manchester city etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
manchester city etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2016 Perşembe

Mourinho’yu neden sevdim?

Yazının başlığını okuyan bir çoğunuzun aklından eminim Guardiola da geçti. Oysa ki cümlenin hiç bir yerinde ismi geçmiyor olmasına rağmen. Hayat bize hep bir taraf olmayı sunuyor. Messi’ci misin, Ronaldo’cu mu? R&B’ci misin, rock’cı mı? Cross fit’çi misin, ağırlık antrenman’cı mı? Birini seviyorsan diğerini otomatik olarak sevemezsin. Ben tercihimi çok uzun zaman önce Mourinho’dan yana yaptım. Bu yüzden Real Madrid’ciyim, Manchester United’cıyım ve Guardiola’nın daima karşısındayım. 


Bir şeyin ya da bir kimsenin tarafında olma durumu aslında çok küçük yaşlarda, daha henüz çizgi film izlediğimiz dönemlerde başlıyor. Gerçi bazılarımız çizgi filmleri hala izliyoruz, ben dahil. Misal Tom ve Jerry’de de daima Tom’u tutardım ben. Kedileri çok sevdiğimden falan asla değil. Tom daha zekidir çünkü, daha doğaldır ve yeteneklidir. Jerry’i yakalamak için bazen mekanik bazen kimyasal bir sürü icat yapar ama ya köpek uyanır, ya ev sahibesi gelir ya yağmur yağar, olmayacak aksilikler yüzünden hep elinden kaçırır. Elinden kaçırdığıyla da kalmaz, bir de üzerine sopayı yiyen hep o olur. Sanmayın ki popülist bir mağdur edebiyatı yapıyorum. Tom çizgi sinemanın Jerry Lewis’idir. Kaybederken bile yeteneklidir çünkü. Yüzünü binbir şekle sokar, gerektiğinde akordeon olur, ya da yuttuğu şeyin şeklini alır. Jerry ise sadece hızlı koşar. Çeviktir. Ama bunun dışında bir hırsı, özel bir yeteneği yoktur. Tom’u tutmak biraz da Jerry’e gıcık olmak kaynaklı bir taraftarlıktır. Daima kazanan Jerry’e karşılık, Tom’un da kazanabileceğini görmek istemektir. Çünkü film ancak o zaman gerçekten heyecanlı olur.  

İşte bu sebepten benim için Mourinho yeşil sahaların Tom’udur. Kaleci bir babanın oğlu olarak doğup, futbolcu olmaya çalışmış ama başarılı olamayacağını anlayınca ne ısrar etmiş ne de pes etmişti. Sadece yönünü değiştirmiş ve yine kafasına koyduğu hedefe başka bir planla yürümüştü. Önce üniversitede spor bilimleri okudu ardından asistan menajerlik, genç takımlara teknik direktörlük derken Bobby Robson’ın tercümanlığını ve yardımcı antrenörlüğünü yapmaya başlamıştı. Robson ile Sporting Lisbon, Porto ve Barselona’da birlikte çalıştı. Mourinho ondan bahsederken “Hayatımın ilham kaynağı,” der ve “Kaybettiğimiz bir maçın ardından bana gelip ‘Üzülme çünkü diğer soyunma odasında birileri sevinçten havalara zıplıyor’ demesini hala tebessümle hatırlıyorum,” diye ekler. Barselona’da beraber çalıştıkları dönemde ileride ezeli rakibi olacak Guardiola ise takımda futbolcuydu. Robson Barcelona’dan ayrılınca Mourinho kalıp Van Gaal ile çalışmaya devam etti. Ve ardından zaten hepimizin bildiği Porto, Chelsea, Inter, Real Madrid, Chelsea ve şimdi de Manchester United ile devam eden teknik direktörlük kariyeri başladı. 

Mourinho büyük ihtimalle dünyadaki tüm teknik direktörlerden daha çok yetenekli oyuncuyla karşılaştı, motive etti ve yönetti. Bir çok teknik adam üstün yetenekli oyuncular ile çalışmanın zorluğundan bahsederken, o “İnsanların bunu sorun olarak görmesini ya da elinde bir tane varken daha fazlasının olamayacağını söylemesini hiç anlamadım. Ben mümkünse 11 özel yetenek istiyorum.” dedi. Chelsea’ye ilk geldiğinde 41 yaşındaydı yani oyuncular ile arasında çok da büyük bir yaş farkı yoktu. Herkes bunun otoritesini sarsacağını düşünürken, o Petr Cech’den Drogba’ya kadar bir çok oyuncuya ilham oldu. “İnsanlar Mourinho’nun beni sevip bana çocuğuymuşum gibi davrandığını söylerdi” diyor Drogba. “Ama iyi oynamıyorsam yedek kalırdım. Onun en büyük özelliği bu. Saha dışında sizi seviyor olsa bile iyi oynamıyorsanız formayı vermez. İnsanlara güven veren tarafları var. Bir oyuncu maçta iki gol atmış olabilir ama Mourinho karşılaşmanın ardından bir savunma oyuncusuna gidip maçın adamı olduğunu söyleyebilir. İki gol atmışsanız iyi oynadığınızı bilirsiniz ama sizin bunu yapmanız için diğer bölgelerde birileri de çok sıkı çalışmıştır ve o da bunu bilir.” Bir diğer Mourinho hayranı Petr Cech’e göreyse Portekizli’nin en önemli özelliği, her oyuncuya nasıl davranması gerektiğini bilmesi. “Herkesin farklı olduğunu anlıyor” diyor Çek kaleci. “Her oyuncuyla tek tek nasıl konuşacağını bilir. Bu da ister 10, ister 40 maç oynayalım, takımın bir parçası olduğumuzu hissetmemizi sağlar.” 

Inter’in başına geçtiğinde bu sefer karşısında bir başka yıldız Zlatan İbrahimoviç vardı. Ibra sonradan oto biyografisinde bu sıra dışı adamdan  “Soyunma odası tıpkı bir tiyatro, bir psikolojik oyun gibiydi. Kötü oynadığımız maçların görüntülerini izletip ne kadar çaresiz olduğumuzu söyler ve sahadakileri tanıyamadığını anlatırdı. Sonra da şöyle derdi: ‘Şimdi sahaya aç birer aslan, birer savaşçı gibi çıkın!’ Yumruğunu diğer avucuna vurup yere attığı taktik tahtasını tekmelerdi. Bunları gördükten sonra hepimizin vücudundaki adrenalin seviyesi artar, sahaya müthiş bir coşkuyla çıkardık. Onun kendini takıma bu kadar verdiğini görünce ben de her şeyimi ona vermek istiyordum.” Aynı Zlatan, konu bir dönem beraber çalıştığı Guardiola’ya gelince ise “Korkağın teki!” deyip oldukça can sıkıcı satırlar yazıyordu. Bir çok oyuncu o takımdan ayrıldıktan sonra peşinden gitti. Profesyonel ilişkiden öte her biriyle kişisel bir bağ kurduğu çok açık. Hemen burada küçük bir pencere açıp dillere pelesenk olmuş Mourinho ve egosu ile ilgili bir soru sormak istiyorum:

Sence yüksek egolu bir adam, başarısız olduğunu kabul edip, başka teknik adamların yanında tercümanlık yapar ve bunu gururla anlatır mı? Ve aynı adamın yüksek egosu bu kadar yıldız futbolcunun egosuyla hiç mi çarpışmaz?

Benim cevabım Mourinho’nun konuşulduğunun aksine yüksek egolu bir adam olmadığı yönünde. Sadece çok iyi bir lider ve maalesef sahneler iyi lider görmeye pek alışık olmadığı için bu kendisine yakıştırılan bir etiket. 


Yazıyı buraya o kadar okuyup, fare Jerry’nin daima Tom’u alt etmesinden hoşlanan, Guardiola fanatikleri biraz sıkılmış olabilir. Sakın yanlış anlamayın, Guardiola’nın yeteneği ve liderlik özelliklerine bir itirazım yok. Bu ikilinin bu sezon İngiltere Premier Ligi’nde, hem de aynı şehirde rakip olarak karşı karşıya gelmelerine en çok sevinenlerden biriyim. Ne yazık ki Mourinho, Manchester United başında sezona pek de iyi başlamadı. Hatta kariyerinin en kötü sezonu bile denebilir. Eylül ayında oynanan Manchester derbisinde, City’nin başındaki Guardiola’ya kaybetmesi de cabası. Evet ilk bölümde Jerry yine kazandı. Tüm dünyada bir çok insanı ekran başına kitleyen bu mücadelede tabelada Manchester City kazanırken, gelin bu iki teknik adamı şimdiye kadar ki Premier Lig performanslarıyla karşılaştıralım:


1.TAKTİK
Guardiola, sezon başından bu yana David Silva ve Kevin de Bruyne’dan maksimum faydalandı. Raheem Sterling ise zaten iyiydi daha iyi gözüküyor. Kaybedilen topların hızlıca geri kazanılması özellikle takımın en güçlü yanı gibi duruyor. Joe Hart’ın ayrılışının ardından kaleci Claudio Bravo hala bir soru işareti. Mourinho ise hala Rooney ve Pogba’nın beraber nasıl oynayabileceği sorusuna saha içinde yanıt bulabilmiş değil. Pogba her ne kadar Fellaini ile saha içinde iyi anlaşıyor gibi gözükse de henüz kendisinden beklenen yaratıcılığı sergileyebilmiş değil.
Mourinho: 6/10
Guardiola: 9/10

2.TRANSFERLER
Her iki teknik adam için de iyi bir transfer sezonu geçti. Guardiola defansa belki bir oyuncu takviyesi daha yapabilirdi. Ama anahtar pozisyonları çok iyi doldurdu. Özellikle John Stones ve İlkay Gündoğan ilk hafta maçlarında beklenenin üzerinde bir performans sergiledi. Ancak hiç şüphesiz bütün transfer pazarı, Mourinho’nun rekor kıran Pogba transferini konuştu. Öyle ki İbrahimoviç transferini bile bir an için unuttuk. Eric Bailly ve Henrikh Mkhitaryan da yine heyecan veren Manchester United transferleriydi.
Mourinho: 9/10
Guardiola: 7/10

3.BASIN İLİŞKİLERİ
Mourinho basına karşı hep direkt oldu, çoğu zaman hakemlerden dert yandı, ya da oyuncuların bir ivmeye ihtiyacı olduğunu düşündüğünde basın önünde kendi oyuncusunu eleştirdi. Geçmişte basın yoluyla UEFA’yı bile çok sert eleştirmişliği oldu. Portekizli teknik adam hiç şüphesiz vermek istediği mesajları en etkili şekilde doğru adrese ulaştırmak için medyayı en iyi kullanan teknik adam.
Guardiola ise genelde net konuşmayıp politik davranmayı tercih eden bir isim olduğu için çoğu zaman mesaj karmaşası yaşadı, özellikle de Nasri ve Hart’ın ayrılışı esnasında.
Mourinho: 9/10
Guardiola: 7/10

4.GENÇ OYUNCULARI OYNATMAK
Manchester City alt yapısının felsefesi umut vaad eden oyuncuların her zaman A takım ile idman yapması üzerine kurulu. Ama Guardiola geldiğinden beri bundan çok daha fazlasını yapıp, hem gençlerle idman sahasında birebir vakit geçiriyor, hem de maçlarda yedek kulübesi dahi olsa fırsat veriyor. Tosin Adarabioyo, Pablo Maffeo, Angelino, Angus Gunn ve Aleix Garcia bu gençlerden bazıları. Mourinho ise geldiğinden bu yana gençlere pek fırsat tanımadı, buna Marcus Rashford bile dahil.
Mourinho: 5/10
Guardiola: 8/10

5.KULÜP VİZYONU İLE UYUM
Mourinho geldiğinden bu yana takıma benimsetmeye çalıştığı hücum futbolu ile biraz daha Fergusonvari bir yol izleyip, Van Gaal’den farklı davranıyor. “Benim felsefem daha farklı, daha iyi demiyorum sadece farklıyım diyorum,” diyen teknik adamın takımına ilk söylediği cümle “Ne olursa olsun kazanın.” Bu yaklaşım hiç şüphesiz hala kulübün içinde olan sessiz patron Alex Ferguson’un hoşuna gidiyordur.
Guardiola ise şu sıralar logosunu da değiştiren, kendi felsefesi ve krallığını yeni kurmaya çalışan Manchester City’de bu boşluğu fırsat bilip kendi vizyonunu benimsetmeye çalışıyor. Ancak diğer yandan geçen sezon Leicester City’nin oynadığı kontratak futbolu gösterdi ki, saf tiki taka futbolu tarih oluyor. En azından İngiltere’de. Katalan teknik adamın bu değişime nasıl evrileceğini zamanla göreceğiz.
Mourinho: 7/10
Guardiola: 6/10

TOPLAM - Mourinho 36/50; Guardiola 37/50

Bu skorlara bakıp, “Ne oldu seninki yine kazanamadı?” diyebilirsiniz. Ama henüz konunun yazarı olarak kanaat notumu kullanmadım. Her iki teknik adamı liderlik özellikleri ve daha da önemlisi tutkularıyla karşılaştıracak olursak hiç şüphesiz Mourinho çok daha yüksek puan alacaktır. Liderliğin temel şartı başka insanlara ilham olabilmektir. Bunun için de dinleyen herkesi etkileyebilecek bir yaşam hikayeniz olması gerekir. Mesleğe başlayış şekli, beraber çalıştığı isimler, kazandıkları ve hatta kaybettikleriyle  Mourinho etkileyici bir hikayeye sahip. Ve her geçen yeni bir sayfa daha ekliyor. Beraber çalıştığı insanları kendi motivasyonuyla motive eden bu adam, içindeki tutkuyu herkesin hissetmesini sağlıyor ve insanların içinde benzer tutkuları ateşliyor. Bunun için de futbolcularla samimi bir ikili ilişki kuruyor. “Oyuncularla uçak yolculuğu yapmanın iki yolu var: Ya hep birlikte business class’ta uçarsınız ya da herkes için yer yoksa siz de teknik ekibinizle birlikte ekonomi sınıfına geçersiniz. Benim business’ta gitme sebebim tüm takımın gidiyor oluşu. Herkese yetecek kadar yer olmasa arkalarında giderim. Bir süre önce bir kulübe, takımı sezon öncesi kampına götürmek için otobüs geldi. Yaptıkları ilk iş, teknik direktör ve ekibini ayrı, futbolcuları ayrı götürmek oldu. İçimden ‘Kütü başlangıç’ dedim ve yanılmadım. Bir lider olarak hatırlamanız gereken şeylerden biri de sizin için çalışan insanların sizden daha önemli olduğudur.”

Benim için Mourinho bir ilham kaynağıdır. Asla pes etmemenin, yol tıkandığında alternatif yollar üretmenin, en arıza diye tabir edilen insanların bile doğru yaklaşılırsa anlaşılabilir ve yönetilebilir olduğunun ve hepsinden önemlisi bazen her şeyi yapıp yine de kaybetmenin hayatın bir parçası olduğunu anlamanın tanımıdır Mourinho. Tıpkı çizgi filmde Tom’u sevmek gibi…



Mourinho ve Guardiola - Kupalar

Mourinho                         Guardiola
2 ŞL Kupası                      2 ŞL Kupası
1 La Liga Kupası              3 La Liga Kupası
1 İspanya Süper Kupası    3 İspanya Süper Kupası
1 Kral Kupası                    2 Kral Kupası
3 Premier Lig Kupası        3 Bundesliga Kupası
1 FA Cup                           2 German Cup
1 UEFA Kupası                 3 UEFA Süper Kupa
2 Serie A Kupası               3 FIFA Dünya Kulüpler Kupası
1 Coppa Italia                    TOPLAM: 21 KUPA
1 İtalya Süper Kupa
2 Portekiz Lig Kupası
1 Portekiz Cup
1 Portekiz Süper Kupası
3 İngiltere Lig Kupası
1 Community (Charity) Shield Kupası

TOPLAM 22 KUPA

6 Eylül 2016 Salı

Türkiye, hala keşfedilmemiş büyük bir pazar / Esteve Calzada


Futbol, artık sadece bir spor değil aynı zaman da büyük de bir endüstri. Kulüp satın alan yatırımcılar, dev sponsorlar, astronomik transfer ücretleri, akıllı statlar... Sıcak para dediğimiz şey artık futbolun göbeğine oturmuş durumda. Hal böyle olunca biz de spor yönetimi alanında yetkili bir isim olan Esteve Calzada ile konuştuk ve sorduk “Ne olacak bu futbolun hali?”




Sahibi olduğunuz PrimeTime Sport nedir? Ne tür hizmetler veriyorsunuz?
Prime Time Sport, spor pazarlaması alanında hizmet veren bir butik olarak düşünebilirsiniz. Çoğunlukla futbol alanında verdiğimiz hizmetlerin içerisinde oyuncuların tanıtımı, menajerliği, imaj haklarından, kulüplerin ve federasyonların stratejik danışmanlığı, pazarlama ve yönetimleri ile ilgili projeler üretip uygulanması ve son günlerde çok popüler olan youtuber’ların tanıtımı ve yönlendirilmesine kadar bir çok şey sayabiliriz. Yani futbol endüstrisinde çalışan her birime hizmet edecek projelerde yer alan bir kurumuz.

Spordan para kazanmanın temel ilkelerini anlatan Türkçeye de “Paradan Haber Ver” diye çevrilmiş olan bir kitabınız var. Futbol pazarlamasında para kazanmak için izlenmesi gereken 3 adım nedir?
Tabii ki üçten çok daha fazla madde saymak gerekir, ama senin için ilk üçü özet olarak sıralayacak olursam:
1. Hak’ların kontrolü. Yani statlardaki reklam alanlarının pazarlanması, sponsorluklar, futbolcuların ve kulüplerin reklam gelirleri, yayın hakları vs.
2.     İşbirliği yapılacak hedef markaları belirlemek için Pazar-marka analizi yapılması
3.     Agresif bir satış yaklaşımı.


Futbol endüstrisinde pazarlama ya da satış alanında çalışmak isteyen gençler ne yapmalı?
Diğer meslek dalları gibi burada net bir çizgi maalesef yok. Ama benim tavsiyem, sayısı az olmakla beraber bazı üniversitelerde futbol yönetimi bölümleri var, onları tercih edebilirler. Yüksek lisansta ise daha fazla üniversitede bu imkanı bulabilirler. Özellikle ekonomi, gazetecilik ve reklam bölümü öğrencilerinin futbol yönetimi alanında yüksek lisansı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Yani yola öncelikle bu alanda eğitim tercihleri ile başlayabilirler. Bu arada mutlaka, kulüp, federasyon, spor alanında sponsorluk yapan firmalar ya da spor pazarlama ajanslarında staj yapmaları da çok önemli.


Önce Rus oligarklar, sonra Arap şeyhleri kulüp satın alarak futbol endüstrisine girdiler. Sizce sırada kimler var?
Kesinlikle Çin. Kış transfer döneminde Çin Süper Lig’inde toplam 331 milyon avroluk transfer yapıldı. Ancak Çin’i sadece son dönemlerde astronomik rakamlara yaptıkları futbolcu transferleriyle değerlendirmeyin. Çinli iş adamlarının Avrupa’da çok yaygın bir şekilde kulüp satın almaya başladıklarını da görüyoruz. İtalya’da Inter Milan, İspanya’da Espanyol, Granada, İngiltere’de Aston Villa bazı örnekler. Wanda ve China Media Capital sırasıyla Atletico Madrid’in %20sini ve Manchester City’nin %13ünü satın aldılar. Yani futbol pazarının son büyük oyuncusu Çin diyebiliriz.


Futbolun içinden gelmeyen ama sermayeyi yöneten ve söz sahibi olan bu tip yatırımcıların endüstriye etkileri neler?
Eğer uzun soluklu başarı arıyorsanız artık bu futbolun içinden klişesini bir kenara bırakmalısınız. Futbol ve sermaye birlikte, yan yana yürümeli. İstediğin kadar çok yatırım yap, kulüp finansal olarak iyi bir tablo çizsin, eğer sahada takım bir başarı kazanmıyorsa, kulübün kasasındaki o paranın hiç bir kıymeti yok. Ya da tam tersini düşün, sezon sonu şampiyon olmuşsun, Avrupa kupalarına gidiyorsun, ama kasan bomboş, bir de üzerine borçlusun. Artık finansal fair play kuralları da çok katı. Böyle bir tabloda Avrupa’ya gitmek konusunda bile men yiyorsun. Sağlıklı bir yapı için hem iyi futbol oynayacaksın ki başarı gelsin, hem de bu başarı sayesinde kapını çalan yatırımcı ve sponsorlarla iyi bir finansal bağ kuracaksın ki, kasan dolsun.


Son dönemde bilet fiyatları önü alınamaz bir şekilde artıyor. Bu aynı zamanda stadyumlara gelen taraftar profilinin de sosyo-ekonomik olarak daha üst sınıflara değişmesine sebep oluyor. Bunun futbola etkisi nasıl olur?
Buna çok katılmıyorum. Premier Lig ve Bundesliga gibi Avrupa’daki önemli bir çok ligde makul fiyatlara bilet satıldığını düşünüyorum.

1984 yılında Diego A. Maradona 7.3 milyon avroya Napoli’ye transfer olduğunda bu o günler için dudak uçuklatan bir rakamdı. Artık transfer piyasasında 100 milyon avrolardan bahsediyoruz. Sence transfer ücretleri bu şekilde artmaya ne kadar daha devam edecek?
Kulüplerin gelirleri arttığı sürece transfer ücretleri de artmaya devam eder. Örneğin Premier Lig’de yeni yayın ihalesi yapıldı. Buna göre kulüplerin kasasına gelecek üç yılda 8.1 milyar İngiliz sterlini girecek. Bu rakam bir önceki ihalenin %70 üzerinde. Premier Lig’de bu paydan en az geliri alacak takım bile, La Liga’da Real Madrid ve Barselona’nın yayından kazandığı kadar parayı kasasına koyacak. Bu ne demek oluyor? 100 milyon avroya Gareth Bale’e imza attıran Real Madrid’in ödediği rakamın çok daha üzerinde rakamları, yeni transfer sezonunda İngiliz takımlarının harcamasını bekleyebiliriz.


Teknoloji çok hızlı ilerliyor. Sence futbolun ne kadar içerisinde ve futbolda teknolojinin sınırları nerede ayrılmalı?
Ben futbolun içerisinde olması gerektiğine inanan taraftayım. Özellikle de oyunun sonucuna etki edebilecek bazı hakem hatalarını ortadan kaldırmak konusunda. Gol çizgisi teknolojisi ile başladı. Şimdi de penaltı ve ofsayt kararları verilirken hakeme yol göstermesi açısından mutlaka kullanılmalı.

Sosyal medyanın futbola etkisi nasıl?
Sosyal medya maalesef sadece futbolu değil tüm yaşantımızı dramatik bir şekilde değiştirdi. Kulüpler ve oyuncular artık arada menajer ya da medya kanalları olmadan taraftarlar ile doğrudan iletişime geçebiliyor. Oyuncular sosyal medya kullanımı konusunda kesinlikle eğitim almalı. Çünkü bu şekilde doğrudan iletişim çoğu zaman oyuncuya ve imajına zarar verebiliyor. Yazdıkları mesajın, koydukları bir fotoğrafın zamanlaması, içeriği çok önemli. Dikkat edilmesi gereken bir çok detay var. sosyal medya kullanan oyuncu ve kulüplerin bu konuda  profesyoneller ile çalışmaları çok önemli.


Sosyal medyanın hayatımıza bu şekilde girişinden sonra pazarlama araçları da değişti. Kulüpler bu değişime nasıl ayak uydurmalı?
Kulüpler sosyal medya hesaplarını kullanarak mutlaka taraftarlarla bağlarını kuvvetlendirmeli. Bu büyük bir fırsat. Bu şekilde yeni taraftar kazanabilirler, mevcut taraftarların statlara ve kulübe ilgisini artırabilirler. Sonra da tüm bu iletişimlerini ölçümleyebilir ve sponsorlar ile paylaşıp, markaların finansal desteğini artırabilirler. Çünkü bir çok sponsor bu yol ile müşterilere doğrudan ulaşıp, pazarlama yapabilir.  

Barselona’da çok uzun yıllar çalıştın. Pazarlama adına diğer kulüplerden farklı ne yapıyorlar?
Benim de yaratılması döneminde bir parçası olduğum ve bundan da her zaman gurur duyduğum, “Bir kulüpten çok daha fazlası / mas que un club” konumlandırması diyebiliriz. Her şey müthiş bir jenerasyon yakalayarak başladı. Sportif anlamda bir çok başarı, kupa ve bununla beraber kapınızda sıraya giren sponsor ve yatırımcılar. Demin de dediğim gibi, biz pazarlamacılar bir konumlandırma oluştururuz. Bu çok başarılı da olabilir. Ama sistemin doğru çalışması için sportif başarının da olması şart. Barselona dışında da pazarlama araçlarını çok başarılı kullanan kulüpler var. Tıpkı Real Madrid ve Manchester City gibi.

Arda Turan hakkında ne düşünüyorsun?
Öncelikle şunu söylemeliyim Avrupa Şampiyonasında Türk taraftarlarının Arda’yı protesto etmesi beni çok üzdü. Bence Arda çok iyi bir oyuncu sadece şu ara zor bir dönemden geçiyor. Barselona’da hem 6 aydır forma giyemeyip, hem de fit kalmaya çalışmak pek kolay bir durum değil. Formunu eskisinden daha iyi bir şekilde geri kazanacağına inanıyorum. Yeni sezonda göreceğiz.

Potansiyeli yüksek olan ve Avrupa’da oynayabilecek başka hangi Türk oyuncuları beğeniyorsunuz?
Emre Mor ve Enes Ünal’ı da çok beğeniyorum. Onlar dışında da bir çok genç oyuncu var. Sadece yeterince fırsat verilmiyor gençlere.

Avrupa’daki bir çok büyük lig ve kulüpte çalıştın. Türkiye’yi İngiltere, İspanya gibi futbol endüstrisinin büyük olduğu diğer ülkelerle kıyaslarsan ne dersin?
Türkiye büyük bir potansiyele sahip ve halen bakir bir pazar. Taraftarların futbola ilgisi, yeni statlar ve bazı kulüplerin taraftar sayıları ciddi bir potansiyel oluşturuyor. Bu potansiyeli, yönetimsel olarak ihtiyaçlarla uyumlu bir hale getirip kullanmak için tek eksik bu alanda yönlendirme yapacak profesyoneller. Tıpkı kulübünüze yabancı yıldız bir oyuncu transfer etmek gibi. Yerli yöneticiler ile yabancı yönetici ya da danışman statüsündeki profesyoneller bir arada çalışmalı, tecrübelerini paylaşmalı ve fırsatları değerlendirmek için plan oluşturulmalı diye düşünüyorum. Bir de kulüpler mutlaka tam zamanlı çalışanlarca yönetilmeli.  Yarım gün başka yerde çalışıp yarım gün kulüp yöneten yöneticiler ile olmaz.

Global alanda Türk kulüplerinin güçlü ve zayıf olduğu alanlar neler?
Öncelikle kendilerini anlatmak konusunda eksikleri var. Yurtdışında kulüpler kendilerini iyi tanıtıyor olmalılar. Tamam kendi ülkende taraftarınla aran iyi ama artık dünya büyük bir pazar, yeni taraftar bulmanın tek yolu o büyük pazara açılmak. Bunun en büyük yolu da yayın haklarının yurtdışına açılması. Büyüme ancak bu şekilde olur. Bir de tabii ki şike davası ve sürecinin çok olumsuz etkileri oldu. Federasyonların bu konuda çok hassas davranması ve bir daha bu tip süreçlerinin yaşanmaması için ciddi önlemler alması şart.



Esteve Calzada kimdir?

Esteve Calzada FMCG sektöründeki uzun yıllar tecrübesinden sonra 2002-2007 yılları arasında Barselona kulübünde CMO (Chief Marketing and Commercial Officer) olarak çalıştı. Bu süreçte geliştirdiği projeler ile kulübe 400 milyon avro kazanç sağladı ve Nike-Barselona işbirliğinin mimarlığını yaptı.
2011’den beri Manchester City kulübüne danışmanlık veriyor.
UEFA (2013) ve FIFA (2014) çeşitli projeler için stratejik danışmanlık verdi.
2009 Messi’nin imaj haklarını yönetmek adına Leo Messi yönetimini kurdu.
Halen 2007 yılından beri kendi kurduğu Prime time Sport’un başında. Spor yönetimi hakkında kitapları ve makaleleri de olan Calzada; İspanya, İngiltere, Dubai ve Amerika’da bir çok üniversitede bu konuda  dersler de veriyor.


26 Haziran 2015 Cuma

Para var huzur var

Men's Health / Haziran

Silah icat oldu mertlik bozuldu, para futbolun içine girdi oyun bozuldu. Gazozuna yapılan maçlar, toprak sahalar, sokak aralarında atılan çalımlar hepsi eskidendi. Çok eskiden.


Son 20 yılın en büyük klişe laflarından biri endüstriyel futbol. Romantiklere göre, sponsorların, sermayenin, artan bonservis bedellerinin bir sonucu olarak artık dünyayı peşinden sürükleyen bu oyunun tadı kalmadı. Futbola artık bir şov gözüyle bakanlara göre ise, ekonomik gerçeklerin ön plana çıktığı günümüzde, futbolun da buna uyum sağlayıp “yeni kurallarının” olması ve bir iş modeli haline gelmesi gayet normal. Artık amaç oynamaktan çok, futbol şovunu yaratmak, böylece hem alternatif spor dalları hem de eğlence sektörü ile rekabet edebilmek.



Manchester United

Manchester United, futbolun beşiği İngiltere’nin en eski spor kulüplerinden biri. 1991 yılında Londra Borsası’nda halka açılan kulüp, aynı zamanda İngiltere’nin ilk halka açılan futbol kulübü. Kulübün o yıl sattığı 1,2 milyon lotun toplam değeri 28 milyon dolardı. O günlerde kimse, 2003 yılında Malcolm Glazer isimli bir zenginin, kulübü 790 milyon pound’a alacağını tahmin dahi edemezdi. Bugün ise kulübün değerinin yaklaşık 2,5 milyar dolar olduğu öngörülüyor. Kulüp değerine büyük etki eden marka gücünü ise hiç şüphesiz sportif başarı ve David Beckham, Cristiano Ronaldo gibi yıldız futbolcular sağladı, sağlıyor. Özellikle Beckham’a ait üretilen çerezden tutun nevresime kadar her türlü hediyelik eşya, Asya’dan Avrupa’ya kadar pazarlanmış ve kulübe hem gelir hem de popülerlik sağlamıştır.

Sportif başarı ise, kulüp için daha büyük gelir kaynağı sağlar. Çok basit bir denklem, sezon boyunca ligde ne kadar çok puan toplarsanız, yayın gelirinden o oranda fazla bir dilim alırsınız. Eğer bir de Şampiyonlar Ligi gibi turnuvalarda başarı sağlarsanız, o da dilimin üzerindeki krema olur. Sponsorlar kapınızı çalmaya başlar ve neleri pazarlayabildiğinize inanamazsınız. Bu sezon oynanan Manchester United-Arsenal karşılaşmasından tam da buraya uygun bir örnek size:
Old Trafford Stadı’na giden yol sonradan ismi değiştirilerek Matt Busby yolu olmuştur. Bu yolun sonu stada ve kutsal üçlünün heykeline çıkar; George Best, Denis Law, Bobby Charlton. Geçtiğimiz günlerde bir saat markası yüksek bir bedel karşılığı bu heykeli sahiplenmeyi planladığını açıkladı. Bu sezon Arsenal karşılaşmasında, stadyum spikeri tribünlerden Manchester United ailesinin değerli üyesi Suudi Telekom şirketini alkışlamalarını istedi. Bu arada devre arasında ise Amerikan telekomünikasyon şirketinden bir yetkili mikrofonla saha içinde bazı anonslar yapıyordu. Aynı gün maçın program kitapçığında bir fotoğraf kapağı süslüyordu. Yıl 1946, futbolcu bir taraftarla el sıkışıyor. Tamamı siyah beyaz olan resimde sadece kramponlar renklendirilmişti. Yeşil, turuncu florasan renklerle. Sanırım markasını anlamışsınızdır. Aslında o resim bir spor ayakkabı markasının reklamı gibi duruyorken, daha dikkatli gözler için belki de şunu ifade ediyordu:
Artık futbolcu ve taraftarın el sıkışacak kadar birbirine yakın olduğu günler çok eskide kaldı. Araya dev markalar girdi.

Kulüpler ekonomik olarak büyüyüp güçlenirken, taraftarlarla olan bağ zayıflıyor. Eskiden odalarının duvarlarına hayran olduğu futbolcunun posterini asan gençler, şimdi onun yerine kulübün, futbolcunun resimlerinin olduğu nevresimlerde uyuyor. Peki taraftar bu durumdan şikayetçi mi? Bu soruyu önce “hangi tip taraftar?” diye sınırlamak lazım. Çünkü değişen futbol ekonomisi ile birlikte taraftar profili de aynı kalmadı.

2000 yılında Şampiyonlar Ligi grup maçlarında, Manchester United - Dinamo Kiev karşılaşmasından sonra Roy Keane Old Trafford tribünlerine ayar vermişti:

“Sahada olup bitenlerden haberleri yok, futboldan bile anlamıyorlar, pas verirken ya da bizden bir futbolcu sakatlanmış yerde kıvranırken, tribünde bazılarının karidesli sandviçlerini yemelerine uyuz oluyorum. Bunlar taraftar değil. Benim için taraftar deplasmanlarda gördüğüm taraftarlar, onlara "hardcore fan" diyorum ben. İşin asıl kötü tarafı bütün bunlar kimsenin umurunda değil.”

Adam bunları söylediğinde sene 2000’di. Bizim için henüz statlarda çekirdeğin serbest, acıkanlar için tek çarenin stat önündeki köfte ekmek arabasının olduğu dönemin sonlarıydı. Bugün ise hayatımıza giren modern, akıllı statlar ile birlikte Türkiye’de de taraftar profili oldukça değişti. Devre arasında açık büfeden tabağını doldurabilmek adına, 40. dakikada koltuğunu bırakan izleyici, trafiğe kalmamak adına da maçın son 10 dakikasını izlemiyor. Bu gruba taraftar demeye dilim varmadığı için izleyici demeyi tercih ediyorum. Yine de onlar bu değişim rüzgarının en masum kısmı diyebiliriz. Çünkü böyle dev bir endüstride onlar kendini taraftar zannetmeye devam etsin, bu endüstriyi yöneteneler onlara çoktan “müşteri” demeye başladı. Peki kim bu “Big Boss?”



Rus Oligarklar

Geçtiğimiz yıllarda ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, Rusya’nın en zengin 20 isminin, Putin yönetiminin koyduğu katı vergi yasalarından paralarını kaçırmak için kullandığı, ülke dışında kaydı bulunan şirketleri derledi. İlk üçe giren isimlerin ortak bir özelliği var; futbol.
Alisher Usmanov, Arsenal kulübünün %15 hissesine sahip. Dmitry Rybolovlev, Monaco kulübünün %66 hissesine sahip. Ancak bu da Rybolovlev’e yetmedi. Cebinden 160 milyon dolar verip, Radamel Falcao, James Rodriguez ve Joao Moutinho’yu kulübe transfer etti. Asıl mesleği kardiyolog olan Rybolovlev, daha popüler ve kuvvetli kulüpler varken, satın almak için neden Monaco’yu seçti acaba diye düşünebilirsiniz. Monaco, her ne kadar Fransa ile sınırlarını paylaşsa da, aslında Fransa’dan bağımsız bir prenslik devleti. Bu da onlara farklı haklar sağlıyor. Örneğin, yıllık ücreti bir milyon avro olan bir futbolcunun vergiler dahil kulübe maliyeti 1.051.223 avro. Ama aynı ligde mücadele eden her hangi bir Fransız takımı aynı oyuncuya 3.190.900 avro ödemek zorunda. Vergiden kurtulmak için oldukça güzel bir ülke Monaco, değil mi?
Rus futbol patronlarının içinde en popüleri hiç şüphesiz Chelsea’nin sahibi Roman Abramovich. Futbola olan düşkünlüğü sadece Chelsea ile sınırlı olmayan Abramovich, kurduğu Abramovich Milli Futbolcu Yetiştirme Akademisi ile dünya ve Rus futboluna ciddi bir katkı da sağlıyor. Birlikte çalıştığı profesyoneller onun için, “Kulübü satın aldığında futboldan anlamayan biriydi,” diyor. Şimdi ise Sporting Lisbon’un 21 yaşındaki defans oyuncusunu tartışabilecek kadar futbola hakim.


Takdir edersiniz ki, böyle devasa büyüyen bir endüstri bir çok işadamının iştahını kabartır. Hal böyle olunca, petrol zengini Arapların da “aniden” futbola ilgi duymasını anlamak lazım.


Arap Baharı

Futbolun nasıl global bir güç olduğunu anlamak için Arap sermayesinin yönüne bakmakta fayda var. Arap şeyhleri petrolden kazandıkları parayı hangi sektöre yatırıyorsa, o alan mutlaka dünyanın yeni çekim alanı haline geliyor. Zamanında İspanya’ya kadar dayanan Arapların şu anda en kuvvetli olduğu yer İngiltere. Premier Lig’de şampiyonluk tadan Manchester City, 2008 yılında Abu Dhabi United Group tarafından satın alınmıştı. Arsenal ise stadının isim hakkını 100 milyon pounda Emirates Hava Yolları’na satmıştı. İngilizler başta görgüsüz diye eleştirdikleri Araplara burun kıvırmış olsalar da, artık neredeyse “Tanrı Şeyhi korusun” diyecek kıvama geldiler.

Arapların yönetimi ele geçirdiği bir başka kulüp ise Paris Saint Germain ya da İbrahimoviçspor. Zlatan’dan sonra kariyeri bitmiş bir David Beckham’ı bile kulübe transfer ettiler. Katar Yatırım Ortaklığı projesi haline gelen PSG, neyse ki sportif anlamda arzu ettiği başarıyı yakaladı, üç sezondur ligi şampiyon bitiriyor.

İspanya (Getafe), İtalya (Roma), Belçika (Lierse,Charleroi), İsviçre (Servette), Portekiz (Beira) gibi daha başka liglerde de yatırımları var Arapların. Bunu sadece kulüp satın almak olarak düşünmeyin, sağladıkları sponsorluklar da oldukça ciddi düzeyde. Real Madrid stadının yenilenmesi için isim hakkı artı “bir miktar para” (500 milyon avro) karşılığında bir Arap şirketiyle anlaştı. Bu ballı anlaşmayı kaçırmak istemeyen kulüp başkanı Perez, görüşmeler sırasında kulüp logosunda bulunan hac işaretini bile kaldırmaya söz verdi. Hala kadınların stadyumda futbol maçı izlemesi yasak olan Arap ülkelerinde, her ne kadar taraftarlıktan çok parayla ilgileri de olsa, bu ilgi onlara 2022 Dünya Kupası’nı düzenleme “fırsatını” dahi verdi. 



Yeni “global” futbol düzeni artık bize geniş bir dünya mozaiği sunuyor. Katarlı bir patron, Brezilyalı bir sportif direktör, Portekizli bir hoca ve dünyanın bir çok farklı yerinden oyuncular. Bir zamanlar yüzyılın yeteneği Maradona, Barcelona’ya 5 milyon avro, Napoli’ye ise 7 milyon avro karşılığında transfer olup iki kere transfer rakamı rekoru kırmıştı. Bugün aynı parayı düşünürseniz, Maradona artık bizim ligde bir Bruma bile etmiyor. Anlayacağınız artık büyük bir yetenek izlemek istiyorsanız, çok daha fazla para harcamanız gerek.