trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
trabzonspor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2015 Cuma

Alırım veririm ben seni yenerim

Futbolun düdük çalmadan önceki en heyecanlı bölümüdür transfer ayları. Taraftarlar gözleri akıllı telefonlarında veya sosyal medyada, imza atan oyuncu listesine göre kimi erken şampiyonluğunu ilan eder, kimi isyan eder yöneticilere. Bir tarafta yöneticilerin vizyonu, bir tarafta kulübün bütçesi, diğer yanda ise taraftarların hayali. Kimi balon olur patlar, kimi sürpriz yumurta misali sezon ortası yüz güldürür.

İşte bu sezon Türkiye’de yeni izleyeceğimiz futbolculara kısa bir bakış...


Samuel Eto’o (Antalyaspor): Dört kez Afrika’da “Yılın En İyi Oyuncusu” seçilen Eto’o, sadece doğduğu kıtada kaldırdığı kupalar ile değil, oynadığı takımlar ile de kazandıklarıyla tam bir kupa canavarı. Resmi kayıtlara göre 1981 doğumlu. Ancak o bölgenin bir gerçeği de resmi kayıtların aslında pek de resmi olmayışı. Hatta Chelsea’de oynadığı dönemde teknik direktörü Mourinho şöyle demişti:

“Elimde forvet yok. Eto’o’ya sahibiz ama o da 32 yaşında. Gerçi 35 yaşında da olabilir.”

Eto’o ise bu durumla barışık. Teknik direktörüne tepkisini Tottenham maçında attığı golden sonra, köşe bayrağını tutan yaşlı adam pozu ile göstermişti. Bu neşeli adamın kariyeri boyunca belki de keyfini en çok kaçıran olay, Barcelona’da oynadığı dönemde Zaragoza maçında maruz kaldığı ırkçı tezahüratlardı. Sahayı terk etmek istedi, zor ikna edildi. Ama o gün verdiği kararla bir daha asla ailesini tribünlere getirmedi. Beşiktaş tribünleri ise o dönemde “Hepimiz zenciyiz, hepimiz Eto’o’yuz.” Sloganlarıyla desteğini golcü yıldızdan eksik etmedi. Real Madrid, Mallorca, Barcelona derken İbrahimoviç karşılığında Inter’e gitti ve daha sonra kendisini Chelsea’ye de transfer edecek olan Mourinho ile çalıştı. Bu arada milli takım kariyeri de son sürat devam ediyordu. İki defa kaldırdığı Afrika Uluslar Kupası’nın en fazla gol atan oyuncusu olmuştu. Ancak söz verilen primler ödenmediği için tüm arkadaşlarını greve sürükleyip federasyondan 15 maç ceza almak da bu başarısının bir ödülü olmuştu. Chelsea’den Everton’a ve oradan da Antalyaspor’a transfer olan Eto’o’nun kaldırdığı kupa sayısı, gol krallıkları, aldığı ödülleri buraya sığdırmak imkansız. Merak edenleri internet başına davet edelim. Bütün başarıları bir yana onun hayattaki en büyük rolü doğduğu coğrafyadaki çocuklara bir umut olmak. Bir gün onların da çemberlerini kırabileceklerini tüm kıtaya göstermek.    


Andreas Beck (Beşiktaş): 1987 yılında Rusya’da doğan, Almanya’da büyüyen Beck aslında futbola her Türk gibi mahalle arasında başlamış. Almanya’ya her göç eden ailenin yaşadığı zorlukları Beck ailesi de yaşamış. İlk yıllar karavanda yaşamışlar. Stuttgart alt yapısında futbola başlayıp A takıma çıktıktan sonra Hoffenheim’a transfer olup takımın Bundesliga’daki çıkışında rol oynayan önemli oyunculardan biri oldu. Burada yedi sezon geçiren ve kaptanlık yapan Beck’in akıllarda kalan en önemli anı Bayern Munih maçlarında Ribery’i etkisiz hale getirdiği pozisyonlar. En önemli özelliği saha içinde liderlik almaktan kaçmaması, soğukkanlılığı ve ikili mücadelelerde kolay kolay yıkılmıyor oluşu. Bunlar onu iyi bir sağ bek yapıyor. Bir de hem hücumda hem de savunmada iki ayaklı olması çok avantaj sağlıyor. Ancak zaman zaman pozisyon üretme konusunda sıkıntı yaşayabiliyor. Ceza sahasına sokulabileceği pozisyonlarda zamanlama hatası yaptığı olabiliyor. Bu noktada her şey takım olarak oyuncuların kimyaların uyuşmasına bağlı. Saha dışında ise karşımızda bir kitap kurdu var. Dostoyevski ve Nietzsche tutkunu. Felsefe, biyografi, teknoloji kitapları ne bulsa okuyanlardan. Alman medyasının futbol dışında sohbetlerde en çok kapısını çaldığı isim. Yapılmış bir sürü edebiyat röportajı var. Beşiktaş’ın filozof taraftar grubu Çarşı tam kendilerine göre bir sağ bek izleyip alkışlamaya hazır olsun.


Nani (Fenerbahçe): Çoğu yıldız futbolcunun geçmişine baktığınızda yokluk, acı ya da kayıplar olduğunu görüyoruz. 1986 yılında Afrika’da doğup Portekiz’de büyüyen Luis Carlos Almeida da Cunha ya da ablasının taktığı ismiyle Nani de zor bir çocukluk geçiren futbolculardan. Yedi yaşındayken babası tatile gittiğini söyleyip evden çıktı ama bir daha geri dönmedi. Oniki yaşındayken bu sefer annesi yoksulluktan kaçmak için Hollanda’ya gitti ve o da dönmedi. Nani teyzesiyle birlikte gençlerin üçte birinin sabıkası olduğu bir kasabada futbola bütün ümitlerini bağlayarak büyüdü. Mahallede top oynadığı arkadaşlarından biri bizler için oldukça tanıdık bir isim: Beşiktaşlı Fernandes.
17 yaşında Sporting Lizbon, 20 yaşında ise Manchester United’a imza attı. İlk zamanlar Cristiano Ronaldo ile aynı evi paylaştı. Para kazanmaya başlayınca önce babası sonra annesi geri döndü. Manchester United’da geçen yedi harika yılın ardından Van Gaal’in gelişiyle Sporting Lisbon’a kiralandı. Alex Ferguson sayesinde her iki ayağını da kullanabilen çok etkili bir kanat oyuncusu haline gelmişti. Hatta 2011 yılında Ballon d’Or’a bile aday gösterildi. Fakat 2012-13 sezonunda sakatlandı ve sonra bir daha tam anlamıyla eski performansına dönemedi. Önce Ferguson’un gözünden düştü, sonra yeni gelen Hollandalı beklentilerini karşılayamadığını öne sürüp eski kulübüne kiralanmasını sağladı.
Her ne kadar karşımızda eski fırtına Nani’yi göremeyecek olsak da, her Portekizli futbolcu için söylenen “Avrupa’nın Brezilyalıları” sözü Nani için de geçerli. Çok hızlı adam eksilten, dripling becerisi yüksek, kolay ve seri çalım atabilen, süratli bir futbolcu Nani. Her iki kanatta da oynayabiliyor. Hızlı hücumlarda durdurulması çok zor. Aynı zamanda gol pozisyonu hazırlayabilen, adeta bir asist makinası. Kanat-forvet olarak oynayabilen ve zaman zaman jeneriklik goller atıp, kendisiyle özdeşleşmiş gol sevinci perende ile de tribünleri coşturan bir futbolcu. Bu tarz futbolcuların hepsinde olan bir özellik maalesef Nani’de de var. Fazla özgüvenin getirdiği bencillikle bazen topu ayağında çok tutuyor, ya da açısı kötü olmasına rağmen gereksiz şut atıp pozisyon harcayabiliyor. Varsın olsun. Şu bir kesin top ayağına her değdiğinde tribünleri ayağa kaldırabilecek bir oyuncu izleyeceğiz bu sezon.

Simon Kjaer (Fenerbahçe): Fenerbahçe’nin 1989 doğumlu, yeni defansı 1.89’luk boyuyla dev bir Danimarkalı. Burada henüz alt yapıda oynarken önce Lille, sonra Real Madrid gibi dev kulüplerin ilgini çekmiş ancak yapılan teklifler yetersiz bulunduğu için yuvadan uçmasına izin verilmemişti. Sonunda ilk profesyonel sezonun ardından önce Palermo, sonra da Wolfsburg forması giydi. Wolfsburg yılları pek de parlak geçmeyince, önce Roma’ya kiralandı, ardından da Lille ile imza attı.
Uzun boyu ve fit vücuduyla bir defans oyuncusu için en önemli özellik olan güç ve sağlamlığa sahip. Tam bir görev adamı. Kendisine verilen taktikleri uygulamakta usta. Frikik de atabiliyor. Soğukkanlı ve az hata yapmaya çalışan, garantici, çalım atmayı sevmeyen bir oyuncu. Ancak kötü geçen Wolfsburg yıllarından sonra maç içinde işler kötü gittiğinde konsantrasyonu çabuk dağılıyor. Bu dev adam birden güven kaybedip, saha içinde pozisyon kaybetmeye başlayabiliyor. Bu gibi durumlar ile karşılaştığında Bruno Alves’in toparlayıcı rolü çok önemli olacaktır.

Robin van Persie (Fenerbahçe): 1983 yılında doğan ve 2014 Dünya Kupası’nda İspanya’ya attığı golle “Uçan Hollandalı” lakabını kazanan van Persie, İngiltere’de iki kez gol kralı olmayı başarmış bir yıldız. Sırasıyla Feyenoord, Arsenal ve Manchester United forması giyen santrafor, özellikle Hollanda’da oynadığı dönemde itaatsiz ve kibir davranışlarıyla eleştirilmişti. Sonra Thiery Henry’li, Bergkamp’lı Arsenal’de zirveye çıktı ve büyük golcü tanımını hak etti. Sadece attığı goller ile değil, Arsenal’de oynadığı dönemde geçirdiği sakatlık sonrası bileğini “at plasentası” ile tedavi ettirdiği yönünde çıkan haberlerle de, İngiliz basınında hep gündem konusu oldu. Genç oyuncular için her zaman iyi bir motivasyoner van Persie. Hatta hatırlayacaksınız Oğuzhan Özyakup her fırsatta ona teşekkür ediyor. Manchester United dönemine ait söylenebilecek en önemli şey tüm kritik maçlarda attığı goller ile takımına kazandırdığı galibiyetler olmalı. Bu galibiyetler sonunda da takımına lig şampiyonluğunu kazandıran isim oldu. 38 lig maçında 26 gol attı.
Kaptanlığını da yaptığı milli takımda da kariyeri pek farklı değil. 98 maçta 49 golü var. Pierre van Hooijdonk ve Dirk Kuyt'tan sonra Fenerbahçe forması giyen üçüncü Hollandalı olacak. Bizlerse en çok uçarak atacağı golleri heyecanla bekliyoruz.

Lukas Podolski (Galatasaray): Aslında 1985 yılında Polonya’da doğan Podolski, ailesiyle birlikte çocuk yaşta Friedland Mülteci Kampı’na göç edince Almanya macerası başladı. İleri ki yıllarda milli takım forması seçeceği zaman da tercihini Almanya’dan yana kullanacaktı. Profesyonel futbolda ilk üç yılını Köln’de geçirdikten sonra, her ne kadar takımın en golcü ismi de olsa, Köln küme düşerken, o da Bayern Munih’e imza attı. Burada geniş kadro sebebiyle hiç bir zaman ilk 11 oyuncusu olamadı ama toplamda 106 maça çıkıp 26 gol attı. Sonra yine eski takımı Köln tarafından transfer edilmek istendi. Hatta kulüp onu transfer edecek kaynağı yaratmak için ilginç bir yönteme başvurdu. Bir web sitesi açarak Podolski’nin 8×8 piksellik bir fotoğrafının piksellerini satışa çıkardı. F1 pilotu Schumacher de yaklaşık 900 avro ödeyerek bu piksellerden satın aldı. Podolski’de 2014 yılı geldiğinde Dünya Kupası’nı efsane F1 pilotu Michael Schumacher’e adayacaktı. Tıpkı Taffarel’in 1994 Dünya Kupası’nı Ayrton Senna’ya adaması gibi. II. Köln yılları yine birbiri ardına goller ama yine küme düşen bir takım. Podolski bu sefer rotayı İngiltere’ye çevirdi ve üç yıl boyunca Arsenal’in önemli oyuncularından biri oldu. İlk sezonunda yıldızlaşmış olmasına rağmen sonrasında uzun süren bir sakatlık nedeniyle sahalardan uzak kaldı. Kariyerindeki tek tatsız olay, 2009’da Galler’le karşılaştıkları Dünya Kupası grup eleme maçında, bir pozisyon üzerine takım kaptanı Michael Ballack ile tartışıp tokat atmasıdır.
Podolski’nin en önemli özelliği kanatta oynamasına rağmen golcü bir futbolcu olması. Kilit açan, gol atamazsa attıran bir oyuncu. İyi bir şut tekniği var ve Galatasaray’ın ihtiyacı olan hücumda bitiriciliği yapabilir.

Stéphane M’Bia (Trabzonspor): 1986 doğumlu olan Kamerunlu oyuncu tıpkı Kjaer gibi devasa bir fiziğe sahip. Bugüne kadar oynadığı takımlarda hiç de fena sayılmayacak goller de atmış olan bir futbolcu. Bunu özellikle içe hızlı kat edebildiği koşularla sağlıyor. Boşluğu iyi belirleyip öldürücü koşular yapmakta zorlanmıyor. Fizik gücünü prese çevirmeyi de çok iyi becerebildiğini söylemeye gerek yok. Hem defansif orta saha hem de stoper olarak oynayabilir. Duran toplarda oldukça etkili.
Son iki sezondur sakatlıklar yüzünden oldukça sıkıntılar yaşayan oyuncu maalesef Trabzon’a da gelir gelmez, daha ilk idmanda sakatlandı. Bu noktada Trabzonspor sağlık ekibinin ona özel bir beslenme ve egzersiz planı hazırlamaları şart gözüküyor. Bir zamanlar hem Galatasaray hem de Trabzonspor da oynamış olan Rigobert Song onun için şöyle diyor:
“Kale kapısı gibi güçlüdür, güven verir. Orta sahada yanında oynayan teknik oyuncuyu çok rahatlatır. Biraz duygusaldır ama sahada yüksek konsantrasyonla oynar.”
Milli takımdan arkadaşı Webo ise şöyle diyor:
“Benim profesyonelliğimi bilirsiniz. İşte M’Bia benim 3 katım daha profesyonel.”
Kariyerinde canını en çok sıkan olay da yine yolu Türkiye’den geçmiş bir futbolcuyla yaşanmıştı. Fransa’da Rennes’de oynarken Milan Baros da Lyon forması giyiyordu. M’Bia’nın yoğun markajından bunalan Baros, bir pozisyonda yaşanan tartışmayla M’Bia’nın yüzüne “çok kötü kokuyorsun” anlamında burnunu tutarak ırkçı bir hakarette bulunmuştu. Baros bu olayla sadece 3 maç ceza almayıp, aslında ömür boyu arkasında taşıyacağı bir kötü bir ize de imza atmıştı.

19 Eylül 2014 Cuma

Balkanların Sert Ağabeyi: Vahid Halilhodzic

Almanya’ya sürpriz bir şekilde kafa tutan Cezayir, panzerleri turnuva dışına itmeyi başarsaydı, o zaman kupayı kim kaldırırdı? İşte o muhteşem maçın mimarına ve Trabzonspor’un yeni hocasına hep birlikte hoş geldin diyelim.

Eski dilde “iyi insanların bölgesi” anlamına gelen Bosna, tarihte yokluk ve savaşı derinden yaşamış ülkelerden biridir. Önce soğuk savaş, ardından Yugoslavya’nın parçalanmasına kadar süren kanlı iç savaş dönemi Boşnaklar için zor günlerdi. Halilhodziç ailesi de bu dönemden etkilenmişti. Annesi Vahid’in mühendis olmasını ve zaten yokluk içinde yaşayan ailesine ekonomik olarak destek olmasını istiyordu. O ise futbol topunun peşinden gidip genç yaşta Bosna’nın Velez Mostar takımında oynamaya başladı. 10 yıl oynadığı Velez Mostar’da bir yılı da ezeli rakipleri Neretva’da kiralık geçirdi. Mostar derbisi diye bilinen Velez-Neretva maçları Bosna için tarihsel olarak da büyük önem taşır.

Mostar ismi tarihe meraklı olanlara tanıdık gelmiştir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mostar Osmanlı toprağıydı. 1993 yılında savaş döneminde tahrip edilene kadar şehrin simgesi haline gelen, Neretva nehri üzerindeki meşhur Mostar Köprüsü, Kanuni döneminde Mimar Sinan’ın öğrencisi tarafından yapılmıştı. Savaş döneminde köprü bombardıman altında kalıp yıkılmış ve şehir ikiye bölünmüştü. Batı tarafı Hırvatların doğu tarafı ise Boşnakların olmuştu. 2004 yılına kadar köprüsüz kalan bu bölge, sonrasında Türkiye’nin de çabasıyla restore edilmiş, şehir eski simgesine kavuşmuştu. İşte bu sebeple Mostar derbileri Neretva nehrinin ikiye böldüğü insanların arasındaki rekabeti anlatır ve büyük önem taşır. Halilhodziç ise oynadığı dönem boyunca bu derbilere damga vurmuş önemli futbolculardan biridir.

Vahid Halilhodziç doğduğu topraklarda başlayan futbol serüvenine Fransa’da devam etti. O dönem 28 yaşındaydı ve kariyerinin en parlak zamanlarına doğru yürüdüğünü henüz bilmiyordu. 5 yıl oynadığı Nantes’da  “Gümüş Ayakkabı” ödülünü aldı. Kulübü ona ömür boyu mukavele önermiş olmasına rağmen reddedip, Paris Saint Germain ile anlaştı. Profesyonel futbolculuk kariyerine ise burada veda etti. Bildiği, tanıdık yerlerde tecrübe kazanmanın ve başarılı olmanın önemine inanan Boşnak teknik adam ülkesine geri dönüp, ilk takımı Velez Mostar’ı çalıştırmaya başladı. Sonra futbolculuğu döneminde parladığı Fransa’ya ikinci çıkartmasını yapıp OC Lille takımını devraldı. O dönem ikinci ligde mücadele eden takımı en yakın rakibine 26 puan farkla şampiyon yapıp, Fransa’da “Yılın Teknik Direktörü” seçildi. Kısa bir Rennes teknik direktörlüğünden sonra ise eski takımı Paris Saint Germain’in başına geçti. Takımı dört sezon sonra ilk ikiye sokan ve kupa şampiyonu yapan Halilhodziç’in burada en çok konuşulduğu konu ise, Ronaldinho’yu yedek bırakması oldu. Yine de Fransız futbolseverler tarafından yılın en karizmatik teknik direktörü seçildi.

Sonra ise teknik adamın kariyerinde, hepimizin hatırlayacağı Trabzonspor günleri başladı. 2005-2006 sezonunda Şenol Güneş’in istifası üzerine 9. hafta göreve başlayan Halilhodziç, Trabzonspor tarihinde sözleşmesini kendi isteği ile uzatmayan tek teknik direktördür. Bordo mavili ekiple çalıştığı dönem boyunca sadece zorlu idman programları ile değil, sivri çıkışları ile de dikkat çeken Boşnak hocanın “Paralarını almak için bankaya koşa koşa gidiyorlar ama sahada yürüyorlar,” sözü o dönem bir hayli tepki çekmişti. Her maça boynunda Trabzonspor atkısıyla çıkışı da gazeteleri süsleyen fotoğraflarından biriydi. Ama hiç şüphesiz Halilhodziç’in bir önceki Trabzonspor dönemine ait en ilginç fotoğraf, saha kenarında top toplayıcı çocuk ile birlikte taktik verirken yakalanan karedir. Her top toplayıcı çocuğun hayali bir gün saha kenarında izlediği ağabeylerinin yerini alıp, A Takım formasını kapmaktır. Zeki Yavru da bunu başarabilen futbolcular listesine adını yazdırdı. O gülümseten fotoğraf karesinin hikayesini ise sonraları şöyle anlattı:

“Babam stadyumda görev yapıyordu. Kendisine beni top toplayıcı yapması için çok yalvardım. Aynı dönemde Telekomspor’da forma giyiyordum. Babam beni kırmadı ve yetkililerden rica ederek o görevi verdi. Sonrasında uzun bir zaman bu görevi yaptım. Şenol Güneş, Ziya Doğan ve Halilhodziç gibi isimleri gördüm. Çok güzel zamanlar geçirdim. Büyük maçların havasını hissettim. Önemli futbolcularla bir arada oldum, sohbet ettim. O zaman ki deneyimlerim bana büyük kazançlar sağladı. Görev yaparken kendimi takımın bir parçası gibi görüyordum. Çekilen fotoğrafta sahada iki top vardı ve ben de onun uyarısını yapıyordum. Aynı anda Halilhodziç de hareketi yapınca güzel bir fotoğraf ortaya çıktı. Ama fotoğrafın detayında yazdığı gibi taktik vermiyordum”

Trabzonspor’dan sonra Arabistan’ın Al-İttihad takımını çalıştırıp şampiyon yaptı, ardından Fildişi Sahilleri Milli Takımı’nın başına geçti. O dönem her zamanki gibi dobra sözlerini esirgemeyen Halilhodziç, başta Drogba olmak üzere İngiltere’de oynayan tüm futbolcularının milli takıma yorgun geldiklerini söyleyip, Afrika Uluslar Kupası öncesi Premier Lig fikstürünü sık sık eleştirip, İngiliz basını tarafından ciddi tepki topladı. Fildişi Sahillerinden sonra, Cezayir Milli Takımı’nın başına gelmeden hemen önce; Halilhodziç’in yolu 2010 yılında Dinamo Zagreb’e düştü. Zaten son 5 yıldır ligi şampiyon bitiren takımı, çalıştırdığı yıl da şampiyonluğa taşıyan Boşnak teknik adam daha lig bitmeden kovuldu. Sebebi ise, takımın kendi evinde, sondan üçüncü haftada Inter Zapresiç ile oynadığı maçın ilk yarısında, Dinamo Zagreb’in başkanı Zdravko Mamiç ile yaşadığı gerginlikti. Ertesi gün gazeteler gerginliğin pek de ufak tefek bir sorun olmadığını ve başkanın Halilhodziç’i yumrukladığını yazdılar. Her iki taraf da bu iddiayı reddetti. 2,5 yıllığına, yıllık 900 bin avroya imza atmış olan teknik adamın Hırvat Ligi’ne olan motivasyonunu kaybettiği, takımı performans açısından ileri götürmediği ve yurt dışından gelen tekliflerin kafasını karıştırdığı bahaneleri öne sürülerek görevine son verildi.

Her kapanan kapı, başka bir kapının açılmasına vesiledir hayatta. Halilhodziç için de öyle oldu ve çok değil bir ay sonra,  Cezayir Milli Takımı’nın başına geçti. Çalıştırmaya başladığı milli takım 2010 Dünya Kupası’nda hiç gol atamamış iki ekipten biriydi. Turnuva boyunca karşılaşmaları sıkıcı golsüz beraberliklerle biten bir takımdı ve işler kötü gidiyordu. Boşnak teknik adam takımın başına geçtiği gün kendi futbol prensibini aşılamaya başladı:
Disiplinli ve yüksek fizik gücüne sahip futbol.

Direnç üzerine kurulu bir oyun anlayışını çalıştırdığı her takımda benimsemiş olan Halilhodziç, 2014 Brezilya Dünya Kupası’nda takımından söz ettirmeyi o gün hedeflemişti. Takımı 4-3-3 oyun sistemine adapte edip önde basan, kaptıkları toplarla rakibe üstünlük sağlayan bir yapıya dönüştürdü. Kaleci ve ön libero eksikliği çekmelerine rağmen, oyunun iki yönünde de etkili bek ve kanatlar ve hücum hattında birbirleriyle çok iyi anlaşan oyuncular ile Cezayir, Afrika kıtasından final vizesi alıp Belçika, Rusya ve Güney Kore ile aynı gruba düştü. O gün herkes gruptan çıkmaları çok zor diye bakarken, ortaya koydukları oyun ile turnuva tahmincilerini şaşırttılar.

Turnuvada son 16’ya kalan Cezayir’i bu sefer eski bir rakip Almanya bekliyordu. Eğer intikam soğuk servis edilen bir yemekse, aşçı önlüğünü takmak isteyen taraf hiç şüphesiz Cezayir’di. İki ülke daha önce 1982 Dünya Kupası’nda da karşılaşmıştı. Hatta maç öncesi Alman futbolculardan birinin, “Yedinci golü eşlerimize, sekizinciyi köpeklerimize hediye edeceğiz,” deyip Cezayir ile dalga geçtiği rivayet edilir. Ancak maç 2-1 Cezayir’in galibiyeti ile sonuçlanmıştı. Gruptan çıkacak ülkeyi Batı Almanya-Avusturya karşılaşması belirleyecekti. Karşılaşma eğer 1-0 Batı Almanya galibiyeti ile biterse, averaj farkıyla Avusturya ve Almanya gruptan çıkacak, Cezayir ise elenecekti. 10. dakikada Almanya gol attı ve maçın geri kalanı her iki takımın da kendi sahalarında amaçsızca paslaşmaları ile sona erdi. Avusturya televizyonu spikeri maçın bir bölümünden sonra yorumlamayı bıraktı ve “Lütfen televizyonunuzu kapatın böyle bir maça daha fazla dayanamıyorum,” deyip yayından ayrıldı. O maç Dünya Kupaları tarihinin en utanç verici karşılaşması olarak tarihe geçmişti. Böyle bir geçmişten ders alan Alman Milli Takım kaptanı Philip Lahm, Fransa’dan iyi durumda olup olmadıklarına dair bir soruya şöyle cevap verdi:
“Çeyrek finalde Fransa’yla karşılaşma ihtimalimizden ötürü mü? Daha önümüzde zorlu bir Cezayir var. Çeyrek finali konuşmak için çok erken.”

90 dakika süren mücadele gerçekten çeyrek final yolunun pek de kolay olmadığını gösterdi. 11 yürekli Cezayirli ve saha kenarında Boşnak lider, Alman futbol hegemonyasına kafa tutup maçı uzatmalara sürükledi. Uzatmalar sonunda bu sefer 2-1 kazanan Almanya oldu. Halilhodziç ise ertesi günkü gazetelere bu sefer başka bir fotoğraf veriyordu: Oyuncularına sarılmış teselli etmeye çalışan gözyaşları içinde bir hoca. Cezayir turnuvada Almanya’yı kupa dışına itmeye en çok yaklaşan takım oldu. Başarılı olamadıysa bunun sebebi oyun planı, azmi, isteği asla değildi. Son vuruşları yapacak bir yıldız oyuncusu olsaydı, belki Brezilya’da kupayı kaldıran Almanlar değil başka bir takım olacaktı.

Halilhodziç çalıştığı süre içerisinde Cezayir Milli Takımı’nı Afrika Takımları içerisinde 11. sıradan 1. sıraya, FIFA’da ise 52. sıradan 12. sıraya taşıdı. Buna bir de Dünya Kupası’ndaki performansı eklenince, turnuva bitiminde en çok transfer teklifi alan teknik direktör oldu. Ayrılacağı duyulunca Cezayir’de referandum tadında bir imza kampanyası başlatıldı. Üst düzey devlet yetkilileri araya girip ayrılmaması yolunda ricacı oldu. Ancak Halilhodziç çoktan kararını vermişti. Her şeyin para kazanmak üzerine kurulu olduğu dünyada çok daha yüksek tekliflerde bulunan kulüpler varken, o yine eski bir takıma dönme geleneğini bozmadı ve Trabzonspor ile anlaştı. Bir önceki gelişinde ayrılırken,

“Tesadüf eseri geldiğim Trabzonspor’da yedi zorlu ay geçirmeme rağmen bu kulüpte çalıştığım için hiç pişman değilim. Bir gün mutlaka çalışmak istediğim bir ülkeye geldim ve çok insan tanıyıp, çok dost edindim. Maalesef burada kalma sürem çok kısa oldu çünkü 7 ay futbolda çok kısa bir dönemdir. Trabzon ve buranın insanları banim karakterime uygun bu nedenle belki ileride geri gelirim. Trabzonspor’a tekrar gelip takımı Şampiyonlar Ligi’nde oynatmak en büyük isteğimdir,” diyen Halilhodziç artık tecrübesi ile Avrupa büyüklerine kafa tutabilecek bir teknik adam. Daha ilk antrenmanlarda oyuncularından fazla koşan, hırslı, hedefleri yüksek. Hani bizde “sözü yüzünde” diye bir laf vardır. İşte bu savaşçı ruhlu adam tam da öyle biri. Dobra sözleri ve taş kalpli görüntüsüne rağmen futbolcularına sarılıp ağlayan ama aynı zamanda da tersi pis bu adam tıpkı Karadeniz’in hırçın, asi sularına benziyor. Belki de bu yüzdendir rüzgarın onu yine buraya savuruşu. “Hırsımı kaybettiğim ve parayı düşündüğüm gün futbolu bırakırım,” diyen bu adam, boynuna bordo mavi atkısını çoktan doladı bile. Hoş geldin Halilhodziç, dobro dosli Halilhodziç...



23 Aralık 2013 Pazartesi

Sneijder "Bal", Onur "Kaymak"

Bir Pazar günü, iki tane 2-1 biten maç ve takımlarını mağlubiyetten değil belki ama hezimetten kurtaran iki güzel kaleci. Karabük karşısındaki Fenerbahçe’de Volkan, Galatasaray karşısındaki Trabzonspor’da da Onur olmasa maçlar herhalde 5 farklı biterdi. İki takım da belki 2-1 kaybetti ama Volkan ve Onur kaybetmedi.

Galatasaray bizi şaşırtmadı yine farklı bir diziliş ile sahadaydı. Semih ve Gökhan Zan geçmiş performanslarına göre daha iyi bir maç çıkardılar. Tabii  Gökhan’ın 22. dakikadaki röveşataya benzer yapmaya çalıştığı hareketi bu satırın dışında bırakmak lazım. Colman yakaladığı fırsatı kaçırmasaydı, Trabzonspor psikolojik bir üstünlük sağlayabilirdi. Galatasaray’da futbolcuların bireysel performansı artarsa, takım olarak daha iyi bir futbol izletecekler.

Sabri her zamanki enerjisi ve hırsını dün yine ortaya koydu. Ancak bu sefer bir de Trabzonspor’un kilidini açacak güzel hareketler de yaptı. İkinci golden önce sol ayağıyla yaptığı orta gibi. Selçuk evet eski Selçuk değil. Ancak bunda en önemli etken, sürekli farklı pozisyonlarda oynatılması ya da oynamak zorunda kalması. Bir maç sağda, bir maç solda oynayınca orta sahada yaratıcı pozisyonlarıyla maçın skoruna etki eden Selçuk’u görmek tabii ki zor. Buna rağmen, başka meslektaşlarının mızmızlanabileceği bu durumda Selçuk yine sahanın en çok koşanı, fayda sağlamaya çalışanı. Melo ise hep aynı Melo. Defansif özellikleri zaten iyi, dünkü gibi bir de top kaybetmeden Drogba ve Sneijder’i besleyince, bu iki oyuncuyu çok rahatlatabiliyor. Ancak kırmızı kart görmeyi hak eden davranışları artık Galatasaray gibi Avrupa zemininde mücadele eden bir takıma yakışmıyor. Bir diğer yakışmayan oyuncu da her yeni yıl öncesi yaptığını yapan Colman.

Trabzonspor kötü oynuyor. Orta sahası yetersiz. Zokora idare eden, "maaşımı alayım yeter" diyen memur zihniyetli bir oyuncu. Yerliler henüz yetersiz. Bir tek Olcan bireysel performansını artırmaya devam ediyor ancak onun da halen eksikleri var. Diğer yandan teknik direktör ve futbolcular oynadıkları maçları sayıyorlar, “biz şu kadar maça çıktık” diye. Tamam yol gidiyorlar, yol geliyorlar, bir mücadele ediyorlar ancak Trabzonspor camiasının önce şuna karar vermesi gerekiyor: Büyük takım mısın? Eğer öyleysen mızmızlanmayacaksın, rotasyonla maçlara çıkabilecek durumda olacaksın. Aksi takdirde büyük takım statüsünde mücadele edemezsiniz. Ancak orta sıralarda vasat bir takım görüntüsü çizersin.

Diğer yandan dün 3 puanı almış olmasına rağmen sezon arasına girerken Galatasaray’ın da farkında olması gereken çok nokta var. Bir kere halen korner-ön direk “organizasyon-suzluğu” devam ediyor. 16 maç oynamışlar, 8’ini kazanamamışlar. Neredeyse attıklarına yakın gol yemişler. 3. Bölgede her ne kadar yıldız oyuncuları olsa da, atak kanat beklerinden ya da defanstan başlamadığı sürece kuvvetli bir orta saha duruşuna sahip olamıyorlar. En az biz izleyenler kadar Drogba da sorunların farkında. Bunu saha içine iyice yansıyan agresif tutumundan anlamak mümkün. Drogba, lider vasıflı, kazanmaya alışık bir oyuncu. Yani winner (kazanan) tipli bir oyuncu. Kazanamadan kafası önde ayrıldığı maçları hazmedememesi normal. Bir de hakemlerin kendisine yapılan itme-çekme-tutma hareketlerini gözden kaçırması tuz biber oluyor. Sinirli hareketlerini yorumlarken tüm bunları göz önünde bulundurmak lazım.

Son olarak benim sezon başından beri belki de kimi zaman acımasızca eleştirdiğim Sneijder’e değinmek istiyorum. Sarı kırmızı formayı giymeye başladığından beri, ilk defa Inter’deki performansını anımsatan bir Sneijder izledik. Burak’ın golü öncesi Drogba ile enfes paslaşmaları, orta sahada topla gözden kaybolup ortaya koyduğu yaratıcılığı, boş alan zekası, her fırsatta kaleyi deneyen füzeleri ile alkışı hak eden bir oyuncuydu. Sneijder bunları bir kere iki kere değil, en az 20 kere yapmalı. O zaman ligin ikinci yarısında ve Avrupa arenasında çok daha farklı bir Galatasaray izleriz. Yazının son satırlarını ise, şahsi fikrimce en güzel Türk kaleciye ayırmak isterim. Onur Kıvrak sadece Trabzonspor değil, Türk Milli Takımı için de çok büyük bir şans ve fırsattır. Dün spikerlerin en çok kullandığı cümle "Sneijder vurdu, Onur kurtardı" oldu. Maçın bu iki kahramanı ortaya koydukları futbol ile birbirlerine en az karpuz-peynir, bal-kaymak kadar yakıştı.

9 Aralık 2013 Pazartesi

O artık "Sergen Hoca"

Trabzonspor taraftarını dertlendirmeye bu hafta da devam etti. Deplasman maçlarında zaten istenilen sonucu veremeyen bordo mavili ekipte, aslında kendi sahasında da bu sezon işler kör topal gidiyor.

Mustafa Hoca hafta içi, eleştiriler karşısında takımını Yunanistan Milli Takımı’na benzetmiş, tıpkı onlar gibi güçlü savunma yapmaktan bahsetmişti. Ancak dün bir kez daha gördük ki, Trabzonspor’un savunma hattı aslında tek başına Onur’dan oluşuyor. O da tabii eğer günündeyse. Kaptanın performansının düştüğü günde ise mağlubiyet kaçınılmaz oluyor. Rakip oyuncular ceza sahası içinde topa rahatça kafa vuruyor, Trabzonsporlu futbolcular ise izlemekle yetiniyor. Sonuç, Mustafa Hoca’nın Yunanistan tezi de çürüyor.

Her ne kadar Malouda gibi bazı futbolcular bireysel anlamda iyi performans sergiliyor da olsa, Karadeniz ekibi bıkkın, mücadele etmeyen bir tablo çiziyor.  Ligin neredeyse yarısına geliyoruz ve Mustafa Hoca sezon başından beri takımın başında. Ancak takımı bir türlü büyük takım gibi oynatamıyor. Takım bütünlüğü kurmak, oyunu rakip sahaya yıkmak, pozitif futbol oynatmak; bunların hepsi bu sezon Trabzonspor’da sadece hayal. Kazandığı maçlarda dahi kötü futbol oynuyor. Eleştiri ligdeki puan durumuna değil, oynadığı futbola. Evinde oynayıp, kazanırken bile Trabzonspor’u izlemek eziyet.

Ligin liderlik sıralamasındaki takımları ile arasında kadro kalitesi anlamında ciddi bir fark olabilir. Futbolcuların tecrübesi daha alt düzey olabilir. Ancak takımı mücadele eden, iyi futbol ortaya koyan bir bütünlüğe taşırsın. Olmadı taraftarı heyecanlandıracak 2-3 tane genci takıma kazandırırsın. Yine aynı puanda, ligde aynı sırada olursun. Ama taraftar bilir ki, bu takım oynuyor, istiyor, bu sene değil belki ama seneye şampiyonluğa aday olur. O zaman tribün de dolar, eleştiriler de bu düzeyde olmaz. Anlayacağınız Trabzon’da bekleneni veremeyen sadece futbolcular değil, aynı zamanda teknik ekip de...

Diğer yanda ise, beklenenin üzerinde bir performans sergileyen bir teknik direktör, Sergen Yalçın. Düşme riski taşıyan, futbolcuların motivasyonunu kaybettiği Gaziantepspor ile Hoca olarak anlaştığında, herkes “yapamaz, bir kaç haftaya yorumculuk koltuğuna geri döner,” derken, takım üzerinde psikolojik bir doping etkisi yaratmış Sergen Hoca.

Taktik formasyonu oturmuş, özgüveni artmış, derli toplu bir takım görüntüsünde Antep ekibi. Daha da önemlisi hücuma eskisine göre daha çabuk çıkıyor ve kazanmak istiyor. Teknik adam olarak belli ki soyunma odasını doldurmuş Sergen Yalçın, futbolcularla arası iyi. Herkes Hoca’sının kendisine verdiği görevi yerine getirmeye çalışıyor, saygı duyuyor. Hem de Hoca’ları ile aralarında az bir yaş farkı olmasına rağmen. Bir dönem milli takım ve Türk futbolu için ümit vaad ediyor denen ancak bir türlü istenilen çıtaya ulaşamayan Cenk Tosun’u hayata döndürmüş. Sergen Hoca şimdilik ileride iyi bir teknik direktör olacağının sinyallerini veriyor.


Bu noktadan sonra sıra taraftar ve futbol yorumcularında. Taraftar tribünü doldurup genç direktörlerine ve hevesli futbolcularına destek olmalı, futbol konuşanlar ise şunu kabul etmeli, yeşil sahalarda görmeyi özlediğimiz Sergen artık sadece Sergen değil, bundan sonra Sergen Hoca’dır.