manchester united etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
manchester united etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2016 Perşembe

Mourinho’yu neden sevdim?

Yazının başlığını okuyan bir çoğunuzun aklından eminim Guardiola da geçti. Oysa ki cümlenin hiç bir yerinde ismi geçmiyor olmasına rağmen. Hayat bize hep bir taraf olmayı sunuyor. Messi’ci misin, Ronaldo’cu mu? R&B’ci misin, rock’cı mı? Cross fit’çi misin, ağırlık antrenman’cı mı? Birini seviyorsan diğerini otomatik olarak sevemezsin. Ben tercihimi çok uzun zaman önce Mourinho’dan yana yaptım. Bu yüzden Real Madrid’ciyim, Manchester United’cıyım ve Guardiola’nın daima karşısındayım. 


Bir şeyin ya da bir kimsenin tarafında olma durumu aslında çok küçük yaşlarda, daha henüz çizgi film izlediğimiz dönemlerde başlıyor. Gerçi bazılarımız çizgi filmleri hala izliyoruz, ben dahil. Misal Tom ve Jerry’de de daima Tom’u tutardım ben. Kedileri çok sevdiğimden falan asla değil. Tom daha zekidir çünkü, daha doğaldır ve yeteneklidir. Jerry’i yakalamak için bazen mekanik bazen kimyasal bir sürü icat yapar ama ya köpek uyanır, ya ev sahibesi gelir ya yağmur yağar, olmayacak aksilikler yüzünden hep elinden kaçırır. Elinden kaçırdığıyla da kalmaz, bir de üzerine sopayı yiyen hep o olur. Sanmayın ki popülist bir mağdur edebiyatı yapıyorum. Tom çizgi sinemanın Jerry Lewis’idir. Kaybederken bile yeteneklidir çünkü. Yüzünü binbir şekle sokar, gerektiğinde akordeon olur, ya da yuttuğu şeyin şeklini alır. Jerry ise sadece hızlı koşar. Çeviktir. Ama bunun dışında bir hırsı, özel bir yeteneği yoktur. Tom’u tutmak biraz da Jerry’e gıcık olmak kaynaklı bir taraftarlıktır. Daima kazanan Jerry’e karşılık, Tom’un da kazanabileceğini görmek istemektir. Çünkü film ancak o zaman gerçekten heyecanlı olur.  

İşte bu sebepten benim için Mourinho yeşil sahaların Tom’udur. Kaleci bir babanın oğlu olarak doğup, futbolcu olmaya çalışmış ama başarılı olamayacağını anlayınca ne ısrar etmiş ne de pes etmişti. Sadece yönünü değiştirmiş ve yine kafasına koyduğu hedefe başka bir planla yürümüştü. Önce üniversitede spor bilimleri okudu ardından asistan menajerlik, genç takımlara teknik direktörlük derken Bobby Robson’ın tercümanlığını ve yardımcı antrenörlüğünü yapmaya başlamıştı. Robson ile Sporting Lisbon, Porto ve Barselona’da birlikte çalıştı. Mourinho ondan bahsederken “Hayatımın ilham kaynağı,” der ve “Kaybettiğimiz bir maçın ardından bana gelip ‘Üzülme çünkü diğer soyunma odasında birileri sevinçten havalara zıplıyor’ demesini hala tebessümle hatırlıyorum,” diye ekler. Barselona’da beraber çalıştıkları dönemde ileride ezeli rakibi olacak Guardiola ise takımda futbolcuydu. Robson Barcelona’dan ayrılınca Mourinho kalıp Van Gaal ile çalışmaya devam etti. Ve ardından zaten hepimizin bildiği Porto, Chelsea, Inter, Real Madrid, Chelsea ve şimdi de Manchester United ile devam eden teknik direktörlük kariyeri başladı. 

Mourinho büyük ihtimalle dünyadaki tüm teknik direktörlerden daha çok yetenekli oyuncuyla karşılaştı, motive etti ve yönetti. Bir çok teknik adam üstün yetenekli oyuncular ile çalışmanın zorluğundan bahsederken, o “İnsanların bunu sorun olarak görmesini ya da elinde bir tane varken daha fazlasının olamayacağını söylemesini hiç anlamadım. Ben mümkünse 11 özel yetenek istiyorum.” dedi. Chelsea’ye ilk geldiğinde 41 yaşındaydı yani oyuncular ile arasında çok da büyük bir yaş farkı yoktu. Herkes bunun otoritesini sarsacağını düşünürken, o Petr Cech’den Drogba’ya kadar bir çok oyuncuya ilham oldu. “İnsanlar Mourinho’nun beni sevip bana çocuğuymuşum gibi davrandığını söylerdi” diyor Drogba. “Ama iyi oynamıyorsam yedek kalırdım. Onun en büyük özelliği bu. Saha dışında sizi seviyor olsa bile iyi oynamıyorsanız formayı vermez. İnsanlara güven veren tarafları var. Bir oyuncu maçta iki gol atmış olabilir ama Mourinho karşılaşmanın ardından bir savunma oyuncusuna gidip maçın adamı olduğunu söyleyebilir. İki gol atmışsanız iyi oynadığınızı bilirsiniz ama sizin bunu yapmanız için diğer bölgelerde birileri de çok sıkı çalışmıştır ve o da bunu bilir.” Bir diğer Mourinho hayranı Petr Cech’e göreyse Portekizli’nin en önemli özelliği, her oyuncuya nasıl davranması gerektiğini bilmesi. “Herkesin farklı olduğunu anlıyor” diyor Çek kaleci. “Her oyuncuyla tek tek nasıl konuşacağını bilir. Bu da ister 10, ister 40 maç oynayalım, takımın bir parçası olduğumuzu hissetmemizi sağlar.” 

Inter’in başına geçtiğinde bu sefer karşısında bir başka yıldız Zlatan İbrahimoviç vardı. Ibra sonradan oto biyografisinde bu sıra dışı adamdan  “Soyunma odası tıpkı bir tiyatro, bir psikolojik oyun gibiydi. Kötü oynadığımız maçların görüntülerini izletip ne kadar çaresiz olduğumuzu söyler ve sahadakileri tanıyamadığını anlatırdı. Sonra da şöyle derdi: ‘Şimdi sahaya aç birer aslan, birer savaşçı gibi çıkın!’ Yumruğunu diğer avucuna vurup yere attığı taktik tahtasını tekmelerdi. Bunları gördükten sonra hepimizin vücudundaki adrenalin seviyesi artar, sahaya müthiş bir coşkuyla çıkardık. Onun kendini takıma bu kadar verdiğini görünce ben de her şeyimi ona vermek istiyordum.” Aynı Zlatan, konu bir dönem beraber çalıştığı Guardiola’ya gelince ise “Korkağın teki!” deyip oldukça can sıkıcı satırlar yazıyordu. Bir çok oyuncu o takımdan ayrıldıktan sonra peşinden gitti. Profesyonel ilişkiden öte her biriyle kişisel bir bağ kurduğu çok açık. Hemen burada küçük bir pencere açıp dillere pelesenk olmuş Mourinho ve egosu ile ilgili bir soru sormak istiyorum:

Sence yüksek egolu bir adam, başarısız olduğunu kabul edip, başka teknik adamların yanında tercümanlık yapar ve bunu gururla anlatır mı? Ve aynı adamın yüksek egosu bu kadar yıldız futbolcunun egosuyla hiç mi çarpışmaz?

Benim cevabım Mourinho’nun konuşulduğunun aksine yüksek egolu bir adam olmadığı yönünde. Sadece çok iyi bir lider ve maalesef sahneler iyi lider görmeye pek alışık olmadığı için bu kendisine yakıştırılan bir etiket. 


Yazıyı buraya o kadar okuyup, fare Jerry’nin daima Tom’u alt etmesinden hoşlanan, Guardiola fanatikleri biraz sıkılmış olabilir. Sakın yanlış anlamayın, Guardiola’nın yeteneği ve liderlik özelliklerine bir itirazım yok. Bu ikilinin bu sezon İngiltere Premier Ligi’nde, hem de aynı şehirde rakip olarak karşı karşıya gelmelerine en çok sevinenlerden biriyim. Ne yazık ki Mourinho, Manchester United başında sezona pek de iyi başlamadı. Hatta kariyerinin en kötü sezonu bile denebilir. Eylül ayında oynanan Manchester derbisinde, City’nin başındaki Guardiola’ya kaybetmesi de cabası. Evet ilk bölümde Jerry yine kazandı. Tüm dünyada bir çok insanı ekran başına kitleyen bu mücadelede tabelada Manchester City kazanırken, gelin bu iki teknik adamı şimdiye kadar ki Premier Lig performanslarıyla karşılaştıralım:


1.TAKTİK
Guardiola, sezon başından bu yana David Silva ve Kevin de Bruyne’dan maksimum faydalandı. Raheem Sterling ise zaten iyiydi daha iyi gözüküyor. Kaybedilen topların hızlıca geri kazanılması özellikle takımın en güçlü yanı gibi duruyor. Joe Hart’ın ayrılışının ardından kaleci Claudio Bravo hala bir soru işareti. Mourinho ise hala Rooney ve Pogba’nın beraber nasıl oynayabileceği sorusuna saha içinde yanıt bulabilmiş değil. Pogba her ne kadar Fellaini ile saha içinde iyi anlaşıyor gibi gözükse de henüz kendisinden beklenen yaratıcılığı sergileyebilmiş değil.
Mourinho: 6/10
Guardiola: 9/10

2.TRANSFERLER
Her iki teknik adam için de iyi bir transfer sezonu geçti. Guardiola defansa belki bir oyuncu takviyesi daha yapabilirdi. Ama anahtar pozisyonları çok iyi doldurdu. Özellikle John Stones ve İlkay Gündoğan ilk hafta maçlarında beklenenin üzerinde bir performans sergiledi. Ancak hiç şüphesiz bütün transfer pazarı, Mourinho’nun rekor kıran Pogba transferini konuştu. Öyle ki İbrahimoviç transferini bile bir an için unuttuk. Eric Bailly ve Henrikh Mkhitaryan da yine heyecan veren Manchester United transferleriydi.
Mourinho: 9/10
Guardiola: 7/10

3.BASIN İLİŞKİLERİ
Mourinho basına karşı hep direkt oldu, çoğu zaman hakemlerden dert yandı, ya da oyuncuların bir ivmeye ihtiyacı olduğunu düşündüğünde basın önünde kendi oyuncusunu eleştirdi. Geçmişte basın yoluyla UEFA’yı bile çok sert eleştirmişliği oldu. Portekizli teknik adam hiç şüphesiz vermek istediği mesajları en etkili şekilde doğru adrese ulaştırmak için medyayı en iyi kullanan teknik adam.
Guardiola ise genelde net konuşmayıp politik davranmayı tercih eden bir isim olduğu için çoğu zaman mesaj karmaşası yaşadı, özellikle de Nasri ve Hart’ın ayrılışı esnasında.
Mourinho: 9/10
Guardiola: 7/10

4.GENÇ OYUNCULARI OYNATMAK
Manchester City alt yapısının felsefesi umut vaad eden oyuncuların her zaman A takım ile idman yapması üzerine kurulu. Ama Guardiola geldiğinden beri bundan çok daha fazlasını yapıp, hem gençlerle idman sahasında birebir vakit geçiriyor, hem de maçlarda yedek kulübesi dahi olsa fırsat veriyor. Tosin Adarabioyo, Pablo Maffeo, Angelino, Angus Gunn ve Aleix Garcia bu gençlerden bazıları. Mourinho ise geldiğinden bu yana gençlere pek fırsat tanımadı, buna Marcus Rashford bile dahil.
Mourinho: 5/10
Guardiola: 8/10

5.KULÜP VİZYONU İLE UYUM
Mourinho geldiğinden bu yana takıma benimsetmeye çalıştığı hücum futbolu ile biraz daha Fergusonvari bir yol izleyip, Van Gaal’den farklı davranıyor. “Benim felsefem daha farklı, daha iyi demiyorum sadece farklıyım diyorum,” diyen teknik adamın takımına ilk söylediği cümle “Ne olursa olsun kazanın.” Bu yaklaşım hiç şüphesiz hala kulübün içinde olan sessiz patron Alex Ferguson’un hoşuna gidiyordur.
Guardiola ise şu sıralar logosunu da değiştiren, kendi felsefesi ve krallığını yeni kurmaya çalışan Manchester City’de bu boşluğu fırsat bilip kendi vizyonunu benimsetmeye çalışıyor. Ancak diğer yandan geçen sezon Leicester City’nin oynadığı kontratak futbolu gösterdi ki, saf tiki taka futbolu tarih oluyor. En azından İngiltere’de. Katalan teknik adamın bu değişime nasıl evrileceğini zamanla göreceğiz.
Mourinho: 7/10
Guardiola: 6/10

TOPLAM - Mourinho 36/50; Guardiola 37/50

Bu skorlara bakıp, “Ne oldu seninki yine kazanamadı?” diyebilirsiniz. Ama henüz konunun yazarı olarak kanaat notumu kullanmadım. Her iki teknik adamı liderlik özellikleri ve daha da önemlisi tutkularıyla karşılaştıracak olursak hiç şüphesiz Mourinho çok daha yüksek puan alacaktır. Liderliğin temel şartı başka insanlara ilham olabilmektir. Bunun için de dinleyen herkesi etkileyebilecek bir yaşam hikayeniz olması gerekir. Mesleğe başlayış şekli, beraber çalıştığı isimler, kazandıkları ve hatta kaybettikleriyle  Mourinho etkileyici bir hikayeye sahip. Ve her geçen yeni bir sayfa daha ekliyor. Beraber çalıştığı insanları kendi motivasyonuyla motive eden bu adam, içindeki tutkuyu herkesin hissetmesini sağlıyor ve insanların içinde benzer tutkuları ateşliyor. Bunun için de futbolcularla samimi bir ikili ilişki kuruyor. “Oyuncularla uçak yolculuğu yapmanın iki yolu var: Ya hep birlikte business class’ta uçarsınız ya da herkes için yer yoksa siz de teknik ekibinizle birlikte ekonomi sınıfına geçersiniz. Benim business’ta gitme sebebim tüm takımın gidiyor oluşu. Herkese yetecek kadar yer olmasa arkalarında giderim. Bir süre önce bir kulübe, takımı sezon öncesi kampına götürmek için otobüs geldi. Yaptıkları ilk iş, teknik direktör ve ekibini ayrı, futbolcuları ayrı götürmek oldu. İçimden ‘Kütü başlangıç’ dedim ve yanılmadım. Bir lider olarak hatırlamanız gereken şeylerden biri de sizin için çalışan insanların sizden daha önemli olduğudur.”

Benim için Mourinho bir ilham kaynağıdır. Asla pes etmemenin, yol tıkandığında alternatif yollar üretmenin, en arıza diye tabir edilen insanların bile doğru yaklaşılırsa anlaşılabilir ve yönetilebilir olduğunun ve hepsinden önemlisi bazen her şeyi yapıp yine de kaybetmenin hayatın bir parçası olduğunu anlamanın tanımıdır Mourinho. Tıpkı çizgi filmde Tom’u sevmek gibi…



Mourinho ve Guardiola - Kupalar

Mourinho                         Guardiola
2 ŞL Kupası                      2 ŞL Kupası
1 La Liga Kupası              3 La Liga Kupası
1 İspanya Süper Kupası    3 İspanya Süper Kupası
1 Kral Kupası                    2 Kral Kupası
3 Premier Lig Kupası        3 Bundesliga Kupası
1 FA Cup                           2 German Cup
1 UEFA Kupası                 3 UEFA Süper Kupa
2 Serie A Kupası               3 FIFA Dünya Kulüpler Kupası
1 Coppa Italia                    TOPLAM: 21 KUPA
1 İtalya Süper Kupa
2 Portekiz Lig Kupası
1 Portekiz Cup
1 Portekiz Süper Kupası
3 İngiltere Lig Kupası
1 Community (Charity) Shield Kupası

TOPLAM 22 KUPA

25 Ekim 2016 Salı

Siyah inci: Paul Pogba

“Ona reddemeyeceği bir teklif yapacağım.” The Godfather / Baba filminin belki de en unutulmaz repliklerinden biri. 1972 yapımı olan film dev oyuncu kadrosuna rağmen 6,5 milyon dolarlık mütevazi bir bütçe ile çekilmişti. Hollywood hep yüksek rakamlı bütçelerin konuşulduğu bir yer olmuştur. Oyuncuların aldığı ücretler, prodüksiyon maliyetleri, kontratlar, televizyon gelirleri, sıradan bir insanın pek de hayal edemeyeceği paralardır. Derken 80’ler ile beraber bu dev endüstri ile rekabet edebilecek başka bir alan doğdu: Futbol endüstrisi. 1982 yılında Maradona diye bir adam Barselona kulübüne 5 milyon avro karşılığında transfer olup, bir anda bütün rakamları alt üst etti. Günümüze gelene kadar da futbol dünyasındaki transfer rakamları artarak devam etti. 2013 yılında Gareth Bale İngiltere’den İspanya’ya, Real Madrid’e 100 milyon avro gibi bir rakama gidip, dünyanın en pahalı transferi oldu. Bu arada sinema endüstrisi de boş durmadı. X-men, Avatar, Harry Potter gibi dev bütçeli filmleri vizyona soktu. Hollywood’da rekor şu an 300 milyon dolarla Karayip Korsanları’nda. Futbolda ise yeni bir rekor Temmuz ayında kırıldı. Paul Pogba 105 milyon avro (116 milyon dolar) ile belki bir Karayip Korsanı değil ama siyah inci şimdilik dünyanın en pahalı transferi. 


Manchester United İngiltere’nin en büyük kulüplerinden biri. Tarihi boyunca bir çok kupa ve yıldız futbolcuya alışık olan bu kulübün ne yazık ki son bir kaç yıldır yüzü gülmüyordu. Sir Alex Ferguson’un vedasından sonra ne koltuğunu doldurabilen bir teknik adam oldu, ne de tatmin edici bir başarı geldi. Bu sezon kötü gidişe bir dur demek isteyen kırmızı şeytanlar, değişimin ilk sinyalini Mourinho’yu takımın başına getirerek verdi. Mourinho işe PSG ile sözleşmesi biten Zlatan İbrahimovic ile başladı, Eric Bailly, Henrikh Mkhitaryan derken Pogba ile altın vuruşu yaptı. 

Jose Mourinho hiç bir zaman para harcamaktan korkan bir teknik adam olmadı. Diego Costa, Luka Modric, Fabregas, Shevchenko gibi yıldız isimleri dönemin yüksek ücretlerinde transfer eden Mourinho, 11 yıl önce Chelsea’ye ilk geldiği günden bugüne çalıştırdığı takımlar için toplam 995 milyon avro’luk transfer gerçekleştirmiş. Tabii, bugün itibariyle bu rakamda büyük pay sahibi olan isim Paul Pogba. Bir çok insan bu transferi Gareth Bale ya da Cristiano Ronaldo ile karşılaştırdı, ya da mevzunun şu ana kadar okuduğunuz rakam tarafına takıldı. Ancak tüm bunları burada bırakıp şunu kabul etmek lazım ki, United planlarını bundan çok daha fazlası üzerine kurdu. 23 yaşında, potansiyeli ve yeteneği üst düzey ve maçın kahramanı olabilecek bir adam transfer etti. Hiç şüphesiz Mourinho’nun kariyerinin en önemli taşlarından biri, dünyanın en pahalı transferini nasıl oynatacağı olacaktır. Pogba’yı saha içinde tanımlamak zor. Sezon başına 15 gollük ortalaması ile bir Frank Lampard değil belki ama oyunu değiştirecek bir oyuncu olduğu da kesin. Rooney ve Zlatan ile beraber oynayacağını da düşünürsek tablo şaşırtıcı olabilir. Saha içinde çakılı kalmadan oynayacağı bir sistem kurulması şart. Aksi takdirde Deschamps’ın Avrupa Şampiyonasında oynattığı gibi sahaya çıkan bir Pogba kafese tıkılmış bir aslandan farksız olur. 

Pogba gelmiş geçmiş en iyi orta saha oyuncusu olup, Manchester United’ı zirveye taşımaya çok yakın. Muhtemelen İngiltere’de Steven Gerrard, Frank Lampard ya da Yaya Toure ile kıyaslanacaktır. Modern futbolda orta saha oyuncusunun tanımını yeniden yapan bu futbolcular aynı zamanda uzun aradan sonra takımlarını zafere taşıyan futbolcular da oldular. İşte United’ın da bu transferdeki asıl amacı kendi kahramanını bulmaktı. Pogba üzerinde astronomik rakam baskısını hissedecek tipte bir oyuncu da değil. Juventus ile oynadığı Şampiyonlar Ligi finali ve bu sene Avrupa Şampiyonası finali döneminde verdiği tüm röportajlarda sergilediği soğukkanlı tutum gösteriyor ki, baskıyı absorbe edip yönetebilen bir futbolcu. Dört kez Serie A şampiyonluğu tadan Pogba İngiliz futboluna adapte olmakta sorun yaşamayacak kadar atletik, güçlü ve hızlı dribling yapabilen bir oyuncu. 

Her hikayenin bir başlangıcı vardır. İşte bu da Manchester United orta sahası, Fransa Milli takım oyuncusu ve dünyanın en pahalı oyuncusu Paul Pogba’nın hikayesi. “Çocukken her şeyi merak eder ve öğrenmek isterdi. Onu ilk kez futbol oynarken gördüğümde yeteneği olduğunu fark etmiştim. Dört yaşındaydı ve kendinden büyük çocuklarla oynuyordu.” diyor bir dönem amatör futbol oynamış babası. Çoğu yıldız futbolcunun çocukluğuna bakınca, şehrin uzak semtlerinde büyüdüklerini ve futbolu sokakta öğrendiklerini görüyoruz. Fransa’nın banliyösü Roissy en Brie’de de bir çocuğun futbol oynayabileceği tek bir kulüp vardı, o da hayallerine uzanmak için tek yol olan US Roissy. Pogba da futbola burada 6 yaşında başladı. U17 takımının antrenörü Nicolas Moressee, sürekli Manchester United tişörtü giyen bir adamdı ve bugün hala odasında Pogba’nın ilk formasını saklıyor. Onun yanında ise Pogba’nın şöyle imzaladığı bir Juventus forması var: 
“Hayallerimdeki ilk kulüp Roissy en Brie”

Pogba Manchester United için sağlık kontrolünden geçmeden bir gün önce yine eski kulübünü ziyarete gitmiş ve kulüpteki çocuklar ile idman yapmış. Bu işin manevi bağlılık kısmı. Ama aslına bakarsanız Pogba ilk kulübüne bundan daha fazlasını yaptı. Fransa Futbol Federasyonu’nun uygulamasına göre, 12 yaşına kadar bir futbolcuyu yetiştirmiş olan her kulüp transfer bedelinin %0.25’ini almaya hak kazanıyor. Bu kurala göre Pogba 13 yaşına kadar formasını giydiği ilk kulübüne bugün 400.000 sterlin kazandırmış oluyor. Böylesine küçük bir kulüp için bunun ne demek olduğunu bir düşünün. Okul servisi, yeni formalar, yeni bir çamaşır makinesi ve daha neler neler. Kulübün geleceği bir nevi garanti altına alındı diyebiliriz.

Takımın defans oyuncusu ve aynı zamanda genç takımın antrenörü Nabil, hala Pogba ile beraber tatil yapan en yakın arkadaşı. “Hiç değişmedi, hala aynı. Herkes onun o parayı hak edip etmediğini soruyor. Halbuki Juventus ve Fransa Milli Takımı ile yaptıkları aslında hak ettiğinin ispatı.”


Profesyonel futbola geçişi ise Ligue 2’de Le Havre takımı ile oldu. Alt yapı, genç milli takım derken Avrupa için oldukça dikkat çekici bir oyuncu haline geldi. 2009 yılında Manchester United’ın alt yapısına transfer oldu. 2011 yılında ise İngiltere Lig Kupası’nda Leeds United’a karşı A takımla ilk kez sahaya çıktı. Alex Ferguson’un çocuk yaşta keşfettiği futbolcular meşhurdur. Roy Keane, Ryan Giggs, David Beckham, Paul Scholes, Cristiano Ronaldo, Wayne Rooney... İşte tıpkı abileri gibi Paul Pogba genç yaşında Ferguson’un dikkatini çekmişti. Ancak nedendir bilinmez Ferguson bu genç yeteneğe pek fazla forma şansı tanımadı ve yedek kulübesinde oturttu. Belki bir çeşit Ferguson eğitim taktiğiydi, belki yıldızlarla dolu Manchester United kadrosunda sıra gelmedi, sorunun cevabını tek bilen Ferguson. Ancak şu bir gerçek sonrasında pişmanlığı yaşayan da yine Ferguson. 

Premier Lig meraklıları hatırlayacaktır 2011-12 sezonu yılbaşı haftasında Manchester United Blackburn Rovers ile oynadı ve 3-2 kaybetti. Ferguson o maçta kanat oyuncusu Park Ji-Sung ve sağ bek Rafael da Silva’yı orta sahada oynattı. Zaten Wayne Rooney, Jonny Evans ve Darron Gibson sakattı. 90 dakika boyunca oyuna girmeyi bekleyen Pogba, ikinci yarıda Anderson oyuna alınınca gemileri yaktı. Zaten sezon sonunda sözleşmesinin bitmesini fırsat bilerek Juventus’a imzayı attı. Takımdan ayrıldıktan sonra ise Ferguson hakkında şöyle diyecekti:

“Açıkçası O’nun bize gereken saygıyı gösterdiğini düşünmüyorum. Dürüst olmak gerekirse bu sürecin sonunda gayet mutluyum.”

Juventus’ta her maç ilk 11’e giren ve harikalar yaratan bir oyuncu artık tam anlamıyla yeşil sahalardaydı. İlk sezon sadece beş gol attı ama yeteneği ve maç boyunca gösterdiği yaratıcılıkla İtalyanları kendine hayran bıraktı. Oynadığı her maçtan sonra gazeteleri “Sir Alex’in Paul’u elinden kaçırması tarihindeki en büyük yanlış olabilir” yorumları süsledi. İtalyanlar sevdikleri futbolculara lakap takmaya bayılırlar. Ona leylek bacakları, her yere uzanan driblingleri ve uzun şutları yüzünden “Ahtapot Paul” dediler. 

Bu arada Fransa Genç Milli Takımı’nda oynayan Pogba Türkiye’de düzenlenen U20 Dünya Kupası’nda hem kupayı kazanıyor hem de altın top ödülünü alıyordu. Final maçını statta izleyenlerden biri olarak, o gün “Bu çocuk bir efsane yahu” diyenlerden biri olduğum için ben de kendimi şanslı hissediyorum. Fransa’nın zaten favori gösterildiği turnuvada, penaltılara kalan finalde hepimiz dünyanın en iyi orta saha üçlüsü olabilecek gençleri alkışlıyorduk: Veretout, Kondogbia ve Pogba. 

Ofansif yönü defansif yönüne ağır basan, her topa ayağını uzatan, yaratıcı oyun zekasının Pirlo’nun ki kadar olduğunu söyleyebileceğimiz Pogba, dünyanın belki de en büyük kulüplerinden biri sayılabilecek Manchester United’dan ayrılma özgüvenini gösterdikten sonra, asıl olgunlaşma sürecine Juventus’ta girdi. Pogba bugün İtalya’ya veda etti ama yine kulübüne kazandırarak. Pogba ve Coman’ı bonservissiz transfer eden Juventus iki futbolcudan 130 milyon avro kazandı. Hayal etmeniz için söylüyorum; Juventus yeni statını 120 milyon avroya yapmıştı. Hani İsviçreli bilim adamları bir araya gelse, “Vieira tipi bir orta saha olsa ama yetenek de biraz daha fazla olsa” düşüncesiyle bir futbolcu tasarlasalar ortaya Pogba çıkardı. Fransızlar'ın yeni Vieira'sı Pogba hakkında söylenecek fazla söz yok. Güçlü, dirençli, uzaktan şutlarda her iki ayağını da kullanan, Juventus'ta 27 lig ve 8 Şampiyonlar Ligi karşılaşmasına çıkan oyuncu, menajerine göre Ballon d'Or kazanabilecek yetenekte bir isim. “Eğer Ronaldo ya da Messi’yi alamıyorsanız Pogba’yı alırsınız. O seviyedeki tek oyuncu Pogba.”

2014 yılında Fransa A Milli takımı ile dünya kupası için Brezilya’ya giden Pogba, o turnuvada kariyerinin önemli adımlardan birini attı. Grup maçlarında Nijerya’ya karşı attığı harika gol ve turnuva performansı ile FIFA Dünya Kupası en iyi genç oyuncu ödülünü aldı. Pogba Fransa Milli takımı için oynarken, erkek kardeşleri Gine Milli takımını tercih etti. Aile Fransa’ya Gine’den göç etmişti. Erkek kardeşi Florentin şöyle diyor:
“Kazanmak için gerekli tüm arzu bizde var. Eğer bir yerlere ulaşmak istiyorsak bunu yapabilmek için tek şansımızın bu spor olduğunu hepimiz biliyorduk. Bu yüzden mental, fiziksel ve teknik olarak tüm yeteneğimizi ortaya koyduk.”

Pogba kardeşler daha küçük yaşta dini bağlılığı ve aile sevgisini her şeyin üzerinde tutmayı öğretilerek büyüdüler. Müslüman bir aile oldukları için anneleri Yeo çoğu zaman çocukları yakındaki camiye götürüp dua ediyordu. Pogba hala ramazan gibi kutsal aylarda sosyal medya hesaplarından dini içeriği ve temennisi olan mesajlar paylaşmaya devam ediyor. Yeo, babalarından boşanmış ve çocukları tek başına büyütmüştü. Onları üzecek her şeyin karşısında durmaya çalıştı. Hatta bu gün gelip Alex Ferguson olsa bile. İlk Manchester döneminde Ferguson bir kaç kez Pogba’yı cezalandırmıştı. Odasında çoğu zaman çok sert sözler söylediği küçük Pogba her seferinde ağlayarak eve dönüyordu. Sonunda direksiyona geçen Yeo oldu ve oğlunun Manchester United ile imza atmasına müsaade etmedi. Bu yüzden İtalya serüvenini asıl başlatanın Yeo olduğu söyleniyor. Annesi Manchester United ile dünyanın en pahalı imzasını attığı gün de 4 torba dolusu forma ile görüntülendi. Demek ki eş dost akrabaya “Bakın oğlumun forması” diye hediye dağıtmak sadece bize özgü bir adet değil. 


Anneleri Yeo’nun tüm çocukları üzerinde etkisinin çok büyük olduğu ama Pogba’nın için hepsinden özel olduğu aşikar. Ballon d’or ödül törenine annesiyle katılıp, ona ne kadar minnet duyduğunu da her fırsatta söyleyen Pogba kazandığı ilk parayla annesine bir daire satın almıştı. Bir yanda anne Yeo, diğer yanda teknik direktör Mourinho ile Pogba bu sezon hepimizi çok heyecanlandıracak. Yeni takımıyla çıktığı ilk idmanda sanki o paralara imza atan bir yıldız değil de, eski mahallesine geri dönen bir çocuk gibiydi. Eskiden tanıdığı çalşanlarla şakalaşması, sıcak hareketleri, diğer yandan da hayranlıkla İbrahimovic’e bakışlarıyla aslında bir yanı hali çocuk. Enteresan saç stilleri, renkli gol sevinçleri ve enfes futbolu ile sadece Manchester United değil, Premier Lig bu sezon bir yıldız kazandı. Evine hoş geldin Ahtapot Paul!

1 Aralık 2015 Salı

Arıza çocuklar

Onlar futbolun hırçın, kabına sığmaz, problem çocukları. Bazen rakiplerine, bazen takımlarına, bazen de takım arkadaşlarına zarar verdiler ama aslında en büyük zararları hep kendilerine. Neden böyle olduklarını anlamak çok zor? Aile mi, mahalle mi, zor bir çocukluk mu? Belki hepsi, belki hiç biri. Belki de bu kısma çok kafa yormamak lazım. Freud’un dediği gibi, “Bir puro, bazen sadece bir purodur.”

VINNIE JONES

Her arıza futbolcu gibi Vinnie Jones da kötü bir çocukluk geçirir. Babasından yediği yumruk sonrası 16 yaşında evi terk eder. Para kazanmak için inşaatlarda çalışır. Profesyonel futbol oynamaya başlayana kadar da her türlü kötü alışkanlığı vardır. Sonra Wimbledon FC günleri başlar ve sokaklardan yeşil sahalara transfer olan Vinnie Jones, kötü alışkanlıklarını bırakır ancak bıçkınlığı devam eder.

Asabi kişiliği ve sert oyun yapısının yanında, takımı için canını verebilecek bir karakteri vardı. Takım arkadaşlarından da aynı şeyi yapmalarını bekliyordu. Hatta sırf bu yüzden bir maçtan sonra sinirlendiği Warren Barton ve Dean Holdsworth isimli takım arkadaşlarını, Wimbledon formasını gururla taşımadıklarını düşündüğü için soyunma odasının duvarına asmıştı. Leeds United’da da rahat duramayan Vinnie Jones burada da ayağa top yapmasını istediği Bobby Davison ile yumruklaşır. Hatta işi abartıp, Davison’u pompalı tüfek ile tehdit edince kulüpten yollanır. Premier lig tarihinin en hızlı kart gören, “Balta” lakaplı futbolcusu “Nasıl bacak kırılır?” diye de bir kitap yazmıştır. Şaka değil gerçek.

Jones 1987'de Wimbledon'da terör estirdiği dönemde, futbol dünyası bir başka çılgın adam Paul Gascoigne'yi konuşuyordu. Maçlardaki sıradışı tavırlarıyla nam salan Gascoigne ve Jones bir maçta karşı karşıya geldiğinde kimse neler olacağını tahmin etmiyordu. Jones, taraftarlara beklediği gösteriyi yapmaktan geri durmamıştı. Sahanın ortasında Gascoigne'in testislerini patlatırcasına sıkan Jones’u, maçın hakemi kart bile göstermeye gerek duymadan "Çık dışarı" diyerek sahadan kovmuştur. Aynı zamanda dünya futbol tarihinde en kısa sürede görülen kırmızı kart olarak tarihe geçen bu olay sonrasında yaşananlar da ilginçtir. Sahada terör estiren Jones'tan bir hayli korkan Gascoigne, maçın ardından Jones'un soyunma odasına barışma amaçlı çiçek göndermiştir. Jones ise karşılığında, Gascoigne'ye tuvalet fırçası göndererek çizgisini bozmamıştır. 

Kendisini kızdıran gazetecinin burnunu ısırıp hastanelik edebilecek kadar gözü dönen insanla, komşusuyla kavga ettiği için kamu cezası alıp, cezasını çekerken battaniye dağıttığı yaşlı insanların durumunu görüp eve ağlayarak gelen duygusal insan aslında aynı iki kişidir.

Futbolu bırakınca beyaz perdeye adım atmış fena da rol yapmamıştır. Çocukken dövdüğü okul arkadaşları, o meşhur olunca vücutlarındaki yaraları gösterip “Jones beni de dövmüştü,” diye garip bir gurura kapılmışlardı.

1992’de piyasaya çıkan bir video film başta Vinnie olmak üzere, futbolun diğer sert çocuklarının arşiv görüntülerini içeriyordu. Bu türden bir futbolcu olmak isteyenlere çeşitli tavsiyeler bile veriliyordu. Filmin yayınlanmasının hemen ardından Vinnie bir rekorun daha sahibi oldu. İngiltere Futbol Federasyonu Vinnie’ye futbolun ününe leke sürdüğü gerekçesiyle tarihinin en büyük cezasını verdi: 20 bin sterlin.



MARIO BALOTELLI

Psikologlar ve sosyologlar için tez konusu olabilecek olaylara imza atan Balotelli’nin geçirdiği zor çocukluk belki bugünlerin izlerine sebep. Daha çocukken sağlık sorunları yüzünden defalarca ameliyat geçiren, zaten maddi durumu iyi olmayan ailesi tarafından daha fazla bakılmak istenmeyip küçük yaşta evlatlık verilen  ve yakın zamana kadar defalarca ırkçılığa maruz kalmış birinden bahsediyoruz. Tüm bu dönemlerde aradığı ilacı futbolda buldu. Inter, Manchester City, Milan, Liverpool ve son olarak yine Milan. Kariyeri boyunca ya sahanın en iyisiydi ya da berbat oynadı. Hiç ortalamada, vasat bir oyuncu olmadı. Yıllar sonra bu adamı bize hatırlatacak olan saha içindeki oyunu değil, dışarıda oynadığı oyunlar olacak. İşte onlardan bazıları:

*  Evinin banyosunda havai fişek fırlattı. Perde ve havluların tutuşmasıyla yangın çıktı.
*  Antrenmanda genç takım oyuncularına dart oku fırlattı. “Amacım makara yapmaktı,” dedi.
*  EURO 2012’de Almanya’ya attığı 2. golden sonra formasını çıkardığı için Fransız hakem Stephane Lannoy tarafından sarı kartla cezalandırılan Mario Balotelli, “Sanırım birileri vücudumu kıskandığı için bana sarı kart gösterdi” diye konuştu.
*  Erkek kardeşi ile Brescia’da bulunan bir kadın cezaevi çevresinde dolaşırken yakalandı. Polise bunun sebebini; “Sadece merak ediyorduk” diyerek açıkladı.
*  27 kez park kuralını çiğneyip ceza ödedi.

Bütün bu aşırılıklarının yanı sıra, duyarlı bir yanı olduğunu da itiraf etmek lazım. Çünkü bunları da yapan aynı Balotelli:

*  Yılbaşında 24 evsiz insanı toplayıp parti yapan.
*  Benzin istasyonunda herkesin deposunu full'leyen
*  Yılbaşında Manchester sokaklarında Noel Baba kıyafeti giyerek sokaktan geçenlere para dağıtan
*  İngiltere’de bir pub’a gidip, durup dururken bardaki herkesin hesaplarını ödeyen

Kariyeri boyunca bir sürü sıra dışı adamla da çalıştı. Onlar Balotelli’nin hayatına dokunurken, hiç şüphesiz o da bu adamların anılarına girecek izler bıraktı. Futbol dünyasının “özel adamı” Mourinho şöyle anlatıyor:

“Mario komik bir oyuncuydu. İnter'de geçirdiğim iki yıl için sadece Mario hakkında 200 sayfalık bir kitap yazabilirim. Ama kitap bir dram hikayesi değil, bir komedi olurdu. Şampiyonlar Ligi'nde Kazan deplasmanındaydık. O maçta bütün forvet oyuncularım ya cezalı ya sakattı. Ne Milito, ne Eto'o. Elimde kullanabileceğim sadece Mario vardı. Mario, oyunun 42. dakikasında sarı kart gördü. Devre arasında 15 dakikamın 14 dakikasını sadece Mario'ya ayırdım. Ona, yedekte başka forvetim yok, seni çıkartamam, sakın kimseye dokunma, sadece topla oyna, topu kaybettiğinde reaksiyon gösterme, biri seni provoke ettiğinde sinirlenme, hakem hata yaptığında tepki gösterme, LÜTFEN Mario dedim. Dakika 46 kırmızı kart."


ERIC CANTONA

1966 İngiltere için harika bir yıldı. Tarihlerinde ilk ve son kez Dünya Kupası’nı kazanmışlardı. Fakat çok daha önemli bir şey vardı. O yıl Eric Cantona dünyaya gelmişti. Hırçın, arıza, sert ama bir o kadar da saygı duyulası bir isim. Yakası kalkık forması ile yeşil sahanın stil ikonu, cool gol sevinçleri ile şahsına münhasır bir kişilik. Futbol dünyasının en çok saygı duyulan bu delisi, Düşler Tiyatrosu Manchester United tarihine de damgasını vurdu. Öyle ki, o gittikten sonra Manchester United yakalı forma giymedi. Eric sahadaki futboluyla, karakteriyle İngilizleri o kadar etkilemiş olacak ki, George Best onun hakkında: '' Onunla aynı takımda olmak için içkiyi bile bırakırdım.'' demiştir. Onu bu kadar özel kılan, saha içindeki nefis futbolunun yanı sıra, tabii ki imza attığı sıra dışı olaylar. İşte bazıları:

*  Leningrad’daki bir hazırlık turnuvasında maçı yöneten Kızıl Ordu’lu bir askerin yüzüne tükürdü. Diplomatik bir vukuat olmaması için Fransa Konsolosluğu devreye girdi.
*  Martigues’de kiralık oynarken Fransa Kupası’nda 5–0 kazandıkları maçta kendisine hakaret eden bir taraftara küfredince kariyerinin ilk kırmızı kartını gördü.
*  Auxerre’de antrenman sahasındaki karları temizlemeyi reddeden takım arkadaşı kaleci Bruno Martini’ye kafa attı.
*  Milli takım hocası Henri Michel, Çekoslovakya’yla yapılacak hazırlık maçında Cantona’yı oynatmayacağını açıklayınca televizyona çıkıp “Onun tam bir bok çuvalı olduğunu düşünüyorum” dedi. Bu sözlerden ötürü bir yıl milli takımdan men edildi.
*   Montpellier’de oynarken Lille maçının ardından takım arkadaşı Jean-Claude Lemoult’nun yüzüne kramponlarını fırlattı ve yumruklaştılar. Önce kulüpten gönderildi, ancak daha sonra cezası azaltıldı.
*    Nimes’de oynarken bir maçta topu hakeme fırlattı. Bir ay ceza almıştı ki disiplin kuruluna ifade vermeye gittiğinde komite üyelerinin hepsine tek tek “salak” dedi ve cezası iki ay artırıldı. Bunun üzerine futbolu bırakacağını açıkladı.

Ama Cantona’nın arşivlere geçen en meşhur olayı 1995 yılında Manchester United-Crystal Palace maçında yaşandı. Dakikalar 48’i gösteriyordu Shaw, kaleci Schmeichel’ın yolladığı uzun topu Cantona ile omuz omuza takip ediyordu. Sonrasında Cantona, Shaw’ın darbesine oyun kuralları dışında karşılık vererek Palace’lı oyuncunun yere düşmesine neden oldu.  Hakem hareketi kırmızı kartla cezalandırdı takiben Eric malzemeci Norman Davies’le beraber soyunma odasına doğru yürümeye başladı. Taraftarlardan biri çıkışın oraya gelip Cantona’ya küfür etmeye başladı. Kendini tutamayan futbolcu bariyerlerin üzerinden uçarak o taraftara adeta kung-fu tekmesi atıp yumruklar savurdu. Bu olayın ardından Cantona, United tarafından 20 bin pound’luk bir cezaya çarptırıldı. Federasyon da Fransız yıldıza 9 ay futboldan men ve 10 bin pound’luk para cezası verdi. 



MARCO MATERAZZI

Arızalığının yanına bir de çirkefliği eklememiz gereken oyuncu. Futbolu Inter’de bırakan, -ki hepimize acaba bütün arıza futbolcuların yolu bir şekilde Inter’den geçiyor mu, diye düşündürten, kariyeri boyunca sayısız sarı ve 25 kırmızı kart (sadece üçünü Everton’daki ilk sezonunda gördü) gören sert çocuk Materazzi. Sağlam fiziğiyle her taraftarın takımında görmek isteyeceği güçlü bir stoper. Ama aynı zamanda her an kırmızı kart görüp takımını yalnız bırakması muhtemel bir saatli bomba.

Onu unutulmazlar arasına sokan 2006 Dünya Kupası finalinde Zidane ile girdiği diyalog. Fransız futbolcunun ailesine küfür edince, Zidane kendini tutamayıp kendisine kafa atmış, kırmızı kart ile takımını penaltı atışlarına kalacak maçta yalnız bırakmış ve daha da kötüsü kupayı İtalya evine götürmüştü. Bu olay zaten futbolu o sezon bırakmaya karar vermiş Zidane’ın bir nevi futbola vedası oldu. Yıllar geçti, üzerine çok şey yazıldı, hatta bu olayın bir de heykeli yapılıp Fransızlar tarafından sergilendi.

Materazzi bu, sadece bir olay ile arızalar listesine giremeyecek kadar arıza bir adam. Zamanında ünlü İtalyan gazetesi Corriere della Sera Materazzi’nin, rakip oyuncular karşısında, kökenden erkekliğe varana kadar en can alıcı noktalarda damara basmak da dahil olmak üzere usta bir provokatör diye ün saldığını belirtmişti. 2004 yılında Inter-Siena maçında Sienalı savunma oyuncusu Bruno Cirillo soyunma odasında Materazzi’nin yumruklarına maruz kalmıştı. Cirillo’nun dudağı patlarken, Materazzi iki ay ceza almıştı. Sahada, oyun sırasında sakatladığı futbolculardan ise uzun bir liste olur.

Dedim ya, konu arıza futbolcular olunca Inter listede başı çekiyor. Ve enteresan bir şekilde bu arızaların yolu illa Mourinho ile de kesişiyor. Mourinho da arıza olduğundan mıdır bilinmez, bu adamların en sevdiği teknik direktör hep kendisi. Boşuna “özel adam” değil anlayacağınız. Inter ile üç kupa kaldıran Jose Mourinho, kulüpten ayrılırken, Materazzi yanına gidip sarılmış, ikili uzun süre ağlamış ve kameralar bu anı kaçırmamıştı. Tepkilerini abartılı dışa vuran, fevri insanların fazla duygusal olduğu söylenir. Yalan olmasa gerek.


JOEY BARTON

Futbola damgasını vuran bu sert abiler bugün futbola devam ediyor olsa nasıl olurdu sorusunun vücut bulmuş cevabı Joey Barton. Üniversitede felsefe eğitimi alıyor, boş zamanlarında Eflatun okuyor, dünya siyasetini yakından takip edip sosyal medya hesabından sivri eleştiriler yapıyor. QPR’ın oyuncusu olup Marsilya’da kiralık bulunan Joey Barton’ın yolu hapishaneden dahi geçmiş. Newcastle United da oynadığı dönemde bir bar kavgasına karışıp 6 ay hapis cezası aldı. Daha önce de Manchester City’de oynadığı dönem oldukça “renkli” bir kişilikti. Bir partide tişörtünü yakmaya çalışan çocuğun gözüne sigara sokmuş, Tayland kampında Everton taraftarı bir çocuğu tokatlamıştı. Takım arkadaşı Ousmane Dabo‘yu tanınmayacak hale sokması ve mahkeme tarafından 4 ay hapis, 200 saat kamu hizmeti cezasına çarptırılması da imzası olan olaylardan biriydi.

2012 yılında Fransız ekibi Marsilya’ya kiralanan Barton alışmış olduğumuz futbolcu açıklamalarının aksine takıma “Çok büyük bir kulüp olduğu için” değil kız arkadaşının hamile olduğu ve paraya ihtiyacı olduğu için geldiğini söylemişti. Günümüz dünyasında sosyal medyanın yeri de büyük kuşkusuz. Joey adeta bir fenomen gibi bunu da iyi kullananlardan. Margaret Thatcher öldükten sonra attığı tweet de tam kendisine yakışacak cinsten:

“Huzur içinde uyu derdim ama bu doğru olmazdı. Cennet varsa bile o yaşlı cadı orada olmayacaktır” 

Steven Gerrard ile aynı mahallenin çocuğu oldukları bilgisini de buraya ekleyecek olursak, geriye bize söyleyecek tek bir şey kalıyor, hayat aslında adil ama farkında olmayan biz miyiz?