inönü stadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inönü stadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2016 Pazartesi

Hayallerinin peşinde: ATINÇ NUKAN

Genç yaşına rağmen siyah beyazlı ekipte altı farklı hoca ile çalışıp her birinden izler taşıyan, konuştukça sergilediği olgun tavır ve dolu dolu kültürüyle insanı şaşırtan farklı bir adam, Atınç Nukan. Konfüçyus der ki;  “Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen insandır.” Atınç da kısa sürede söylediği bir çok hedefini gerçekleştirdi, bakın şimdi sırada neler var...



Futbolcu olmaya nasıl karar verdin?
Aslında öyle bir karar vermedim. Annem anlatıyor ben tam hatırlayamıyorum. Sabah uyanır uyanmaz topu elime alıp, her yere yanımda taşıyormuşum. Yaşım biraz daha büyüyünce hatırlıyorum, akşama kadar sokakta top oynuyordum. Futbola aşıktım anlayacağın o yüzden böyle karar vererek olmadı. Ama bir kulüpte lisanslı oynamaya başladığım zaman 8 yaşımdaydım. Babam beni Küçükçekmecespor’a götürmüştü.

Ailede başka sporcu var mı?
13 yaşında bir kardeşim var. O da benim gibi uzun boylu, okulda basketbol oynuyor. Babam da eski futbolcu. 2. Liglerde profesyonel oynamış, onun dışında henüz yok.

Sana kimse “Oğlum boyun uzun, sen basketçi ol” demedi mi?
Demedi çünkü Allah vergisi derler ya hani, işte öyle bir eğilimim vardı futbola. O yüzden herkes daha ben çocukken benim futbolcu olacağımı tahmin ediyormuş.

Atınç’ın anlamı ne?
Atik, atılgan demek. Babamın aynı isimde bir arkadaşı varmış. Annemle tanıştıkları zaman annem ismini çok beğenmiş, öyle karar vermişler.

Beşiktaş’la A takıma Mustafa Denizli döneminde çıktın. O zamana kadar ki en büyük hayalin bu muydu?
Tabi. Hatta ondan bir kaç ay önce biz Mecidiyeköy’den Fulya’ya antrenmanlara gitmek için yürüyorduk. Giderken o yokuşta hep düşünüyordum, “Acaba ben de bir gün Beşiktaş’ta oynayacak mıyım?” diye. Çünkü bir sene öncesine kadar top topluyorduk. Sonra Fenerbahçe ile oynadığımız bir A2 maçı sonrasında Mustafa Hoca beni çağırdı. Profesyonel sözleşme imzaladık, hemen peşinden de kadroya girdim. Benim kariyerimde Mustafa Hoca’nın yeri çok önemlidir.

Mustafa Hoca seni şimdi arasa ve “Atınç sana ihtiyacım var Galatasaray’a gel” dese...
Bilmiyorum, bir şey söylemem ama şu an hedeflerim içinde yakın zamanda Türkiye’ye dönmek yok.

Beşiktaş’ta çıktığın o ilk maç öncesi Mustafa Hoca sana özeli bir şey söyledi mi?
“A2’de nasıl oynuyorsan burada da öyle oyna, kimse sana karışmayacak, çık istediğin futbolu oyna, ben sana güveniyorum.” dedi. O maçtan önce de ilk A takımla antrenmanlara çıkmaya başladığımda, beni odasına çağırıp özel bir görüşme yaptı. Benden neler beklediğini anlattı. Bir gün büyük bir futbolcu olsam da her zaman alçakgönüllü olmayı, büyüdükçe küçülmenin önemini anlattı. Bu da bence Türk futbolunda önemli bir problem. Çünkü genç yaşta parlayan futbolcular gerek çevrenin gerek medyanın etkisiyle bir anda göklere çıkarılıp, bir anda yerlere vurulabiliyor. Bunu o yaşta bir gencin içinde iyi idare edip dengeleyebilmesi çok önemli.

Sana bu anlamda düzenli destek olan profesyonel birileri oldu mu?
Hayır, sadece ailem. Beni bu konuda çok iyi eğittiler. Geçen sene oynamaya başladığım dönemlerde Biliç bana “Röportaj yapmanı istemiyorum,” demişti. Türk medyasını tanımıştı ve bir anda havaya kapılmamamı isteyip böyle bir yasak koymuştu.

İnönü’ye ilk çıktığın maç. O tünelden sahaya çıkmak için yürürken neler hissettin?
Kadroya ilk girdiğim maç Sivasspor maçı. Maç başladı, ben daha yedek kulübesinde otururken ayaklarım titriyordu. Bunu mecazi anlamda söylemiyorum gerçekten titriyordu. O maç oynamadım. Bir daha ki Manisaspor maçında, Rıdvan Şimşek’in maalesef ayağı kırıldı. Onun için üzücü bu an, benim oyuna girmeme vesile oldu. 42. dakikada oyuna girmiştim ve devre bitene kadar içimden dua okumuştum. 16 yaşımdaydım. Devre arasında hem hoca hem de abilerim beni çok rahatlattılar, maçı da kazanmıştık. Hayatımın en mutlu anıdır benim için.

Beşiktaş taraftarının maç sırasında futbolcular üzerinde ciddi bir baskısı oluyor mu?
Bütün taraftarların var. Beşiktaş taraftarı biraz daha coşkulu. Ben hiç bir zaman olumsuz anlamda bir baskı hissetmedim. Bana hep destek oldular ve onlardan hep kuvvet aldım. Atmosfer futbolun en önemli etmeni. Dolu tribünlere oynanan maç futbolun kalitesini artırıyor ve futbolcuyu ekstra motive ediyor. Ben rakip sahada da tribünlerin dolu olmasını ve bizim üzerimizde kurmak istedikleri negatif baskıyı da seviyorum. O da futbolun bir parçası ve sizi oyunun içinde daha zinde tutuyor.

Sen takım çalışmaları dışında da izin ya da tatil günlerinde de çalışan bireysel antrenman yapan bir futbolcusun. Bunun faydasını anlatsana?
Özellikle kadro dışı kaldığımda, maç eksiğimi kapatmak için ekstra çalışmak zorundaydım. Bir futbolcu için düzenli maç oynamak çok önemli. Ama bunu sadece kadro dışı diye de sınırlandırmamak lazım. Bireysel çalışma bir futbolcu için olmazsa olmaz. Sadece yeteneğinize güvenip, başarılı olamazsınız. Bugün dünyanın en iyi futbolcusu Cristiano Ronaldo, sürekli ekstra antrenmanlar yapıyor. Çünkü takım antrenmanıyla günü geçirirsin ama ekstra yaptığın her idman seni daha ileri taşır. Biri benden daha çok tesiste kaldığında ben kendimi iyi hissetmiyorum, daha çok çalışmam lazım diye düşünüyorum.




SAMET AYBABA DÖNEMİNDE TESİSLERE ALINMADIM

Beşiktaş’ta Mustafa Denizli döneminden sonra forma şansı pek bulamadın. Neler oldu o dönem?
Mustafa Hoca’dan sonra Bernd Schuster ve ardından Tayfur Hoca geldi. İkisiyle de iyi bir ilişkimiz vardı. Sonra Samet Aybaba geldi. Onunla uyuşamadık. Bugün hala sebebini bilmediğim bir nedenden ötürü kadro dışı bıraktı. 17-18 yaşında, Beşiktaş’ın alt yapısından gelmiş bir gencin, hiç bir saygısızlık yapmamış olmasına rağmen kadro dışı bırakılması çok üzücü. Hak etmediğim davranışlara maruz kaldım. Tesislere alınmadım. O dönem benimle birlikte bir kaç futbolcu daha kadro dışı bırakılmıştı. Bize ayrı bir antrenman programı verdiler ama o antrenmanı tesislerde ayrı bir sahada dahi yapmamıza müsaade etmediler. Bir süre sonra bu kararı bozup geri aldılar. Benim için zor bir dönemdi. Ama çalışmaya hep devam ettim ve sadece birinin benim futbol hayatımı bitirmesine izin vermedim. İyi ki de böyle yapmışım.

Ben seni tanıdıkça şunu fark ediyorum, mental olarak da oldukça güçlüsün. Nedir bunun sırrı?
Benim en büyük destekçim ailem ve onlardan aldığım eğitim. Kendime olan güvenim de yüksek. İstediğin kadar kuvvetli ol, mental olarak kuvvetli olmazsan başarılı olamıyorsun. Ben de bunun farkındayım. Belki biraz karakterimin de etkisi var, soğukkanlıyım genelde. Baskıyı bir şekilde kaldırabiliyorum, panik yapmıyorum. Eğer bunları yapamıyor olsaydım da kesinlikle profesyonel anlamda bir destek alırdım çünkü bir sporcu için bu çok önemli bir konu.

Sporting Lizbon’a neden hayır dedin?
Kadro dışı kaldığım o dönemde Beşiktaş’ta kendimi ispatlayamamıştım. Çok az sayıda maça çıkmıştım. 11 yaşında geldiğim kulüpten oynamadan ayrılmak istemedim. Beşiktaş’ta oynayıp kendimi kabul ettirdikten sonra yurtdışına gitmeyi tercih ettim. Sonrasında da Redbull Leipzig’den bir teklif geldi. Hem kulübün menfaatleri için hem de benim için oldukça iyi bir teklifti, kabul ettim.

Carvalhal senin için “Çok büyük bir oyuncu olacak,” demişti. Onunla aranız nasıldı?
Onunla da çok güzel bir ilişkimiz vardı. O dönem şanssızlığım kadro çok kalabalıktı. Ama her antrenmandan sonra onunla ikimiz  özel bir çalışma yapardık. Hava toplarına çalışırdık, taktik olarak çok eğitmiştir beni. O zaman henüz 18 yaşındayım, ve topu nerede karşılayacağımdan tut, nerede müdahale edeceğime kadar bir çok konuda çalışırdık.

Beşiktaş taraftarı desem sana...
Onların yeri bende çok ayrı. İnanılmazlar. İlk Beşiktaş altyapısında oynamaya başladığımda bizi İnönü’ye maç izlemeye götürmüşlerdi. Sanırım 10 yaşındaydım ve İnönü’ye ilk gidişimdi. Hayran kalmıştım. Hala Almanya’da bizim maçlara Beşiktaş formalı taraftarlar geliyor, beni destekliyorlar. Anlatılamaz bir duygu. Sağ olsunlar. Ben de onların yeri hep özel.

Almanya’ya gittin. İlk gece yalnız kaldığında ne hissettin?
Heyecanlıydım. Bir karar vermiştim ve bunun arkasında durmak zorundaydım. Yeni takım, yeni arkadaşlar. Nasıl olacak acaba merakı vardı. Ama beni o kadar iyi karşıladılar ki, çok kısa bir adaptasyon süresi yaşadım.

En büyük korkun ne?
Ailemi kaybetmek

Biliç ile de çalıştın. O da senin gibi defans oyuncusuydu. Bu anlamda sana söylediği özel şeyler oldu mu?
Biliç bana çok şey katmıştır. Benimle çok özel ilgilenirdi. Bana daima “Başkana nasıl davranıyorsan malzemeciye de öyle davran,” derdi. Her zaman mütevazi olmamız gerektiğini söyleyen bir hocaydı. Benim için çok özel biridir.

Sence eksik yanların ne?
Taktik olarak daha çok gelişmek zorundayım. Bir defans oyuncusu için en önemli şey duracağı yeri bilmek. Bunun için de özel çalışmalar yapıyorum, her geçen gün daha iyi olacağıma inanıyorum.

En kuvvetli bulduğun yanın ne?
Hava toplarım ve bu fiziğime rağmen topu oyuna sokabilmem.

Boyunun dezavantajını yaşıyor musun?
Şu ana kadar yaşamadım. Ama eğer çalışmazsan fizik dezavantaja dönüşebilir. Ben sürekli çabukluk çalışıyorum. İp atlıyorum ya da ekstra sprint antrenmanları yapıyorum.



DEMBA BA ARAYIP “GİT” DEDİ

Şu an Şenol Güneş ile çalışmadığın için pişman mısın?
Hayır değilim. Şu ana kadar çok önemli hocalarla çalıştım hepsinden bir şeyler öğrendim. Şu an çalıştığım hoca da Almanya’nın önemli isimlerinden biri, Ralf Rangnick. Alman futboluna sistem olarak katkısı ve yetiştirdiği isimler çok fazla. Redbull Leipzig’den teklif aldıktan sonra beni ilk Demba Ba aradı. “Sakın gitmemezlik yapma, bu hoca seni çok daha yerlere taşır, muhteşem bir adam, mutlaka teklifi kabul et,” dedi. Zaten hoca da İstanbul’a geldiğinde bana getirdiği oyuncuların bir listesini verdi. Oyuncuların isimleri, fiyatları ve gidiş fiyatları. Hepsi 10 katına katlamış fiyatlarını. Demba Ba dışında mesela Luiz Gustavo, Per Mertesacker sadece bazıları.

Hayran olduğun bir futbolcu var mı?
Paolo Maldini. Hep üst düzey seviyede oynadı.

Almanya’ya gitmeye karar verirken kimlerden fikir aldın?
Önce menajerim Ahmet Bulut’la konuştum. Sonra ailem ve Beşiktaş’tan takım arkadaşlarım. Mesela Olcay abi, Cenk ve Tolga ile çok konuştuk.

Redbull Leipzig nasıl bir takım?
Geleceği çok parlak olan bir takım. Şu anda da ligdeki durumumuz çok iyi. Hocanın bana ilk gün anlattığı takım hedeflerinin hepsini gerçekleştiriyoruz. Böyle devam edersek de seneye Bundesliga’da, ondan sonra da Avrupa’da mücadeleye devam ederiz diye düşünüyorum.

Sence Bundesliga’da başarılı olabilecek bir takım mı?
Tabi. O imkanlar var. sahip olduğumuz tesisler çoğu Bundesliga takımlarında bile yok. Avrupa’nın en iyi tesislerinden birinde çalışıyoruz. Futbolcu kalitemiz, hocamız her şey çok üst düzeyde.

Gittiğinden beri Almanca öğreniyorsun, bu kimin fikriydi?
İngilizcem zaten iyiydi ama Almanca da öğrenmek istiyordum, şehre ve takıma alışmak için. Hoca da zaten tüm yabancı oyuncuların Almanca öğrenmesi için talimat verdi.

Orada neleri farklı yapıyorlar?
İlk olarak antrenman sistemleri. Mesela ben ilk gittiğimde inanılmaz zorlandım, hiç alışık olmadığım bir tempoydu. Oyun teknik ve taktiği de çok farklı. Ama alışınca her şey çok kolay. Şu anda kendimi hiç olmadığı kadar iyi hissediyorum. Milli takıma seçilmemde eminim bunun da etkisi olmuştur.

Hiç dönmeyi düşündüğün anlar oldu mu?
Hayır ama sakatlandığım dönem zor geçti. Oynayamamak, kenardan izlemek genç bir futbolcu için çok zor.


ALMAN FUTBOLUNUN BAŞARISININ SIRRI...

Almanya ile Türkiye arasında nasıl alt yapı farklılıkları var?
Çok büyük fark var. Ben kendi Fulya’daki altyapı dönemlerimi hatırlıyorum da, konteynerde soyunup giyinirdik. Bir sahada dört takım antrenman yapardık. Bir çocuğun altyapıdan gelip A takıma çıkıp oynaması mucize. Biz de Necip ile şanslıydık. Ama mesela Almanya’da biz alt yapı ile aynı tesisi kullanıyoruz. İmkanları bizimle eşit. Yetenek olarak iki ülke arasında büyük bir fark yok ama sistem ve düzen olarak çok büyük fark var. U15’ten U23’e kadar her takım her maçtan önce hocalarıyla beraber video analiz yapıyorlar. Ben Beşiktaş’ta A takıma çıkana kadar böyle bir şey görmemiştim. Bazen izliyorum idmanlarını 13-14 yaşında çocuklara öğrettikleri teknik-taktiği biz ancak A takımda öğrenmiştik. Alman futbolunun başarısının asıl sırrı bu bence.

Peki futbolcuların zihniyetini nasıl karşılaştırırsın?
Biz daha duygusalız. Bu klişe diyeceksiniz belki ama ben bizzat yaşayıp gördüğüm için farkı daha iyi anlıyorum. Mesela bir galibiyet ya da mağlubiyetten sonra bizler futbolcu, taraftar, medya olarak en yükseğe çıkıp en aşağı inebiliyoruz. Ama Almanya’da insanlar duygularıyla yaşamıyorlar. Seviniyorlar ama coşmuyorlar. Yenildiğimiz bir maçtan sonra ben şehirde bir taraftardan “Yazık oldu,” diye bir şey duydum, şaşırdım. İstanbul’da yenildiğin zaman sokağa bile çıkamıyorsun.

Peki taraftarların ilgisi nasıl?
İnanılmaz ilgililer. Stadlar hep dolu. Ortalama 35 bin kişiye oynuyoruz.

Ahmet Bulut’un hayatındaki yeri ne?
Ahmet Abi ile bir yola çıktık ve ben ona çok güveniyorum. Her şeyimi ona bıraktım, o da sağ olsun bana hep destek oldu.

Bundan sonraki durak neresi?
Öncelikli hedefim Bundesliga’ya çıkmak ve EURO 2016’da milli takımda olabilmek. Bunun dışında Premier Ligi çok beğeniyorum ve maçları çok yakından takip ediyorum. Belki bir gün orada oynarım.

Milli takıma gittiğinde Arda’dan her hangi bir nasihat aldın mı?
Zaten transferim döneminde aramıştı beni. O da gitmem gerektiğini yurt dışında oynamanın çok farklı olduğunu söylemişti. Arda abi şu an hepimiz için rol modeli. Bizimle milli takım kampında hep kendi tecrübelerini paylaştı. Oyun içerisinde nasıl pas atacağımıza kadar bir çok konuda konuştuk. Mesela ben oyunda ona bir pas attım, bana çok kızdı. Niye buraya atıyorsun, önüme at ki sırayı eksiltelim diye. Ondan bu tip nasihatler almak çok önemli çünkü dünyanın en iyi oyuncularıyla oynuyor.

Euro 2016 için bireysel olarak yaptığın ekstra bir şey var mı?
Sürekli çalışıyorum. Orada olabilmek fikri beni daha da motive ediyor. Milli takım çok özel bir şey, o formayı giymek anlatılmaz bir duygu. A takıma çıktığımdan beri verdiğim bütün röportajlarda hep en büyük hedefimin milli takım olduğunu söylemiştim. Daha yolun başındayım, kariyerimin sonuna kadar o formayı giymek istiyorum.

Sana Fatih Terim desem...
Fatih Hoca sağ olsun Almanya’ya kadar geldi, maçımızı izledi, bana güvendi. Onun bu güvenini boşa çıkarmamak en büyük önceliğim. Bir Hoca olarak onunla ilgili biz futbolcuların bir şey demesine gerek yok çünkü yaşadığı ve yaşattığı başarılar zaten ortada. Onunla çalışmak benim gibi genç oyuncular için büyük gurur. Aynı sahada antrenman yapmış olmak bile çok büyük bir zevkti benim için. Ne desem inan az, çok farklı bir insan.







Atınç’tan Beslenme ve Fitness Tüyoları
Antrenmandan önce karbonhidrat, sonrasında ise protein ağırlıklı beslenmeye çalışıyorum. Zaten tesisimizde özel bir aşçı var. Mesela akşam idmanlarından sonra kesinlikle makarna, pilav çıkmıyor. Sadece haşlanmış patates, et ya da balık çıkıyor. Asitli içecekler hiç içmiyorum. Ara sıra BCAA kullanıyorum. Dayanamadığım tek şey ise Türk kahvaltısı, çok seviyorum. Futbol antrenmanlarını bir çeşit kardiyo gibi düşünebiliriz. Eğer sıkı çalışır, doğru beslenirseniz, belki hemen değil, ama sonunda six-pack’e sahip olabilirsiniz.


Atınç’tan savunma taktikleri
·      Orta yapılacağı zaman top kendi kendine gol olmaz, oyuncu atar golü. O yüzden doğru paylaşımla beraber rakip oyuncuyla birebir oynamak zorundasın. Topa sen vurmasan bile  ona vurdurmazsan gol olmaz.
·      Kaleye şut atılmasını engellemek için araya kendini siper etmek zorundasın. Üstüne çıkıp açıyı daraltmaya çalışabilirsin. Eğer şut tam karşıdansa şutun geçebileceği yerleri kapatmaya çalışırsın. Eğer pozisyonun kötüyse o zaman ayağını uzatarak engellemeye çalışırsın.
·      Hava topuna çıkarken rakip santrforla çok yakın temas içindeysen seni bozabilir. Bu yüzden ondan yaklaşık bir kol mesafesi uzakta kalıp hızını alarak yükselmek büyük avantaj sağlar.


4 Mart 2013 Pazartesi

Modern Stadlar, Balkonsuz Evler


458 derbi geride kalmış. Ve bilmem kaç tane milli maç, lig maçı, kupa maçı. Bunların içinde Metin Oktay’ın ağları delen golünden tutun da, milli takımın Macaristan’ı yendiği, Fenerbahçe’nin Manchester United’ı yendiği maça kadar sayısız müsabaka insanın aklına geliyor.

Emektar Dolmabahçe Stadı. İsmi bile dönemin siyasetine, kapitalizmine o kadar sessizce boyun eğmiş ki; önce İnönü sonra Mithatpaşa, sonra yine İnönü, son olarak ne idüğü belirsiz bir FiYapı eklendi adının önüne. Değişmeyen bir Dolmabahçe kaldı. O yüzden ben pek severim Dolmabahçe Stadı demeyi.

Bu stadda en fazla oynanan derbi 116 maç ile Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi olmuş. Bir veda için ne tesadüf değil mi? Dün bayrağını alan her Beşiktaşlı Dolmabahçedeydi. Tarih kitaplarına yakışan bir veda ile uğurladı emektarı. Maç ile ilgili ise söyleyecek çok söz var.

Açıkçası maçın ilk yarım saatinde Fenerbahçe’nin farklı galibiyet alabileceğini düşünenlerdendim. Organize ataklar, dikine oyun. Buna karşın Beşiktaş’ın orta sahada on saniyeden fazla topla oynayamayan, pas yapamayan görüntüsü.  Nitekim Fenerbahçe’nin “resmi” golüne kadar tablo bu şekildeydi. Sonra mı? Sonra Fenerbahçe bir gol attı, öne geçti ve biz bu sezon görmeye alışık olduğumuz “skoru koruma endişesi taşıyan” sarı lacivert ile yine karşılaştık.

Bir kaç haftadır övgüleri hakeden bir oyun sergileyen Cristian dün etkisizdi. Ona Meireles de eklenince, doğal olarak Emre de etkili olamadı. Orta sahadan yeterince destek alamayan Fenerbahçe’de hücum hattının da temposu düştü. Buna rağmen ilk golü sağdan, ikinciyi göbekten atan Sow, adeta iki forvet gibi oynadı ancak yeterli olamadı. Aykut Hoca Yobo’yu oynatabilirdi, Ziegler’in olduğu tarafı Beşiktaş çok iyi kullandı, Cristian’dan bu maç vazgeçmeliydi; gibi kadro tercihi ile ilgili bir çok eleştiri yapılabilir. Fenerbahçe kulübü şapkayı önüne koyup, bu sezon yapılan tüm hataları masaya artık yatırmalıdır. Yoksa kaçan treni yakalayamayacak gibi gözüküyor.

Beşiktaşta ise Fernandes diye bir adam var ki, dün ekstra bir oyun oynadı. Teknik kapasitesi, kaprissiz oyunu anlayışı, duran toplarda rakibe yarattığı sıkıntı, hepsi bir yana dün sahada ki 22 futbolcunun en iyisiydi. Topu ayağında tutan, faul kazandıran Portekizli, Beşiktaş’ın oyuna hakim olmasını sağladı. Bir de Veli Kavlak, İbrahim Toraman ve Hilbert gibi görünmeyen kahramanlar vardı ki, onları da alkışlamak lazım. Fenerbahçe’de Caner oyuna girene kadar, Hilbert Beşiktaş’ı içeri çok taşıdı. Bu sezon Beşiktaş düşe kalka puanları topladı ve sonunda ikincilik koltuğuna oturdu. Bunun arkasındaki en önemli faktör de feda falan değil tek bir kelimelik oyun anlayışı: Yılma! Son olarak da tarih sayfalarına, Dolmabahçe’deki son derbinin son golü olarak kayıtlara geçen Olcay’ın golü ile sayfayı kapattı.

Aradan seneler geçtikten sonra bu maç ile ilgili kimse hakemin hatalı kararlarını hatırlamayacak, ya da yanlış kadro seçimlerini, hangi futbolcunun kötü oynadığını da. Çocuklarımız bu önemli güne dair bir tek o son gol karesini ve tribünlerdeki siyah-beyaz coşkuyu hatırlayacak. Ben biraz hüzünlüyüm Dolmabahçe’ye veda ile ilgili. Ali Sami Yen’e veda etmiş olanlar anlayacaktır ne demek istediğimi. Şehir plancılığı falan benim pek umurumda değil. Zira o “plancılık” adı altında elimizden geniş balkonlu evlerimizi almadılar mı? Şimdi de AVM görünümlü stadlar ile “modernleşiyoruz”. Halbuki Dolmabahçe’ye giden taraftarın arayışı lüks localar falan değil, kalesinde gol görüp efkarlandığında başını çevirip denizi görmek, iç çekmek. Anlamayanlar olabilir, olsun. Ne de olsa bizim için eski açıktan ötesi deniz!



3 Temmuz 2012 Salı

Her taraftar bir gün stadsızlığı tadacaktır



Günlerdir İnönü Stadı’nın yenilenmesi ve Beşiktaş’ın yeni sezonda maçlarını nerede oynayacağı konusu ile ilgili her kafadan bir ses çıkıyor. Yöneticiler kendi aralarında anlaşamıyor, çareyi başbakanda arıyor. Ne de olsa geçen sezon şampiyonluk kupasının da verilmesini sağlamıştı başbakan, bu stad işini de çözer diye düşünülüyor. Ancak yanlış anlamayın, Türkiye’de futbola siyaset asla karışmıyor!
Sonra Anıtlar Kurulu izin vermediği için, yıkımına izin verilmeyen şu deniz tarafı tribünleri var. Ancak İnönü Stadı’nın hemen arkasına meşhur Gökkafes yani Süzer Plaza yapılırken, aynı Anıtlar Kurulu, hadi onu da geçtim Büyükşehir Belediye ya da Yargıtay kılını bile kıpırdatmıyor.
Bir de tabii taraftarlar var. Sen, ben yani. Birimiz “acaba seneye nerede izleyeceğiz bizim takımın maçlarını” diye düşünüyor. Diğerimiz “bize ne, biz çok çektik siz de çekin” diyor. Ama aslında bütün bahsi geçenler, hepimiz futbolu çok seviyoruz. Tabii canım, futbol bu ülke için çok önemli, kessen kanımız takımımızın renklerinde akar, herşeyimiz futbol bizim. Di mi?
Yemezler. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, “ya siz birbirinizi yiyorsunuz ama peki ya İnönü Stadı” demiyor. Ruhu yok çünkü o stadın. O stad değildi çünkü desibel rekorlarını kıran… Hani 1968 yılında, Fenerbahçe Manchester City’i Abdullah Çevrim ve Ogün Altıparmak’ın golleri ile 2-1 yenmişti. Ne alakası var İnönü Stadıyla bu maçın değil mi? Ne de olsa o zaman stadın adı Mithatpaşa’ydı! Ya da açılışta Ali Sami Yen Stadı’nın tribünleri çökünce, Papazın Çayırı 1982 öncesi tam kullanılamıyorken, hatta İstanbulspor 1.Ligde mücadele ederken; İnönü Stadı değildi sanki bütün bu takımlara kucak açan. 
Çok ağırıma gidiyor. Futbolu sevdiğini iddia eden bu kelli-felli adamların Ali Sami Yen Stadı’nı yıkmış olması ve şimdi de akıbetinin ne olacağı belli olmayan İnönü Stadı’na göz dikmiş olması fena halde gücüme gidiyor. Sami Yen projesi ilk gündeme geldiğinde de tıpkı şimdiki tartışmalar yaşanmıştı. Güya, stadın yeri korunacaktı, vesaire vesaire. Önce siz başka stadda oynayın, “geçici” derler; sonra bir bakmışsınız  “geç-miş”  gerçekten. Hadi siyasetin ve yöneticilerin derdi belli, rant.
Ama peki ya taraftarlar… Biz birbirimizi yerken bazı şeyler için artık çok geç olacak, uyanın. Gerekirse Beşiktaş taraftarı maçlarını 3000 kişi az izler, ama yine de İnönü’de izler. Bilir ki, parça parça yenilenecek olan tribünler elbet bitecek ve Beşiktaş taraftarı yine kendi stadında takımını izleyecek. Sayıca çok olan biziz, çok geç olmadan sesimiz daha yüksek çıkmalı. Aksi takdirde, burası Türkiye ve burada her taraftar bir gün stadsızlığı tadacaktır.

19 Nisan 2012 Perşembe

Fikret Orman Doğru Yolda Mı?

Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri olan Beşiktaş’ta işler uzun zamandır karışık.
Hem kabarık borç hem de sportif başarısızlık taraftarı büyük hayalkırıklığına uğrattı. Geçen sene benzer durumdan Galatasaray geçiyordu. Ünal Aysal’ın seçilmesi ile birlikte kulübe öncelikle “doğru” hoca ve “uygun” fiyata transferler sağlanarak, hem mali hem de sportif tablo bugünkü halini aldı.

Haklı olarak Beşiktaş taraftarının da beklentisi Fikret Orman’dan benzer yönde idi. Ancak yeni başkan henüz somut açıklamalar yapamadı.

Şimdiye kadar verdiği beyanatlardan anladığımız kadarı ile Beşiktaş’ın ilk önceliği “küçülme”. Kulübün borcu bu kadar fazla olunca tabii kulağa mantıklı geliyor. Ancak bu küçülme nasıl olacak belli değil. Diyelim maliyeti yüksek oyuncuları göndereceksin. Bir futbol kulübünün esas faliyet karı, şampiyonluk ve Avrupa’dan geliyor. Dolayısıyla iyi bir takım kurmak şart. Ortada yeni oyuncu alacak para da yok. Acaba alt yapıdan mı oyuncu çıkacak diye düşünüyoruz, ancak başkanın henüz altyapı ile ilgili de attığı bir adım yok. Anlayacağınız bu “küçülme” iki ucu keskin bıçak ve şu hali ile çok tehlikeli duruyor. Çünkü küçülürken önümüzdeki yıl şampiyonluktan uzaklaşmak da mümkün.

“Stad” konusu uzun zamandır tartışılıyordu ve sonunda bakanla başkan el sıkıştı. Yeni stad “Berlin modeli” gibi, dış cephesinde tarihi doku korunup, içi yenilenerek yapılacak. Ancak kesinlikle otel, AVM vs gibi gelir sağlanabilecek oluşumlara izin verilmiyor. Şimdi sırada staddan gelir elde edilebilecek projeler üretmekte. Beşiktaş’ın bu süreçte maçlarını nerede oynayacağı konusu ise hala net değil. Beni asıl endişelendiren, önümüzdeki yıl “küçülmeye” giden Beşiktaş’ı başka bir stadda izlemeye kaç kişinin gideceği? Başkanın taraftarı nasıl stada çekeceği. Dün akşam oynanamayan Galatasaray derbisinde bile 16.000 bilet vardı satılmayan. Çok açık ki, halen bir çok taraftar hayalkırıklığı içerisinde.

Başkan da bunun farkında olsa gerek, buna bir çözüm bulmuş. Beşiktaş’a “sanat danışmanı” atamaya karar vermiş. Biz uzun bir süre düşündük sanat danışmanı ne yapar diye. Sonra öğrendik ki, amaç “ünlü” Beşiktaşlıları stada getirmekmiş. “Bedava” VIP bilet dağıtılmak suretiyle stada gelecek olan popçular, sunucular, oyuncular, taraftarı stada gelmeye özendirecekmiş.

Yanlış biliyorsam düzeltin, Beşiktaş değil miydi semt takımı olan? Hani halkın takımı olan? Çok Beşiktaşlı tanıdım ama hiç bir ünlüye özenip stada giden Beşiktaşlı duymadım. Diğer yandan hiç pankart açan, takımı mağlup oldu diye ağlayan bir “ünlü” Beşiktaşlı da duymadım. Bu nasıl iştir peki? Şu ana kadar attığı her adımı kamuoyu nabzına göre belirleyen başkan, bu “sanat danışmanı” mevzusuna ters tepkiler gelince geri adım atıp, “biz böyle birşey demedik yanlış anlaşılmış” açıklaması yaptı. Geriye ise benim aklımda kaybolan Beşiktaş ruhunu bıraktı.

Sevgili Başkan, Beşiktaş’ın öncelikle ihtiyacı olan gerçek Beşiktaşlı duruşu ve ruhudur. O ruhu “ünlü”lere mesai harcayarak bulamazsınız. Koşulsuz, şartsız, cebindeki üç kuruş parasını bu uğurda harcayan bir sürü Beşiktaşlı var. Sadece semte gitmeniz yeterli, lakin bu arkadaşların hiçbiri ünlü değil.

Peşin hüküm vermek için henüz çok erken, ancak Fikret Başkanın bu rotası pek güven vermiyor. Dua edelim de yeni yönetim bir an önce daha somut ve faydalı, takımı başarıya götürüp, taraftarı mutlu edecek adımları belirler. Yoksa, kaybettiği Beşiktaş ruhunu sabah şekerleri ile bulabileceğini zanneden bu ekip yakında Acun’a da teklif götürüp, “Kim daha Beşiktaşlı” yarışması yaptırırsa şaşırmayın.