alex ferguson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alex ferguson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2016 Salı

Siyah inci: Paul Pogba

“Ona reddemeyeceği bir teklif yapacağım.” The Godfather / Baba filminin belki de en unutulmaz repliklerinden biri. 1972 yapımı olan film dev oyuncu kadrosuna rağmen 6,5 milyon dolarlık mütevazi bir bütçe ile çekilmişti. Hollywood hep yüksek rakamlı bütçelerin konuşulduğu bir yer olmuştur. Oyuncuların aldığı ücretler, prodüksiyon maliyetleri, kontratlar, televizyon gelirleri, sıradan bir insanın pek de hayal edemeyeceği paralardır. Derken 80’ler ile beraber bu dev endüstri ile rekabet edebilecek başka bir alan doğdu: Futbol endüstrisi. 1982 yılında Maradona diye bir adam Barselona kulübüne 5 milyon avro karşılığında transfer olup, bir anda bütün rakamları alt üst etti. Günümüze gelene kadar da futbol dünyasındaki transfer rakamları artarak devam etti. 2013 yılında Gareth Bale İngiltere’den İspanya’ya, Real Madrid’e 100 milyon avro gibi bir rakama gidip, dünyanın en pahalı transferi oldu. Bu arada sinema endüstrisi de boş durmadı. X-men, Avatar, Harry Potter gibi dev bütçeli filmleri vizyona soktu. Hollywood’da rekor şu an 300 milyon dolarla Karayip Korsanları’nda. Futbolda ise yeni bir rekor Temmuz ayında kırıldı. Paul Pogba 105 milyon avro (116 milyon dolar) ile belki bir Karayip Korsanı değil ama siyah inci şimdilik dünyanın en pahalı transferi. 


Manchester United İngiltere’nin en büyük kulüplerinden biri. Tarihi boyunca bir çok kupa ve yıldız futbolcuya alışık olan bu kulübün ne yazık ki son bir kaç yıldır yüzü gülmüyordu. Sir Alex Ferguson’un vedasından sonra ne koltuğunu doldurabilen bir teknik adam oldu, ne de tatmin edici bir başarı geldi. Bu sezon kötü gidişe bir dur demek isteyen kırmızı şeytanlar, değişimin ilk sinyalini Mourinho’yu takımın başına getirerek verdi. Mourinho işe PSG ile sözleşmesi biten Zlatan İbrahimovic ile başladı, Eric Bailly, Henrikh Mkhitaryan derken Pogba ile altın vuruşu yaptı. 

Jose Mourinho hiç bir zaman para harcamaktan korkan bir teknik adam olmadı. Diego Costa, Luka Modric, Fabregas, Shevchenko gibi yıldız isimleri dönemin yüksek ücretlerinde transfer eden Mourinho, 11 yıl önce Chelsea’ye ilk geldiği günden bugüne çalıştırdığı takımlar için toplam 995 milyon avro’luk transfer gerçekleştirmiş. Tabii, bugün itibariyle bu rakamda büyük pay sahibi olan isim Paul Pogba. Bir çok insan bu transferi Gareth Bale ya da Cristiano Ronaldo ile karşılaştırdı, ya da mevzunun şu ana kadar okuduğunuz rakam tarafına takıldı. Ancak tüm bunları burada bırakıp şunu kabul etmek lazım ki, United planlarını bundan çok daha fazlası üzerine kurdu. 23 yaşında, potansiyeli ve yeteneği üst düzey ve maçın kahramanı olabilecek bir adam transfer etti. Hiç şüphesiz Mourinho’nun kariyerinin en önemli taşlarından biri, dünyanın en pahalı transferini nasıl oynatacağı olacaktır. Pogba’yı saha içinde tanımlamak zor. Sezon başına 15 gollük ortalaması ile bir Frank Lampard değil belki ama oyunu değiştirecek bir oyuncu olduğu da kesin. Rooney ve Zlatan ile beraber oynayacağını da düşünürsek tablo şaşırtıcı olabilir. Saha içinde çakılı kalmadan oynayacağı bir sistem kurulması şart. Aksi takdirde Deschamps’ın Avrupa Şampiyonasında oynattığı gibi sahaya çıkan bir Pogba kafese tıkılmış bir aslandan farksız olur. 

Pogba gelmiş geçmiş en iyi orta saha oyuncusu olup, Manchester United’ı zirveye taşımaya çok yakın. Muhtemelen İngiltere’de Steven Gerrard, Frank Lampard ya da Yaya Toure ile kıyaslanacaktır. Modern futbolda orta saha oyuncusunun tanımını yeniden yapan bu futbolcular aynı zamanda uzun aradan sonra takımlarını zafere taşıyan futbolcular da oldular. İşte United’ın da bu transferdeki asıl amacı kendi kahramanını bulmaktı. Pogba üzerinde astronomik rakam baskısını hissedecek tipte bir oyuncu da değil. Juventus ile oynadığı Şampiyonlar Ligi finali ve bu sene Avrupa Şampiyonası finali döneminde verdiği tüm röportajlarda sergilediği soğukkanlı tutum gösteriyor ki, baskıyı absorbe edip yönetebilen bir futbolcu. Dört kez Serie A şampiyonluğu tadan Pogba İngiliz futboluna adapte olmakta sorun yaşamayacak kadar atletik, güçlü ve hızlı dribling yapabilen bir oyuncu. 

Her hikayenin bir başlangıcı vardır. İşte bu da Manchester United orta sahası, Fransa Milli takım oyuncusu ve dünyanın en pahalı oyuncusu Paul Pogba’nın hikayesi. “Çocukken her şeyi merak eder ve öğrenmek isterdi. Onu ilk kez futbol oynarken gördüğümde yeteneği olduğunu fark etmiştim. Dört yaşındaydı ve kendinden büyük çocuklarla oynuyordu.” diyor bir dönem amatör futbol oynamış babası. Çoğu yıldız futbolcunun çocukluğuna bakınca, şehrin uzak semtlerinde büyüdüklerini ve futbolu sokakta öğrendiklerini görüyoruz. Fransa’nın banliyösü Roissy en Brie’de de bir çocuğun futbol oynayabileceği tek bir kulüp vardı, o da hayallerine uzanmak için tek yol olan US Roissy. Pogba da futbola burada 6 yaşında başladı. U17 takımının antrenörü Nicolas Moressee, sürekli Manchester United tişörtü giyen bir adamdı ve bugün hala odasında Pogba’nın ilk formasını saklıyor. Onun yanında ise Pogba’nın şöyle imzaladığı bir Juventus forması var: 
“Hayallerimdeki ilk kulüp Roissy en Brie”

Pogba Manchester United için sağlık kontrolünden geçmeden bir gün önce yine eski kulübünü ziyarete gitmiş ve kulüpteki çocuklar ile idman yapmış. Bu işin manevi bağlılık kısmı. Ama aslına bakarsanız Pogba ilk kulübüne bundan daha fazlasını yaptı. Fransa Futbol Federasyonu’nun uygulamasına göre, 12 yaşına kadar bir futbolcuyu yetiştirmiş olan her kulüp transfer bedelinin %0.25’ini almaya hak kazanıyor. Bu kurala göre Pogba 13 yaşına kadar formasını giydiği ilk kulübüne bugün 400.000 sterlin kazandırmış oluyor. Böylesine küçük bir kulüp için bunun ne demek olduğunu bir düşünün. Okul servisi, yeni formalar, yeni bir çamaşır makinesi ve daha neler neler. Kulübün geleceği bir nevi garanti altına alındı diyebiliriz.

Takımın defans oyuncusu ve aynı zamanda genç takımın antrenörü Nabil, hala Pogba ile beraber tatil yapan en yakın arkadaşı. “Hiç değişmedi, hala aynı. Herkes onun o parayı hak edip etmediğini soruyor. Halbuki Juventus ve Fransa Milli Takımı ile yaptıkları aslında hak ettiğinin ispatı.”


Profesyonel futbola geçişi ise Ligue 2’de Le Havre takımı ile oldu. Alt yapı, genç milli takım derken Avrupa için oldukça dikkat çekici bir oyuncu haline geldi. 2009 yılında Manchester United’ın alt yapısına transfer oldu. 2011 yılında ise İngiltere Lig Kupası’nda Leeds United’a karşı A takımla ilk kez sahaya çıktı. Alex Ferguson’un çocuk yaşta keşfettiği futbolcular meşhurdur. Roy Keane, Ryan Giggs, David Beckham, Paul Scholes, Cristiano Ronaldo, Wayne Rooney... İşte tıpkı abileri gibi Paul Pogba genç yaşında Ferguson’un dikkatini çekmişti. Ancak nedendir bilinmez Ferguson bu genç yeteneğe pek fazla forma şansı tanımadı ve yedek kulübesinde oturttu. Belki bir çeşit Ferguson eğitim taktiğiydi, belki yıldızlarla dolu Manchester United kadrosunda sıra gelmedi, sorunun cevabını tek bilen Ferguson. Ancak şu bir gerçek sonrasında pişmanlığı yaşayan da yine Ferguson. 

Premier Lig meraklıları hatırlayacaktır 2011-12 sezonu yılbaşı haftasında Manchester United Blackburn Rovers ile oynadı ve 3-2 kaybetti. Ferguson o maçta kanat oyuncusu Park Ji-Sung ve sağ bek Rafael da Silva’yı orta sahada oynattı. Zaten Wayne Rooney, Jonny Evans ve Darron Gibson sakattı. 90 dakika boyunca oyuna girmeyi bekleyen Pogba, ikinci yarıda Anderson oyuna alınınca gemileri yaktı. Zaten sezon sonunda sözleşmesinin bitmesini fırsat bilerek Juventus’a imzayı attı. Takımdan ayrıldıktan sonra ise Ferguson hakkında şöyle diyecekti:

“Açıkçası O’nun bize gereken saygıyı gösterdiğini düşünmüyorum. Dürüst olmak gerekirse bu sürecin sonunda gayet mutluyum.”

Juventus’ta her maç ilk 11’e giren ve harikalar yaratan bir oyuncu artık tam anlamıyla yeşil sahalardaydı. İlk sezon sadece beş gol attı ama yeteneği ve maç boyunca gösterdiği yaratıcılıkla İtalyanları kendine hayran bıraktı. Oynadığı her maçtan sonra gazeteleri “Sir Alex’in Paul’u elinden kaçırması tarihindeki en büyük yanlış olabilir” yorumları süsledi. İtalyanlar sevdikleri futbolculara lakap takmaya bayılırlar. Ona leylek bacakları, her yere uzanan driblingleri ve uzun şutları yüzünden “Ahtapot Paul” dediler. 

Bu arada Fransa Genç Milli Takımı’nda oynayan Pogba Türkiye’de düzenlenen U20 Dünya Kupası’nda hem kupayı kazanıyor hem de altın top ödülünü alıyordu. Final maçını statta izleyenlerden biri olarak, o gün “Bu çocuk bir efsane yahu” diyenlerden biri olduğum için ben de kendimi şanslı hissediyorum. Fransa’nın zaten favori gösterildiği turnuvada, penaltılara kalan finalde hepimiz dünyanın en iyi orta saha üçlüsü olabilecek gençleri alkışlıyorduk: Veretout, Kondogbia ve Pogba. 

Ofansif yönü defansif yönüne ağır basan, her topa ayağını uzatan, yaratıcı oyun zekasının Pirlo’nun ki kadar olduğunu söyleyebileceğimiz Pogba, dünyanın belki de en büyük kulüplerinden biri sayılabilecek Manchester United’dan ayrılma özgüvenini gösterdikten sonra, asıl olgunlaşma sürecine Juventus’ta girdi. Pogba bugün İtalya’ya veda etti ama yine kulübüne kazandırarak. Pogba ve Coman’ı bonservissiz transfer eden Juventus iki futbolcudan 130 milyon avro kazandı. Hayal etmeniz için söylüyorum; Juventus yeni statını 120 milyon avroya yapmıştı. Hani İsviçreli bilim adamları bir araya gelse, “Vieira tipi bir orta saha olsa ama yetenek de biraz daha fazla olsa” düşüncesiyle bir futbolcu tasarlasalar ortaya Pogba çıkardı. Fransızlar'ın yeni Vieira'sı Pogba hakkında söylenecek fazla söz yok. Güçlü, dirençli, uzaktan şutlarda her iki ayağını da kullanan, Juventus'ta 27 lig ve 8 Şampiyonlar Ligi karşılaşmasına çıkan oyuncu, menajerine göre Ballon d'Or kazanabilecek yetenekte bir isim. “Eğer Ronaldo ya da Messi’yi alamıyorsanız Pogba’yı alırsınız. O seviyedeki tek oyuncu Pogba.”

2014 yılında Fransa A Milli takımı ile dünya kupası için Brezilya’ya giden Pogba, o turnuvada kariyerinin önemli adımlardan birini attı. Grup maçlarında Nijerya’ya karşı attığı harika gol ve turnuva performansı ile FIFA Dünya Kupası en iyi genç oyuncu ödülünü aldı. Pogba Fransa Milli takımı için oynarken, erkek kardeşleri Gine Milli takımını tercih etti. Aile Fransa’ya Gine’den göç etmişti. Erkek kardeşi Florentin şöyle diyor:
“Kazanmak için gerekli tüm arzu bizde var. Eğer bir yerlere ulaşmak istiyorsak bunu yapabilmek için tek şansımızın bu spor olduğunu hepimiz biliyorduk. Bu yüzden mental, fiziksel ve teknik olarak tüm yeteneğimizi ortaya koyduk.”

Pogba kardeşler daha küçük yaşta dini bağlılığı ve aile sevgisini her şeyin üzerinde tutmayı öğretilerek büyüdüler. Müslüman bir aile oldukları için anneleri Yeo çoğu zaman çocukları yakındaki camiye götürüp dua ediyordu. Pogba hala ramazan gibi kutsal aylarda sosyal medya hesaplarından dini içeriği ve temennisi olan mesajlar paylaşmaya devam ediyor. Yeo, babalarından boşanmış ve çocukları tek başına büyütmüştü. Onları üzecek her şeyin karşısında durmaya çalıştı. Hatta bu gün gelip Alex Ferguson olsa bile. İlk Manchester döneminde Ferguson bir kaç kez Pogba’yı cezalandırmıştı. Odasında çoğu zaman çok sert sözler söylediği küçük Pogba her seferinde ağlayarak eve dönüyordu. Sonunda direksiyona geçen Yeo oldu ve oğlunun Manchester United ile imza atmasına müsaade etmedi. Bu yüzden İtalya serüvenini asıl başlatanın Yeo olduğu söyleniyor. Annesi Manchester United ile dünyanın en pahalı imzasını attığı gün de 4 torba dolusu forma ile görüntülendi. Demek ki eş dost akrabaya “Bakın oğlumun forması” diye hediye dağıtmak sadece bize özgü bir adet değil. 


Anneleri Yeo’nun tüm çocukları üzerinde etkisinin çok büyük olduğu ama Pogba’nın için hepsinden özel olduğu aşikar. Ballon d’or ödül törenine annesiyle katılıp, ona ne kadar minnet duyduğunu da her fırsatta söyleyen Pogba kazandığı ilk parayla annesine bir daire satın almıştı. Bir yanda anne Yeo, diğer yanda teknik direktör Mourinho ile Pogba bu sezon hepimizi çok heyecanlandıracak. Yeni takımıyla çıktığı ilk idmanda sanki o paralara imza atan bir yıldız değil de, eski mahallesine geri dönen bir çocuk gibiydi. Eskiden tanıdığı çalşanlarla şakalaşması, sıcak hareketleri, diğer yandan da hayranlıkla İbrahimovic’e bakışlarıyla aslında bir yanı hali çocuk. Enteresan saç stilleri, renkli gol sevinçleri ve enfes futbolu ile sadece Manchester United değil, Premier Lig bu sezon bir yıldız kazandı. Evine hoş geldin Ahtapot Paul!

20 Mayıs 2014 Salı

Tesadüf bir gündür, İstikrar bir ömür

Antik Roma’dan günümüze geçerliliğini yitirmeyen bir söz var: “Fortes fortuna juvat ou Audaces fortuna adiuvat,” yani “Şans ancak cesurlara yardım eder.” Her başarısı memleketin vasatına çekilmeye çalışılan buna rağmen sürüden ayrı kalmayı başaran, Adana’da Talat Bey’in oğlu, İtalya’da İmparator, yeşil sahada futbolcuların babası, şansa değil cesarete inanmış bir adamın öyküsü...


Spikerin “Haydi oğlum, haydi oğlum ve gooool,” sesiyle yedek kulübesi önünde bekleyen herkes son penaltıyı atan Popescu’ya doğru koştu. O hariç. Sahanın kenarında, gömleği terden ıslanmış, buruşmuş adam tek başına diz çökmüş “Çok şükür,” diyordu. Geride kalan 17 Avrupa maçı yüzüne yeni çizgiler, saçına yeni beyazlar düşürmüştü. Ve şimdi şükrediyordu.

Çocuk yaşta yapılan yanlış iğne sonucu, tek bacağı topal kalan Talat Bey’in oğluydu o adam.  Çocukluğunun geçtiği Adana Pozantı’da bir gün Talat Bey, topal bacağının mahcubiyeti ile ağlaya ağlaya eve koşmuş ve annesine bacağı yüzünden arkadaşları ile top oynayamadığından dert yanmıştı. Annesi onu teselli etmek yerine dışarı çıkarıp, top oynamayan başka bir çocuk gösterdi, onun neden oynamadığını sordu. Talat Bey, “Onun gözleri görmüyor, o yüzden oynayamıyor,” dedi. O gün annesi Talat Bey’e şükretmesini öğretti. Sadece kendisine verilenler için değil, verilmeyenler için de şükretmesini.

Aradan seneler geçecek Talat Bey’in oğlu Fatih, belki de babasının çocukken topa vuramayan bacağı için toplara öyle bir vuracaktı ki, dönemin yıldız futbolcusu Metin Oktay evlerine gelip babası ile tanışacaktı. O gün babasının hayatını dinledikten sonra Metin Oktay, Fatih’e dönüp “Babanın kaç elini öpüyorsun?” diye sormuştu. Genç Fatih, “Bir elini öpüyorum,” dedi. “Yok,” dedi Metin Oktay. “İki elini de öpeceksin. Çünkü Talat Amca benim babam olsaydı on Metin Oktay olurdum. Onun için iki elini de öpeceksin.” Talat Bey o gün Galatasaray’ın gözbebeği Metin’e oğlunu emanet etti.

İşte o Talat Bey’in oğlu, Fatih Terim 17 Mayıs 2000 tarihinde, sahanın kenarında tek başına şükrediyordu. Belki babasına, belki Adana’dan Galatasaray’a geldiği güne, belki çocukluğunda yaşadığı tüm sıkıntılara... Antoine de Saint Exupery’nin Küçük Prens’ini bilirsiniz. Uçağının zorunlu iniş yaptığı çölde Küçük Prens arkadaş olduğu yılana, “İnsanlar nerede? Çölde ne müthiş bir yalnızlık var,” der. Yılan da ona “Bazen insan kalabalıkların içinde de yalnız olur,” diye cevap verir. İşte o kalabalıklar içindeki büyük yalnızlığı en çok hissedenler genelde güç ve iktidar sahibi insanlardır. Kazandığınızda peşinizden sürüklediğiniz binlerce taraftar, size destek olan yöneticiler; kaybettiğinizde buhar olup uçarlar. Bunu yaşamı boyunca defalarca tecrübe etmiş Fatih Terim, kazanmak kadar kaybetmenin de şifrelerini çözmüştü.

"Kaybetmekten korkma! Bir şeyi kazanmak için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma, kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin”

Futbolcuları devre arasında soyunma odasına 2-0 mağlup girdiğinde, “Kaybederseniz hata benim, kazanırsanız başarı sizindir,” der Fatih Terim. Sorumluluk alan insan sayısının çok az olduğu ülkemizde sadece sözde değil, takım kaybettiğinde kameraların önüne çıkıp mağlubiyetin de sorumluluğunu alır bu adam. Belki de bu sebeptendir taraftarın hiç bir zaman Terim’e sırtını dönmemesi. Taraftarla kurduğu bağ öyle kuvvetlidir ki, günümüzde futbolun tek başrol oyuncusu olmak isteyen yöneticiler çoğu zaman rahatsız olur. 40 yıldır evi bildiği Galatasaray’dan bir kaç kez iş akdi sonlandırılıp ayrılan Terim’in İtalya’da Milan’dan ayrılışı da benzer sebeptendir.

İnter-Milan derbisi, yıl 2001. Milan iyi başladığı sezonda, önce Perugia deplasmanında puan kaybetmiş, ardından evinde Venezia ile berabere kalmış, derbiye mutlak galibiyet için çıkıyor. Guiseppa Mezza stadında sadece meşhur Curva Sud tribünü Milanlılar’a ayrılmış, stadın geri kalanı Inter taraftarı ile dolu. Fatih Terim’in başındaki Milan derbiden 4 gollü bir galibiyetle ayrılıyor. Terim, Türkiye’den alışkın galibiyeti hep taraftarla kutlamaya. Curva Sud tribünü “İmparatore” diye yıkılıyor, 90 dakika sonunda gömleği ıslak ve buruşuk bu adamı tribüne çağırıyor.

11 yıl sonra Milan’ın içinden bir gazeteci olan Mauro Suma, teknik adam ve tribün ilişkileri konulu bir makale yazıyor. Tesadüfe bakın ki, örnek Fatih Terim ve Milan’dan ayrılışı. Suma, 2001 yılındaki o derbiyi anlatıyor. Derbinin ertesi günü Milanello’da Cesare Maldini’ye rastlıyor ve “Gördün mü Terim’i? Curva’yı nasıl peşine taktı. Taraftar çok seviyor onu. Ne güzel değil mi?” diyor. Baba Maldini ise bu sevgiden rahatsız. “Milan’da böyle işler olmaz, Milan’a yakışmaz,” diyor. Suma 11 yıl sonra yazdığı o makalede aslında Terim’in İtalya serüveninin nasıl bittiğini bize söylüyor. “Ben Cesare ile konuştuktan 15 gün sonra Fatih Terim ile Milan’ın yolları ayrıldı.”

Fatih Terim’in yöneticiler ile arası hiç bir zaman parlak olmadı. O takım elbiseli kurumsallardan ziyade, eşofmanlı futbolcusunun, formalı taraftarının yanında oldu. Ekmek yediği oyuna katkı sağlamak, bu oyundan daha çok insanın ekmek yemesi için fırsatlar yaratmak için çalıştı. Kendi başına bir okul oldu. Onlarca futbolcu yetiştirdi ve hepsi onun için aynı yakıştırmayı yaptı, “Baba gibi.” Herkesin bir babaya ihtiyacı vardır bu hayatta. Hayatı babasından öğrenmiş bir adamın, gün geldiğinde iki kızına baba olmak kadar bunca insana “Baba” gibi adam olmasının sebebi budur belki de.

Fiorentina ile anlaştığında Galatasaraylı futbolcu Suat Kaya, ona bir mektup yazmıştı. Mektupta şöyle diyordu:
“Kendimi dört yıl öncesi ile karşılaştırdığımda, göstermiş olduğum gelişmeye kendim dahi hayret etmekteyim. Bana ve arkadaşlarıma güvendiniz, güvenmeyi öğrettiniz. Bizlerin neler yapabileceğini ortaya çıkardınız. Kendi sınırlarımızın nereye kadar uzandığını sizinle keşfettik. Bize zaman zaman ağabey, zaman zaman gerçek bir hoca, bazen bir baba, ama en önemlisi her zaman üstün bir lider oldunuz. Bize verdiğiniz emekleri helal etmenizi ve bizleri unutmamanızı istirham ediyorum. Zira bizler, sizi hiçbir zaman unutmayacağız.”

Fatih Terim’i başarıya taşıyan belki de en belirleyici özelliğidir, sınırları aşmak. Öğrencilerine kendi sınırlarını her zaman zorlamalarını öğreten bir hocanın, önce kendisi bu konuda örnek olmalıydı.  Fiorentina’yla sözleşme imzalarken bir  İtalyan gazeteci, “Dilimizi bilmiyorsunuz, oyuncularla nasıl iletişim kuracaksınız” diye sordu ve şu cevabı aldı: “Göreve başlamama 52 gün var. O gün geldiğimde, basın toplantısını İtalyanca yapacağım.” İşte bu sözü veren Terim, İstanbul’da İtalyan Kültür’ün efsane hocası Donatella Piatti’den her gün saatlerce özel ders aldı. 52 gün sonra Floransa'da İtalyanca bir basın toplantısı düzenledi. Futbolcularımızın çat pat İngilizce konuşmasına bile sevinen bizler, Fatih Terim çok kısa sürede bir de İngilizce öğrenip, konuşunca beğenmedik, burun kıvırdık.  Halbuki gencecik beyinler yabancı dil öğrenmek yerine son model araba peşinde koşarken, yaşı ilerlemeye başlamış, kafası sorumlulukları ile dolu bir teknik adamın, iki dil öğrenip basın karşısında konuşmasında yatan özgüveni çok az kişi görebildi.

Yetmedi, kazandığı her maç sonrası, galibiyeti “Hoca takımı çok iyi motive ediyor” cümlesine bağladılar. Futbolda motivasyon tabii ki önemli. Ancak bu işler sadece soyunma odasına girip “aslansınız, kaplansınız” demekle olmuyordu. Bir Türk dünyaya bedel işleri artık çoktan geçmişken, futbolda ilk şart önce iyi taktisyen olmak, sonra yeniliklere açık olmaktı. İşte Fatih Terim’i İtalya’nın Grande’si yapan önce futbol bilgisi ve taktik yeteneği, sonra öğrenme hırsıydı. İtalya’dan döndüğünde Florya’da sağlık merkezi yoktu, futbolcular psikologla çalışmıyor, alt yapıya pediatrik eğitim verilmiyordu. Bütün bunları değiştirdi. O güne kadar sadece bir kulüp doktoru ile çalışan Galatasaray’da İstanbul Tıp Fakültesi’nde alanında uzman hekimlerden bir sağlık heyeti oluşturulmasını sağladı. Başarı için karizma da gerekir. Özellikle zor durumlarda liderler biraz da karizmalarının desteği ile güçlükleri aşarlar. Giyim kuşamıyla dikkat çekti, entelektüel birikimini geliştirdi, vücut dili dersleri aldı. Bugün Avrupa arenasında ismi üst sıralarda geçen bir teknik direktör olmanın, tepeden tırnağa bir marka olmak gerektirdiğini fark etti ve oldu. Dünyaca ünlü hazırlık kupası Emirates Cup’a takımını götüren bu adam, oyuncularını uyarmak için çıktığı taç çizgisi kenarında kendisine doğru gelen topu, bugün İbrahimoviç’in ancak yaptığı “akrep vuruşu” ile sahaya geri gönderdi. Tribünler bu karizmatik adamı alkışladı.

Lider seven bir toplumuz. Hep birinin sorunlarımızı çözmesini, bizim adımıza başarılar kazanmasını isteriz. Ama o lideri eleştirecek bir şeyler de mutlaka buluruz. Fatih Terim’in de hep egosunun şişkinliği tartışıldı. Yıllarca Manchester United’ı çalıştıran, Sir Alex Ferguson’un anılarında çok önemli noktalar var. Mesela genç, şöhret ve çok parası olan insanları yönetmenin zorluğundan bahsediyor ünlü teknik adam. Ferguson tevazu sahibi olmayan, egosu en az şöhret oyuncuları kadar fazla olan biri. Ama o egosunu yönetmeyi bildiği için oyuncularına söz geçirebildi, Sir oldu, şimdi de anıları konuşuluyor. Tıpkı Ferguson gibi, Fatih Terim de egosu tartışılan biri. Ancak “Hoca zaman içinde çok değişti, gelişti” diyenlerin adını koyamadıkları şey; Fatih Hoca’nın egosunun esiri olmaktansa, egosunu yöneten adama dönüştüğüdür. Bu değişimi kendisine sorsanız, size vereceği cevap, “Ben hiç bir zaman değişmedim sadece yıllar içinde dönüşüyorum,” olacaktır. İsterseniz siz de sorun.
İnsan kazandıkça egosu büyür ve onunla birlikte büyüyen kibirden arındıkça gönlü zenginleşir derler. Tam da öyle oldu. 2012 yılında Ankaragücü öylesine maddi zorluklarla mücadele ediyordu ki, ıslak formalarını değiştirecek yedekleri bile tükenmişti. Ligin sonuncusu olarak Galatasaray ile karşılaşıyorlardı. Daha önce TSYD seminerinde ilk göz ağrısı Ankaragücü için, “Bu yıl çalışmıyor olsaydım, Hakan Kutlu’ya yardımcılık yapardım,” deyip herkesi duygulandıran Fatih Terim, Arena’da misafirini saygıyla ağırladı. Rakibini hırpalamamak, daha dengeli bir mücadele ortaya koymak için yıldız oyuncuların hepsini kenarda oturtup, yedek ve genç oyuncularla sahaya çıktı. Sadece sportmenliğe değil, vefaya da selam gönderdi. Tüm bunlar bir Yeşilçam filminde olsaydı ağlayanlar bile çıkabilirdi.
Bugün geldiği noktada, geçmişine bakıp beğenmediği yanlar bulabilen ve onları tamir edebilen nadir adamlardan biri Fatih Terim. Herkes başarısını kuvvetli karakter özelliklerine bağlarken, o her şeyi için eşine teşekkür eden bir sevgili, kazandığı her kupada tribündeki kızlarına bakıp gözleri dolan bir baba. Avrupa’da olsa hakkında bugüne kadar en az on kitap yazılmış olan bu cesur adam, şu sıralar bir kitap yazıyor. Futbola 45 yılını vermiş birinin elbette futbol ile dolu anıları olacak. Ancak hayatta fena halde futbola benzemez mi? Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, istikrarda yattığını, hayalleri gerçek kılabilmeyi öğrenmek için; başarmış birinin tecrübelerinden yararlanmaya hazır mısınız? İkinci bir Fatih’in çıkması için 500 yıl bekledik. Belki bu sayede üçüncü bir Fatih için o kadar beklememize gerek kalmaz. Çünkü bakarsınız siz de dönüşürsünüz...


19 Kasım 2012 Pazartesi

Bazen kaybetmek aslında kazanmaktır


1992 yapımı Wesley Snipes'ın oynadığı bir film var. White Men Can't Jump. Türkçe'ye “Beyazlar Beceremez” diye çevrilmiş şahane bir filmdir. Filmdeki son sahnede beyaz adamın melez kız arkadaşı artık kumarı bırakmasını söyler.
Adam bu sefer kazanma sözü verir. Kadın “kazanman önemli değil, bazen kazanmak aslında kaybetmektir” der. “Ve bazen kaybetmek ise aslında kazanmaktır.”

Beşiktaş için sezon başında tüm “Veda” dedikleri ve tüm “Feda” ettikleri, herkesi korkutup, bu sezondan ümidi kesmelerine sebep olmuştu. Başta ben olmak üzere herkes, Samet Aybaba’nın teknik direktörlüğe getirilmesini çok eleştirmiştik. Yapamaz, bu hocayla olmaz dedik. Quaresma yıldız, o giderse taraftar stada gelmez dedik. Ve bunun gibi niceleri. Yani sezon başında herkes için kaybetmiş bir Beşitaş vardı.

İşte o kayıptan yeniden doğdu Beşiktaş. Kaybedenin korkacak birşeyi olmadığı gerçeğinden, güzel futbol oynamak için çıktılar sahaya. Başta Samet Aybaba’dan özür dilemek isterim. Abartma diyenler çıkacaktır elbet, zira tabii ki beklenti bir Alex Ferguson olması değil. Ancak hatırlarsanız Samet Hoca bu yola çıktığında imza törenindeki kıyafetinden tutun da, kendisinin Beşiktaş’a değil, Beşiktaş’ın Hoca’ya hayırlı olduğunu bile söylemiştik. Bugün sahada gördüğümüz ise, oyunu iyi okuyan, elindeki oyunculardan en ideal 11’i kuran ve takımı en iyi şekilde motive eden bir Hoca. Aslında başarının arkasındaki temel taşlardan birini de yine kendi söylüyor:

“Tesislerde kapıya kadar geliyorum, bir sürü sıkıntı, sorun. Içeri giriyorum ev gibi geliyor bana. Sorunlarımızı içimizde çözeriz.”

Neticede, son haftalarda birlikte oynamaktan keyif alan futbolculardan kurulu bir oyun izletiyor bize Beşiktaş. Içlerinden biri yavaşladığında diğerlerinin yardıma geldiği; gollerinde kontratak değil, kapalı defansı açan, pozisyon yaratıp gole giden, üretken bir takımdan bahsettiriyor. Evet belki çok gol atarken, aynı zamanda çok gol de yiyor ama bu da başka bir heyecan yaratıyor bu oyunu sevenlerde.

Futbol, adı üstünde eğer bir oyunsa, işin içinde eğer bir şov da varsa, bu işte başrolü oynayan teknik direktör ve futbolcuların önceliği, keyif veren bir maç çıkarmaktır. Taraftar hop oturup hop kalkmalı, heyecanlanmalı, pozisyonları alkışlamalıdır. Işte Beşiktaş son birkaç haftadır bunların hepsini çok iyi yapıyor. Haftada bir maça çıkıyor olmaları, Necip ve Oğuzhan gibi genç oyuncularının olması, rakiplerinden bir adım önde çıkmalarını sağlıyor lig maçlarına. Hadi hepimiz itiraf edelim, lig başlarken şampiyonluk yarışında ihtimal vermediğimiz Beşiktaş, bugün herkese “neden olmasın” dedirtiyor.

Kazanmak ve kaybetmek arasındaki çizgi çok ince. Ne zaman çizginin ne tarafında olacağın belli değil. Filmle başladım ya yazıya, bitirirken yine bir film sahnesi geldi aklıma:

Hacı takımı çalıştırırken herkesin aklına kazınması gereken cümleler çıkar ağzından:

“Hayat futbola fena halde benzer. Futbol şahsi beceri gerektirir; ama aslında toplu oynanan, insanların bir takım halinde oynadıkları bir oyundur. Hayat da öyle değil mi? istediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa kaybedersin.”
(Dar Alanda Kısa Paslaşmalar)