milan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2015 Salı

Arıza çocuklar

Onlar futbolun hırçın, kabına sığmaz, problem çocukları. Bazen rakiplerine, bazen takımlarına, bazen de takım arkadaşlarına zarar verdiler ama aslında en büyük zararları hep kendilerine. Neden böyle olduklarını anlamak çok zor? Aile mi, mahalle mi, zor bir çocukluk mu? Belki hepsi, belki hiç biri. Belki de bu kısma çok kafa yormamak lazım. Freud’un dediği gibi, “Bir puro, bazen sadece bir purodur.”

VINNIE JONES

Her arıza futbolcu gibi Vinnie Jones da kötü bir çocukluk geçirir. Babasından yediği yumruk sonrası 16 yaşında evi terk eder. Para kazanmak için inşaatlarda çalışır. Profesyonel futbol oynamaya başlayana kadar da her türlü kötü alışkanlığı vardır. Sonra Wimbledon FC günleri başlar ve sokaklardan yeşil sahalara transfer olan Vinnie Jones, kötü alışkanlıklarını bırakır ancak bıçkınlığı devam eder.

Asabi kişiliği ve sert oyun yapısının yanında, takımı için canını verebilecek bir karakteri vardı. Takım arkadaşlarından da aynı şeyi yapmalarını bekliyordu. Hatta sırf bu yüzden bir maçtan sonra sinirlendiği Warren Barton ve Dean Holdsworth isimli takım arkadaşlarını, Wimbledon formasını gururla taşımadıklarını düşündüğü için soyunma odasının duvarına asmıştı. Leeds United’da da rahat duramayan Vinnie Jones burada da ayağa top yapmasını istediği Bobby Davison ile yumruklaşır. Hatta işi abartıp, Davison’u pompalı tüfek ile tehdit edince kulüpten yollanır. Premier lig tarihinin en hızlı kart gören, “Balta” lakaplı futbolcusu “Nasıl bacak kırılır?” diye de bir kitap yazmıştır. Şaka değil gerçek.

Jones 1987'de Wimbledon'da terör estirdiği dönemde, futbol dünyası bir başka çılgın adam Paul Gascoigne'yi konuşuyordu. Maçlardaki sıradışı tavırlarıyla nam salan Gascoigne ve Jones bir maçta karşı karşıya geldiğinde kimse neler olacağını tahmin etmiyordu. Jones, taraftarlara beklediği gösteriyi yapmaktan geri durmamıştı. Sahanın ortasında Gascoigne'in testislerini patlatırcasına sıkan Jones’u, maçın hakemi kart bile göstermeye gerek duymadan "Çık dışarı" diyerek sahadan kovmuştur. Aynı zamanda dünya futbol tarihinde en kısa sürede görülen kırmızı kart olarak tarihe geçen bu olay sonrasında yaşananlar da ilginçtir. Sahada terör estiren Jones'tan bir hayli korkan Gascoigne, maçın ardından Jones'un soyunma odasına barışma amaçlı çiçek göndermiştir. Jones ise karşılığında, Gascoigne'ye tuvalet fırçası göndererek çizgisini bozmamıştır. 

Kendisini kızdıran gazetecinin burnunu ısırıp hastanelik edebilecek kadar gözü dönen insanla, komşusuyla kavga ettiği için kamu cezası alıp, cezasını çekerken battaniye dağıttığı yaşlı insanların durumunu görüp eve ağlayarak gelen duygusal insan aslında aynı iki kişidir.

Futbolu bırakınca beyaz perdeye adım atmış fena da rol yapmamıştır. Çocukken dövdüğü okul arkadaşları, o meşhur olunca vücutlarındaki yaraları gösterip “Jones beni de dövmüştü,” diye garip bir gurura kapılmışlardı.

1992’de piyasaya çıkan bir video film başta Vinnie olmak üzere, futbolun diğer sert çocuklarının arşiv görüntülerini içeriyordu. Bu türden bir futbolcu olmak isteyenlere çeşitli tavsiyeler bile veriliyordu. Filmin yayınlanmasının hemen ardından Vinnie bir rekorun daha sahibi oldu. İngiltere Futbol Federasyonu Vinnie’ye futbolun ününe leke sürdüğü gerekçesiyle tarihinin en büyük cezasını verdi: 20 bin sterlin.



MARIO BALOTELLI

Psikologlar ve sosyologlar için tez konusu olabilecek olaylara imza atan Balotelli’nin geçirdiği zor çocukluk belki bugünlerin izlerine sebep. Daha çocukken sağlık sorunları yüzünden defalarca ameliyat geçiren, zaten maddi durumu iyi olmayan ailesi tarafından daha fazla bakılmak istenmeyip küçük yaşta evlatlık verilen  ve yakın zamana kadar defalarca ırkçılığa maruz kalmış birinden bahsediyoruz. Tüm bu dönemlerde aradığı ilacı futbolda buldu. Inter, Manchester City, Milan, Liverpool ve son olarak yine Milan. Kariyeri boyunca ya sahanın en iyisiydi ya da berbat oynadı. Hiç ortalamada, vasat bir oyuncu olmadı. Yıllar sonra bu adamı bize hatırlatacak olan saha içindeki oyunu değil, dışarıda oynadığı oyunlar olacak. İşte onlardan bazıları:

*  Evinin banyosunda havai fişek fırlattı. Perde ve havluların tutuşmasıyla yangın çıktı.
*  Antrenmanda genç takım oyuncularına dart oku fırlattı. “Amacım makara yapmaktı,” dedi.
*  EURO 2012’de Almanya’ya attığı 2. golden sonra formasını çıkardığı için Fransız hakem Stephane Lannoy tarafından sarı kartla cezalandırılan Mario Balotelli, “Sanırım birileri vücudumu kıskandığı için bana sarı kart gösterdi” diye konuştu.
*  Erkek kardeşi ile Brescia’da bulunan bir kadın cezaevi çevresinde dolaşırken yakalandı. Polise bunun sebebini; “Sadece merak ediyorduk” diyerek açıkladı.
*  27 kez park kuralını çiğneyip ceza ödedi.

Bütün bu aşırılıklarının yanı sıra, duyarlı bir yanı olduğunu da itiraf etmek lazım. Çünkü bunları da yapan aynı Balotelli:

*  Yılbaşında 24 evsiz insanı toplayıp parti yapan.
*  Benzin istasyonunda herkesin deposunu full'leyen
*  Yılbaşında Manchester sokaklarında Noel Baba kıyafeti giyerek sokaktan geçenlere para dağıtan
*  İngiltere’de bir pub’a gidip, durup dururken bardaki herkesin hesaplarını ödeyen

Kariyeri boyunca bir sürü sıra dışı adamla da çalıştı. Onlar Balotelli’nin hayatına dokunurken, hiç şüphesiz o da bu adamların anılarına girecek izler bıraktı. Futbol dünyasının “özel adamı” Mourinho şöyle anlatıyor:

“Mario komik bir oyuncuydu. İnter'de geçirdiğim iki yıl için sadece Mario hakkında 200 sayfalık bir kitap yazabilirim. Ama kitap bir dram hikayesi değil, bir komedi olurdu. Şampiyonlar Ligi'nde Kazan deplasmanındaydık. O maçta bütün forvet oyuncularım ya cezalı ya sakattı. Ne Milito, ne Eto'o. Elimde kullanabileceğim sadece Mario vardı. Mario, oyunun 42. dakikasında sarı kart gördü. Devre arasında 15 dakikamın 14 dakikasını sadece Mario'ya ayırdım. Ona, yedekte başka forvetim yok, seni çıkartamam, sakın kimseye dokunma, sadece topla oyna, topu kaybettiğinde reaksiyon gösterme, biri seni provoke ettiğinde sinirlenme, hakem hata yaptığında tepki gösterme, LÜTFEN Mario dedim. Dakika 46 kırmızı kart."


ERIC CANTONA

1966 İngiltere için harika bir yıldı. Tarihlerinde ilk ve son kez Dünya Kupası’nı kazanmışlardı. Fakat çok daha önemli bir şey vardı. O yıl Eric Cantona dünyaya gelmişti. Hırçın, arıza, sert ama bir o kadar da saygı duyulası bir isim. Yakası kalkık forması ile yeşil sahanın stil ikonu, cool gol sevinçleri ile şahsına münhasır bir kişilik. Futbol dünyasının en çok saygı duyulan bu delisi, Düşler Tiyatrosu Manchester United tarihine de damgasını vurdu. Öyle ki, o gittikten sonra Manchester United yakalı forma giymedi. Eric sahadaki futboluyla, karakteriyle İngilizleri o kadar etkilemiş olacak ki, George Best onun hakkında: '' Onunla aynı takımda olmak için içkiyi bile bırakırdım.'' demiştir. Onu bu kadar özel kılan, saha içindeki nefis futbolunun yanı sıra, tabii ki imza attığı sıra dışı olaylar. İşte bazıları:

*  Leningrad’daki bir hazırlık turnuvasında maçı yöneten Kızıl Ordu’lu bir askerin yüzüne tükürdü. Diplomatik bir vukuat olmaması için Fransa Konsolosluğu devreye girdi.
*  Martigues’de kiralık oynarken Fransa Kupası’nda 5–0 kazandıkları maçta kendisine hakaret eden bir taraftara küfredince kariyerinin ilk kırmızı kartını gördü.
*  Auxerre’de antrenman sahasındaki karları temizlemeyi reddeden takım arkadaşı kaleci Bruno Martini’ye kafa attı.
*  Milli takım hocası Henri Michel, Çekoslovakya’yla yapılacak hazırlık maçında Cantona’yı oynatmayacağını açıklayınca televizyona çıkıp “Onun tam bir bok çuvalı olduğunu düşünüyorum” dedi. Bu sözlerden ötürü bir yıl milli takımdan men edildi.
*   Montpellier’de oynarken Lille maçının ardından takım arkadaşı Jean-Claude Lemoult’nun yüzüne kramponlarını fırlattı ve yumruklaştılar. Önce kulüpten gönderildi, ancak daha sonra cezası azaltıldı.
*    Nimes’de oynarken bir maçta topu hakeme fırlattı. Bir ay ceza almıştı ki disiplin kuruluna ifade vermeye gittiğinde komite üyelerinin hepsine tek tek “salak” dedi ve cezası iki ay artırıldı. Bunun üzerine futbolu bırakacağını açıkladı.

Ama Cantona’nın arşivlere geçen en meşhur olayı 1995 yılında Manchester United-Crystal Palace maçında yaşandı. Dakikalar 48’i gösteriyordu Shaw, kaleci Schmeichel’ın yolladığı uzun topu Cantona ile omuz omuza takip ediyordu. Sonrasında Cantona, Shaw’ın darbesine oyun kuralları dışında karşılık vererek Palace’lı oyuncunun yere düşmesine neden oldu.  Hakem hareketi kırmızı kartla cezalandırdı takiben Eric malzemeci Norman Davies’le beraber soyunma odasına doğru yürümeye başladı. Taraftarlardan biri çıkışın oraya gelip Cantona’ya küfür etmeye başladı. Kendini tutamayan futbolcu bariyerlerin üzerinden uçarak o taraftara adeta kung-fu tekmesi atıp yumruklar savurdu. Bu olayın ardından Cantona, United tarafından 20 bin pound’luk bir cezaya çarptırıldı. Federasyon da Fransız yıldıza 9 ay futboldan men ve 10 bin pound’luk para cezası verdi. 



MARCO MATERAZZI

Arızalığının yanına bir de çirkefliği eklememiz gereken oyuncu. Futbolu Inter’de bırakan, -ki hepimize acaba bütün arıza futbolcuların yolu bir şekilde Inter’den geçiyor mu, diye düşündürten, kariyeri boyunca sayısız sarı ve 25 kırmızı kart (sadece üçünü Everton’daki ilk sezonunda gördü) gören sert çocuk Materazzi. Sağlam fiziğiyle her taraftarın takımında görmek isteyeceği güçlü bir stoper. Ama aynı zamanda her an kırmızı kart görüp takımını yalnız bırakması muhtemel bir saatli bomba.

Onu unutulmazlar arasına sokan 2006 Dünya Kupası finalinde Zidane ile girdiği diyalog. Fransız futbolcunun ailesine küfür edince, Zidane kendini tutamayıp kendisine kafa atmış, kırmızı kart ile takımını penaltı atışlarına kalacak maçta yalnız bırakmış ve daha da kötüsü kupayı İtalya evine götürmüştü. Bu olay zaten futbolu o sezon bırakmaya karar vermiş Zidane’ın bir nevi futbola vedası oldu. Yıllar geçti, üzerine çok şey yazıldı, hatta bu olayın bir de heykeli yapılıp Fransızlar tarafından sergilendi.

Materazzi bu, sadece bir olay ile arızalar listesine giremeyecek kadar arıza bir adam. Zamanında ünlü İtalyan gazetesi Corriere della Sera Materazzi’nin, rakip oyuncular karşısında, kökenden erkekliğe varana kadar en can alıcı noktalarda damara basmak da dahil olmak üzere usta bir provokatör diye ün saldığını belirtmişti. 2004 yılında Inter-Siena maçında Sienalı savunma oyuncusu Bruno Cirillo soyunma odasında Materazzi’nin yumruklarına maruz kalmıştı. Cirillo’nun dudağı patlarken, Materazzi iki ay ceza almıştı. Sahada, oyun sırasında sakatladığı futbolculardan ise uzun bir liste olur.

Dedim ya, konu arıza futbolcular olunca Inter listede başı çekiyor. Ve enteresan bir şekilde bu arızaların yolu illa Mourinho ile de kesişiyor. Mourinho da arıza olduğundan mıdır bilinmez, bu adamların en sevdiği teknik direktör hep kendisi. Boşuna “özel adam” değil anlayacağınız. Inter ile üç kupa kaldıran Jose Mourinho, kulüpten ayrılırken, Materazzi yanına gidip sarılmış, ikili uzun süre ağlamış ve kameralar bu anı kaçırmamıştı. Tepkilerini abartılı dışa vuran, fevri insanların fazla duygusal olduğu söylenir. Yalan olmasa gerek.


JOEY BARTON

Futbola damgasını vuran bu sert abiler bugün futbola devam ediyor olsa nasıl olurdu sorusunun vücut bulmuş cevabı Joey Barton. Üniversitede felsefe eğitimi alıyor, boş zamanlarında Eflatun okuyor, dünya siyasetini yakından takip edip sosyal medya hesabından sivri eleştiriler yapıyor. QPR’ın oyuncusu olup Marsilya’da kiralık bulunan Joey Barton’ın yolu hapishaneden dahi geçmiş. Newcastle United da oynadığı dönemde bir bar kavgasına karışıp 6 ay hapis cezası aldı. Daha önce de Manchester City’de oynadığı dönem oldukça “renkli” bir kişilikti. Bir partide tişörtünü yakmaya çalışan çocuğun gözüne sigara sokmuş, Tayland kampında Everton taraftarı bir çocuğu tokatlamıştı. Takım arkadaşı Ousmane Dabo‘yu tanınmayacak hale sokması ve mahkeme tarafından 4 ay hapis, 200 saat kamu hizmeti cezasına çarptırılması da imzası olan olaylardan biriydi.

2012 yılında Fransız ekibi Marsilya’ya kiralanan Barton alışmış olduğumuz futbolcu açıklamalarının aksine takıma “Çok büyük bir kulüp olduğu için” değil kız arkadaşının hamile olduğu ve paraya ihtiyacı olduğu için geldiğini söylemişti. Günümüz dünyasında sosyal medyanın yeri de büyük kuşkusuz. Joey adeta bir fenomen gibi bunu da iyi kullananlardan. Margaret Thatcher öldükten sonra attığı tweet de tam kendisine yakışacak cinsten:

“Huzur içinde uyu derdim ama bu doğru olmazdı. Cennet varsa bile o yaşlı cadı orada olmayacaktır” 

Steven Gerrard ile aynı mahallenin çocuğu oldukları bilgisini de buraya ekleyecek olursak, geriye bize söyleyecek tek bir şey kalıyor, hayat aslında adil ama farkında olmayan biz miyiz?


20 Mayıs 2014 Salı

Tesadüf bir gündür, İstikrar bir ömür

Antik Roma’dan günümüze geçerliliğini yitirmeyen bir söz var: “Fortes fortuna juvat ou Audaces fortuna adiuvat,” yani “Şans ancak cesurlara yardım eder.” Her başarısı memleketin vasatına çekilmeye çalışılan buna rağmen sürüden ayrı kalmayı başaran, Adana’da Talat Bey’in oğlu, İtalya’da İmparator, yeşil sahada futbolcuların babası, şansa değil cesarete inanmış bir adamın öyküsü...


Spikerin “Haydi oğlum, haydi oğlum ve gooool,” sesiyle yedek kulübesi önünde bekleyen herkes son penaltıyı atan Popescu’ya doğru koştu. O hariç. Sahanın kenarında, gömleği terden ıslanmış, buruşmuş adam tek başına diz çökmüş “Çok şükür,” diyordu. Geride kalan 17 Avrupa maçı yüzüne yeni çizgiler, saçına yeni beyazlar düşürmüştü. Ve şimdi şükrediyordu.

Çocuk yaşta yapılan yanlış iğne sonucu, tek bacağı topal kalan Talat Bey’in oğluydu o adam.  Çocukluğunun geçtiği Adana Pozantı’da bir gün Talat Bey, topal bacağının mahcubiyeti ile ağlaya ağlaya eve koşmuş ve annesine bacağı yüzünden arkadaşları ile top oynayamadığından dert yanmıştı. Annesi onu teselli etmek yerine dışarı çıkarıp, top oynamayan başka bir çocuk gösterdi, onun neden oynamadığını sordu. Talat Bey, “Onun gözleri görmüyor, o yüzden oynayamıyor,” dedi. O gün annesi Talat Bey’e şükretmesini öğretti. Sadece kendisine verilenler için değil, verilmeyenler için de şükretmesini.

Aradan seneler geçecek Talat Bey’in oğlu Fatih, belki de babasının çocukken topa vuramayan bacağı için toplara öyle bir vuracaktı ki, dönemin yıldız futbolcusu Metin Oktay evlerine gelip babası ile tanışacaktı. O gün babasının hayatını dinledikten sonra Metin Oktay, Fatih’e dönüp “Babanın kaç elini öpüyorsun?” diye sormuştu. Genç Fatih, “Bir elini öpüyorum,” dedi. “Yok,” dedi Metin Oktay. “İki elini de öpeceksin. Çünkü Talat Amca benim babam olsaydı on Metin Oktay olurdum. Onun için iki elini de öpeceksin.” Talat Bey o gün Galatasaray’ın gözbebeği Metin’e oğlunu emanet etti.

İşte o Talat Bey’in oğlu, Fatih Terim 17 Mayıs 2000 tarihinde, sahanın kenarında tek başına şükrediyordu. Belki babasına, belki Adana’dan Galatasaray’a geldiği güne, belki çocukluğunda yaşadığı tüm sıkıntılara... Antoine de Saint Exupery’nin Küçük Prens’ini bilirsiniz. Uçağının zorunlu iniş yaptığı çölde Küçük Prens arkadaş olduğu yılana, “İnsanlar nerede? Çölde ne müthiş bir yalnızlık var,” der. Yılan da ona “Bazen insan kalabalıkların içinde de yalnız olur,” diye cevap verir. İşte o kalabalıklar içindeki büyük yalnızlığı en çok hissedenler genelde güç ve iktidar sahibi insanlardır. Kazandığınızda peşinizden sürüklediğiniz binlerce taraftar, size destek olan yöneticiler; kaybettiğinizde buhar olup uçarlar. Bunu yaşamı boyunca defalarca tecrübe etmiş Fatih Terim, kazanmak kadar kaybetmenin de şifrelerini çözmüştü.

"Kaybetmekten korkma! Bir şeyi kazanmak için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma, kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin”

Futbolcuları devre arasında soyunma odasına 2-0 mağlup girdiğinde, “Kaybederseniz hata benim, kazanırsanız başarı sizindir,” der Fatih Terim. Sorumluluk alan insan sayısının çok az olduğu ülkemizde sadece sözde değil, takım kaybettiğinde kameraların önüne çıkıp mağlubiyetin de sorumluluğunu alır bu adam. Belki de bu sebeptendir taraftarın hiç bir zaman Terim’e sırtını dönmemesi. Taraftarla kurduğu bağ öyle kuvvetlidir ki, günümüzde futbolun tek başrol oyuncusu olmak isteyen yöneticiler çoğu zaman rahatsız olur. 40 yıldır evi bildiği Galatasaray’dan bir kaç kez iş akdi sonlandırılıp ayrılan Terim’in İtalya’da Milan’dan ayrılışı da benzer sebeptendir.

İnter-Milan derbisi, yıl 2001. Milan iyi başladığı sezonda, önce Perugia deplasmanında puan kaybetmiş, ardından evinde Venezia ile berabere kalmış, derbiye mutlak galibiyet için çıkıyor. Guiseppa Mezza stadında sadece meşhur Curva Sud tribünü Milanlılar’a ayrılmış, stadın geri kalanı Inter taraftarı ile dolu. Fatih Terim’in başındaki Milan derbiden 4 gollü bir galibiyetle ayrılıyor. Terim, Türkiye’den alışkın galibiyeti hep taraftarla kutlamaya. Curva Sud tribünü “İmparatore” diye yıkılıyor, 90 dakika sonunda gömleği ıslak ve buruşuk bu adamı tribüne çağırıyor.

11 yıl sonra Milan’ın içinden bir gazeteci olan Mauro Suma, teknik adam ve tribün ilişkileri konulu bir makale yazıyor. Tesadüfe bakın ki, örnek Fatih Terim ve Milan’dan ayrılışı. Suma, 2001 yılındaki o derbiyi anlatıyor. Derbinin ertesi günü Milanello’da Cesare Maldini’ye rastlıyor ve “Gördün mü Terim’i? Curva’yı nasıl peşine taktı. Taraftar çok seviyor onu. Ne güzel değil mi?” diyor. Baba Maldini ise bu sevgiden rahatsız. “Milan’da böyle işler olmaz, Milan’a yakışmaz,” diyor. Suma 11 yıl sonra yazdığı o makalede aslında Terim’in İtalya serüveninin nasıl bittiğini bize söylüyor. “Ben Cesare ile konuştuktan 15 gün sonra Fatih Terim ile Milan’ın yolları ayrıldı.”

Fatih Terim’in yöneticiler ile arası hiç bir zaman parlak olmadı. O takım elbiseli kurumsallardan ziyade, eşofmanlı futbolcusunun, formalı taraftarının yanında oldu. Ekmek yediği oyuna katkı sağlamak, bu oyundan daha çok insanın ekmek yemesi için fırsatlar yaratmak için çalıştı. Kendi başına bir okul oldu. Onlarca futbolcu yetiştirdi ve hepsi onun için aynı yakıştırmayı yaptı, “Baba gibi.” Herkesin bir babaya ihtiyacı vardır bu hayatta. Hayatı babasından öğrenmiş bir adamın, gün geldiğinde iki kızına baba olmak kadar bunca insana “Baba” gibi adam olmasının sebebi budur belki de.

Fiorentina ile anlaştığında Galatasaraylı futbolcu Suat Kaya, ona bir mektup yazmıştı. Mektupta şöyle diyordu:
“Kendimi dört yıl öncesi ile karşılaştırdığımda, göstermiş olduğum gelişmeye kendim dahi hayret etmekteyim. Bana ve arkadaşlarıma güvendiniz, güvenmeyi öğrettiniz. Bizlerin neler yapabileceğini ortaya çıkardınız. Kendi sınırlarımızın nereye kadar uzandığını sizinle keşfettik. Bize zaman zaman ağabey, zaman zaman gerçek bir hoca, bazen bir baba, ama en önemlisi her zaman üstün bir lider oldunuz. Bize verdiğiniz emekleri helal etmenizi ve bizleri unutmamanızı istirham ediyorum. Zira bizler, sizi hiçbir zaman unutmayacağız.”

Fatih Terim’i başarıya taşıyan belki de en belirleyici özelliğidir, sınırları aşmak. Öğrencilerine kendi sınırlarını her zaman zorlamalarını öğreten bir hocanın, önce kendisi bu konuda örnek olmalıydı.  Fiorentina’yla sözleşme imzalarken bir  İtalyan gazeteci, “Dilimizi bilmiyorsunuz, oyuncularla nasıl iletişim kuracaksınız” diye sordu ve şu cevabı aldı: “Göreve başlamama 52 gün var. O gün geldiğimde, basın toplantısını İtalyanca yapacağım.” İşte bu sözü veren Terim, İstanbul’da İtalyan Kültür’ün efsane hocası Donatella Piatti’den her gün saatlerce özel ders aldı. 52 gün sonra Floransa'da İtalyanca bir basın toplantısı düzenledi. Futbolcularımızın çat pat İngilizce konuşmasına bile sevinen bizler, Fatih Terim çok kısa sürede bir de İngilizce öğrenip, konuşunca beğenmedik, burun kıvırdık.  Halbuki gencecik beyinler yabancı dil öğrenmek yerine son model araba peşinde koşarken, yaşı ilerlemeye başlamış, kafası sorumlulukları ile dolu bir teknik adamın, iki dil öğrenip basın karşısında konuşmasında yatan özgüveni çok az kişi görebildi.

Yetmedi, kazandığı her maç sonrası, galibiyeti “Hoca takımı çok iyi motive ediyor” cümlesine bağladılar. Futbolda motivasyon tabii ki önemli. Ancak bu işler sadece soyunma odasına girip “aslansınız, kaplansınız” demekle olmuyordu. Bir Türk dünyaya bedel işleri artık çoktan geçmişken, futbolda ilk şart önce iyi taktisyen olmak, sonra yeniliklere açık olmaktı. İşte Fatih Terim’i İtalya’nın Grande’si yapan önce futbol bilgisi ve taktik yeteneği, sonra öğrenme hırsıydı. İtalya’dan döndüğünde Florya’da sağlık merkezi yoktu, futbolcular psikologla çalışmıyor, alt yapıya pediatrik eğitim verilmiyordu. Bütün bunları değiştirdi. O güne kadar sadece bir kulüp doktoru ile çalışan Galatasaray’da İstanbul Tıp Fakültesi’nde alanında uzman hekimlerden bir sağlık heyeti oluşturulmasını sağladı. Başarı için karizma da gerekir. Özellikle zor durumlarda liderler biraz da karizmalarının desteği ile güçlükleri aşarlar. Giyim kuşamıyla dikkat çekti, entelektüel birikimini geliştirdi, vücut dili dersleri aldı. Bugün Avrupa arenasında ismi üst sıralarda geçen bir teknik direktör olmanın, tepeden tırnağa bir marka olmak gerektirdiğini fark etti ve oldu. Dünyaca ünlü hazırlık kupası Emirates Cup’a takımını götüren bu adam, oyuncularını uyarmak için çıktığı taç çizgisi kenarında kendisine doğru gelen topu, bugün İbrahimoviç’in ancak yaptığı “akrep vuruşu” ile sahaya geri gönderdi. Tribünler bu karizmatik adamı alkışladı.

Lider seven bir toplumuz. Hep birinin sorunlarımızı çözmesini, bizim adımıza başarılar kazanmasını isteriz. Ama o lideri eleştirecek bir şeyler de mutlaka buluruz. Fatih Terim’in de hep egosunun şişkinliği tartışıldı. Yıllarca Manchester United’ı çalıştıran, Sir Alex Ferguson’un anılarında çok önemli noktalar var. Mesela genç, şöhret ve çok parası olan insanları yönetmenin zorluğundan bahsediyor ünlü teknik adam. Ferguson tevazu sahibi olmayan, egosu en az şöhret oyuncuları kadar fazla olan biri. Ama o egosunu yönetmeyi bildiği için oyuncularına söz geçirebildi, Sir oldu, şimdi de anıları konuşuluyor. Tıpkı Ferguson gibi, Fatih Terim de egosu tartışılan biri. Ancak “Hoca zaman içinde çok değişti, gelişti” diyenlerin adını koyamadıkları şey; Fatih Hoca’nın egosunun esiri olmaktansa, egosunu yöneten adama dönüştüğüdür. Bu değişimi kendisine sorsanız, size vereceği cevap, “Ben hiç bir zaman değişmedim sadece yıllar içinde dönüşüyorum,” olacaktır. İsterseniz siz de sorun.
İnsan kazandıkça egosu büyür ve onunla birlikte büyüyen kibirden arındıkça gönlü zenginleşir derler. Tam da öyle oldu. 2012 yılında Ankaragücü öylesine maddi zorluklarla mücadele ediyordu ki, ıslak formalarını değiştirecek yedekleri bile tükenmişti. Ligin sonuncusu olarak Galatasaray ile karşılaşıyorlardı. Daha önce TSYD seminerinde ilk göz ağrısı Ankaragücü için, “Bu yıl çalışmıyor olsaydım, Hakan Kutlu’ya yardımcılık yapardım,” deyip herkesi duygulandıran Fatih Terim, Arena’da misafirini saygıyla ağırladı. Rakibini hırpalamamak, daha dengeli bir mücadele ortaya koymak için yıldız oyuncuların hepsini kenarda oturtup, yedek ve genç oyuncularla sahaya çıktı. Sadece sportmenliğe değil, vefaya da selam gönderdi. Tüm bunlar bir Yeşilçam filminde olsaydı ağlayanlar bile çıkabilirdi.
Bugün geldiği noktada, geçmişine bakıp beğenmediği yanlar bulabilen ve onları tamir edebilen nadir adamlardan biri Fatih Terim. Herkes başarısını kuvvetli karakter özelliklerine bağlarken, o her şeyi için eşine teşekkür eden bir sevgili, kazandığı her kupada tribündeki kızlarına bakıp gözleri dolan bir baba. Avrupa’da olsa hakkında bugüne kadar en az on kitap yazılmış olan bu cesur adam, şu sıralar bir kitap yazıyor. Futbola 45 yılını vermiş birinin elbette futbol ile dolu anıları olacak. Ancak hayatta fena halde futbola benzemez mi? Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, istikrarda yattığını, hayalleri gerçek kılabilmeyi öğrenmek için; başarmış birinin tecrübelerinden yararlanmaya hazır mısınız? İkinci bir Fatih’in çıkması için 500 yıl bekledik. Belki bu sayede üçüncü bir Fatih için o kadar beklememize gerek kalmaz. Çünkü bakarsınız siz de dönüşürsünüz...