samet aybaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
samet aybaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2016 Pazartesi

Hayallerinin peşinde: ATINÇ NUKAN

Genç yaşına rağmen siyah beyazlı ekipte altı farklı hoca ile çalışıp her birinden izler taşıyan, konuştukça sergilediği olgun tavır ve dolu dolu kültürüyle insanı şaşırtan farklı bir adam, Atınç Nukan. Konfüçyus der ki;  “Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen insandır.” Atınç da kısa sürede söylediği bir çok hedefini gerçekleştirdi, bakın şimdi sırada neler var...



Futbolcu olmaya nasıl karar verdin?
Aslında öyle bir karar vermedim. Annem anlatıyor ben tam hatırlayamıyorum. Sabah uyanır uyanmaz topu elime alıp, her yere yanımda taşıyormuşum. Yaşım biraz daha büyüyünce hatırlıyorum, akşama kadar sokakta top oynuyordum. Futbola aşıktım anlayacağın o yüzden böyle karar vererek olmadı. Ama bir kulüpte lisanslı oynamaya başladığım zaman 8 yaşımdaydım. Babam beni Küçükçekmecespor’a götürmüştü.

Ailede başka sporcu var mı?
13 yaşında bir kardeşim var. O da benim gibi uzun boylu, okulda basketbol oynuyor. Babam da eski futbolcu. 2. Liglerde profesyonel oynamış, onun dışında henüz yok.

Sana kimse “Oğlum boyun uzun, sen basketçi ol” demedi mi?
Demedi çünkü Allah vergisi derler ya hani, işte öyle bir eğilimim vardı futbola. O yüzden herkes daha ben çocukken benim futbolcu olacağımı tahmin ediyormuş.

Atınç’ın anlamı ne?
Atik, atılgan demek. Babamın aynı isimde bir arkadaşı varmış. Annemle tanıştıkları zaman annem ismini çok beğenmiş, öyle karar vermişler.

Beşiktaş’la A takıma Mustafa Denizli döneminde çıktın. O zamana kadar ki en büyük hayalin bu muydu?
Tabi. Hatta ondan bir kaç ay önce biz Mecidiyeköy’den Fulya’ya antrenmanlara gitmek için yürüyorduk. Giderken o yokuşta hep düşünüyordum, “Acaba ben de bir gün Beşiktaş’ta oynayacak mıyım?” diye. Çünkü bir sene öncesine kadar top topluyorduk. Sonra Fenerbahçe ile oynadığımız bir A2 maçı sonrasında Mustafa Hoca beni çağırdı. Profesyonel sözleşme imzaladık, hemen peşinden de kadroya girdim. Benim kariyerimde Mustafa Hoca’nın yeri çok önemlidir.

Mustafa Hoca seni şimdi arasa ve “Atınç sana ihtiyacım var Galatasaray’a gel” dese...
Bilmiyorum, bir şey söylemem ama şu an hedeflerim içinde yakın zamanda Türkiye’ye dönmek yok.

Beşiktaş’ta çıktığın o ilk maç öncesi Mustafa Hoca sana özeli bir şey söyledi mi?
“A2’de nasıl oynuyorsan burada da öyle oyna, kimse sana karışmayacak, çık istediğin futbolu oyna, ben sana güveniyorum.” dedi. O maçtan önce de ilk A takımla antrenmanlara çıkmaya başladığımda, beni odasına çağırıp özel bir görüşme yaptı. Benden neler beklediğini anlattı. Bir gün büyük bir futbolcu olsam da her zaman alçakgönüllü olmayı, büyüdükçe küçülmenin önemini anlattı. Bu da bence Türk futbolunda önemli bir problem. Çünkü genç yaşta parlayan futbolcular gerek çevrenin gerek medyanın etkisiyle bir anda göklere çıkarılıp, bir anda yerlere vurulabiliyor. Bunu o yaşta bir gencin içinde iyi idare edip dengeleyebilmesi çok önemli.

Sana bu anlamda düzenli destek olan profesyonel birileri oldu mu?
Hayır, sadece ailem. Beni bu konuda çok iyi eğittiler. Geçen sene oynamaya başladığım dönemlerde Biliç bana “Röportaj yapmanı istemiyorum,” demişti. Türk medyasını tanımıştı ve bir anda havaya kapılmamamı isteyip böyle bir yasak koymuştu.

İnönü’ye ilk çıktığın maç. O tünelden sahaya çıkmak için yürürken neler hissettin?
Kadroya ilk girdiğim maç Sivasspor maçı. Maç başladı, ben daha yedek kulübesinde otururken ayaklarım titriyordu. Bunu mecazi anlamda söylemiyorum gerçekten titriyordu. O maç oynamadım. Bir daha ki Manisaspor maçında, Rıdvan Şimşek’in maalesef ayağı kırıldı. Onun için üzücü bu an, benim oyuna girmeme vesile oldu. 42. dakikada oyuna girmiştim ve devre bitene kadar içimden dua okumuştum. 16 yaşımdaydım. Devre arasında hem hoca hem de abilerim beni çok rahatlattılar, maçı da kazanmıştık. Hayatımın en mutlu anıdır benim için.

Beşiktaş taraftarının maç sırasında futbolcular üzerinde ciddi bir baskısı oluyor mu?
Bütün taraftarların var. Beşiktaş taraftarı biraz daha coşkulu. Ben hiç bir zaman olumsuz anlamda bir baskı hissetmedim. Bana hep destek oldular ve onlardan hep kuvvet aldım. Atmosfer futbolun en önemli etmeni. Dolu tribünlere oynanan maç futbolun kalitesini artırıyor ve futbolcuyu ekstra motive ediyor. Ben rakip sahada da tribünlerin dolu olmasını ve bizim üzerimizde kurmak istedikleri negatif baskıyı da seviyorum. O da futbolun bir parçası ve sizi oyunun içinde daha zinde tutuyor.

Sen takım çalışmaları dışında da izin ya da tatil günlerinde de çalışan bireysel antrenman yapan bir futbolcusun. Bunun faydasını anlatsana?
Özellikle kadro dışı kaldığımda, maç eksiğimi kapatmak için ekstra çalışmak zorundaydım. Bir futbolcu için düzenli maç oynamak çok önemli. Ama bunu sadece kadro dışı diye de sınırlandırmamak lazım. Bireysel çalışma bir futbolcu için olmazsa olmaz. Sadece yeteneğinize güvenip, başarılı olamazsınız. Bugün dünyanın en iyi futbolcusu Cristiano Ronaldo, sürekli ekstra antrenmanlar yapıyor. Çünkü takım antrenmanıyla günü geçirirsin ama ekstra yaptığın her idman seni daha ileri taşır. Biri benden daha çok tesiste kaldığında ben kendimi iyi hissetmiyorum, daha çok çalışmam lazım diye düşünüyorum.




SAMET AYBABA DÖNEMİNDE TESİSLERE ALINMADIM

Beşiktaş’ta Mustafa Denizli döneminden sonra forma şansı pek bulamadın. Neler oldu o dönem?
Mustafa Hoca’dan sonra Bernd Schuster ve ardından Tayfur Hoca geldi. İkisiyle de iyi bir ilişkimiz vardı. Sonra Samet Aybaba geldi. Onunla uyuşamadık. Bugün hala sebebini bilmediğim bir nedenden ötürü kadro dışı bıraktı. 17-18 yaşında, Beşiktaş’ın alt yapısından gelmiş bir gencin, hiç bir saygısızlık yapmamış olmasına rağmen kadro dışı bırakılması çok üzücü. Hak etmediğim davranışlara maruz kaldım. Tesislere alınmadım. O dönem benimle birlikte bir kaç futbolcu daha kadro dışı bırakılmıştı. Bize ayrı bir antrenman programı verdiler ama o antrenmanı tesislerde ayrı bir sahada dahi yapmamıza müsaade etmediler. Bir süre sonra bu kararı bozup geri aldılar. Benim için zor bir dönemdi. Ama çalışmaya hep devam ettim ve sadece birinin benim futbol hayatımı bitirmesine izin vermedim. İyi ki de böyle yapmışım.

Ben seni tanıdıkça şunu fark ediyorum, mental olarak da oldukça güçlüsün. Nedir bunun sırrı?
Benim en büyük destekçim ailem ve onlardan aldığım eğitim. Kendime olan güvenim de yüksek. İstediğin kadar kuvvetli ol, mental olarak kuvvetli olmazsan başarılı olamıyorsun. Ben de bunun farkındayım. Belki biraz karakterimin de etkisi var, soğukkanlıyım genelde. Baskıyı bir şekilde kaldırabiliyorum, panik yapmıyorum. Eğer bunları yapamıyor olsaydım da kesinlikle profesyonel anlamda bir destek alırdım çünkü bir sporcu için bu çok önemli bir konu.

Sporting Lizbon’a neden hayır dedin?
Kadro dışı kaldığım o dönemde Beşiktaş’ta kendimi ispatlayamamıştım. Çok az sayıda maça çıkmıştım. 11 yaşında geldiğim kulüpten oynamadan ayrılmak istemedim. Beşiktaş’ta oynayıp kendimi kabul ettirdikten sonra yurtdışına gitmeyi tercih ettim. Sonrasında da Redbull Leipzig’den bir teklif geldi. Hem kulübün menfaatleri için hem de benim için oldukça iyi bir teklifti, kabul ettim.

Carvalhal senin için “Çok büyük bir oyuncu olacak,” demişti. Onunla aranız nasıldı?
Onunla da çok güzel bir ilişkimiz vardı. O dönem şanssızlığım kadro çok kalabalıktı. Ama her antrenmandan sonra onunla ikimiz  özel bir çalışma yapardık. Hava toplarına çalışırdık, taktik olarak çok eğitmiştir beni. O zaman henüz 18 yaşındayım, ve topu nerede karşılayacağımdan tut, nerede müdahale edeceğime kadar bir çok konuda çalışırdık.

Beşiktaş taraftarı desem sana...
Onların yeri bende çok ayrı. İnanılmazlar. İlk Beşiktaş altyapısında oynamaya başladığımda bizi İnönü’ye maç izlemeye götürmüşlerdi. Sanırım 10 yaşındaydım ve İnönü’ye ilk gidişimdi. Hayran kalmıştım. Hala Almanya’da bizim maçlara Beşiktaş formalı taraftarlar geliyor, beni destekliyorlar. Anlatılamaz bir duygu. Sağ olsunlar. Ben de onların yeri hep özel.

Almanya’ya gittin. İlk gece yalnız kaldığında ne hissettin?
Heyecanlıydım. Bir karar vermiştim ve bunun arkasında durmak zorundaydım. Yeni takım, yeni arkadaşlar. Nasıl olacak acaba merakı vardı. Ama beni o kadar iyi karşıladılar ki, çok kısa bir adaptasyon süresi yaşadım.

En büyük korkun ne?
Ailemi kaybetmek

Biliç ile de çalıştın. O da senin gibi defans oyuncusuydu. Bu anlamda sana söylediği özel şeyler oldu mu?
Biliç bana çok şey katmıştır. Benimle çok özel ilgilenirdi. Bana daima “Başkana nasıl davranıyorsan malzemeciye de öyle davran,” derdi. Her zaman mütevazi olmamız gerektiğini söyleyen bir hocaydı. Benim için çok özel biridir.

Sence eksik yanların ne?
Taktik olarak daha çok gelişmek zorundayım. Bir defans oyuncusu için en önemli şey duracağı yeri bilmek. Bunun için de özel çalışmalar yapıyorum, her geçen gün daha iyi olacağıma inanıyorum.

En kuvvetli bulduğun yanın ne?
Hava toplarım ve bu fiziğime rağmen topu oyuna sokabilmem.

Boyunun dezavantajını yaşıyor musun?
Şu ana kadar yaşamadım. Ama eğer çalışmazsan fizik dezavantaja dönüşebilir. Ben sürekli çabukluk çalışıyorum. İp atlıyorum ya da ekstra sprint antrenmanları yapıyorum.



DEMBA BA ARAYIP “GİT” DEDİ

Şu an Şenol Güneş ile çalışmadığın için pişman mısın?
Hayır değilim. Şu ana kadar çok önemli hocalarla çalıştım hepsinden bir şeyler öğrendim. Şu an çalıştığım hoca da Almanya’nın önemli isimlerinden biri, Ralf Rangnick. Alman futboluna sistem olarak katkısı ve yetiştirdiği isimler çok fazla. Redbull Leipzig’den teklif aldıktan sonra beni ilk Demba Ba aradı. “Sakın gitmemezlik yapma, bu hoca seni çok daha yerlere taşır, muhteşem bir adam, mutlaka teklifi kabul et,” dedi. Zaten hoca da İstanbul’a geldiğinde bana getirdiği oyuncuların bir listesini verdi. Oyuncuların isimleri, fiyatları ve gidiş fiyatları. Hepsi 10 katına katlamış fiyatlarını. Demba Ba dışında mesela Luiz Gustavo, Per Mertesacker sadece bazıları.

Hayran olduğun bir futbolcu var mı?
Paolo Maldini. Hep üst düzey seviyede oynadı.

Almanya’ya gitmeye karar verirken kimlerden fikir aldın?
Önce menajerim Ahmet Bulut’la konuştum. Sonra ailem ve Beşiktaş’tan takım arkadaşlarım. Mesela Olcay abi, Cenk ve Tolga ile çok konuştuk.

Redbull Leipzig nasıl bir takım?
Geleceği çok parlak olan bir takım. Şu anda da ligdeki durumumuz çok iyi. Hocanın bana ilk gün anlattığı takım hedeflerinin hepsini gerçekleştiriyoruz. Böyle devam edersek de seneye Bundesliga’da, ondan sonra da Avrupa’da mücadeleye devam ederiz diye düşünüyorum.

Sence Bundesliga’da başarılı olabilecek bir takım mı?
Tabi. O imkanlar var. sahip olduğumuz tesisler çoğu Bundesliga takımlarında bile yok. Avrupa’nın en iyi tesislerinden birinde çalışıyoruz. Futbolcu kalitemiz, hocamız her şey çok üst düzeyde.

Gittiğinden beri Almanca öğreniyorsun, bu kimin fikriydi?
İngilizcem zaten iyiydi ama Almanca da öğrenmek istiyordum, şehre ve takıma alışmak için. Hoca da zaten tüm yabancı oyuncuların Almanca öğrenmesi için talimat verdi.

Orada neleri farklı yapıyorlar?
İlk olarak antrenman sistemleri. Mesela ben ilk gittiğimde inanılmaz zorlandım, hiç alışık olmadığım bir tempoydu. Oyun teknik ve taktiği de çok farklı. Ama alışınca her şey çok kolay. Şu anda kendimi hiç olmadığı kadar iyi hissediyorum. Milli takıma seçilmemde eminim bunun da etkisi olmuştur.

Hiç dönmeyi düşündüğün anlar oldu mu?
Hayır ama sakatlandığım dönem zor geçti. Oynayamamak, kenardan izlemek genç bir futbolcu için çok zor.


ALMAN FUTBOLUNUN BAŞARISININ SIRRI...

Almanya ile Türkiye arasında nasıl alt yapı farklılıkları var?
Çok büyük fark var. Ben kendi Fulya’daki altyapı dönemlerimi hatırlıyorum da, konteynerde soyunup giyinirdik. Bir sahada dört takım antrenman yapardık. Bir çocuğun altyapıdan gelip A takıma çıkıp oynaması mucize. Biz de Necip ile şanslıydık. Ama mesela Almanya’da biz alt yapı ile aynı tesisi kullanıyoruz. İmkanları bizimle eşit. Yetenek olarak iki ülke arasında büyük bir fark yok ama sistem ve düzen olarak çok büyük fark var. U15’ten U23’e kadar her takım her maçtan önce hocalarıyla beraber video analiz yapıyorlar. Ben Beşiktaş’ta A takıma çıkana kadar böyle bir şey görmemiştim. Bazen izliyorum idmanlarını 13-14 yaşında çocuklara öğrettikleri teknik-taktiği biz ancak A takımda öğrenmiştik. Alman futbolunun başarısının asıl sırrı bu bence.

Peki futbolcuların zihniyetini nasıl karşılaştırırsın?
Biz daha duygusalız. Bu klişe diyeceksiniz belki ama ben bizzat yaşayıp gördüğüm için farkı daha iyi anlıyorum. Mesela bir galibiyet ya da mağlubiyetten sonra bizler futbolcu, taraftar, medya olarak en yükseğe çıkıp en aşağı inebiliyoruz. Ama Almanya’da insanlar duygularıyla yaşamıyorlar. Seviniyorlar ama coşmuyorlar. Yenildiğimiz bir maçtan sonra ben şehirde bir taraftardan “Yazık oldu,” diye bir şey duydum, şaşırdım. İstanbul’da yenildiğin zaman sokağa bile çıkamıyorsun.

Peki taraftarların ilgisi nasıl?
İnanılmaz ilgililer. Stadlar hep dolu. Ortalama 35 bin kişiye oynuyoruz.

Ahmet Bulut’un hayatındaki yeri ne?
Ahmet Abi ile bir yola çıktık ve ben ona çok güveniyorum. Her şeyimi ona bıraktım, o da sağ olsun bana hep destek oldu.

Bundan sonraki durak neresi?
Öncelikli hedefim Bundesliga’ya çıkmak ve EURO 2016’da milli takımda olabilmek. Bunun dışında Premier Ligi çok beğeniyorum ve maçları çok yakından takip ediyorum. Belki bir gün orada oynarım.

Milli takıma gittiğinde Arda’dan her hangi bir nasihat aldın mı?
Zaten transferim döneminde aramıştı beni. O da gitmem gerektiğini yurt dışında oynamanın çok farklı olduğunu söylemişti. Arda abi şu an hepimiz için rol modeli. Bizimle milli takım kampında hep kendi tecrübelerini paylaştı. Oyun içerisinde nasıl pas atacağımıza kadar bir çok konuda konuştuk. Mesela ben oyunda ona bir pas attım, bana çok kızdı. Niye buraya atıyorsun, önüme at ki sırayı eksiltelim diye. Ondan bu tip nasihatler almak çok önemli çünkü dünyanın en iyi oyuncularıyla oynuyor.

Euro 2016 için bireysel olarak yaptığın ekstra bir şey var mı?
Sürekli çalışıyorum. Orada olabilmek fikri beni daha da motive ediyor. Milli takım çok özel bir şey, o formayı giymek anlatılmaz bir duygu. A takıma çıktığımdan beri verdiğim bütün röportajlarda hep en büyük hedefimin milli takım olduğunu söylemiştim. Daha yolun başındayım, kariyerimin sonuna kadar o formayı giymek istiyorum.

Sana Fatih Terim desem...
Fatih Hoca sağ olsun Almanya’ya kadar geldi, maçımızı izledi, bana güvendi. Onun bu güvenini boşa çıkarmamak en büyük önceliğim. Bir Hoca olarak onunla ilgili biz futbolcuların bir şey demesine gerek yok çünkü yaşadığı ve yaşattığı başarılar zaten ortada. Onunla çalışmak benim gibi genç oyuncular için büyük gurur. Aynı sahada antrenman yapmış olmak bile çok büyük bir zevkti benim için. Ne desem inan az, çok farklı bir insan.







Atınç’tan Beslenme ve Fitness Tüyoları
Antrenmandan önce karbonhidrat, sonrasında ise protein ağırlıklı beslenmeye çalışıyorum. Zaten tesisimizde özel bir aşçı var. Mesela akşam idmanlarından sonra kesinlikle makarna, pilav çıkmıyor. Sadece haşlanmış patates, et ya da balık çıkıyor. Asitli içecekler hiç içmiyorum. Ara sıra BCAA kullanıyorum. Dayanamadığım tek şey ise Türk kahvaltısı, çok seviyorum. Futbol antrenmanlarını bir çeşit kardiyo gibi düşünebiliriz. Eğer sıkı çalışır, doğru beslenirseniz, belki hemen değil, ama sonunda six-pack’e sahip olabilirsiniz.


Atınç’tan savunma taktikleri
·      Orta yapılacağı zaman top kendi kendine gol olmaz, oyuncu atar golü. O yüzden doğru paylaşımla beraber rakip oyuncuyla birebir oynamak zorundasın. Topa sen vurmasan bile  ona vurdurmazsan gol olmaz.
·      Kaleye şut atılmasını engellemek için araya kendini siper etmek zorundasın. Üstüne çıkıp açıyı daraltmaya çalışabilirsin. Eğer şut tam karşıdansa şutun geçebileceği yerleri kapatmaya çalışırsın. Eğer pozisyonun kötüyse o zaman ayağını uzatarak engellemeye çalışırsın.
·      Hava topuna çıkarken rakip santrforla çok yakın temas içindeysen seni bozabilir. Bu yüzden ondan yaklaşık bir kol mesafesi uzakta kalıp hızını alarak yükselmek büyük avantaj sağlar.


16 Nisan 2013 Salı

Beşiktaş'ın Babalar Günü


Beşiktaş taraftarı dün yine öldü öldü dirildi. Maçın ilk yarısı sanki deplasman takımıymış gibi oynayan, ayağında top tutamayan bir Beşiktaş, buna karşın oyunda hakimiyet kuran bir Antalyaspor vardı. Sonra Oğuzhan’ın oyuna girmesi ile kalan 35 dakikada aynı Beşiktaş 5 gol pozisyonu buldu.

Oğuzhan’ın sonunda oyuna girişi, takımın dikine çıkışlarına büyük fayda sağladı. Fernandes’e bağımlı pas trafiğini zenginleştirdi. Oğuzhan hücuma çok etkili bir oyuncu. Hal böyle olunca da skora etki edecek pozisyonlar o oyundayken yaratılıyor. Yani bir teknik direktörün seveceği, ayağına güveneceği türden. Oyuna girmesi hem takımın oyununa hem pozisyon zenginliğine bu kadar coşku getiren bir oyuncuyu neden ilk 11’de sahaya sürmez Samet Hoca bilinmez.

Son haftalarda Beşiktaş’ın kadro seçimleri çok eleştiriliyordu. Bu hafta Oğuzhan’ın oyuna geç girişi ile bu eleştiriler haklılık payını korudu. Dentinho ve Toraman’ın yokluğunda Sivok’un kadroya alınmayışı da çok tepki çekti. Ancak sonradan öğrendik ki, maçtan kısa bir sure önce Sivok hocasına “sadece 15 dakika oynayabilirim” demiş. Anlayacağınız Escude ve Ersan Gülüm beraberliği tamamen zorunluluk.

Savunmanın göbeğinde Sivok yok, Toraman yok. Daha ileri çıkın Almeida yok, Niang yok. Bu önemli oyuncuların olmadan 3 puan alabiliyorsan, daha ne olsun. Bin şükür!

Oynayanlara bakınca, daha ilk 11 listesi elimize ulaştığında Veli ve Necip’i beraber görünce “eyvah” diyoruz, dün de dedik. Fernandes deseniz “o eski halinden eser yok şimdi.” Belki bir yıldız değil ama istikrarlı oyunu ile takıma fayda sağlayan Hilbert, yeni yeni toparlayan Mustafa Pektemek, oyunun gidişatını değiştiren Oğuzhan ve iştahlı oyunu ile Olcay Şahan.

Mustafa Pektemek geçen haftadan bu haftaya bile çok değişmiş. Sakatlıktan yeni çıkıyor, oynadıkça daha iyi olacak çok açık. Antalya karşısında belki son vuruşlarda çok etkili değildi ancak biraz sabır. Beşiktaş’ın tüm ataklarında Mustafa’nın emeği var. Şimdi ihtiyacı olan daha çok oynamak, takımın paslarla onu daha fazla beslemesi ve güvenildiğini hissetmek.

Ve son olarak gelelim, golden sonraki tepkisiyle çok eleştirilen Olcay Şahan’a. Neymiş, Olcay taraftara tepki göstermiş, nasıl gösterirmiş. Geçen yıl hatırlar mısınız yıldız Quaresma aynı taraftara “al formayı sen oyna” demişti de, kimse ses çıkarmamıştı. Nasıl çıkaracaksın adam yıldız. Öte yandan hırslı ve iştahlı oynayan, bir de gol atan Olcay’ı tepki gösterdi diye linç edeceksin. Kimsenin Beşiktaşlılığı sorgulanmaz, önemli olan kendine “bu renkler için ne yapıyorsun?” sorusunu sormak. Olcay, siyah-beyaz için bu sezon 10 gol atmış. Takımın en çok gol atan oyuncusu. Unutan olduysa hatırlatayım istedim.

Golden sonra “atar yapmak” nasıl Beşiktaş futbolcusuna yakışmaz ise, son yılların en yürekli takımının oyuncularını yerden yere vurmak da Beşiktaş taraftarına yakışmaz. Teknik direktöre kızıp, kızına su şişesi fırlatmak ise bırakın taraftarlığı, insanlığa yakışmaz.

Beşiktaş’ın en önemli değerlerinden biri Baba Hakkı, tribünde taraftarlar karşı takıma küfür ettiğinde, durur, tribüne döner, elini beline koyup dik dik bakarmış. Tribünler sus pus. Bir Fenerbahçe maçında taraftarlar Fenerli futbolculara küfür ediyor diye, “bu küfür eden taraftarlar dışarı çıkarılmadıkça oyuna devam etmiyorum” diyecek Beşiktaşlı duruşuna sahipti. Şüphesiz ki, onun da Beşiktaş taraftarı gibi baba yüreği vardı, döverdi de, severdi de. Ama elinizi bir vicdanınıza koyun, Baba Hakkı takımın hocasının kızına su şişesi atana ne yapardı, siz söyleyin.  

Bugün Beşiktaş’ın “Babalar Günü.” Ölümünün 24. yılında, Baba Hakkı’dan Beşiktaş’a kalan en büyük miras “duruşu”dur. Cemal Süreya’nın da dediği gibi; “Tek kişiden kalabilen en çok şey.”
Anlayana…

28 Ocak 2013 Pazartesi

Dün maçı kim kaybetti?


Yeni yılın ilk derbisi, pırıl pırıl çimler ve yeni transferler eşliğinde dün oynandı. Maçtan önce herkesin ortak fikri Galatasaray’ın favori olduğu ama Beşiktaş’ın da takım oyunu ve inanmışlıkla bu maça ortak olma ihtimalinin sürpriz olmayacağı yönündeydi. Her derbi biraz da teknik direktörler mücadelesidir. Ancak bu sefer her iki hoca da, takımın performansının önüne geçen kritik hamleler ile maçın kaderini belirledi.

Samet hoca ne yazık ki, Fenerbahçe maçında düştüğü hatayı tekrar edip ideal 11’ini yine bozdu. Gerçi bu sefer Almeida’nın yokluğu gibi bir bahanesi vardı. Ancak yine de bu Mehmet Akgün macerasına girmek için yeterli bir sebep değildi. Tamam dün bir kez daha anladık ki, Almeida Beşiktaşın oyun sisteminde çok önemli. Ancak sen o oyuncu yok diye, hem sağ bek, hem sağ açık hem de santraforunu değiştirirsen, o eksik bir oyuncu olur sana eksik üç oyuncu. Sonuç, hem Beşiktaş’a zarar, hem Mehmet’e zarar hem de uzun zamandır sağ bekte iyi bir tablo çizen, ama dün Mehmet’in oyunda oluşu sebebiyle sağ açığa çekilen Hilbert’e zarar. Zaten bütün bu açıkların sonucu Emre Çolak’ın erken golü de geldi.

Bu maçın kırılma anı kesinlikle ilk goldü. Diyeceksiniz ki , “ee maç o zaman daha oyunun başında kırılmış”, aynen doğrudur. Kalesinde erken golü gören Beşiktaş, bütün sakinliğini kaybetti, panik içinde bir oyun sergiledi. Kazandığı her topu Galatasaray’a kaptırıp, orta sahada top tutamadı. Buna bir de henüz eski formunu yakalayaman Fernandes eklenince, herkesin “Beşiktaş üst üste 3 top yapamadı” yorumlarına kurban giden bir Beşiktaş oldu. Ancak Fernandes maça yanında Oğuzhan ile başlasaydı, belki bu kadar dribbling yapmak zorunda kalmaz ve daha az yorulup, daha çok katkı sağlar mıydı? Belki… Ancak şurası bir kesin, Fernandes-Ozzie ikilisi aynı lisanı konuşmasalar da, aynı ayak lisanına sahip iki futbolcu, ve skor ne olursa olsun, futbolseverler bu ikiliyi birlikte sahada görmekten keyif alıyor. Bu da Samet Hoca’nın aklının bir köşesine olmalı.

Fatih Hoca’nın 11’i ise, elindeki en uygun 11 idi. Burak’ın oyuna hiç girmemiş olması kafa karıştırdı, ancak o kararın nedeni de belki bir kaç gün sonra belli olur. Emre Çolak kendi taraftarları tarafından bile giyotine gönderilmişken, Fatih Hoca yine farkını ortaya koydu ve oyuncusunu kazanmaya yönelik hamlelerinin meyvesini aldı. Stadda yedek kulübesine çok yakın bir yerde oturuyordum. Maç boyunca Hoca’nın, Muslera dahil tüm oyuncularına “Emre’ye oynayın” diye defalarca bağırdığını duyduk. Derbide gol atmış olmak Emre’nin özgüvenini yeniden kazanması için çok önemli bir adım kuşkusuz. Fatih Hoca hem maçı, hem Emre’yi kazandı. Yine de golden bahsetmişken, golün kendisinden bile daha güzel bir orta yapan Umut Bulut’u da alkışlamak lazım.

Hiç hesapta yokken 10 kişi kalan Galatasaray’da Fatih Hoca yine taktisyenliğini ortaya koyup, Hakan Balta’yı oyuna soktu. Hakan ise bir ara neredeyse santrfor gibi oynadı. Galatasaray da atak bindirmeye devam etti. Zira rakibi de (Fernandes’i yok sayarsak) zaten maçın başından beri 10 kişi oynuyordu. Sneijder hakkında yorum yapmak için henüz çok erken. Tek söyleyebileceğim önünde pas atacak bir adama ihtiyaç duyduğu. O yüzden ben Burakla ikisini birlikte izlemeyi merakla bekliyorum.

Vee gelelim, memleketin en önemli futbol sorunu tükürük olayına. Bir derbi oynanmış, ülkenin iki büyük teknik direktörü istifa etmiş ancak gelin görün ki, herkes “tükürdü mü tükürmedi mi”yi konuşuyor. Sonra ülkede futbol neden bu halde? Kimse gerçekten futbolu konuşmadığı için olabilir mi mesela? Melo hakkında konuşmanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Maç boyunca yaptıkları, oyundan çıkarken Fatih Hocaya saygısızlığı; Melo kredisini çoktan tüketti. Bunlar işin ekranlara yansıyan boyutu. Bir de “yen içinde kalan” tutumları var ki; tüm ekibi uzun zamandır çok yordu. Galatasaray kulübüne yarardan çok zararı dokunduğu doğrudur. Kulüp de bu konuda “artık” gerekeni yapacaktır diye düşünüyorum.

Bu uzun yazının sonunda son paragrafına geldiniz. Normalde bu bölümde derbi ile ilgili toparlayıcı birkaç cümle yazmam gerekir. Ama biliyor musunuz ki, birkaç güne kalmaz hepimiz bu derbiyi de, golleri de, tükürüğü de unutacağız. Neyi mi hatırlayacağız? Dün maç telaşından pek konuşulmayan Şenol Güneş’i hatırlayacağız. Şenol Hoca kendi başına bir futbol üniversitesidir. Onun okulundan mezun olan öğrenciler diğerlerinden daha şanslıdır, daha centilmendir. O yüzden Selçuk İnan her maç sayısız faule maruz kalmasına rağmen; arkadaşlarının tükürüklerinin, kavgalarının tersine, ne hakemle ne de rakip oyuncu ile sorun yaşamamıştır. Umarım Hoca futbolun içinde ki az güzel adamlardan biri olmaya devam eder. Dün akşam maçı Beşiktaş kaybetti zannediyorsunuz değil mi? Asıl maçı dün Trabzonspor kaybetti kimse farkında değil…