği oldu. Portekizli teknik adam hiç şüphesiz vermek istediği mesajları en etkili şekilde doğru adrese ulaştırmak için medyayı en iyi kullanan teknik adam.
Guardiola ise genelde net konuşmayıp politik davranmayı tercih eden bir isim olduğu için çoğu zaman mesaj karmaşası yaşadı, özellikle de Nasri ve Hart’ın ayrılışı esnasında.
Mourinho: 9/10
Guardiola: 7/10

4.GENÇ OYUNCULARI OYNATMAK
Manchester City alt yapısının felsefesi umut vaad eden oyuncuların her zaman A takım ile idman yapması üzerine kurulu. Ama Guardiola geldiğinden beri bundan çok daha fazlasını yapıp, hem gençlerle idman sahasında birebir vakit geçiriyor, hem de maçlarda yedek kulübesi dahi olsa fırsat veriyor. Tosin Adarabioyo, Pablo Maffeo, Angelino, Angus Gunn ve Aleix Garcia bu gençlerden bazıları. Mourinho ise geldiğinden bu yana gençlere pek fırsat tanımadı, buna Marcus Rashford bile dahil.
Mourinho: 5/10
Guardiola: 8/10

5.KULÜP VİZYONU İLE UYUM
Mourinho geldiğinden bu yana takıma benimsetmeye çalıştığı hücum futbolu ile biraz daha Fergusonvari bir yol izleyip, Van Gaal’den farklı davranıyor. “Benim felsefem daha farklı, daha iyi demiyorum sadece farklıyım diyorum,” diyen teknik adamın takımına ilk söylediği cümle “Ne olursa olsun kazanın.” Bu yaklaşım hiç şüphesiz hala kulübün içinde olan sessiz patron Alex Ferguson’un hoşuna gidiyordur.
Guardiola ise şu sıralar logosunu da değiştiren, kendi felsefesi ve krallığını yeni kurmaya çalışan Manchester City’de bu boşluğu fırsat bilip kendi vizyonunu benimsetmeye çalışıyor. Ancak diğer yandan geçen sezon Leicester City’nin oynadığı kontratak futbolu gösterdi ki, saf tiki taka futbolu tarih oluyor. En azından İngiltere’de. Katalan teknik adamın bu değişime nasıl evrileceğini zamanla göreceğiz.
Mourinho: 7/10
Guardiola: 6/10

TOPLAM - Mourinho 36/50; Guardiola 37/50

Bu skorlara bakıp, “Ne oldu seninki yine kazanamadı?” diyebilirsiniz. Ama henüz konunun yazarı olarak kanaat notumu kullanmadım. Her iki teknik adamı liderlik özellikleri ve daha da önemlisi tutkularıyla karşılaştıracak olursak hiç şüphesiz Mourinho çok daha yüksek puan alacaktır. Liderliğin temel şartı başka insanlara ilham olabilmektir. Bunun için de dinleyen herkesi etkileyebilecek bir yaşam hikayeniz olması gerekir. Mesleğe başlayış şekli, beraber çalıştığı isimler, kazandıkları ve hatta kaybettikleriyle  Mourinho etkileyici bir hikayeye sahip. Ve her geçen yeni bir sayfa daha ekliyor. Beraber çalıştığı insanları kendi motivasyonuyla motive eden bu adam, içindeki tutkuyu herkesin hissetmesini sağlıyor ve insanların içinde benzer tutkuları ateşliyor. Bunun için de futbolcularla samimi bir ikili ilişki kuruyor. “Oyuncularla uçak yolculuğu yapmanın iki yolu var: Ya hep birlikte business class’ta uçarsınız ya da herkes için yer yoksa siz de teknik ekibinizle birlikte ekonomi sınıfına geçersiniz. Benim business’ta gitme sebebim tüm takımın gidiyor oluşu. Herkese yetecek kadar yer olmasa arkalarında giderim. Bir süre önce bir kulübe, takımı sezon öncesi kampına götürmek için otobüs geldi. Yaptıkları ilk iş, teknik direktör ve ekibini ayrı, futbolcuları ayrı götürmek oldu. İçimden ‘Kütü başlangıç’ dedim ve yanılmadım. Bir lider olarak hatırlamanız gereken şeylerden biri de sizin için çalışan insanların sizden daha önemli olduğudur.”

Benim için Mourinho bir ilham kaynağıdır. Asla pes etmemenin, yol tıkandığında alternatif yollar üretmenin, en arıza diye tabir edilen insanların bile doğru yaklaşılırsa anlaşılabilir ve yönetilebilir olduğunun ve hepsinden önemlisi bazen her şeyi yapıp yine de kaybetmenin hayatın bir parçası olduğunu anlamanın tanımıdır Mourinho. Tıpkı çizgi filmde Tom’u sevmek gibi…



Mourinho ve Guardiola - Kupalar

Mourinho                         Guardiola
2 ŞL Kupası                      2 ŞL Kupası
1 La Liga Kupası              3 La Liga Kupası
1 İspanya Süper Kupası    3 İspanya Süper Kupası
1 Kral Kupası                    2 Kral Kupası
3 Premier Lig Kupası        3 Bundesliga Kupası
1 FA Cup                           2 German Cup
1 UEFA Kupası                 3 UEFA Süper Kupa
2 Serie A Kupası               3 FIFA Dünya Kulüpler Kupası
1 Coppa Italia                    TOPLAM: 21 KUPA
1 İtalya Süper Kupa
2 Portekiz Lig Kupası
1 Portekiz Cup
1 Portekiz Süper Kupası
3 İngiltere Lig Kupası
1 Community (Charity) Shield Kupası

TOPLAM 22 KUPA

25 Ekim 2016 Salı

Siyah inci: Paul Pogba

“Ona reddemeyeceği bir teklif yapacağım.” The Godfather / Baba filminin belki de en unutulmaz repliklerinden biri. 1972 yapımı olan film dev oyuncu kadrosuna rağmen 6,5 milyon dolarlık mütevazi bir bütçe ile çekilmişti. Hollywood hep yüksek rakamlı bütçelerin konuşulduğu bir yer olmuştur. Oyuncuların aldığı ücretler, prodüksiyon maliyetleri, kontratlar, televizyon gelirleri, sıradan bir insanın pek de hayal edemeyeceği paralardır. Derken 80’ler ile beraber bu dev endüstri ile rekabet edebilecek başka bir alan doğdu: Futbol endüstrisi. 1982 yılında Maradona diye bir adam Barselona kulübüne 5 milyon avro karşılığında transfer olup, bir anda bütün rakamları alt üst etti. Günümüze gelene kadar da futbol dünyasındaki transfer rakamları artarak devam etti. 2013 yılında Gareth Bale İngiltere’den İspanya’ya, Real Madrid’e 100 milyon avro gibi bir rakama gidip, dünyanın en pahalı transferi oldu. Bu arada sinema endüstrisi de boş durmadı. X-men, Avatar, Harry Potter gibi dev bütçeli filmleri vizyona soktu. Hollywood’da rekor şu an 300 milyon dolarla Karayip Korsanları’nda. Futbolda ise yeni bir rekor Temmuz ayında kırıldı. Paul Pogba 105 milyon avro (116 milyon dolar) ile belki bir Karayip Korsanı değil ama siyah inci şimdilik dünyanın en pahalı transferi. 


Manchester United İngiltere’nin en büyük kulüplerinden biri. Tarihi boyunca bir çok kupa ve yıldız futbolcuya alışık olan bu kulübün ne yazık ki son bir kaç yıldır yüzü gülmüyordu. Sir Alex Ferguson’un vedasından sonra ne koltuğunu doldurabilen bir teknik adam oldu, ne de tatmin edici bir başarı geldi. Bu sezon kötü gidişe bir dur demek isteyen kırmızı şeytanlar, değişimin ilk sinyalini Mourinho’yu takımın başına getirerek verdi. Mourinho işe PSG ile sözleşmesi biten Zlatan İbrahimovic ile başladı, Eric Bailly, Henrikh Mkhitaryan derken Pogba ile altın vuruşu yaptı. 

Jose Mourinho hiç bir zaman para harcamaktan korkan bir teknik adam olmadı. Diego Costa, Luka Modric, Fabregas, Shevchenko gibi yıldız isimleri dönemin yüksek ücretlerinde transfer eden Mourinho, 11 yıl önce Chelsea’ye ilk geldiği günden bugüne çalıştırdığı takımlar için toplam 995 milyon avro’luk transfer gerçekleştirmiş. Tabii, bugün itibariyle bu rakamda büyük pay sahibi olan isim Paul Pogba. Bir çok insan bu transferi Gareth Bale ya da Cristiano Ronaldo ile karşılaştırdı, ya da mevzunun şu ana kadar okuduğunuz rakam tarafına takıldı. Ancak tüm bunları burada bırakıp şunu kabul etmek lazım ki, United planlarını bundan çok daha fazlası üzerine kurdu. 23 yaşında, potansiyeli ve yeteneği üst düzey ve maçın kahramanı olabilecek bir adam transfer etti. Hiç şüphesiz Mourinho’nun kariyerinin en önemli taşlarından biri, dünyanın en pahalı transferini nasıl oynatacağı olacaktır. Pogba’yı saha içinde tanımlamak zor. Sezon başına 15 gollük ortalaması ile bir Frank Lampard değil belki ama oyunu değiştirecek bir oyuncu olduğu da kesin. Rooney ve Zlatan ile beraber oynayacağını da düşünürsek tablo şaşırtıcı olabilir. Saha içinde çakılı kalmadan oynayacağı bir sistem kurulması şart. Aksi takdirde Deschamps’ın Avrupa Şampiyonasında oynattığı gibi sahaya çıkan bir Pogba kafese tıkılmış bir aslandan farksız olur. 

Pogba gelmiş geçmiş en iyi orta saha oyuncusu olup, Manchester United’ı zirveye taşımaya çok yakın. Muhtemelen İngiltere’de Steven Gerrard, Frank Lampard ya da Yaya Toure ile kıyaslanacaktır. Modern futbolda orta saha oyuncusunun tanımını yeniden yapan bu futbolcular aynı zamanda uzun aradan sonra takımlarını zafere taşıyan futbolcular da oldular. İşte United’ın da bu transferdeki asıl amacı kendi kahramanını bulmaktı. Pogba üzerinde astronomik rakam baskısını hissedecek tipte bir oyuncu da değil. Juventus ile oynadığı Şampiyonlar Ligi finali ve bu sene Avrupa Şampiyonası finali döneminde verdiği tüm röportajlarda sergilediği soğukkanlı tutum gösteriyor ki, baskıyı absorbe edip yönetebilen bir futbolcu. Dört kez Serie A şampiyonluğu tadan Pogba İngiliz futboluna adapte olmakta sorun yaşamayacak kadar atletik, güçlü ve hızlı dribling yapabilen bir oyuncu. 

Her hikayenin bir başlangıcı vardır. İşte bu da Manchester United orta sahası, Fransa Milli takım oyuncusu ve dünyanın en pahalı oyuncusu Paul Pogba’nın hikayesi. “Çocukken her şeyi merak eder ve öğrenmek isterdi. Onu ilk kez futbol oynarken gördüğümde yeteneği olduğunu fark etmiştim. Dört yaşındaydı ve kendinden büyük çocuklarla oynuyordu.” diyor bir dönem amatör futbol oynamış babası. Çoğu yıldız futbolcunun çocukluğuna bakınca, şehrin uzak semtlerinde büyüdüklerini ve futbolu sokakta öğrendiklerini görüyoruz. Fransa’nın banliyösü Roissy en Brie’de de bir çocuğun futbol oynayabileceği tek bir kulüp vardı, o da hayallerine uzanmak için tek yol olan US Roissy. Pogba da futbola burada 6 yaşında başladı. U17 takımının antrenörü Nicolas Moressee, sürekli Manchester United tişörtü giyen bir adamdı ve bugün hala odasında Pogba’nın ilk formasını saklıyor. Onun yanında ise Pogba’nın şöyle imzaladığı bir Juventus forması var: 
“Hayallerimdeki ilk kulüp Roissy en Brie”

Pogba Manchester United için sağlık kontrolünden geçmeden bir gün önce yine eski kulübünü ziyarete gitmiş ve kulüpteki çocuklar ile idman yapmış. Bu işin manevi bağlılık kısmı. Ama aslına bakarsanız Pogba ilk kulübüne bundan daha fazlasını yaptı. Fransa Futbol Federasyonu’nun uygulamasına göre, 12 yaşına kadar bir futbolcuyu yetiştirmiş olan her kulüp transfer bedelinin %0.25’ini almaya hak kazanıyor. Bu kurala göre Pogba 13 yaşına kadar formasını giydiği ilk kulübüne bugün 400.000 sterlin kazandırmış oluyor. Böylesine küçük bir kulüp için bunun ne demek olduğunu bir düşünün. Okul servisi, yeni formalar, yeni bir çamaşır makinesi ve daha neler neler. Kulübün geleceği bir nevi garanti altına alındı diyebiliriz.

Takımın defans oyuncusu ve aynı zamanda genç takımın antrenörü Nabil, hala Pogba ile beraber tatil yapan en yakın arkadaşı. “Hiç değişmedi, hala aynı. Herkes onun o parayı hak edip etmediğini soruyor. Halbuki Juventus ve Fransa Milli Takımı ile yaptıkları aslında hak ettiğinin ispatı.”


Profesyonel futbola geçişi ise Ligue 2’de Le Havre takımı ile oldu. Alt yapı, genç milli takım derken Avrupa için oldukça dikkat çekici bir oyuncu haline geldi. 2009 yılında Manchester United’ın alt yapısına transfer oldu. 2011 yılında ise İngiltere Lig Kupası’nda Leeds United’a karşı A takımla ilk kez sahaya çıktı. Alex Ferguson’un çocuk yaşta keşfettiği futbolcular meşhurdur. Roy Keane, Ryan Giggs, David Beckham, Paul Scholes, Cristiano Ronaldo, Wayne Rooney... İşte tıpkı abileri gibi Paul Pogba genç yaşında Ferguson’un dikkatini çekmişti. Ancak nedendir bilinmez Ferguson bu genç yeteneğe pek fazla forma şansı tanımadı ve yedek kulübesinde oturttu. Belki bir çeşit Ferguson eğitim taktiğiydi, belki yıldızlarla dolu Manchester United kadrosunda sıra gelmedi, sorunun cevabını tek bilen Ferguson. Ancak şu bir gerçek sonrasında pişmanlığı yaşayan da yine Ferguson. 

Premier Lig meraklıları hatırlayacaktır 2011-12 sezonu yılbaşı haftasında Manchester United Blackburn Rovers ile oynadı ve 3-2 kaybetti. Ferguson o maçta kanat oyuncusu Park Ji-Sung ve sağ bek Rafael da Silva’yı orta sahada oynattı. Zaten Wayne Rooney, Jonny Evans ve Darron Gibson sakattı. 90 dakika boyunca oyuna girmeyi bekleyen Pogba, ikinci yarıda Anderson oyuna alınınca gemileri yaktı. Zaten sezon sonunda sözleşmesinin bitmesini fırsat bilerek Juventus’a imzayı attı. Takımdan ayrıldıktan sonra ise Ferguson hakkında şöyle diyecekti:

“Açıkçası O’nun bize gereken saygıyı gösterdiğini düşünmüyorum. Dürüst olmak gerekirse bu sürecin sonunda gayet mutluyum.”

Juventus’ta her maç ilk 11’e giren ve harikalar yaratan bir oyuncu artık tam anlamıyla yeşil sahalardaydı. İlk sezon sadece beş gol attı ama yeteneği ve maç boyunca gösterdiği yaratıcılıkla İtalyanları kendine hayran bıraktı. Oynadığı her maçtan sonra gazeteleri “Sir Alex’in Paul’u elinden kaçırması tarihindeki en büyük yanlış olabilir” yorumları süsledi. İtalyanlar sevdikleri futbolculara lakap takmaya bayılırlar. Ona leylek bacakları, her yere uzanan driblingleri ve uzun şutları yüzünden “Ahtapot Paul” dediler. 

Bu arada Fransa Genç Milli Takımı’nda oynayan Pogba Türkiye’de düzenlenen U20 Dünya Kupası’nda hem kupayı kazanıyor hem de altın top ödülünü alıyordu. Final maçını statta izleyenlerden biri olarak, o gün “Bu çocuk bir efsane yahu” diyenlerden biri olduğum için ben de kendimi şanslı hissediyorum. Fransa’nın zaten favori gösterildiği turnuvada, penaltılara kalan finalde hepimiz dünyanın en iyi orta saha üçlüsü olabilecek gençleri alkışlıyorduk: Veretout, Kondogbia ve Pogba. 

Ofansif yönü defansif yönüne ağır basan, her topa ayağını uzatan, yaratıcı oyun zekasının Pirlo’nun ki kadar olduğunu söyleyebileceğimiz Pogba, dünyanın belki de en büyük kulüplerinden biri sayılabilecek Manchester United’dan ayrılma özgüvenini gösterdikten sonra, asıl olgunlaşma sürecine Juventus’ta girdi. Pogba bugün İtalya’ya veda etti ama yine kulübüne kazandırarak. Pogba ve Coman’ı bonservissiz transfer eden Juventus iki futbolcudan 130 milyon avro kazandı. Hayal etmeniz için söylüyorum; Juventus yeni statını 120 milyon avroya yapmıştı. Hani İsviçreli bilim adamları bir araya gelse, “Vieira tipi bir orta saha olsa ama yetenek de biraz daha fazla olsa” düşüncesiyle bir futbolcu tasarlasalar ortaya Pogba çıkardı. Fransızlar'ın yeni Vieira'sı Pogba hakkında söylenecek fazla söz yok. Güçlü, dirençli, uzaktan şutlarda her iki ayağını da kullanan, Juventus'ta 27 lig ve 8 Şampiyonlar Ligi karşılaşmasına çıkan oyuncu, menajerine göre Ballon d'Or kazanabilecek yetenekte bir isim. “Eğer Ronaldo ya da Messi’yi alamıyorsanız Pogba’yı alırsınız. O seviyedeki tek oyuncu Pogba.”

2014 yılında Fransa A Milli takımı ile dünya kupası için Brezilya’ya giden Pogba, o turnuvada kariyerinin önemli adımlardan birini attı. Grup maçlarında Nijerya’ya karşı attığı harika gol ve turnuva performansı ile FIFA Dünya Kupası en iyi genç oyuncu ödülünü aldı. Pogba Fransa Milli takımı için oynarken, erkek kardeşleri Gine Milli takımını tercih etti. Aile Fransa’ya Gine’den göç etmişti. Erkek kardeşi Florentin şöyle diyor:
“Kazanmak için gerekli tüm arzu bizde var. Eğer bir yerlere ulaşmak istiyorsak bunu yapabilmek için tek şansımızın bu spor olduğunu hepimiz biliyorduk. Bu yüzden mental, fiziksel ve teknik olarak tüm yeteneğimizi ortaya koyduk.”

Pogba kardeşler daha küçük yaşta dini bağlılığı ve aile sevgisini her şeyin üzerinde tutmayı öğretilerek büyüdüler. Müslüman bir aile oldukları için anneleri Yeo çoğu zaman çocukları yakındaki camiye götürüp dua ediyordu. Pogba hala ramazan gibi kutsal aylarda sosyal medya hesaplarından dini içeriği ve temennisi olan mesajlar paylaşmaya devam ediyor. Yeo, babalarından boşanmış ve çocukları tek başına büyütmüştü. Onları üzecek her şeyin karşısında durmaya çalıştı. Hatta bu gün gelip Alex Ferguson olsa bile. İlk Manchester döneminde Ferguson bir kaç kez Pogba’yı cezalandırmıştı. Odasında çoğu zaman çok sert sözler söylediği küçük Pogba her seferinde ağlayarak eve dönüyordu. Sonunda direksiyona geçen Yeo oldu ve oğlunun Manchester United ile imza atmasına müsaade etmedi. Bu yüzden İtalya serüvenini asıl başlatanın Yeo olduğu söyleniyor. Annesi Manchester United ile dünyanın en pahalı imzasını attığı gün de 4 torba dolusu forma ile görüntülendi. Demek ki eş dost akrabaya “Bakın oğlumun forması” diye hediye dağıtmak sadece bize özgü bir adet değil. 


Anneleri Yeo’nun tüm çocukları üzerinde etkisinin çok büyük olduğu ama Pogba’nın için hepsinden özel olduğu aşikar. Ballon d’or ödül törenine annesiyle katılıp, ona ne kadar minnet duyduğunu da her fırsatta söyleyen Pogba kazandığı ilk parayla annesine bir daire satın almıştı. Bir yanda anne Yeo, diğer yanda teknik direktör Mourinho ile Pogba bu sezon hepimizi çok heyecanlandıracak. Yeni takımıyla çıktığı ilk idmanda sanki o paralara imza atan bir yıldız değil de, eski mahallesine geri dönen bir çocuk gibiydi. Eskiden tanıdığı çalşanlarla şakalaşması, sıcak hareketleri, diğer yandan da hayranlıkla İbrahimovic’e bakışlarıyla aslında bir yanı hali çocuk. Enteresan saç stilleri, renkli gol sevinçleri ve enfes futbolu ile sadece Manchester United değil, Premier Lig bu sezon bir yıldız kazandı. Evine hoş geldin Ahtapot Paul!

6 Eylül 2016 Salı

Türkiye, hala keşfedilmemiş büyük bir pazar / Esteve Calzada


Futbol, artık sadece bir spor değil aynı zaman da büyük de bir endüstri. Kulüp satın alan yatırımcılar, dev sponsorlar, astronomik transfer ücretleri, akıllı statlar... Sıcak para dediğimiz şey artık futbolun göbeğine oturmuş durumda. Hal böyle olunca biz de spor yönetimi alanında yetkili bir isim olan Esteve Calzada ile konuştuk ve sorduk “Ne olacak bu futbolun hali?”




Sahibi olduğunuz PrimeTime Sport nedir? Ne tür hizmetler veriyorsunuz?
Prime Time Sport, spor pazarlaması alanında hizmet veren bir butik olarak düşünebilirsiniz. Çoğunlukla futbol alanında verdiğimiz hizmetlerin içerisinde oyuncuların tanıtımı, menajerliği, imaj haklarından, kulüplerin ve federasyonların stratejik danışmanlığı, pazarlama ve yönetimleri ile ilgili projeler üretip uygulanması ve son günlerde çok popüler olan youtuber’ların tanıtımı ve yönlendirilmesine kadar bir çok şey sayabiliriz. Yani futbol endüstrisinde çalışan her birime hizmet edecek projelerde yer alan bir kurumuz.

Spordan para kazanmanın temel ilkelerini anlatan Türkçeye de “Paradan Haber Ver” diye çevrilmiş olan bir kitabınız var. Futbol pazarlamasında para kazanmak için izlenmesi gereken 3 adım nedir?
Tabii ki üçten çok daha fazla madde saymak gerekir, ama senin için ilk üçü özet olarak sıralayacak olursam:
1. Hak’ların kontrolü. Yani statlardaki reklam alanlarının pazarlanması, sponsorluklar, futbolcuların ve kulüplerin reklam gelirleri, yayın hakları vs.
2.     İşbirliği yapılacak hedef markaları belirlemek için Pazar-marka analizi yapılması
3.     Agresif bir satış yaklaşımı.


Futbol endüstrisinde pazarlama ya da satış alanında çalışmak isteyen gençler ne yapmalı?
Diğer meslek dalları gibi burada net bir çizgi maalesef yok. Ama benim tavsiyem, sayısı az olmakla beraber bazı üniversitelerde futbol yönetimi bölümleri var, onları tercih edebilirler. Yüksek lisansta ise daha fazla üniversitede bu imkanı bulabilirler. Özellikle ekonomi, gazetecilik ve reklam bölümü öğrencilerinin futbol yönetimi alanında yüksek lisansı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Yani yola öncelikle bu alanda eğitim tercihleri ile başlayabilirler. Bu arada mutlaka, kulüp, federasyon, spor alanında sponsorluk yapan firmalar ya da spor pazarlama ajanslarında staj yapmaları da çok önemli.


Önce Rus oligarklar, sonra Arap şeyhleri kulüp satın alarak futbol endüstrisine girdiler. Sizce sırada kimler var?
Kesinlikle Çin. Kış transfer döneminde Çin Süper Lig’inde toplam 331 milyon avroluk transfer yapıldı. Ancak Çin’i sadece son dönemlerde astronomik rakamlara yaptıkları futbolcu transferleriyle değerlendirmeyin. Çinli iş adamlarının Avrupa’da çok yaygın bir şekilde kulüp satın almaya başladıklarını da görüyoruz. İtalya’da Inter Milan, İspanya’da Espanyol, Granada, İngiltere’de Aston Villa bazı örnekler. Wanda ve China Media Capital sırasıyla Atletico Madrid’in %20sini ve Manchester City’nin %13ünü satın aldılar. Yani futbol pazarının son büyük oyuncusu Çin diyebiliriz.


Futbolun içinden gelmeyen ama sermayeyi yöneten ve söz sahibi olan bu tip yatırımcıların endüstriye etkileri neler?
Eğer uzun soluklu başarı arıyorsanız artık bu futbolun içinden klişesini bir kenara bırakmalısınız. Futbol ve sermaye birlikte, yan yana yürümeli. İstediğin kadar çok yatırım yap, kulüp finansal olarak iyi bir tablo çizsin, eğer sahada takım bir başarı kazanmıyorsa, kulübün kasasındaki o paranın hiç bir kıymeti yok. Ya da tam tersini düşün, sezon sonu şampiyon olmuşsun, Avrupa kupalarına gidiyorsun, ama kasan bomboş, bir de üzerine borçlusun. Artık finansal fair play kuralları da çok katı. Böyle bir tabloda Avrupa’ya gitmek konusunda bile men yiyorsun. Sağlıklı bir yapı için hem iyi futbol oynayacaksın ki başarı gelsin, hem de bu başarı sayesinde kapını çalan yatırımcı ve sponsorlarla iyi bir finansal bağ kuracaksın ki, kasan dolsun.


Son dönemde bilet fiyatları önü alınamaz bir şekilde artıyor. Bu aynı zamanda stadyumlara gelen taraftar profilinin de sosyo-ekonomik olarak daha üst sınıflara değişmesine sebep oluyor. Bunun futbola etkisi nasıl olur?
Buna çok katılmıyorum. Premier Lig ve Bundesliga gibi Avrupa’daki önemli bir çok ligde makul fiyatlara bilet satıldığını düşünüyorum.

1984 yılında Diego A. Maradona 7.3 milyon avroya Napoli’ye transfer olduğunda bu o günler için dudak uçuklatan bir rakamdı. Artık transfer piyasasında 100 milyon avrolardan bahsediyoruz. Sence transfer ücretleri bu şekilde artmaya ne kadar daha devam edecek?
Kulüplerin gelirleri arttığı sürece transfer ücretleri de artmaya devam eder. Örneğin Premier Lig’de yeni yayın ihalesi yapıldı. Buna göre kulüplerin kasasına gelecek üç yılda 8.1 milyar İngiliz sterlini girecek. Bu rakam bir önceki ihalenin %70 üzerinde. Premier Lig’de bu paydan en az geliri alacak takım bile, La Liga’da Real Madrid ve Barselona’nın yayından kazandığı kadar parayı kasasına koyacak. Bu ne demek oluyor? 100 milyon avroya Gareth Bale’e imza attıran Real Madrid’in ödediği rakamın çok daha üzerinde rakamları, yeni transfer sezonunda İngiliz takımlarının harcamasını bekleyebiliriz.


Teknoloji çok hızlı ilerliyor. Sence futbolun ne kadar içerisinde ve futbolda teknolojinin sınırları nerede ayrılmalı?
Ben futbolun içerisinde olması gerektiğine inanan taraftayım. Özellikle de oyunun sonucuna etki edebilecek bazı hakem hatalarını ortadan kaldırmak konusunda. Gol çizgisi teknolojisi ile başladı. Şimdi de penaltı ve ofsayt kararları verilirken hakeme yol göstermesi açısından mutlaka kullanılmalı.

Sosyal medyanın futbola etkisi nasıl?
Sosyal medya maalesef sadece futbolu değil tüm yaşantımızı dramatik bir şekilde değiştirdi. Kulüpler ve oyuncular artık arada menajer ya da medya kanalları olmadan taraftarlar ile doğrudan iletişime geçebiliyor. Oyuncular sosyal medya kullanımı konusunda kesinlikle eğitim almalı. Çünkü bu şekilde doğrudan iletişim çoğu zaman oyuncuya ve imajına zarar verebiliyor. Yazdıkları mesajın, koydukları bir fotoğrafın zamanlaması, içeriği çok önemli. Dikkat edilmesi gereken bir çok detay var. sosyal medya kullanan oyuncu ve kulüplerin bu konuda  profesyoneller ile çalışmaları çok önemli.


Sosyal medyanın hayatımıza bu şekilde girişinden sonra pazarlama araçları da değişti. Kulüpler bu değişime nasıl ayak uydurmalı?
Kulüpler sosyal medya hesaplarını kullanarak mutlaka taraftarlarla bağlarını kuvvetlendirmeli. Bu büyük bir fırsat. Bu şekilde yeni taraftar kazanabilirler, mevcut taraftarların statlara ve kulübe ilgisini artırabilirler. Sonra da tüm bu iletişimlerini ölçümleyebilir ve sponsorlar ile paylaşıp, markaların finansal desteğini artırabilirler. Çünkü bir çok sponsor bu yol ile müşterilere doğrudan ulaşıp, pazarlama yapabilir.  

Barselona’da çok uzun yıllar çalıştın. Pazarlama adına diğer kulüplerden farklı ne yapıyorlar?
Benim de yaratılması döneminde bir parçası olduğum ve bundan da her zaman gurur duyduğum, “Bir kulüpten çok daha fazlası / mas que un club” konumlandırması diyebiliriz. Her şey müthiş bir jenerasyon yakalayarak başladı. Sportif anlamda bir çok başarı, kupa ve bununla beraber kapınızda sıraya giren sponsor ve yatırımcılar. Demin de dediğim gibi, biz pazarlamacılar bir konumlandırma oluştururuz. Bu çok başarılı da olabilir. Ama sistemin doğru çalışması için sportif başarının da olması şart. Barselona dışında da pazarlama araçlarını çok başarılı kullanan kulüpler var. Tıpkı Real Madrid ve Manchester City gibi.

Arda Turan hakkında ne düşünüyorsun?
Öncelikle şunu söylemeliyim Avrupa Şampiyonasında Türk taraftarlarının Arda’yı protesto etmesi beni çok üzdü. Bence Arda çok iyi bir oyuncu sadece şu ara zor bir dönemden geçiyor. Barselona’da hem 6 aydır forma giyemeyip, hem de fit kalmaya çalışmak pek kolay bir durum değil. Formunu eskisinden daha iyi bir şekilde geri kazanacağına inanıyorum. Yeni sezonda göreceğiz.

Potansiyeli yüksek olan ve Avrupa’da oynayabilecek başka hangi Türk oyuncuları beğeniyorsunuz?
Emre Mor ve Enes Ünal’ı da çok beğeniyorum. Onlar dışında da bir çok genç oyuncu var. Sadece yeterince fırsat verilmiyor gençlere.

Avrupa’daki bir çok büyük lig ve kulüpte çalıştın. Türkiye’yi İngiltere, İspanya gibi futbol endüstrisinin büyük olduğu diğer ülkelerle kıyaslarsan ne dersin?
Türkiye büyük bir potansiyele sahip ve halen bakir bir pazar. Taraftarların futbola ilgisi, yeni statlar ve bazı kulüplerin taraftar sayıları ciddi bir potansiyel oluşturuyor. Bu potansiyeli, yönetimsel olarak ihtiyaçlarla uyumlu bir hale getirip kullanmak için tek eksik bu alanda yönlendirme yapacak profesyoneller. Tıpkı kulübünüze yabancı yıldız bir oyuncu transfer etmek gibi. Yerli yöneticiler ile yabancı yönetici ya da danışman statüsündeki profesyoneller bir arada çalışmalı, tecrübelerini paylaşmalı ve fırsatları değerlendirmek için plan oluşturulmalı diye düşünüyorum. Bir de kulüpler mutlaka tam zamanlı çalışanlarca yönetilmeli.  Yarım gün başka yerde çalışıp yarım gün kulüp yöneten yöneticiler ile olmaz.

Global alanda Türk kulüplerinin güçlü ve zayıf olduğu alanlar neler?
Öncelikle kendilerini anlatmak konusunda eksikleri var. Yurtdışında kulüpler kendilerini iyi tanıtıyor olmalılar. Tamam kendi ülkende taraftarınla aran iyi ama artık dünya büyük bir pazar, yeni taraftar bulmanın tek yolu o büyük pazara açılmak. Bunun en büyük yolu da yayın haklarının yurtdışına açılması. Büyüme ancak bu şekilde olur. Bir de tabii ki şike davası ve sürecinin çok olumsuz etkileri oldu. Federasyonların bu konuda çok hassas davranması ve bir daha bu tip süreçlerinin yaşanmaması için ciddi önlemler alması şart.



Esteve Calzada kimdir?

Esteve Calzada FMCG sektöründeki uzun yıllar tecrübesinden sonra 2002-2007 yılları arasında Barselona kulübünde CMO (Chief Marketing and Commercial Officer) olarak çalıştı. Bu süreçte geliştirdiği projeler ile kulübe 400 milyon avro kazanç sağladı ve Nike-Barselona işbirliğinin mimarlığını yaptı.
2011’den beri Manchester City kulübüne danışmanlık veriyor.
UEFA (2013) ve FIFA (2014) çeşitli projeler için stratejik danışmanlık verdi.
2009 Messi’nin imaj haklarını yönetmek adına Leo Messi yönetimini kurdu.
Halen 2007 yılından beri kendi kurduğu Prime time Sport’un başında. Spor yönetimi hakkında kitapları ve makaleleri de olan Calzada; İspanya, İngiltere, Dubai ve Amerika’da bir çok üniversitede bu konuda  dersler de veriyor.


Avrupa Şampiyonası'na Hazır mısınız?

ÇİFT RAKAMLI YILLARI DAHA ÇOK SEVİYORSAK BİR SEBEBİ VAR. 2016 YAZI DA FRANSA’DA YAPILACAK AVRUPA FUTBOL ŞAMPİYONASI’YLA RENKLENİYOR. ÜSTELİK, BU KEZ BİZ DE ORADAYIZ. 10 HAZİRAN’DAN 10 TEMMUZ’A KADAR SÜRECEK OLAN ŞAMPİYONADA 30 GÜNDE TAM 51 MAÇ OYNANACAK. ANLAYACAĞINIZ, BİRALARI STOKLAYIN VE KADINLARIN TRİPLERİNE HAZIR OLUN.



GRUP ANALİZLERİ

Grup A:

En son 2000 yılında kupa zaferini yaşayan ev sahibi Fransa, olabilecek en iyi kurayı çekti. Raphaël Varane, Paul Pogba, Antoine Griezmann ve Anthony Martial gibi bireysel yeteneği üst düzey oyunculara sahipler. Bu isimlerin takım uyumunu nasıl yakalayacağı ise Didier Deschamps’in maharetine kalmış.
Gruptan muhtemelen sorunsuz çıkacak Fransa’yı, kuvvetli bir defansa sahip İsviçre takip eder. İsviçre’de kanatlardan içeri çok hızlı kat edebilen Xherdan Shaqiri and Admir Mehmedi’ye dikkat. Romanya ise gruplara gelene kadar 10 maçta toplam 2 gol yedi. Defans hattı kuvvetli olan takımın hücum ve gol organizasyonları için maalesef aynı şeyi söyleyemeyiz. Yine de grubu, turnuvaya ilk defa katılan ve en zayıf halka olan Arnavutluk üzerinde tamamlar.

Grup B:

Herkesin gözü İngiltere, Galler eşleşmesinde idi. Ancak B grubunun sürprizlere gebe olduğunu söyleyebiliriz. CSKA Moskova’nın eski teknik direktörü Leonid Slutsky’in Rusya Milli Takımı’nın başına geçmesi ve golcüleri Artyom Dzyuba ile Rusya grubun tehlikeli takımlarından. Slovakya ise organize, deneyimli ancak limitleri belli bir takıma sahip. Martin Skrtel ve Marek Hamsik’e güveneceklerdir. Gareth Bale, Ashley Williams, Aaron Ramsey’li Galler’in ne yapacağını ise herkes heyecanla bekliyor. Bu arada Ross Barkley, Harry Kane ve Raheem Sterling gibi gençlere sahip İngiltere ise Dünya Kupası’nda yaşadığı hüsranı unutturma peşinde olacaktır.


Grup C:

Tüm futbol otoritelerinin ortak görüşü Almanya’nın final oynayacağı yönünde. Her ne kadar Philipp Lahm’ın yokluğu tedirgin edici olsa da, Jérôme Boateng ve Mats Hummels mükemmel bir uyum yakaladılar. Ukrayna turnuvada kanat oyuncularına güveniyor. Solda Sevilla’da oynayan Yevhen Konoplyanka, içeri çok tehlikeli koşular yapabilirken, sol ayaklı Andriy Yarmolenko ise aynı baskıyı sağ kanatta kurabiliyor. Polonya ise tüm takımı Lewandowski üzerine kurdu. Gruplara gelene kadar tek başına 13 gol atan yıldız turnuvanın en iyi forveti. Ajax’da oynayan sol ayaklı Arkadiusz Milik ise 6 gol ile onu takip ediyor. Polonya maçları bol gollü geçecek bizden söylemesi. Kuzey İrlanda ise en azından puan alıp, turnuvaya veda etmeyi hesaplıyor olacaktır.


Grup D:

Bizim de içinde bulunduğumuz bu grup maalesef turnuvanın en zor gruplarından biri. İspanya grubu domine edebilecek güç ve deneyimde. Hırvatistan için turnuvanın en yaratıcı orta sahasına sahip diyebiliriz; Ivan Rakitic, Luka Modric ve Mateo Kovacic. Mandzukic de yine tehlike yaratabilecek oyunculardan. Ancak defans hattı biraz problemli. Etkili golcü eksikliği çeken Çekler hücuma yönelik orta sahada Borek Dockal ve Ladislav Krejci’ye güveneceklerdir. Ancak Selçuk İnan, Arda Turan ve Hakan Çalhanoğlu’lu orta sahaya sahip Türkiye’nin her zaman turnuvalarda sürprizler yarattığını hatırlatmak lazım.


Grup E:

Artık herkesin Belçika’nın en azından yarı finale kadar koşmasını beklediği bir turnuva. Her ne kadar Eden Hazard eski formunu yakalayamamış bile olsa, De Bryune ile birlikte üst düzey bireysel yeteneğe sahip oyuncular. Belçika’nın sorunu yetenekli isimlerden oluşan kadronun takım olarak hala bir bütünlük ortaya koyamaması olacaktır. Geride Giorgio Chiellini, Andrea Barzagli ve Leonardo Bonucci ile kalede Buffon ile İtalya her zaman puan alınması zor bir rakiptir. Aynı şeyi İrlanda için de söyleyebiliriz, ancak onların bir dezavantajı gol atamıyor olmaları. İsveç ise tabii ki Zlatan İbrahimovic’e güveniyor. Hele ki, milli takımda son uluslararası turnuvası olma ihtimalini de düşünürsek, büyük patron şov yapacaktır diyebiliriz.

Grup F:

Grubun en zayıf takımı diğerlerine ilerlemek için şans tanıyacaktır. Portekiz eski gücünde değil. Gruptan onları taşıyacak isim Cristiano Ronaldo. Avusturya iyi bir jenerasyon yakaladı ve turnuvaya gelene kadar ki maçlarda sürpriz bir performans sergilediler. Bütün gözler orta sahada oyun kurucu olarak oynayan David Alaba üzerinde olacaktır. 330 bin nüfuslu İzlanda’nın turnuvaya katılıyor olması bile ülke için büyük başarı. Her turnuvada yeni bir isim keşfetme peşinde olanlara oyun kurucu  Gylfi Sigurdsson ve forvet Kolbeinn Sigthorsson’ı öneririz.
1972’den bu yana ilk defa Avrupa Şampiyonası’na katılan Macaristan ise grubun en zayıf takımı diyebiliriz. Muhtemelen turnuvanın en renksiz maçları da Cristiano Ronaldo’ya rağmen bu grupta geçecektir.





BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?

RAKAMLARLA EURO 2016

24
ŞAMPİYONADA MÜCADELE EDECEK ÜLKE SAYISI
Bir Avrupa Şampiyonası ilk kez 24 takımın katılımıyla yapılıyor. Dört takımdan oluşan altı grubu ilk iki sırada bitirenlerle birlikte, en iyi dört dördüncü de bir üst tura yükselmeye hak kazanacak.


15
FRANSA EURO 2016 BUGÜNE KADAR YAPILAN 15. AVRUPA ŞAMPİYONASI. İlk kez 1960’da düzenlenen turnuva da Fransa’da gerçekleşmişti.


10
TURNUVA 10 FARKLI ŞEHİRDE YER ALAN 10 STATTA OYNANACAK. Maçların yapılacağı şehirlerde en az 4 maç oynanacak. Takımlar her maçını değşik bir şehirde oynayacak. 81.300 kapasiteli Parc De Prince turnuvanın en büyük stadı. Final maçı da bu stadyumda. 33.500 kapasiteli Stadium de Toulouse ise sadece dört maça ev sahipliği yapacak ve turnuvanın en küçük stadı.


51
TOPLAM MAÇ SAYISI. Tam 30 gün sürecek olan turnuvada 51 karşılaşma izlenecek.


158
TURNUVADA GÖREV ALACAK TOPLAM HAKEM SAYISI. On sekiz farklı ülkeden 18 hakemle birlikte, 54 yardımcı hakem ve 36 ilave yardımcı da turnuvada görev yapacak. Son yıllarda UEFA’nın en gözde hakemlerinden olan Cüneyt Çakır ve ekibi de ülkemizi temsil ediyor.


2,5 MİLYON
TURNUVAYI GELMESİ BEKLENEN TARAFTAR SAYISI.


27 MİLYON AVRO
ŞAMPİYONUN ALACAĞI PARA. UEFA, Euro 2016 için toplamda 301 milyon avro dağıtacak. Turnuvaya katılacak olan her ekip 8er milyon avro alırken, ilk turda gelecek her galibiyet için ekstra 1 milyon, her beraberlik için 500 bin avro ödül verilecek. Ayrıca çeyrek finalistler 2,5 milyon, yarı finalistler ise 4 milyon avro kazanacak.


FAVORİ ÜÇLÜ: FRANSA, ALMANYA VE İSPANYA
BAHİS ŞİRKETLERİ ŞAMPİYONLUK KONUSUNDA ORANLARI AÇIKLADILAR BİLE. EV SAHİBİ FRANSA’NIN ŞAMPİYMNLUĞUNA 1’E 4, ALMANYA’NIN ŞAMPİYONLUĞUNA 4,2, İSPANYA’NIN ŞAMPİYONLUĞUNA 1’E 6 VEREN BAHİS ŞİRKETLERİ MİLLİ TAKIMIMIZIN KUPAYI ALMASINAYSA 1’E 80 VERİYOR. TURNUVANIN KAĞIT ÜZERİNDE EN GÜÇSÜZ İKİ TAKIMIYSA KAZANMASINA 1’E 300 ORAN VERİLEN ARNAVUTLUK VE KUZEY İRLANDA.



GRUPLARIN EN İYİ MAÇLARI

Belçika-İtalya
Sahip olduğu genç ve yetenekli oyuncularla Euro 2016’nın gizli favorilerinden biri olarak gösterilen Belçika, E grubunun ilk maçında her zaman turnuva takımı olduğunu gösteren İtalya ile karşı karşıya geliyor. Karşılaşma 13 Haziran akşamı Lyon’da.

İngiltere-Galler
Uluslararası turnuvalarda makus kaderini yenmeye çalışan İngiltere, bir çok oyuncusu Premier Lig’de oynayan komşu Galler ile 16 Haziran’da karşılaşıyor. Siz hangisini destekliyorsunuz? Gareth Bale mi, Harry Kane mi?

İspanya Türkiye
Türk Milli takımının ne zaman ne yapacağının belli olmadığını artık tüm dünya biliyor. Bu da son şampiyon İspanya ile aramızda oynanacak maçta tüm gözlerin Nice’te olmasını sağlıyor. Karşılaşma 17 Haziran’da.



TURNUVANIN YILDIZ ADAYLARI

Ronaldo’sundan Hazard’ına birçok büyük yıldız Euro 2016’da yeteneklerini sergileyecek. Ama büyük turnuvalar kendi yıldızlarını ortaya çıkarmakla bilinirler. Aşağıdaki isimler yetenekleriyle bu konuda bir adım önde.

Dele Alli-İngiltere
Son haftalara kadar şampiyonluğu kovalayan ve kadrosunda birçok yıldız oyuncu barındıran Tottenham Hotspur’un kısa sürede banko adamlarından biri olmayı başaran Dele Alli sadece bir sene önce MK Dons takımından transfer edilmişti. Premier Lig sezonunu 10 gol 11 asist gibi etkileyici bir istatistikle kapatan Alli orta sahanın farklı bölgelerinde görev yapabilmesiyle de teknik direktörünün elini kuvvetlendiriyor. Eğer İngiltere makus talihine son verip bir büyük turnuva kazanacaksa, Dele Alli’nin yeteneklerine çok ihtiyacı olacak.

Hakan Çalhanoğlu- Türkiye
Bayer Leverkusenli yıldızımızın ölümcül frikiklerinin ünü zaten malum ama bu genç adam daha yeteneklerinin tamamını dünyaya gösterebilmiş değil ve bunun için Avrupa Şampiyonası’ndan daha iyi bir zaman olamaz. Eleme maçlarının ikinci yarısında gösterdiği performansla Türkiye’nin turnuvaya katılmasında da önemli bir rol oynayan Hakan Çalhanoğlu için işler iyi giderse, önümüzdeki yıl dünya devlerinden birinin forma girmesi muhtemel.

Granit Xhaka
Ottmar Hiztfeld gibi bir futbol duayeni onu yeni Schweinsteiger olarak gördüğünü söylüyor. Borussia Mönchengladbach orta sahasının değişmez ismi olan Xhaka tekniği, pas yeteneği ve üstün oyun görüşüyle turnuvanın parlayan yıldızlarından biri olmaya aday. Xhaka’nın genç yaşına rağmen sahip olduğu liderlik özelliği de onu farklı kılan bir diğer faktör.

Saul Niguez
İspanyol futboluna altın çağını yaşatan jenerasyonun beyni olan Xavi artık yok ve onunla bu başarıyı sağlayan birçok isim de artık futbol hayatının son demlerindeyken ortaya çıkan genç bir yıldız İspanyolların yüzünü güldürdü. Atletico Madrid formasıyla Şampiyonlar Ligi’nde Bayern’e attığı enfes golle dikkatleri üzerine çeken Saul Niguez geçtiğimiz sezonu defansif yönü kuvvetli bir oyuncu olmasına ragmen 9 gol 4 asistle tamamladı. Atletico’nun son yıllarda büyük takımlara sattığı oyuncuları düşününce, iyi bir Euro 2016 performansıyla Saul’un astronomik bir rakama dünya devlerinden birine gitmesi sürpriz olmaz.


ONUR ÖDÜLÜ
Eidur Gudjohnsen
Bu adamı hatırlıyor olmalısınız. Chelsea ve Barselona gibi devlerde lig şampiyonlukları ve Şampiyonlar Ligi kupası kazanan İzlandalı bu adam şu anda Norveç takımı Molde’de forma giyiyor. 2014 yılında milli takımı bıraktığını açıklayan Gudjohnsen takımının Türkiye’nin de yer aldığı grupta gösterdiği sıra dışı performans sonrası kariyerini EURO 2016 ile sonlandırmaya karar verdi. Çıktığı 84 milli maçta tam 25 gol atan Eidur Gudjohnsen listemizdeki diğer isimler kadar genç olmasa da, sporcu karakteri ve çalışkanlığıyla her zaman saygıyı hak ediyor.



REKORLAR

Bugüne kadar...

en çok finale çıkan takım, ALMANYA 12 KEZ

en çok final maçı oynayan oyuncu, 16 KEZ LILIAN THURAM (Fransa) ve EDWIN VAN DER SAR (Hollanda)

en çok forma giyen oyuncu, 54 MAÇ GIANLUIGI BUFFON

tek bir eleme turunda en çok gol atan oyuncu, 13 GOL DAVID HEALY (K. İrlanda 2008) ve ROBERT LEWANDOWSKI (Polonya 2016)

en çok kupa alan, 3 KUPA İLE ALMANYA (1972, 1980, 1996) ve İSPANYA (1964, 2008, 2012)

finalde oynayan en yaşlı oyuncu, 39 YAŞINDAKİ LOTHAR MATTHAUS (Almanya-Portekiz finali, 2000)

hem ev sahibi olup hem de kupayı kazananlar, İSPANYA (1964), İTALYA (1968), FRANSA (1984)

en çok gol atılan final maçı, TOPLAM 9 GOL İLE  FRANSA 4-YUGOSLAVYA 5 FİNALİ (1960)

finalde en çok gol atan oyuncu, 9 GOL ATAN MICHEL PLATINI (1984 Fransa)

başlama düdüğünden sonra en erken atılan gol, 67 SANİYE DIMITRI KIRICHENKO (2004)

toplamda en çok gol atan oyuncu, 26 GOL CRISTIANO RONALDO (Portekiz)

gol yemeden en çok dakika oynayan kaleci, 509 DAKİKA IKER CASILLAS

en farklı galibiyet, 0-13 / SAN MARINO-ALMANYA (2008)