galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2016 Salı

Sokaklardan şampiyonluğa: Lukas PODOLSKI

Futbola nasıl başladın?
Aslına bakarsan ben futbola sokakta başladım ve sokakta öğrendim. Zaten yaşadığımız yer bir çeşit sosyal konutlardı. Bir çok farklı ülkeden insanla aynı mahallede oturduğumuz için çok yabancı arkadaş edindim. O zaman tek eğlencemiz hep beraber sokakta futbol oynamaktı. Meslektaşlarıma nazaran alt yapıya nispeten geç başladım.

Ailen hangi takım taraftarı?
FC Köln.

Türkiye’de aileler hangi takımı tutuyorsa çocuklarını da onun alt yapısına yazdırır. Sizde de böyle bir gelenek var mı?
Evet aynı şey bizim için de geçerli. Mecbur değildim, başka kulüplerden de teklif almıştım. Ancak ben de ailem gibi Köln taraftarıyım ve o yüzden hiç tereddüt etmedim.

Çocukluğun desem aklına neler geliyor?
Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Bugünkü gibi akıllı telefonların, sanal bir dünyanın olmadığı; gerçek, saf bir mutluluğun olduğu bir çocukluktu. Maddi imkanları yüksek olan bir aile değildik ama bir arada ve mutluyduk. Okuldan gelirken yolda arkadaşlarla “Ne zaman toplanıyoruz?” diye konuşup, eve gidip sonra hemen kendimizi sokağa, futbola atardık. Paranın, ne giydiğimizin, nereye gittiğimizin hiç bir öneminin olmadığı günlerdi. Hayatımda geri dönecek olsam çocukluğuma dönmek isterim.

Alman alt yapısının sırrı ne?
Bu bir kaç yılda olan bir başarı değiller, uzun zaman gerekiyor. Bir kere her Alman takımına bir akademi, futbol okulu kurulması zorunlu hale getirildi. Gençlere yönelik bir sistem oluşturuldu. Benim zamanımda böyle bir imkan sağlanmıyordu. Futbol oynamak için bir çocuk en az 10 km yürümek ya da bisiklete binmek zorundaydı. Şimdi neredeyse her mahallede bir futbol okulu var. Bu da çocukların profesyonel olması için fırsatı onların ayağına getiriyor. Kendimle ilgili en çok gurur duyduğum noktalardan biridir, geldiğim yere gerçekten zor şartlar altında çok çalışarak geldim.



TÜRKİYE BU SİSTEMLE TARAFTAR KAYBEDİYOR

Türk futbolunun sence zayıf yanları ne?
Biliyorsun, çok farklı ülkelerde futbol oynadım. Bu da çok farklı deneyimler demek. Türkiye’deki alt yapı ile ilgili bir konuda ahkam kesmek istemem, çünkü henüz burada yeniyim ve bir eleştiri yapacak kadar tecrübe yaşamadım. Ama illa bir eleştiri yapacaksak bunu önce kendimizle ilgili yapmalıyız diye düşünüyorum. Mesela benim kulübümün gençleri UEFA Gençlik Ligi’nde Benfica’ya 11-1 yenildi. Böyle bir şey kabul edilemez. Ama bu neden oldu dersen, işte henüz o konuda bir tespit yapacak kadar deneyim yaşamadım.

Türkiye’deki futbol sistemini ve taraftarları nasıl değerlendirirsin?
Türkiye için söyleyeceğim en temel şey seyirci sayısının azlığı. Bunu Pasolig’e bağlıyorlar. Bilmiyorum gerçek sebep bu mu? Mesela maçlar Cumartesi, Pazar günleri neredeyse akşam sekizde başlıyor. Bu ne kadar doğru bir uygulama konuşmak lazım. Almanya’da olduğu gibi gündüz maçları olabilir. Ancak o zaman aileleri çocuklarıyla birlikte stada çekebilirsin. Almanya’da gündüz maçları adeta bir festival yeridir. Pazartesi akşamı sekizde maç oynatıyorsun, bitmesi on oluyor, eve gelmen on bir. Ertesi gün okul var, iş var. benim oğlum nasıl stada gelip maç izleyebilsin ki. Sadece bu kadar da değil, bilet fiyatları da çok yüksek burada. İnsanların öyle bir alım gücü var mı bakalım. Böyle olunca ne oluyor? Adam kazancıyla ayda ancak bir maça çocuğunu alıp gidebiliyor. Ben sistemi yapamam tabii ki, ama gördüklerimi bu sistemin içerisinde bir oyuncu olarak söyleyebilirim. Bu fiyatlarla, bu uygulamalarla, bu saatlere maç koyarak sadece taraftar kaybedersin. Profesyonel bir futbolcu o sahaya kendi için olduğu kadar taraftarlar için de çıkar. Dolu tribün onu motive eder. 50 bin kişilik stadyuma, sadece 5000 kişi geliyorsa, demek ki taraftar kaybediyorsun. Boş tribünlere oynamanın ne anlamı var ki? Hiç.

Hayatını değiştiren bir adam var mı?
Tek bir kişiyi seçmek kolay değil. Ailem var, eşim, çocuğum var. ama kariyer anlamında benim için önemli bir isimse soru, cevap Marcel Koller. Köln’de oynadığım dönem teknik direktörümdü ve bir Hamburg maçında ilk defa onunla Bundesliga’da ilk 11’de maça çıktım. Tamam onun da o dönem bana ihtiyacı vardı ve beni genç takımdan A takıma çıkardı. Ancak beni iyi bir futbolcu olmak için bu kadar zorlamasa, bana o şansı vermese ben belki buralara gelemeyecektim. Genç yaşlarda her futbolcunun öyle bir teknik direktöre ihtiyacı olur. Önce sana güvenecek, sonra zorlayacak ve sonra da şans verecek. Bir futbolcuyu ancak bu tip bir hoca geliştirebilir.



TAKIM KÖTÜYSE SEN BAŞARILI OLAMAZSIN

Köln’de oynadığın dönemde takımın en skorer ve başarılı oyuncusuydun. Ama takım iki kere alt lige düştü. Sen bireysel olarak bu kadar başarılıyken, takım olarak başarısızlık yaşamak nasıl bir duygu?
İstediğim kadar gol atayım, takım küme düşünce o goller hiç bir şey ifade etmiyor. O yüzden futbolcunun tek başına başarısı hiç bir şey demek değil. Aynı zamanda iyi bir de takımın olması gerekir. Aksi halde kötü bir takımda dünyanın en iyi futbolcusu bile kendini başarılı hissetmez.

Arsenal’de de oynadın. O da Federasyon Kupası hariç, uzun yıllardır İngiltere Ligi’nde kupa görememiş bir takım. Arsenal’in sorunu ne sence?
Bir kere dünyanın en iyi liginden bahsediyoruz, her takım çok güçlü. Her yıl şampiyonluğu 6-7 takım kovalıyor. Bunu Almanya’da her yıl Bayern’in ya da Türkiye’de İstanbul takımlarının şampiyon olması gibi düşünmemek lazım. Premier Lig çok daha fazla kaliteli ve güçlü rakibin olduğu bir lig. Öyle ki geçen yılın şampiyonu Chelsea’nin bile şu an ne halde olduğunu görüyoruz. Bir de tabii şanssız bir takım Arsenal. Futbolda şans da önemlidir. Ama Arsenal her yıl Şampiyonlar Ligi’ne katılan bir takım. Bu önemli bir şeydir.

Bundesliga, Premier Lig, Serie A ve şimdi de Süper Lig’de oynuyorsun. Bu dört büyük lig birbiriyle nasıl karşılaştırırsın?
Birebir karşılaştırmak kolay değil. Çünkü her ülkenin, hatta her takımın kendi kolaylık ve zorlukları var. Mentalite hepsinde farklı. Ben en çok İngiltere’de oynadığım futboldan keyif aldım. Çünkü orada her şey bir paket olarak mükemmel. Oyun sistemi, takımların kalitesi, statlar, taraftarlar, hepsi bütün olarak üst düzeyde.

Senin profesyonel bir sporcu olarak bireysel idman ya da beslenme tüyoların var mı?
Sağlıklı beslenmeye ve kendimi fit tutmaya her zaman dikkat ediyorum. Ama bu konuya çok fanatik de yaklaşmıyorum. Kendimi futbolcu olarak en üst seviyede tutmak adına özel şut ya da bir takım futbola özel antrenmanlar yapıyorum. Ama futbol boks ya da diğer bireysel sporlar gibi değil, bir takım oyunu. O sebeple antrenmanları takım ile birlikte yapmak daha hızlı sonuca götürür.

Bir çok farklı şehirde yaşadığın. O şehre adapte olmak için ilk gittiğinde neler yaparsın?
Öncelikle insan kendini açmalı. Özel olarak yaptığım bir şey yok, sadece kendimi insanlara, sokaklara, yeni olan her şeye açıyorum ve karışmaya çalışıyorum. Değişik şehirlerde yaşamak her zaman keyiftir. Ben de insanlara sıcakkanlı, insanlara hep açık yaklaşmaya çalışıyorum. Bunun dışında başka özel bir reçetem yok.

Unutamadığın maç desem...
Köln’de oynadığım dönem yeni statta Mönchengladbach'ı 1-0 yendiğimiz maç. O golü de ben atmıştım.

Diyelim yarın jübile maçın var. Nasıl hayal ediyorsun?
Köln RheinEnergie stadını hayal ediyorum. Tamamı dolu. Taraftarlar büyük coşku içinde. Sahada kimler olur, bilemiyorum. Çok arkadaşım var, sanırım çağırdığım herkes gelir.

Farklı spor branşlarına da ilgin olduğunu biliyorum. Formula 1, basketbol, boks gibi. Favori sporcuların kimler?
O da bir Köln taraftarı olan ve çok sevdiğim dostum Michael Schumacher’in büyük hayranıyım. Dualarım hep onunla. Basketbolu özellikle çok seviyorum. Galatasaray’ın her maçına gittim şu ana kadar. NBA ve Köln basket maçlarını da televizyondan mutlaka izlerim. Boksta ise eskiden Mike Tyson maçları için erken saatlerde uyanırdım.

Köln ikinci liginden bir basket takımına ortak oldun, Rheinstars Köln. Gelecekte profesyonel olarak yöneticilik düşünüyor musun?
Köln çok büyük bir şehir. Takımımız şu an için ikinci ligde ama öncelikli hedefimiz onu birinci lige çıkarmak. Belki Galatasaray basket takımı ile de bir maç yaparız. Geleceğimi ise henüz planlamadım. Şu an futbol oynuyorum ve odağım iyi oynamak. İleride futbolu bırakınca bir süre dinlenmek istiyorum. Sonrasında ise teknik direktör mü olurum ya da kendi markamla ilgili ticari faaliyetlerde mi bulunurum bilmiyorum.

Senin bir de kendi ismini verdiğin vakfın var. Lukas Podolski Vakfı ne yapar?
Öncelikli hedefim çocuklara yardım etmek. Köln’de bir yerimiz var. Polonya’da 70’e yakın çocuğun yemek yiyebildiği, derslerine yardım edildiği bazı yerler açtık. Bunların dışında yine çocukları destekleyen bir sürü projede yer alıyoruz. Şu an Türkiye’de yürüyen bir projemiz yok. Ancak önerilere de açığım. İçinde çocuk olan projelere, kulübümle de konuşup seve seve her türlü desteği veririm.

2016 Avrupa Şampiyonası ile ilgili bireysel hedefin ne?
İlk devre gibi ikinci devreyi de başarılı geçirip, formda kalıp, milli takımda yerimi almak istiyorum. Alman milli takımının hedefi her şampiyonada kupayı kazanmaktır, bunun tartışılacak bir yanı yok. Bana Polonya, Türkiye, İngiltere milli takımlarının turnuva şanslarını soruyorlar. Ne diyebilirim ki? Ben Alman milli takımı oyuncusuyum ve kendi takımımın başarılı olmasını isterim. Ama hepsine de başarılar dilerim.

Sence şampiyonada finali kim oynar?

Almanya-Türkiye ya da Almanya-Polonya. Kupayı Almanya alır.

4 Eylül 2015 Cuma

Alırım veririm ben seni yenerim

Futbolun düdük çalmadan önceki en heyecanlı bölümüdür transfer ayları. Taraftarlar gözleri akıllı telefonlarında veya sosyal medyada, imza atan oyuncu listesine göre kimi erken şampiyonluğunu ilan eder, kimi isyan eder yöneticilere. Bir tarafta yöneticilerin vizyonu, bir tarafta kulübün bütçesi, diğer yanda ise taraftarların hayali. Kimi balon olur patlar, kimi sürpriz yumurta misali sezon ortası yüz güldürür.

İşte bu sezon Türkiye’de yeni izleyeceğimiz futbolculara kısa bir bakış...


Samuel Eto’o (Antalyaspor): Dört kez Afrika’da “Yılın En İyi Oyuncusu” seçilen Eto’o, sadece doğduğu kıtada kaldırdığı kupalar ile değil, oynadığı takımlar ile de kazandıklarıyla tam bir kupa canavarı. Resmi kayıtlara göre 1981 doğumlu. Ancak o bölgenin bir gerçeği de resmi kayıtların aslında pek de resmi olmayışı. Hatta Chelsea’de oynadığı dönemde teknik direktörü Mourinho şöyle demişti:

“Elimde forvet yok. Eto’o’ya sahibiz ama o da 32 yaşında. Gerçi 35 yaşında da olabilir.”

Eto’o ise bu durumla barışık. Teknik direktörüne tepkisini Tottenham maçında attığı golden sonra, köşe bayrağını tutan yaşlı adam pozu ile göstermişti. Bu neşeli adamın kariyeri boyunca belki de keyfini en çok kaçıran olay, Barcelona’da oynadığı dönemde Zaragoza maçında maruz kaldığı ırkçı tezahüratlardı. Sahayı terk etmek istedi, zor ikna edildi. Ama o gün verdiği kararla bir daha asla ailesini tribünlere getirmedi. Beşiktaş tribünleri ise o dönemde “Hepimiz zenciyiz, hepimiz Eto’o’yuz.” Sloganlarıyla desteğini golcü yıldızdan eksik etmedi. Real Madrid, Mallorca, Barcelona derken İbrahimoviç karşılığında Inter’e gitti ve daha sonra kendisini Chelsea’ye de transfer edecek olan Mourinho ile çalıştı. Bu arada milli takım kariyeri de son sürat devam ediyordu. İki defa kaldırdığı Afrika Uluslar Kupası’nın en fazla gol atan oyuncusu olmuştu. Ancak söz verilen primler ödenmediği için tüm arkadaşlarını greve sürükleyip federasyondan 15 maç ceza almak da bu başarısının bir ödülü olmuştu. Chelsea’den Everton’a ve oradan da Antalyaspor’a transfer olan Eto’o’nun kaldırdığı kupa sayısı, gol krallıkları, aldığı ödülleri buraya sığdırmak imkansız. Merak edenleri internet başına davet edelim. Bütün başarıları bir yana onun hayattaki en büyük rolü doğduğu coğrafyadaki çocuklara bir umut olmak. Bir gün onların da çemberlerini kırabileceklerini tüm kıtaya göstermek.    


Andreas Beck (Beşiktaş): 1987 yılında Rusya’da doğan, Almanya’da büyüyen Beck aslında futbola her Türk gibi mahalle arasında başlamış. Almanya’ya her göç eden ailenin yaşadığı zorlukları Beck ailesi de yaşamış. İlk yıllar karavanda yaşamışlar. Stuttgart alt yapısında futbola başlayıp A takıma çıktıktan sonra Hoffenheim’a transfer olup takımın Bundesliga’daki çıkışında rol oynayan önemli oyunculardan biri oldu. Burada yedi sezon geçiren ve kaptanlık yapan Beck’in akıllarda kalan en önemli anı Bayern Munih maçlarında Ribery’i etkisiz hale getirdiği pozisyonlar. En önemli özelliği saha içinde liderlik almaktan kaçmaması, soğukkanlılığı ve ikili mücadelelerde kolay kolay yıkılmıyor oluşu. Bunlar onu iyi bir sağ bek yapıyor. Bir de hem hücumda hem de savunmada iki ayaklı olması çok avantaj sağlıyor. Ancak zaman zaman pozisyon üretme konusunda sıkıntı yaşayabiliyor. Ceza sahasına sokulabileceği pozisyonlarda zamanlama hatası yaptığı olabiliyor. Bu noktada her şey takım olarak oyuncuların kimyaların uyuşmasına bağlı. Saha dışında ise karşımızda bir kitap kurdu var. Dostoyevski ve Nietzsche tutkunu. Felsefe, biyografi, teknoloji kitapları ne bulsa okuyanlardan. Alman medyasının futbol dışında sohbetlerde en çok kapısını çaldığı isim. Yapılmış bir sürü edebiyat röportajı var. Beşiktaş’ın filozof taraftar grubu Çarşı tam kendilerine göre bir sağ bek izleyip alkışlamaya hazır olsun.


Nani (Fenerbahçe): Çoğu yıldız futbolcunun geçmişine baktığınızda yokluk, acı ya da kayıplar olduğunu görüyoruz. 1986 yılında Afrika’da doğup Portekiz’de büyüyen Luis Carlos Almeida da Cunha ya da ablasının taktığı ismiyle Nani de zor bir çocukluk geçiren futbolculardan. Yedi yaşındayken babası tatile gittiğini söyleyip evden çıktı ama bir daha geri dönmedi. Oniki yaşındayken bu sefer annesi yoksulluktan kaçmak için Hollanda’ya gitti ve o da dönmedi. Nani teyzesiyle birlikte gençlerin üçte birinin sabıkası olduğu bir kasabada futbola bütün ümitlerini bağlayarak büyüdü. Mahallede top oynadığı arkadaşlarından biri bizler için oldukça tanıdık bir isim: Beşiktaşlı Fernandes.
17 yaşında Sporting Lizbon, 20 yaşında ise Manchester United’a imza attı. İlk zamanlar Cristiano Ronaldo ile aynı evi paylaştı. Para kazanmaya başlayınca önce babası sonra annesi geri döndü. Manchester United’da geçen yedi harika yılın ardından Van Gaal’in gelişiyle Sporting Lisbon’a kiralandı. Alex Ferguson sayesinde her iki ayağını da kullanabilen çok etkili bir kanat oyuncusu haline gelmişti. Hatta 2011 yılında Ballon d’Or’a bile aday gösterildi. Fakat 2012-13 sezonunda sakatlandı ve sonra bir daha tam anlamıyla eski performansına dönemedi. Önce Ferguson’un gözünden düştü, sonra yeni gelen Hollandalı beklentilerini karşılayamadığını öne sürüp eski kulübüne kiralanmasını sağladı.
Her ne kadar karşımızda eski fırtına Nani’yi göremeyecek olsak da, her Portekizli futbolcu için söylenen “Avrupa’nın Brezilyalıları” sözü Nani için de geçerli. Çok hızlı adam eksilten, dripling becerisi yüksek, kolay ve seri çalım atabilen, süratli bir futbolcu Nani. Her iki kanatta da oynayabiliyor. Hızlı hücumlarda durdurulması çok zor. Aynı zamanda gol pozisyonu hazırlayabilen, adeta bir asist makinası. Kanat-forvet olarak oynayabilen ve zaman zaman jeneriklik goller atıp, kendisiyle özdeşleşmiş gol sevinci perende ile de tribünleri coşturan bir futbolcu. Bu tarz futbolcuların hepsinde olan bir özellik maalesef Nani’de de var. Fazla özgüvenin getirdiği bencillikle bazen topu ayağında çok tutuyor, ya da açısı kötü olmasına rağmen gereksiz şut atıp pozisyon harcayabiliyor. Varsın olsun. Şu bir kesin top ayağına her değdiğinde tribünleri ayağa kaldırabilecek bir oyuncu izleyeceğiz bu sezon.

Simon Kjaer (Fenerbahçe): Fenerbahçe’nin 1989 doğumlu, yeni defansı 1.89’luk boyuyla dev bir Danimarkalı. Burada henüz alt yapıda oynarken önce Lille, sonra Real Madrid gibi dev kulüplerin ilgini çekmiş ancak yapılan teklifler yetersiz bulunduğu için yuvadan uçmasına izin verilmemişti. Sonunda ilk profesyonel sezonun ardından önce Palermo, sonra da Wolfsburg forması giydi. Wolfsburg yılları pek de parlak geçmeyince, önce Roma’ya kiralandı, ardından da Lille ile imza attı.
Uzun boyu ve fit vücuduyla bir defans oyuncusu için en önemli özellik olan güç ve sağlamlığa sahip. Tam bir görev adamı. Kendisine verilen taktikleri uygulamakta usta. Frikik de atabiliyor. Soğukkanlı ve az hata yapmaya çalışan, garantici, çalım atmayı sevmeyen bir oyuncu. Ancak kötü geçen Wolfsburg yıllarından sonra maç içinde işler kötü gittiğinde konsantrasyonu çabuk dağılıyor. Bu dev adam birden güven kaybedip, saha içinde pozisyon kaybetmeye başlayabiliyor. Bu gibi durumlar ile karşılaştığında Bruno Alves’in toparlayıcı rolü çok önemli olacaktır.

Robin van Persie (Fenerbahçe): 1983 yılında doğan ve 2014 Dünya Kupası’nda İspanya’ya attığı golle “Uçan Hollandalı” lakabını kazanan van Persie, İngiltere’de iki kez gol kralı olmayı başarmış bir yıldız. Sırasıyla Feyenoord, Arsenal ve Manchester United forması giyen santrafor, özellikle Hollanda’da oynadığı dönemde itaatsiz ve kibir davranışlarıyla eleştirilmişti. Sonra Thiery Henry’li, Bergkamp’lı Arsenal’de zirveye çıktı ve büyük golcü tanımını hak etti. Sadece attığı goller ile değil, Arsenal’de oynadığı dönemde geçirdiği sakatlık sonrası bileğini “at plasentası” ile tedavi ettirdiği yönünde çıkan haberlerle de, İngiliz basınında hep gündem konusu oldu. Genç oyuncular için her zaman iyi bir motivasyoner van Persie. Hatta hatırlayacaksınız Oğuzhan Özyakup her fırsatta ona teşekkür ediyor. Manchester United dönemine ait söylenebilecek en önemli şey tüm kritik maçlarda attığı goller ile takımına kazandırdığı galibiyetler olmalı. Bu galibiyetler sonunda da takımına lig şampiyonluğunu kazandıran isim oldu. 38 lig maçında 26 gol attı.
Kaptanlığını da yaptığı milli takımda da kariyeri pek farklı değil. 98 maçta 49 golü var. Pierre van Hooijdonk ve Dirk Kuyt'tan sonra Fenerbahçe forması giyen üçüncü Hollandalı olacak. Bizlerse en çok uçarak atacağı golleri heyecanla bekliyoruz.

Lukas Podolski (Galatasaray): Aslında 1985 yılında Polonya’da doğan Podolski, ailesiyle birlikte çocuk yaşta Friedland Mülteci Kampı’na göç edince Almanya macerası başladı. İleri ki yıllarda milli takım forması seçeceği zaman da tercihini Almanya’dan yana kullanacaktı. Profesyonel futbolda ilk üç yılını Köln’de geçirdikten sonra, her ne kadar takımın en golcü ismi de olsa, Köln küme düşerken, o da Bayern Munih’e imza attı. Burada geniş kadro sebebiyle hiç bir zaman ilk 11 oyuncusu olamadı ama toplamda 106 maça çıkıp 26 gol attı. Sonra yine eski takımı Köln tarafından transfer edilmek istendi. Hatta kulüp onu transfer edecek kaynağı yaratmak için ilginç bir yönteme başvurdu. Bir web sitesi açarak Podolski’nin 8×8 piksellik bir fotoğrafının piksellerini satışa çıkardı. F1 pilotu Schumacher de yaklaşık 900 avro ödeyerek bu piksellerden satın aldı. Podolski’de 2014 yılı geldiğinde Dünya Kupası’nı efsane F1 pilotu Michael Schumacher’e adayacaktı. Tıpkı Taffarel’in 1994 Dünya Kupası’nı Ayrton Senna’ya adaması gibi. II. Köln yılları yine birbiri ardına goller ama yine küme düşen bir takım. Podolski bu sefer rotayı İngiltere’ye çevirdi ve üç yıl boyunca Arsenal’in önemli oyuncularından biri oldu. İlk sezonunda yıldızlaşmış olmasına rağmen sonrasında uzun süren bir sakatlık nedeniyle sahalardan uzak kaldı. Kariyerindeki tek tatsız olay, 2009’da Galler’le karşılaştıkları Dünya Kupası grup eleme maçında, bir pozisyon üzerine takım kaptanı Michael Ballack ile tartışıp tokat atmasıdır.
Podolski’nin en önemli özelliği kanatta oynamasına rağmen golcü bir futbolcu olması. Kilit açan, gol atamazsa attıran bir oyuncu. İyi bir şut tekniği var ve Galatasaray’ın ihtiyacı olan hücumda bitiriciliği yapabilir.

Stéphane M’Bia (Trabzonspor): 1986 doğumlu olan Kamerunlu oyuncu tıpkı Kjaer gibi devasa bir fiziğe sahip. Bugüne kadar oynadığı takımlarda hiç de fena sayılmayacak goller de atmış olan bir futbolcu. Bunu özellikle içe hızlı kat edebildiği koşularla sağlıyor. Boşluğu iyi belirleyip öldürücü koşular yapmakta zorlanmıyor. Fizik gücünü prese çevirmeyi de çok iyi becerebildiğini söylemeye gerek yok. Hem defansif orta saha hem de stoper olarak oynayabilir. Duran toplarda oldukça etkili.
Son iki sezondur sakatlıklar yüzünden oldukça sıkıntılar yaşayan oyuncu maalesef Trabzon’a da gelir gelmez, daha ilk idmanda sakatlandı. Bu noktada Trabzonspor sağlık ekibinin ona özel bir beslenme ve egzersiz planı hazırlamaları şart gözüküyor. Bir zamanlar hem Galatasaray hem de Trabzonspor da oynamış olan Rigobert Song onun için şöyle diyor:
“Kale kapısı gibi güçlüdür, güven verir. Orta sahada yanında oynayan teknik oyuncuyu çok rahatlatır. Biraz duygusaldır ama sahada yüksek konsantrasyonla oynar.”
Milli takımdan arkadaşı Webo ise şöyle diyor:
“Benim profesyonelliğimi bilirsiniz. İşte M’Bia benim 3 katım daha profesyonel.”
Kariyerinde canını en çok sıkan olay da yine yolu Türkiye’den geçmiş bir futbolcuyla yaşanmıştı. Fransa’da Rennes’de oynarken Milan Baros da Lyon forması giyiyordu. M’Bia’nın yoğun markajından bunalan Baros, bir pozisyonda yaşanan tartışmayla M’Bia’nın yüzüne “çok kötü kokuyorsun” anlamında burnunu tutarak ırkçı bir hakarette bulunmuştu. Baros bu olayla sadece 3 maç ceza almayıp, aslında ömür boyu arkasında taşıyacağı bir kötü bir ize de imza atmıştı.

3 Mart 2015 Salı

Asla pişman olmadan yaşa / Carlos Arroyo

Onu üç kelimeyle tarif et deseniz: “Tutku, Hırs, Mücadele” derim. Öyle bir adamdan bahsediyoruz ki, basketbol sahasına girdiği andan itibaren bambaşka birine dönüşüyor. Biz de bu gördüğünüz harika fotoğraflar çekilirken, maçlarda ki enerjisinin kaynağını daha iyi anlıyoruz. Her karede “daha iyisi olabilir, bir daha çekelim,” diyen Potanın Kralı hakkında her şeyi okumaya hazır mısınız?



En başından başlayalım. Basketbol hayatına nasıl girdi?
Çok erken yaşlarda babam, bana ve ikiz kardeşime basketbolu öğretti. Sanırım 5 yaşındaydım. Evden çıkıp yakındaki parka gidiyorduk. Daha o zamanlar evde NBA izler, profesyonel basketbol oyuncularına hayranlık duyardık. Babam aslında avukat ancak konu basketbol olunca inanılmaz tutkulu. Kendi profesyonel olarak hiç bir zaman oynamamış. Sadece arkadaşlarıyla parkta oynardı. Ülkem Porto Riko’da basketbol kulübünde yöneticilik de yaptı. Okulda arkadaşlarımla, evde babamla hep basketbolun içinde oldum. Çocuk yaşta ben de basketbolun içindeki tutkuyu keşfettim.

Babalar normalde çocuklarını bir şeye yönlendirirken farkında olmadan üzerlerinde baskı da kurarlar. Sen de o baskıyı hissettin mi?
Hiç bir zaman hissetmedim, çünkü zaten içimde o tutkuyu keşfetmiştim. Oyunu sevmem için beni yönlendirmesi gerekmedi, kendi kendime sevdim. İkiz kardeşim de seviyordu ama onun dikkati başka şeylerde dağılabiliyordu. Bir süre oynadı, sonra bıraktı.

Şimdi ne yapıyor?
Profesyonel hayatta sanırım benim karşıma çıkan fırsatlar ona çıkmadı. Çocukken aynı takımlarda oynadık. Şimdi doğduğum şehirdeki belediyede iyi bir görevde çalışıyor ve mutlu. Çok güzel bir kızı var. Ben basketbolu profesyonel bir iş olarak tercih ettim, o etmedi. Bir de tabii ben şanslıydım. Sağlığım da müsaade etti. İnsanın sevdiği, tutkuyla bağlı olduğu işi profesyonel olarak yapabilmesi Tanrı’nın büyük bir lütfu.

Peki Amerika macerası nasıl başladı?
Porto Riko’da hep alt yapılarda ve genç takımlarda oynadım. O dönem tek hayalim bir gün NBA’de oynamaktı. Kolej yaşına geldiğimde, bir yıl Georgia’da okumak için burs kazandım. Bir yılın sonunda tekrar ülkeme dönüp liseyi bitirdim. Sonrasında Miami’de bir üniversiteye kabul edildim. 18 yaşında valizim elimde ailemden ayrılıp Amerika’ya okumaya ve basketbol oynamaya gittim. O günden beri de tatiller ve milli maçlar dışında bir daha maalesef hiç ailemin yanına dönemedim.

NBA’de oynarken bir yandan da okuyor muydun?
Bütün hayalim bir gün NBA’de oynamaktı. Ben de hayallerimin peşinden gittim. Basketbol oynamaya ve NBA’ye gitmeye o kadar odaklanmıştım ki, maalesef üniversiteyi bitiremedim. Yaz okullarına da milli maçlar nedeniyle devam etme şansım olmadı. Sonrasında zaten NBA’de takımla kampa katılma fırsatım olunca onu tercih ettim. Ailem çok gurur duydu. Düşünsenize çocukluk hayalimdi.

Aynı dönemde evlendin de değil mi?
Okulun ilk yılında şimdiki eşimle tanıştım. Amigo takımının başıydı. Başıma gelen en güzel şey O’dur. Hayatıma ondan sonra düzen ve disiplin geldi diyebilirim. 24 yaşındayken evlendim. 26 yaşındayken de ilk kızımız oldu. O zaman gerçekten aile olduğumuzu hissettim. Sonra bir kızımız daha oldu. İtiraf etmeliyim bir oğlan çok istiyordum. Üçüncü çocuğumuz erkek oldu. Şimdi dokuz, dört ve iki yaşındalar.

Gençlik dönemine dair en çok özlediğin şey ne?
O günlerin bir daha gelmeyeceğini bilmek ve bunu kabullenmek gerçekten çok zor bir duygu. Hayatına bakıyorsun bir çok güzel hatıran var ve onlara geri dönüş şansın yok. Bugün geldiğim yere ve olduğum insana dönüşmem için o anlar hep bana ilham verdi. Hatırlıyorum daha 10 yaşında bir çocukken doğum günü pastamı üflediğimde içimden tuttuğum dilek hep bir gün NBA’de oynamaktı.

Bugün doğum günü pastanı üflerken ne diliyorsun?
Çocuklarım için sağlık, mutluluk ve diledikleri her şeyin gerçek olmasını. Onlara her zaman birbirlerini sevmelerini ve destek olmalarını öğütlüyorum. Hayattaki en önemli şey aile ve ancak bu şekilde aile bağlarımızı kuvvetli tutabilirler. Ben de babamdan böyle öğrendim. Biliyorum her aile böyle değil. Hep şükrediyorum, bizi manevi değerlerin önemi ile büyüten ve hayallerimizin peşinden gitmemizi öğütleyen bir aileye sahiptim. Ben de şimdi aynısını çocuklarıma öğretmeye çalışıyorum. Çünkü günün sonunda her şey bitiyor ve geriye bir tek aile kalıyor.

Çocukluğuna dair hatırladığın en güzel anın ne?
Porto Riko’da Fajardo adında küçük bir şehirde yaşıyorduk. Oynadığım genç takımı ise başkent San Juan’daydı. İki şehrin arası bir saat. Babam her gün kardeşim ve beni okuldan alır, antrenmana götürürdü. İşte o yola, o arabaya geri dönmeyi çok isterdim. Yol boyunca şakalaşır, müzik dinler, her şey hakkında konuşurduk. Babam o yolculuklar boyunca bize hayat hakkında çok şey öğretti. Şimdi onun da bizler için ne kadar fedakarlık yaptığını daha iyi anlıyorum. Her gün ofise gider, işlerini bizim okul çıkış saatimize kadar bitirmeye çalışır ve sonra bizi antrenmana götürürdü.



KAÇ SAYI YAPTIĞIN DEĞİL KAÇ ŞAMPİYONLUK YAŞADIĞIN HATIRLANIR

Hayallerinin peşinden gittin ve NBA’de oynadın. NBA’de oynamakla, Avrupa’da oynamak arasında nasıl farklar var?
Yaşam tarzları bir kere çok farklı. Özel uçaklar, en iyi oteller, en iyi yemekler size her türlü imkan sağlanır. Havaalanında güvenlik kontrolünden dahi geçmezsiniz. En büyük sponsorlar daima peşinizdedir. Orası ışıltılarla dolu büyülü bir dünya. Avrupa ise daha farklı. Yemeklerden, seyahatlere kadar sen her şeye adapte olmak zorundasın. Konuşulan dil bile farklı, gitmek istediğin yeri bile anlatmak bazen zorlu bir süreç. Oyun ve kuralların farklılığından hiç bahsetmiyorum bile.

NBA’de en çok hangi takımda mutluydun? 
Hepsi birbirinden farklı bir tecrübeydi ve güzeldi. Utah’da en iyi yıllarımı geçirdim. Orlando’da hep oynamak istemiştim, oynadım. Evimde, Miami’de de aynı şekilde. Detroit ile final oynadık, muhteşemdi bir duyguydu.

Sence bir gün Avrupa basketbolu, NBA ile rekabet edebilir mi?
Tabii ki. Son bir kaç yılda Avrupa’da bazı takımlar zaten bunu gösterdi. Evet NBA her geçen gün daha da gelişiyor ama dünyada da gelişiyor. Bunu bazen yapılan dostluk maçlarında da görüyoruz. Daha önce NBA ve diğerleri diye basketboldan bahsedilirdi. Artık Avrupa’da da bir çok takımdan ve oyuncudan bahsediliyor.

30 yaşından önce sahada oyun stilin daha çok her pozisyonda olan oyuncuydu. Sonrasında ise sana ihtiyaç olduğunda ortaya çıkan, sorumluluk alan ve takımı ateşleyen bir oyuncuya dönüştün.
Tecrübe. Uzun yıllar oynayınca basketbol size oyunu farklı görebilme yeteneği kazanmanızı sağlıyor. Ben sahada takımı ateşleyen, motive eden, “hadi hadi” diye bağıran bir pozisyondayım. Basketbolu oynamayı sevdiğim kadar üzerine çalışmayı da seviyorum. Bir maçtan sonra hep neyi daha iyi yapabilirdik diye düşünürüm. Oyunu karmaşıklaştırmadan, daha basit bir şekilde nasıl kazanabiliriz diye kafa yorarım. Kendimi eleştirme konusunda hep çok katı ve acımasız olmuşumdur. Belki de başarıya ulaşmamı sağlayan budur. Bir kere başarılı olunca onunla yetinmem. Daha fazlasını isterim. İnsanlar sizin kaç sayı yaptığınızı hatırlamaz, kaç şampiyonluk yaşadığınızı hatırlar. Emekli olduğumda insanların Carlos Arroyo ile ilgili ne hatırlayacağı benim için önemli.

Geçen sezon Fenerbahçe maçına çıkmama kararı alındığında neler hissettin?
Kaybolmuş gibiydim. Anlamaya çalışıyordum. Kazanmak için, her yıl şampiyon olmak için oynarsınız. İlk duyduğumda kafamda sürekli bütün sezon geçirdiğimiz maçlar dönüp duruyordu. Zorlu bir süreçten geçmiştik ve şimdi takım arkadaşlarımla birbirimize sarılıp, belki ağlayıp şampiyonluk kutlama şansım ortadan kaybolmuştu. Bu oyunu zaten o son sahne için oynarsınız. İşte bu yüzden kendimi tamamen boş, yarım hissediyordum. Sonrasında bu karara saygı duydum. Bu bir takım kararıdır ve o takımın bir parçası olmak o kararın da bir parçası olmaktır.

Kaç yıl daha oynamayı düşünüyorsun?
Bazen vücudum dört yıl daha oynarsın diyor, bazen “Carlos bu son yılın,” diyor. Bilemiyorum. Eğer mental olarak kuvvetliysen daha uzun devam edebilirsin. Bu iş tamamen kendini itmekle alakalı.

Sen kendini mental olarak nasıl kuvvetli tutuyorsun?
Hep en iyisi olmak istiyorum. En iyisi olmak için önce kötü olmayı da tecrübe etmelisin. Kötü zamanlarım olduğunda, yani kaybettiğimde, sabahları antrenman yapmak istemeyerek uyandığımda, sakatlandığımda, kendimi zorlamayı severim. Yani bedenim pes ettiğinde, beynim ona hep “hadi kalk” der. Benim hayattaki en büyük motivasyonum, şu an yaptığım işi yapabilmek. Oyunu seviyorum, taraftarların tezahüratını seviyorum. Bugün sahip olduğum her şeyi basketbola borçluyum. O yüzden bu oyuna saygı duymak, en iyisini yapmak zorundayım.

Kızılyıldız maçında 50 dakika sahada kaldın. Senin yaşında bir oyuncu için bu inanılmaz bir şey.
Ben oyun sırasında farkında değildim. Maçtan sonra koç yanıma gelip elimi sıktı ve tebrik etti. 50 dakika oynayarak EuroLeague rekorunu kırmışım. O an o kadar çok kazanmayı istiyordum ki, süreyi, ne kadar yorulduğumu hissetmedim.

Rutin bir antrenman programın ne?
Ben diyet yapmaya pek inanmam. Benim modelim sıkı çalıştığın sürece istediğim her şeyi yemek. Maçlar ve yoğun seyahat planımız çok iyi beslenmemize pek olanak sağlamıyor açıkçası. Herkes gibi benim de tuza, yağa, karbonhidrata ihtiyacım oluyor. Eğer yeterince idman yaparsam hepsini yiyebiliyorum. Vitamin takviyesi alıyorum. Takım olarak salonda haftada en az 2-3 kez ağırlık çalışması yapıyoruz. Bunun dışında kardiyo egzersiz yapmıyoruz, çünkü fazlasını sahada antrenmanda yapıyor oluyoruz.

Profesyonel kariyerini uzatmak için bir oyuncu neler yapmalı?
Sezon bitince, milli takıma gidiyorum ki bu da benim bütün bir yazım demek. Sadece 2 hafta tatil yapabiliyorum. Artık daha fazla dinlenmek için vakit ayırmalıyım biliyorum. Maçtan bir gün önce mutlaka masaj yaptırıyorum. Kaslarıma iyi geldiği kadar zihinsel olarak gevşememi sağlıyor. Doğru beslenme, iyi uyku, vücudu susuz bırakmamak önemli. Benim yaşımda sakatlıktan iyileşip geri dönmek artık daha uzun sürüyor. Bu yüzden sakatlanmamaya, vücudumu kuvvetli tutmaya çalışıyorum. Zaten içki, sigara gibi alışkanlığım hiç olmadı.


AYRILSAK DA TARAFTARLAR SAYGI DUYABİLMELİ

Beşiktaş taraftarlarının tepkisi Galatasaray’a transfer olduğunda nasıl oldu?
Acımasızdı diyebilirim. Böyle bir tepki beklemiyordum. Şunu anlamalarını beklerdim, bu her şeyden önce Beşiktaş kulübünün kararıydı. Bütçeleri düşürerek aslında bir bakıma bana ve bazı arkadaşlarıma kapıları kapadılar. Galatasaray iyi bir teklifle geldi ve şimdi burada olmaktan çok mutluyum. Başta taraftarların bugüne kadar onlar için yaptıklarımıza saygı duyacağını ve anlayacağını beklemiştim. Ama öyle olmadı, ben de artık kabullendim.

Fenerbahçe’den teklif aldın mı?
Hayır. Ben şu an kulübüme ve takımıma tamamen bağlıyım.

Futbol maçlarına gidiyor musun?
Gitmek isterdim ama çok yoğun bir takvimimiz olduğu için mümkün olmuyor.

Galatasaray futbol takımında en çok hangi oyuncuyu beğeniyorsun?
Melo. Onun saha içindeki hırsı ve tutkusunu takdir ediyorum.

Boş zamanlarında İstanbul’da nerelere gitmeyi seviyorsun?
Etiler ve Bebek.

En çok sevdiğin yemek?
Et yemekleri ve steakhouse restaurantlar

En son ne zaman ağladın?
Oğlum doğduğunda. Ben pek ağlayan bir insan değilim. Genelde ailemle ilgili konular beni ağlatır.

Sinirlendiğinde ne yaparsın?
Eskiden elime geçeni fırlatırdım, artık yapmıyorum. Kafamın içinde sürekli kendimle konuşuyorum.

En büyük korkun ne?
Ailemden birini kaybetmek.

5 yıl sonra nerede olacaksın?
Bahama’da ailemle kariyerimin bitişini ve yeni bir sayfanın açılışını kutlarken olmak isterim.

Müziğe ilgini biliyorum, emekli olunca onunla ilgili bir şeyler yapmak planlarında var mı?
Biraz yaşlanmış olacağım ama belki bir kaç genç yetenekle kontrat imzalayıp onları geliştirip sunmayı düşünebilirim. Ama benim asıl bildiğim iş basketbol, bu yüzden bir şekilde bu işin içinde kalmayı isterim.

Sihirli bir değneğin olsa geçmişine dair neyi değiştirmek istersin?
Üniversiteyi bitirmiş olmayı isterdim.

En nefret ettiğin kelime?
Kıskançlık

Duymayı en sevdiğin kelime?
Kelime değil ama cümle diyelim, “Baba seni çok seviyorum.”

Heyecanını ne öldürür?
Kaybetmek

Carlos Arroyo olmasaydın kim olmak isterdin?
Tam bir isim söyleyemem bir çok işle ilgilenebilen insanları çok seviyorum. Mesela Justin Timberlake iyi bir şarkıcı, iyi bir aktör, iyi bir sahne sanatçısı. Her şeyi iyi yapabilen biri olmayı isterdim.

En kötü alışkanlığın ne?
Düşünmeden konuşmak

Kahramanın kim?
Ailem

Hayat sloganın ne?
Asla pişman olmadan yaşa

Mutsuzluğun tanımı senin için ne?
Sevdiğin insanlar tarafından aldatılmak

Öldüğünde seni kapıda bekleyen Tanrı’dan ne duymak istersin?
Aferin oğlum iyi bir iş yaptın