selçuk inan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
selçuk inan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2014 Pazartesi

Can Olmak, Metin Olmak

Her yıl futbol sezonu açıldığında şampiyonun kim olacağını, kimin ligden düşüp, kimin gol kralı olacağını bilmek nasıl mümkün değilse, tahmine gerek olmayan ve sonucu her yıl belli olan tek bir şey var; o da, gergin, oynanan oyundan çok maç içi olayların konuşulacağı en az 2 derbi izleyeceğimiz. Biri Kadıköy’de, diğeri de Aslantepe’de.

Galatasaray’da işler malum pek iyi gitmiyor. Liderle arasında ki ciddi puan farkı, ikincilik yarışında yerini sağlamlaştıramamış olması ve erken indiği Avrupa treni ile taraftarın yönetime ve futbolculara tepkisi var. Ezeli rakibe karşı alınacak bir galibiyet sorunları çözmese bile kısa süreliğine de olsa rahat bir nefes aldırabilir. Bunun bilincindeki sarı kırmızılı ekip maça çok tempolu başladı. Melo-Selçuk-Yekta üçlüsünün performansı ile orta sahada üstünlüğü ele geçirip hızlı paslarla Burak ve Drogba’nın rakip ceza sahasına sarkmasına destek oldu. Nitekim çok geçmeden Melo’nun harika asisti ile Sneijder maçın da skorunu belirleyecek golü attı.

Diğer yanda ise Arena’ya 13 puan önde gelmiş bir Fenerbahçe vardı. Belki de sarı lacivertli takımın tarihinde kafaca en rahat çıkması gereken maçtı. Ancak Caner ve Gökhan’ın defansif olarak çok yalnız kalmaları, Sow’un sahada gezinmekten öteye gidemeyişi ve Topal ile Meireles’in merkezde açık bıraktığı alanlar ve yenen golün ardından sinirler iyice gerildi. Her ne kadar ikinci yarı kanatları daha etkili kullanmış da olsalar, hücumda bir türlü organize olamayınca net bir gol pozisyonu da üretemediler.

Şimdi buraya kadar yazdıklarımızı bir kenara bırakalım. Rekabet düzeyi yüksek ve her şeyden önemlisi bu iki takım gibi birbiriyle yıllara dayanan bir ezeli çekişmesi olan takımlar dünyanın neresinde olursa olsun karşı karşıya geldiğinde, daha sert geçen bir mücadele ortaya koyabilir ve bunun sonucu kart da görebilirler. Buna itirazım yok. Ama kırmızı kart görmenin de bir adabı olmalı diye düşünüyorum. Melo ve Emre’yi sadece bu maç içinde yaptıkları fair play’e aykırı hareketleri ile değil, karşı karşıya geldikleri her maçta sergiledikleri tutum ile eleştiriyorum. Artık olmuyor. Rakibin sertliğine ben de daha sert cevap vereyim, aman takımımın direnci düşmesin hatta bunun için fırsat varsa rakibi 10 kişi bıraktırayım anlayışı olan bu iki oyuncu ve bu futbolcuları birbirine koz olarak sahaya süren teknik adamların bakış açılarının artık yeşil sahalarda yerinin olmaması lazım. Artık taraftar da, izleyici de daha kadrolar açıklanırken biliyor, Melo ve Emre’nin kart göreceğini. Herkes önce kendi kapısının önünü futbola yakışmayan hareketlerden temizlemeli, sonra çıkıp birbirini eleştirmeli. Türkiye’nin bu iki büyük kulübü için bu temizlik vakti ne zaman gelecek?

Her fırsatta Can Bartu ve Metin Oktay nezaketini hatırlıyorsak eğer, bu bugünün profesyonellerine de bir ipucu olmalı. Fenerbahçe kaptanı da Galatasaray kaptanı da olmak büyüklük ister. Formayı sırtında değil başında taşımak gerekir. O sebeple dün Emre yaptıklarıyla nasıl kaptanlık bandının hakkını veremediyse, oyundan çıkarken yaptıklarıyla Selçuk da sarı kırmızılıların kaptanlığına yakışmayan bir hareket yapmıştır. Teknik direktörüyle sorunu olabilir, taraftar ıslıklayabilir ama futbolcunun sorumluluğu önce kendine sonra renkleredir. İşte bu yüzden biz hala Canlarla Metinlerle teselli buluyoruz. Ve maalesef siz de hala sizi sevenleri üzmeye devam ediyorsunuz.

3 Mart 2014 Pazartesi

Galatasaray şampiyon olmak istiyor mu?

Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Hem de öyle son bir kaç haftadır değil, daha uzun bir süredir ters gidiyor. Takım şampiyonluk yarışında belki lideri kovalıyor ancak ne ortaya koyduğu oyun, ne takım konsantrasyonu ne de futbolcuların motivasyonu tatmin etmiyor.

Mutlak 3 puan ile bitirmesi gereken Rize deplasmanında yine sonuç değişmedi ve deplasman sendromu devam etti. Özellikle maçın ilk yarısı ileri çıkamayan ve forvetleri besleyemeyen bir Selçuk ve Sneijder izledik. Gerçi bu iki futbolcunun etkisiz görüntüsünün altında Rizespor’un Kağan, Kıvanç, Aykut üçlüsünün orta sahayı adeta kilitlemesinin de etkisi vardı. Yine de orta sahada tek çabalayan Melo’ydu diyebiliriz. Hani Galatasaray’da bir anket yapılsa hangi futbolcu şampiyonluğu daha çok istiyor diye en çok isteyen Melo çıkar.

Nereden çıktı şimdi bu demeyin. Bir takımın en büyük motivasyon kaynağı futbolcuların bireysel olarak kazanma, şampiyonluk yaşama isteğidir. Maç sonu Mancini, Drogba’yı kadroya almayışı sebebiyle eleştirilince, Drogba’nın kendisinin dinlenmek istediğini ve bu sebeple Rize’ye gelmeyip ailesinin yanına gittiğini söyledi. Mancini Drogba’ya “Hayır oynayacaksın,” dese bile futbolcudan verim almayacak. Kariyerinde bir çok yıldız oyuncu ile çalışmış, bu tip işleri çok iyi bilen bir teknik adam. Burada problem Mancini’de değil, haftalardır performansı düşen Drogba’da. O profesyonellikte bir yıldız oyuncunun eleştirilere tahammülünün olmayıp saha içinde her şeyini verip takımı şampiyonluk yolunda yüreklendirmesi gerekir. “Bu sene Galatasaray’ı şampiyon yapacağım,” motivasyonunda olan bir Drogba, Belçika’yla hazırlık maçını mı yoksa şampiyonluk için her puanın kritik olduğu bu haftaları mı düşünür? Tabii ki Galatasaray takımı Drogba’dan ibaret değil. Ancak yedek kulübesinde “bile” oturan, son 5 dakika “bile” olsun oyuna giren bir “iştahlı” Drogba her zaman rakibe korku salar.

Drogba’nın yokluğunda forma şansı bulan Umut da Rize’nin hızlı çıkmasına sebep olan top kayıpları yaparak maalesef bu fırsatı değerlendiremedi. Gayretli bir oyuncu ancak yedek kulübe golcüsü olmaktan öteye hala geçemiyor. İnsan ister istemez bu şekilde giderse Fenerbahçe’de yıllarca “Genç Semih” diye kalan Semih Şentürk’e benzer bir hikaye de Umut Bulut mu diye düşünmeden edemiyor.

Dedim ya Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Deplasmanda bir takım üst üste 20 puan kaybediyorsa, tüm teknik ekip ve futbolcular oturup bunun sebebini net bir şekilde ortaya koymalı. Bireysel performansı yüksek olması beklenen futbolcular var. Ancak bir sebeple bunlar da motive olamıyor. Futbolda önce oyunu zihinde kazanmak gerekiyor. Sonra sahaya çıkınca top kazanma yüzdesi, paslaşma, saha parselizasyonu ve gol vuruşu geliyor. Galatasaray’da tüm bunları yapabilecek potansiyelde futbolcular var. Yani un, yağ, şeker hepsi var. Mancini’nin de artık bu malzemeler ile neden helva yapamadığını bulması gerekiyor.


27 Ocak 2014 Pazartesi

Taktik çorbası

“Basit bir oyun felsefem var aslında: İyi oyuncular al ve çok sıkı çalış. İyi oyuncu sadece yıldız oyuncu demek değildir. Bir oyuncuyu öncelikle iyi yapan, en üst seviyede kazanacak düşünce yapısına sahip olmaktır.” Bunlar Mancini’nin Manchester City’i çalıştırdığı döneme ait sözleri. Oldukça ilham verici.

Ancak ne yazık ki, bu ilhamın Galatasaraylı futbolculara yansıdığını söylemek çok zor. Hazırlık kampından çıkmış futbolculardan en temel beklenti, fizik ve kondisyon olarak hazır olmalarıdır.  Sürekli top kaybeden güçsüz bir Eboue, savunma yetersizliği olan hatta bir ara kendi kalesine gol atma noktasına gelen Hakan Balta, formsuz Selçuk, yetersiz kalan Drogba, koşan ama iş yapmayan Umut... Kısacası ne savunma, ne orta saha ne de forvet hattında hiç bir etkinlik gösteremeyen bir takım görüntüsü çizdi Galatasaray. Futbolcular maça asılmıyor, isteksiz. Mancini’nin Premier Lig’de çalışırken ısrarla altını çizdiği gibi, asıl önemli olan 90 dakika boyunca kazanmayı istemek. Büyük takımda oynuyorsan asla yenilgiyi kabul edemezsin. Senin zaten büyük takımda oynuyor olmanın sebebi budur.

Kupa maçlarından hiç bir ders çıkartılmadığı belli. Geçen yıl izlemeye alışık olduğumuz o hücuma yönelik oyun anlayışı olan sarı kırmızılı ekip gitti, yerine 2 hazırlık 3 kupa maçında sadece 5 gol atabilen bir takım geldi. Buna bir de futbolcuların bireysel performans düşüklüğü eklenince, sezonun ikinci yarısına yine bir hayal kırıklığı ile başladı Galatasaray.

Mancini’nin giriş bölümünde yazdığım oyun anlayışı şüphesiz ki ilham verici. Ancak şunu da unutmamak lazım, aynı zamanda da başarı ilham verir. İnsanlar kazanan liderlerin peşinden giderler. Yani ne kadar çok kazanırsanız, liderlik etmek o kadar kolay hale gelir. 90 dakika boyunca sahada çorba gibi bir taktik anlayışıyla; en zeki, en çok kazanma arzusu olan futbolcunun bile kafası karışır, adapte olmaya çalışırken hata yapar.

Hazırlık dönemini yeni bitirmiş, ligde 1 puan kaybına bile tahammülü olmaması gereken Galatasaray’da halen bu kadar oturmamış bir taktik anlayışı olması şaşırtıcı. Oyuncu değişiklikleri, yer değişiklikleri, savunmanın bir 3’lü, olmadı 4’lü, ara sıra 5’li halay çekmesi, sezonun 18. haftası itibariyle büyük takım sıfatındaki bir takım için çok enteresan. Neredeyse Muslera dışında herkesin maç boyunca yerinin değiştiği sistemde, bir ara Mancini peçeteye bir şeyler yazıp Melo’ya gönderdi. İtalya’da nasıl olur bilmiyorum ama bizde peçeteye istek parça yazmak adettendir. Mancini’nin peçetesi de aklıma şunu getirdi:

Sezonun ikinci devresiyle “Galatasaray bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış, biraz kilo almış,” diye başladı şarkı...

23 Aralık 2013 Pazartesi

Sneijder "Bal", Onur "Kaymak"

Bir Pazar günü, iki tane 2-1 biten maç ve takımlarını mağlubiyetten değil belki ama hezimetten kurtaran iki güzel kaleci. Karabük karşısındaki Fenerbahçe’de Volkan, Galatasaray karşısındaki Trabzonspor’da da Onur olmasa maçlar herhalde 5 farklı biterdi. İki takım da belki 2-1 kaybetti ama Volkan ve Onur kaybetmedi.

Galatasaray bizi şaşırtmadı yine farklı bir diziliş ile sahadaydı. Semih ve Gökhan Zan geçmiş performanslarına göre daha iyi bir maç çıkardılar. Tabii  Gökhan’ın 22. dakikadaki röveşataya benzer yapmaya çalıştığı hareketi bu satırın dışında bırakmak lazım. Colman yakaladığı fırsatı kaçırmasaydı, Trabzonspor psikolojik bir üstünlük sağlayabilirdi. Galatasaray’da futbolcuların bireysel performansı artarsa, takım olarak daha iyi bir futbol izletecekler.

Sabri her zamanki enerjisi ve hırsını dün yine ortaya koydu. Ancak bu sefer bir de Trabzonspor’un kilidini açacak güzel hareketler de yaptı. İkinci golden önce sol ayağıyla yaptığı orta gibi. Selçuk evet eski Selçuk değil. Ancak bunda en önemli etken, sürekli farklı pozisyonlarda oynatılması ya da oynamak zorunda kalması. Bir maç sağda, bir maç solda oynayınca orta sahada yaratıcı pozisyonlarıyla maçın skoruna etki eden Selçuk’u görmek tabii ki zor. Buna rağmen, başka meslektaşlarının mızmızlanabileceği bu durumda Selçuk yine sahanın en çok koşanı, fayda sağlamaya çalışanı. Melo ise hep aynı Melo. Defansif özellikleri zaten iyi, dünkü gibi bir de top kaybetmeden Drogba ve Sneijder’i besleyince, bu iki oyuncuyu çok rahatlatabiliyor. Ancak kırmızı kart görmeyi hak eden davranışları artık Galatasaray gibi Avrupa zemininde mücadele eden bir takıma yakışmıyor. Bir diğer yakışmayan oyuncu da her yeni yıl öncesi yaptığını yapan Colman.

Trabzonspor kötü oynuyor. Orta sahası yetersiz. Zokora idare eden, "maaşımı alayım yeter" diyen memur zihniyetli bir oyuncu. Yerliler henüz yetersiz. Bir tek Olcan bireysel performansını artırmaya devam ediyor ancak onun da halen eksikleri var. Diğer yandan teknik direktör ve futbolcular oynadıkları maçları sayıyorlar, “biz şu kadar maça çıktık” diye. Tamam yol gidiyorlar, yol geliyorlar, bir mücadele ediyorlar ancak Trabzonspor camiasının önce şuna karar vermesi gerekiyor: Büyük takım mısın? Eğer öyleysen mızmızlanmayacaksın, rotasyonla maçlara çıkabilecek durumda olacaksın. Aksi takdirde büyük takım statüsünde mücadele edemezsiniz. Ancak orta sıralarda vasat bir takım görüntüsü çizersin.

Diğer yandan dün 3 puanı almış olmasına rağmen sezon arasına girerken Galatasaray’ın da farkında olması gereken çok nokta var. Bir kere halen korner-ön direk “organizasyon-suzluğu” devam ediyor. 16 maç oynamışlar, 8’ini kazanamamışlar. Neredeyse attıklarına yakın gol yemişler. 3. Bölgede her ne kadar yıldız oyuncuları olsa da, atak kanat beklerinden ya da defanstan başlamadığı sürece kuvvetli bir orta saha duruşuna sahip olamıyorlar. En az biz izleyenler kadar Drogba da sorunların farkında. Bunu saha içine iyice yansıyan agresif tutumundan anlamak mümkün. Drogba, lider vasıflı, kazanmaya alışık bir oyuncu. Yani winner (kazanan) tipli bir oyuncu. Kazanamadan kafası önde ayrıldığı maçları hazmedememesi normal. Bir de hakemlerin kendisine yapılan itme-çekme-tutma hareketlerini gözden kaçırması tuz biber oluyor. Sinirli hareketlerini yorumlarken tüm bunları göz önünde bulundurmak lazım.

Son olarak benim sezon başından beri belki de kimi zaman acımasızca eleştirdiğim Sneijder’e değinmek istiyorum. Sarı kırmızı formayı giymeye başladığından beri, ilk defa Inter’deki performansını anımsatan bir Sneijder izledik. Burak’ın golü öncesi Drogba ile enfes paslaşmaları, orta sahada topla gözden kaybolup ortaya koyduğu yaratıcılığı, boş alan zekası, her fırsatta kaleyi deneyen füzeleri ile alkışı hak eden bir oyuncuydu. Sneijder bunları bir kere iki kere değil, en az 20 kere yapmalı. O zaman ligin ikinci yarısında ve Avrupa arenasında çok daha farklı bir Galatasaray izleriz. Yazının son satırlarını ise, şahsi fikrimce en güzel Türk kaleciye ayırmak isterim. Onur Kıvrak sadece Trabzonspor değil, Türk Milli Takımı için de çok büyük bir şans ve fırsattır. Dün spikerlerin en çok kullandığı cümle "Sneijder vurdu, Onur kurtardı" oldu. Maçın bu iki kahramanı ortaya koydukları futbol ile birbirlerine en az karpuz-peynir, bal-kaymak kadar yakıştı.

11 Eylül 2013 Çarşamba

Ter'li bir Milli Takım

Bir milli takım kaderimizdir işi son dakikaya bırakmak. Tıkandığımız yerde arkaya dönüp bakıp, “Hocam gel çık şu işin içinden” diye tek bir adamdan mucize beklemek. Nitekim 2014 Dünya Kupası’na gidebilmek için umutlarımızın yine eser miktarda olduğu bir bahar yaşıyoruz.

Ne oldu da kendi evimizde 0-1 yenildiğimiz Romanya’ya karşı deplasmanda daha ilk 30 dakikada üstünlük sağladık? Bu oyuncular nasıl oldu da hepimizi Dünya Kupası’na gidebileceğimize inandıran bir oyun sergiledi? Bu iki sorunun cevabını net bir şekilde masaya koyup adım atsak, işte o zaman gerisi gelir. Başta Fatih Hoca’yı eleştiren herkesin, kenara koyulan kazanılan maç sayısı artıkça “Zaten bunu Hoca’dan başkası yapamazdı” demesi, aslında Türk futboluna bir ihbar değeri taşır. Ülkede spor adına işleyen en iyi nokta Fatih Terim, lütfen yeni Fatih Hocalar da yetiştirin diye...

90 dakika içindeki hangi futbolcuyu anlatmalı bilmiyorum. Maçın en kilit adamı Caner’i mi, Umut Bulut ve ciğerlerini mi, Arda’nın liderliği ya da iki Gökhan’ın ofansif ve defansif uyumunu mu? Hani şiir gibi oynadılar diye bir söz vardır ya, işte aynen öyle bir futbol izletti bize milli takım. Caner Türkiye’nin en iyi sol beki olabileceğini, tek ihtiyacı olan şeyin iyi bir teknik direktör ve konsantrasyon olduğunu, Burak eğer isterse 18 içine gelip rakip atakları karşılayıp, buradan top çıkarabileceğini gösterdi.

Çok değil bundan bir kaç ay önce eleştirilen Milli Takım’ın bugün nasıl bu hale geldiğini aslında en iyi anlatan bir kaç sahne vardı:
Burak’ın oyundan çıkarken gidip kafasını Hoca’sının omzuna yaslaması, Gökhan Töre’nin maçın durduğu bir anda Hoca’nın yanına “Bana söylemek istediğiniz bir şey var mı” diye gelmesi, Selçuk’un yarım bacak maça devam edip, Arda’nın hastalığına rağmen oyunda kalması...
Ve son olarak maçın bitiş düdüğü ile gömleği en az futbolcular kadar terlemiş bir teknik adam. Bitirirken sözü Fatih Hoca’nın maç sonu açıklamalarına ayırmak isterim, hafızalarımıza iyice yer etsin diye...
“Kazanırken de kaybederken de bu herkesin Milli Takımı. Hepimizin. Milletimiz “benim takımım bu be kardeşim” demeli izlediğinde... Bunu önemsiyoruz”

Teşekkürler Hocam...


6 Mayıs 2013 Pazartesi

Galatasaray Nasıl Şampiyon Oldu?


1. Fatih Terim: Hoca’yı listenin başına yazmak herkesin borcu. Özel bir insan. İmrendirici bir başarısı var. Galatasaray’da toplam 8 sezon geçirip, bunun 6’sında şampiyonluk görmek, buraya yazmak kadar kolay bir iş değil. Sadece bu kadar da değil. Galatasaray, Fatih Hoca ile birlikte toplam 15 kupa müzesine götürdü. (6 Lig Kupası, 2 Türkiye Kupası, 2 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 3 TSYD Kupası, 1 UEFA Kupası, 1 Türkiye Süper Kupası) Fatih Hoca yeşil sahalar için bir başarı hikayesidir. Galatasaray ve Milli Takım’da öğrencisi olmuş herkesin Hoca ile ilgili görüşü aynıdır: “Hepsinin babasıdır.” Hataları da vardır. Duyguları ile yaşar, bu yüzden bazen ani tepkiler verir. Futbolun ruhunu da bilir, kazanmak için savaşmak gerektiğini de. İşte bu yüzden şampiyonluğun ana mimarı Fatih Hoca’dır, onun yarattığı takım ve uyumudur.

2. Futbolcular: Önce isim isim ayırarak yazmaya niyetlendim her bir futbolcuyu. Baktım Muslera’dan başlayıp herkesi sıralıyorum, zor olacak. Takımı ayırmayalım dedim. Türkiye STSL’nin en iyi kalecisi Muslera, en iyi orta saha oyuncusu ve frikikçisi Selçuk İnan ve en iyi forveti Burak Yılmaz’a sahip bir takımsanız eğer, yola 1-0 önde başlıyorsunuz.
Sezon başında düşmeleri ile eleştirilen Burak, Fatih Hoca ile müthiş bir gelişim ve değişim yaşadı. Hocasının kendisini oynatmayıp, kameralar önünde mesaj vermesine küsmektense profesyonelce davranıp, yola devam etti. Sonuç? Ligin gol kralı, Şampiyonlar Ligi’nin ise 8 gol ile en golcü oyuncularından biri.
Selçuk’un ise istikrarlı futbolu zaten ortada. Bir de kaptanlığına yakışan beyefendiliği, düzgün karakteri, hep pozitif sakinliği de eklenince, rakip takım teknik direktörlerinin bile hiç gocunmadan alkışladığı bir oyuncu.
Drogba’nın futbol kariyeri büyük bir saygıyı zaten hak ediyor. Ancak daha da önemlisi vizyonu, duruşu. Yıllardır burada yaşıyor, oynuyormuş gibi. Taraftara yakın, uyumlu. Hırslı ama centilmen. Çok eleştirilen yaşına rağmen, fiziki gücü ligin çok üstünde. Her gol pozisyonunu, Gol Krallığı’na oynayan arkadaşına hediye edecek kadar takım oyunu oynuyor.
Avrupa devlerinin peşinde olduğu Muslera, ligin ikinci yarısı daha iyi bir performans yakalayan Melo, çoğu maçın gizli kahramanı Hamit, genç yaşına rağmen büyük bir olgunlukla oynayan Semih, sol-“Ak” Riera ve takımın geri kalan hepsi...

3. Yönetim: Her ne kadar takımın Hocası ve yönetimi arasında gerginlik olduğu yazılıp çizildiyse de; lider vasıfları olan bir başkan ve bir teknik direktör arasında olması beklenen olaylar bunlar. Ünal Aysal söz verdiği gibi, Galatasaray’ı kurumsallaştırıp, dünya markası yapma yolunda doğru adımlar attı. Avrupa’da da mücadele etmek için kadro derinliğinin önemine inanan, vizyonel bir başkan. Eğer ilk yılında lig şampiyonluğu, ikinci yılında lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final ise, üçüncü yılında lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi Finali neden olmasın?

4. Taraftarlar: 12. adamı sona sakladım. TT Arena’nın neredeyse tamamı kombineli taraftara ait. GS Store son iki yıldır planlananın üzerinde ciro yapıyor. Taraftar kulübü ceza almasın, sahası kapanmasın diye özen gösteriyor, içlerindeki çürük elmaları temizliyor. Avrupa’ya konu olacak muhteşem üç boyutlu koreografiler hazırlıyor. 90 dakika boyunca susmuyor. En büyük alkış da şampiyona yakışan bir şampiyonluk gösterip, Sivas maçı sonrası coşkuya kapılıp, sahaya girmiyor. Takımını, kulübünü “gerçekten” desteklediğini bir kez daha gösteriyor. Dün onlar da birer şampiyondu. Ben de staddaydım. Kapalı tribünde, parçalı formaların üzerine güneşin sarısı vurduğunda, bu sene şampiyonluğun Galatasaray taraftarına ne kadar yakıştığına şahitlik ettim.

19. şampiyonlukta emeği geçen herkesin yüreğine, bileğine sağlık...