barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2016 Salı

Türkiye, hala keşfedilmemiş büyük bir pazar / Esteve Calzada


Futbol, artık sadece bir spor değil aynı zaman da büyük de bir endüstri. Kulüp satın alan yatırımcılar, dev sponsorlar, astronomik transfer ücretleri, akıllı statlar... Sıcak para dediğimiz şey artık futbolun göbeğine oturmuş durumda. Hal böyle olunca biz de spor yönetimi alanında yetkili bir isim olan Esteve Calzada ile konuştuk ve sorduk “Ne olacak bu futbolun hali?”




Sahibi olduğunuz PrimeTime Sport nedir? Ne tür hizmetler veriyorsunuz?
Prime Time Sport, spor pazarlaması alanında hizmet veren bir butik olarak düşünebilirsiniz. Çoğunlukla futbol alanında verdiğimiz hizmetlerin içerisinde oyuncuların tanıtımı, menajerliği, imaj haklarından, kulüplerin ve federasyonların stratejik danışmanlığı, pazarlama ve yönetimleri ile ilgili projeler üretip uygulanması ve son günlerde çok popüler olan youtuber’ların tanıtımı ve yönlendirilmesine kadar bir çok şey sayabiliriz. Yani futbol endüstrisinde çalışan her birime hizmet edecek projelerde yer alan bir kurumuz.

Spordan para kazanmanın temel ilkelerini anlatan Türkçeye de “Paradan Haber Ver” diye çevrilmiş olan bir kitabınız var. Futbol pazarlamasında para kazanmak için izlenmesi gereken 3 adım nedir?
Tabii ki üçten çok daha fazla madde saymak gerekir, ama senin için ilk üçü özet olarak sıralayacak olursam:
1. Hak’ların kontrolü. Yani statlardaki reklam alanlarının pazarlanması, sponsorluklar, futbolcuların ve kulüplerin reklam gelirleri, yayın hakları vs.
2.     İşbirliği yapılacak hedef markaları belirlemek için Pazar-marka analizi yapılması
3.     Agresif bir satış yaklaşımı.


Futbol endüstrisinde pazarlama ya da satış alanında çalışmak isteyen gençler ne yapmalı?
Diğer meslek dalları gibi burada net bir çizgi maalesef yok. Ama benim tavsiyem, sayısı az olmakla beraber bazı üniversitelerde futbol yönetimi bölümleri var, onları tercih edebilirler. Yüksek lisansta ise daha fazla üniversitede bu imkanı bulabilirler. Özellikle ekonomi, gazetecilik ve reklam bölümü öğrencilerinin futbol yönetimi alanında yüksek lisansı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Yani yola öncelikle bu alanda eğitim tercihleri ile başlayabilirler. Bu arada mutlaka, kulüp, federasyon, spor alanında sponsorluk yapan firmalar ya da spor pazarlama ajanslarında staj yapmaları da çok önemli.


Önce Rus oligarklar, sonra Arap şeyhleri kulüp satın alarak futbol endüstrisine girdiler. Sizce sırada kimler var?
Kesinlikle Çin. Kış transfer döneminde Çin Süper Lig’inde toplam 331 milyon avroluk transfer yapıldı. Ancak Çin’i sadece son dönemlerde astronomik rakamlara yaptıkları futbolcu transferleriyle değerlendirmeyin. Çinli iş adamlarının Avrupa’da çok yaygın bir şekilde kulüp satın almaya başladıklarını da görüyoruz. İtalya’da Inter Milan, İspanya’da Espanyol, Granada, İngiltere’de Aston Villa bazı örnekler. Wanda ve China Media Capital sırasıyla Atletico Madrid’in %20sini ve Manchester City’nin %13ünü satın aldılar. Yani futbol pazarının son büyük oyuncusu Çin diyebiliriz.


Futbolun içinden gelmeyen ama sermayeyi yöneten ve söz sahibi olan bu tip yatırımcıların endüstriye etkileri neler?
Eğer uzun soluklu başarı arıyorsanız artık bu futbolun içinden klişesini bir kenara bırakmalısınız. Futbol ve sermaye birlikte, yan yana yürümeli. İstediğin kadar çok yatırım yap, kulüp finansal olarak iyi bir tablo çizsin, eğer sahada takım bir başarı kazanmıyorsa, kulübün kasasındaki o paranın hiç bir kıymeti yok. Ya da tam tersini düşün, sezon sonu şampiyon olmuşsun, Avrupa kupalarına gidiyorsun, ama kasan bomboş, bir de üzerine borçlusun. Artık finansal fair play kuralları da çok katı. Böyle bir tabloda Avrupa’ya gitmek konusunda bile men yiyorsun. Sağlıklı bir yapı için hem iyi futbol oynayacaksın ki başarı gelsin, hem de bu başarı sayesinde kapını çalan yatırımcı ve sponsorlarla iyi bir finansal bağ kuracaksın ki, kasan dolsun.


Son dönemde bilet fiyatları önü alınamaz bir şekilde artıyor. Bu aynı zamanda stadyumlara gelen taraftar profilinin de sosyo-ekonomik olarak daha üst sınıflara değişmesine sebep oluyor. Bunun futbola etkisi nasıl olur?
Buna çok katılmıyorum. Premier Lig ve Bundesliga gibi Avrupa’daki önemli bir çok ligde makul fiyatlara bilet satıldığını düşünüyorum.

1984 yılında Diego A. Maradona 7.3 milyon avroya Napoli’ye transfer olduğunda bu o günler için dudak uçuklatan bir rakamdı. Artık transfer piyasasında 100 milyon avrolardan bahsediyoruz. Sence transfer ücretleri bu şekilde artmaya ne kadar daha devam edecek?
Kulüplerin gelirleri arttığı sürece transfer ücretleri de artmaya devam eder. Örneğin Premier Lig’de yeni yayın ihalesi yapıldı. Buna göre kulüplerin kasasına gelecek üç yılda 8.1 milyar İngiliz sterlini girecek. Bu rakam bir önceki ihalenin %70 üzerinde. Premier Lig’de bu paydan en az geliri alacak takım bile, La Liga’da Real Madrid ve Barselona’nın yayından kazandığı kadar parayı kasasına koyacak. Bu ne demek oluyor? 100 milyon avroya Gareth Bale’e imza attıran Real Madrid’in ödediği rakamın çok daha üzerinde rakamları, yeni transfer sezonunda İngiliz takımlarının harcamasını bekleyebiliriz.


Teknoloji çok hızlı ilerliyor. Sence futbolun ne kadar içerisinde ve futbolda teknolojinin sınırları nerede ayrılmalı?
Ben futbolun içerisinde olması gerektiğine inanan taraftayım. Özellikle de oyunun sonucuna etki edebilecek bazı hakem hatalarını ortadan kaldırmak konusunda. Gol çizgisi teknolojisi ile başladı. Şimdi de penaltı ve ofsayt kararları verilirken hakeme yol göstermesi açısından mutlaka kullanılmalı.

Sosyal medyanın futbola etkisi nasıl?
Sosyal medya maalesef sadece futbolu değil tüm yaşantımızı dramatik bir şekilde değiştirdi. Kulüpler ve oyuncular artık arada menajer ya da medya kanalları olmadan taraftarlar ile doğrudan iletişime geçebiliyor. Oyuncular sosyal medya kullanımı konusunda kesinlikle eğitim almalı. Çünkü bu şekilde doğrudan iletişim çoğu zaman oyuncuya ve imajına zarar verebiliyor. Yazdıkları mesajın, koydukları bir fotoğrafın zamanlaması, içeriği çok önemli. Dikkat edilmesi gereken bir çok detay var. sosyal medya kullanan oyuncu ve kulüplerin bu konuda  profesyoneller ile çalışmaları çok önemli.


Sosyal medyanın hayatımıza bu şekilde girişinden sonra pazarlama araçları da değişti. Kulüpler bu değişime nasıl ayak uydurmalı?
Kulüpler sosyal medya hesaplarını kullanarak mutlaka taraftarlarla bağlarını kuvvetlendirmeli. Bu büyük bir fırsat. Bu şekilde yeni taraftar kazanabilirler, mevcut taraftarların statlara ve kulübe ilgisini artırabilirler. Sonra da tüm bu iletişimlerini ölçümleyebilir ve sponsorlar ile paylaşıp, markaların finansal desteğini artırabilirler. Çünkü bir çok sponsor bu yol ile müşterilere doğrudan ulaşıp, pazarlama yapabilir.  

Barselona’da çok uzun yıllar çalıştın. Pazarlama adına diğer kulüplerden farklı ne yapıyorlar?
Benim de yaratılması döneminde bir parçası olduğum ve bundan da her zaman gurur duyduğum, “Bir kulüpten çok daha fazlası / mas que un club” konumlandırması diyebiliriz. Her şey müthiş bir jenerasyon yakalayarak başladı. Sportif anlamda bir çok başarı, kupa ve bununla beraber kapınızda sıraya giren sponsor ve yatırımcılar. Demin de dediğim gibi, biz pazarlamacılar bir konumlandırma oluştururuz. Bu çok başarılı da olabilir. Ama sistemin doğru çalışması için sportif başarının da olması şart. Barselona dışında da pazarlama araçlarını çok başarılı kullanan kulüpler var. Tıpkı Real Madrid ve Manchester City gibi.

Arda Turan hakkında ne düşünüyorsun?
Öncelikle şunu söylemeliyim Avrupa Şampiyonasında Türk taraftarlarının Arda’yı protesto etmesi beni çok üzdü. Bence Arda çok iyi bir oyuncu sadece şu ara zor bir dönemden geçiyor. Barselona’da hem 6 aydır forma giyemeyip, hem de fit kalmaya çalışmak pek kolay bir durum değil. Formunu eskisinden daha iyi bir şekilde geri kazanacağına inanıyorum. Yeni sezonda göreceğiz.

Potansiyeli yüksek olan ve Avrupa’da oynayabilecek başka hangi Türk oyuncuları beğeniyorsunuz?
Emre Mor ve Enes Ünal’ı da çok beğeniyorum. Onlar dışında da bir çok genç oyuncu var. Sadece yeterince fırsat verilmiyor gençlere.

Avrupa’daki bir çok büyük lig ve kulüpte çalıştın. Türkiye’yi İngiltere, İspanya gibi futbol endüstrisinin büyük olduğu diğer ülkelerle kıyaslarsan ne dersin?
Türkiye büyük bir potansiyele sahip ve halen bakir bir pazar. Taraftarların futbola ilgisi, yeni statlar ve bazı kulüplerin taraftar sayıları ciddi bir potansiyel oluşturuyor. Bu potansiyeli, yönetimsel olarak ihtiyaçlarla uyumlu bir hale getirip kullanmak için tek eksik bu alanda yönlendirme yapacak profesyoneller. Tıpkı kulübünüze yabancı yıldız bir oyuncu transfer etmek gibi. Yerli yöneticiler ile yabancı yönetici ya da danışman statüsündeki profesyoneller bir arada çalışmalı, tecrübelerini paylaşmalı ve fırsatları değerlendirmek için plan oluşturulmalı diye düşünüyorum. Bir de kulüpler mutlaka tam zamanlı çalışanlarca yönetilmeli.  Yarım gün başka yerde çalışıp yarım gün kulüp yöneten yöneticiler ile olmaz.

Global alanda Türk kulüplerinin güçlü ve zayıf olduğu alanlar neler?
Öncelikle kendilerini anlatmak konusunda eksikleri var. Yurtdışında kulüpler kendilerini iyi tanıtıyor olmalılar. Tamam kendi ülkende taraftarınla aran iyi ama artık dünya büyük bir pazar, yeni taraftar bulmanın tek yolu o büyük pazara açılmak. Bunun en büyük yolu da yayın haklarının yurtdışına açılması. Büyüme ancak bu şekilde olur. Bir de tabii ki şike davası ve sürecinin çok olumsuz etkileri oldu. Federasyonların bu konuda çok hassas davranması ve bir daha bu tip süreçlerinin yaşanmaması için ciddi önlemler alması şart.



Esteve Calzada kimdir?

Esteve Calzada FMCG sektöründeki uzun yıllar tecrübesinden sonra 2002-2007 yılları arasında Barselona kulübünde CMO (Chief Marketing and Commercial Officer) olarak çalıştı. Bu süreçte geliştirdiği projeler ile kulübe 400 milyon avro kazanç sağladı ve Nike-Barselona işbirliğinin mimarlığını yaptı.
2011’den beri Manchester City kulübüne danışmanlık veriyor.
UEFA (2013) ve FIFA (2014) çeşitli projeler için stratejik danışmanlık verdi.
2009 Messi’nin imaj haklarını yönetmek adına Leo Messi yönetimini kurdu.
Halen 2007 yılından beri kendi kurduğu Prime time Sport’un başında. Spor yönetimi hakkında kitapları ve makaleleri de olan Calzada; İspanya, İngiltere, Dubai ve Amerika’da bir çok üniversitede bu konuda  dersler de veriyor.


31 Mayıs 2016 Salı

Cruyff'u anlamak

Bir futbolcuyu hatta bir adamı özel kılan nedir? Yeteneği? Zekası? Fiziksel özellikleri? Espri anlayışı? Karizması? Liste uzar gider. 24 Mart’ta kaybettiğimiz Johan Cruyff’un kim olduğunu eminim biliyorsunuz ama neden özel olduğunu biliyor musunuz? Bu sorunun yanıtını en iyi yine kendisi, bir Cruyff sözü ile veriyor:
“Ancak anladığın zaman görmeye başlarsın.”



Cruyff’un futbolcu olarak keşfi kaderin bir oyunu. Babası Manus, Ajax kulübüne sebze, meyve satan bir manavdı. Annesi de kulüpte temizlik yapıyordu. Aile ilişkilerini kullanarak 10 yaşındaki Cruyff’u Ajax alt yapısına yazdırdı. Antrenmandan sonra diğer çocuklar eve giderken, o annesiyle beraber soyunma odalarına girip çıkıyor, krampon cilalıyor, yıkanmış formaları asıyordu, bazen de sahayı temizliyordu. Annesi ara sıra teknik direktör Spurgeon’un da evine temizlik için gittiğinde, Cruyff’u da yanında götürüyordu. Cruyff ise İngilizceyi o yaşlarda Spurgeon ile konuşa konuşa öğrenmişti. Hollandacası her zaman espri konusu olmuş Cruyff’un İngilizcesi bu kadar iyiyse sebebi o günlerdir.

***

Cruyff bir çok konuda ilke imza attı. Ajax’da parlamaya başlamış peşi sıra goller atıyordu. 1966 yılında ilk kez milli formayı da giydi. Ve daha ikinci maçında kırmızı kart gördü. Ne var bunda demeyin, o tarihe kadar milli forma ile kırmızı kart gören oyuncu olmamıştı. Cruyff’lu Ajax Avrupa’da fırtına gibi esiyordu ve sadece futbol oynamak Cruyff’a yetmiyordu. Sürekli toplantılar yapıp takım arkadaşlarına nasıl oynamaları gerektiğini anlatıyordu. Bu fikir çarpışmaları takımın diğer oyuncularını yormuş ve kaptanlık pazu bandını kimin takacağına yönelik yapılan bir oylamada Keizer seçilmişti. Cruyff veda vakti geldiğini anladı. Transfer görüşmesine menejeriyle gitti. Bu o dönemler görülmemiş bir şeydi. Futbol tarihinde bir ilke daha imza atan Cruyff’tan sonra futbolcuların menejerleriyle birlikte transfer görüşmesi yapması bir standart haline geldi.

***

Ajax’da oynadığı yıllarda rakip takım FC Groningen’den Piet Fratsen onun için şöyle demişti:
“Cruyff hiç öyle bir niyeti yokmuş izlenimi verse de sizi her seferinde alt ediyor. Siz daha onun ne yapacağını anlayamadan, yanınızdan geçip gidiyor. Bana da yaptı bir kez. ‘Vay’ diye geçirdim içimden, ‘Bir dahakine onu yakalayacağım.’ Biraz sonra yine yaptı ve onu yere indirmek için hamle yaptığımda sıçradı. Ne yapmak istediğimi hissetmişti. Ona vurma fırsatını bile zor buluyordunuz. Ama onun misilleme yaptığını hiç görmezsiniz. Yalnızca kendini savunur. Yeşil sahaların gördüğü en zeki futbolcudur.”

***
Cruyff'un Barselona'sı Deportivo ile oynarken Cruyff bildiği tüm numaraları ve o meşhur ''Cruyff dönüşleri '' ile sahaya damgasını vurmaktadır. Bir yandan da takım arkadaşlarını yönetmektedir. Ancak dakikalar ilerledikçe hakemi de yönetmeye başlayınca Jorge Valdano  dayanamayıp ''düdüğü de alıp maçı yönet o halde'' der. Cruyff ilk önce bu genç adamın ismini sonra da yaşını sorar. 19 cevabını alınca da Valdano'ya saha içinde minik bir ayar verir;
''İnsan 19 yaşındayken Cruyff'a ''Siz'' der.”


***

1968’de Şampiyon Kulüpler Kupası ikinci turunda Fenerbahçe ile eşleşen Ajax İstanbul’a geldiğinde tatsız bir sürprizle karşılaşır. Johan Cruyff’un da içinde bulunduğu takım otobüsü Mithatpaşa (İnönü) Stadı’na doğru seyrederken Osmanbey yakınlarında bir minibüs ile çarpışır ve büyük bir kargaşa başlar.
Maça geç kalmaktan korkan Cruyff otobüsten inerek bir süre minibüs şoförüyle tartışır. İş tatlıya bağlanınca da takım arkadaşlarıyla birlikte minibüsü iterek otobüsün yolunu açar ve takım geç de olsa maça yetişir. Merak edenler için not: Maç, Peter Keizer ve Klaas Nuninga'nın golleriyle 2-0’lık Ajax galibiyetiyle bitmiş.
Cruyff, Türkiye’de olduğu bu kısa sürede bir çok röportaj da veriyor. Türk futbolunun tesisleşme çalışması, mentalitenin değiştirilmesi gerektiği yönünde bir çok öğüt verir ve şöyle der:
“Almanya’da antrenör futbolcusuna ısınması için dört tur at der ve kahvesini içmeye gider. Oyuncu robot gibi o turları atar. Ama İspanya ve Türkiye gibi ülkelerde aynı talimatı alan futbolcu bir tur atıp, antrenörünün yanına gelir. 1960’larda Hollanda bir hiçti, 74’te ise final oynadık. Türk dostlarıma Hollanda’yı örnek almalarını öneririm.”

***

Cruyff jübilesini Ajax formasıyla yapacaktır ve maça Bayern Munih’i davet eder. Breitner’li Rummenigge’li Bayern tam kadro gelir. Ancak Hollandalıların 1974 Dünya Kupası’ndan kalan Alman takıntısı mıdır bilinmez, daha havaalanında Bayernli futbolcular ikinci sınıf muamele görmeye başlar. Kötü bir otelde konaklatılırlar ve dışarı çıktıkları anda halk tarafından “Nazi domuzları” hakaretiyle karşılaşırlar. Bunun acısı ise sahada çıkar. O hırsla Bayern Munih Ajax’ı 8-0 yener. Cruyff gibi bir efsanenin yeşil sahalara vedasının böyle olması da kaderin bir oyundur. O gün bugündür bir daha hiç bir Hollanda takımı jübile için Alman takımlarını çağırmıyor.


***

Cruyff Barselona’ya antrenör olarak geldiğinde Başkan Nunez’e şunları söylemişti:
“Öncelikle yapmamız gereken La Masia’ya bir özkaynak düzeni, altyapı inşa etmek. Siz binayı yapın, felsefi ve ruhani inşaatı bana bırakın. Orada sadece yıldız futbolcular değil, yıllarca bu kulübe hizmet edecek ortak bir felsefenin, güzel ve evrensel futbolun tohumlarını yeşertecek değerler yetiştireceğiz.”
Bu fikir üzerine La Masia, Ajax alt yapısı model alınarak tekrar şekillendi ve bugünkü sistem ortaya çıktı. Barselona’yı çalıştırdığı yıllarda idmanlara opera sanatçıcı getirdiği söylenir. Futbolcular doğru nefes alıp vermeyi öğrensin diye. Star Wars serisini izleyenler bilir. Jedi felsefesinin de başında bir Master Yoda vardır. İşte Barselona kulübünün Yoda’sı Cruyff oldu.

***

Cruyff futboldan herkesten iyi anlardı ama aynı zamanda her şeyi herkesten iyi anladığını düşünürdü. Chicagolu bir taksiciye şehre giden en kısa yolu söylemiş, Ian Woosnam'a ritmi değiştirmesini tavsiye etmiş ve baypas ameliyatından önce, cerrahıyla operasyon yönetimini tartışmıştı. Çocuklarının doğumunda Cruyff hemşirelerin bezi takışını denetlemiş, zaman zaman da kendisi el atmıştı.

***

Barselona’yı çalıştırdığı yıllarda Koeman’ı transfer etmişti. Koeman transfer kararını vermeden önce iki stada gelip atmosferi koklamıştı. Sonuçta daha az para kazanacak olmasına rağmen bu transfer teklifini kabul etti. Ve İspanya’da bir sezonda 15 gol atabilmeyi başarmış nadir defans oyuncuları listesine adını yazdırdı. Bu başarılı transferin ardından Cruyff, o dönem Milan’da oynayan Van Basten’in de aklını çelmek istemektedir. Ve o sıralarda verdiği bir röportajda aslında tüm oyun felsefesini bu iki oyuncu üzerinden anlatır:

“Futbolda son zamanlarda şöyle bir gelişme var: artık en yaratıcı oyuncular (ki bunlar genelde forvetler oluyor) en çok koşmak zorunda olanlar. Savunma ağırlıklı futbol oynayan bir takımda forvet için gol atma uzaklığı hemen 50 metreye çıkıyor. ben hücum futbolu oynattığım için benim forvetlerim sadece 15 metre koşmak zorundalar, tabii aptal değillerse ya da uyumuyorlarsa. Van Basten’i isteme sebebim bu. Bütün antrenörler çok koşmaktan söz ederken, ben çok koşmayın diyorum.  Futbol beyninizle oynadığınız bir oyundur. Doğru zamanda doğru yerde olmak zorundasınız, ne daha erken ne daha geç. Benim hücum oyuncum bire bir kaldığında hep şöyle derim: ‘Bunu tek başına halletsin.’ Sonra diğer oyuncularım ona yardım etmeyecek miyiz diye sorarlar. Ben de: ‘İlk olarak onun yoluna çıkabilirsiniz, ikincisi de ikinci bir hücum oyuncusu olarak oraya gittiğinizde rakibin de ikinci bir defans oyuncusunu yanınızda götüreceksiniz demektir. Ve ikiye iki, bire birden daha zordur.’ derim.”


***



FİLOZOF CRUYFF:

§  "Futbol basit bir oyundur, zor olan futbolu basit oynamak."
§  "Top her zaman bacaklardan hızlı yol kat eder"
§  "Tesadüfler de, planlı olabilir."
§  "Her dezavantajın avantajı vardır."
§  "Birçok insan hızın özünü kavrayamamıştır. Daha erken koşmaya başlarsan, daha hızlı koşarsın."
§  "Dinlere pek inanmam. İspanya'da maça çıkmadan önce 22 oyuncu istavroz çıkarır. Bu işe yarasaydı İspanya'daki her maç berabere biterdi."
§  "İtalyanlar size karşı asla maç kazanamaz. Ancak siz onlara karşı kaybedebilirsiniz."
§  "Aslında pek hata yapmıyorum, çünkü hata yapmak daha zor."

§  "Kazanmanın tek formülü rakibinizden bir gol fazla atmaktır, dahası değil."

1 Haziran 2015 Pazartesi

Şampiyonlar Ligi Yarı Final 2015

REAL MADRID - ATLETICO MADRID

İki dişli rakip karşı karşıya geldiğinde “erken final” tabiri çok kullanılır. Ama söz konusu bir önceki yılın iki finalistinin çeyrek finalde karşı karşıya gelmesiyse, bu ifade daha da değer kazanıyor. Lig yarışında bu yıl Barcelona ve Real Madrid’in gerisinde kalan, Kral Kupası’nda da Barcelona’ya diş geçiremeyip elenen ve geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalinde Ramos’un son dakika kafasıyla uzayan ve sonrasında ellerinden kayan kupanın hüsranını içinde taşıyan Atletico’nun acısını, Real Madrid’i saf dışı bırakmaktan daha iyi hiçbir şey dindiremez. El Classico’da Barça’ya kaybedip şampiyonluk şansını zora sokan Real Madrid’de ise eleştiri okları Carlo Ancelotti’nin üzerinde. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ni 10. kez kazanamama lanetini üzerinden atan Real Madrid, yarı final için favori gözüküyor. Ancak Atletico Madrid, geçen yıl favori gösterilmediği Chelsea ve Barcelona turlarında yaptığını yine tekrarlayabilir. İlk maç 14 Nisan’da Vicente Calderon’da, rövanş ise 22 Nisan’da. Bu yıl da Şampiyonlar Ligi heyecanından uzak kalan bizlerin kalbi ise geçen sene sakatlığı sebebiyle forma finalde forma giyememiş olan Arda Turan’la.

  
PORTO – BAYERN MUNIH
Çeyrek final maçları arasında belki de tahmin yapması en kolay eşleşme bu. Bundesliga’da kelimenin tam anlamıyla güle oynaya şampiyonluğa koşan Bayern’in, ikinci turda Shakhtar Donetsk’e karşı aldığı 7-0’lık galibiyet, Guardiola’nın geçtiğimiz yıl evinde Real Madrid’e  karşı yaşadığı şokun ardından hataya tahammülü olmadığının en büyük kanıtı. Bavyera ekibinin en etkili silahı Arjen Robben şimdilik karın kası yırtığı sebebiyle ilk maçı kaçıracak gibi duruyor. Bu ilk maçı kendi evinde oynayacak, grubundan namağlup lider olarak çıkan ve 23 gollü Bayern’in ardından Şampiyonlar Ligi’nin en golcü ikinci takımı olan Porto için büyük bir avantaj. Bu ikili daha önce 1986-87 sezonunda finalde karşı karşıya gelmiş, Viyana'da oynanan maçı Portekiz ekibi, Kögl'ün golüyle 1-0 yenik duruma düşmesine rağmen Madjer ve Juary'nin golleriyle 2-1 kazanmış ve kupaya uzanan taraf olmuştu. Porto o zaman da maçın favorisi değildi ve büyük bir sürprize imza atmıştı. Biz yine de finalin Berlin’de oynanacak olmasının Alman ekibi için ekstra bir motivasyon olduğunu da göz önünde bulundurursak, şimdiden bu eşleşmenin galibi Bayern Munih olur desek yeridir.


PSG-BARCELONA
Çeyrek finallerin tartışmasız en merakla beklenen maçı. Artık kupanın doğal favorilerinden biri olan Barcelona, Chelsea’yi eleyerek bu yıl hiç şakası olmadığını gösteren Paris Saint Germain karşısına çıkıyor. Aslında iki takımın bu sezon ilk karşılaşması olmayacak. Daha önce Şampiyonlar Ligi'nde F Grubu'nda gruptan çıkma mücadelesi vermişlerdi. Paris'te oynanan mücadeleyi Fransız temsilcisi 3-2 kazanırken, İspanya'daki karşılaşmada ise Barcelona 3-1 galip gelmişti. F Grubu'nu Barcelona 15 puanla lider tamamlamış, PSG ise 13 puanla ikinci sırada yer almıştı. Kariyerinde hiç Şampiyonlar Ligi Kupası olmayan Zlatan Ibrahimovic Chelsea maçında gördüğü kırmızı kart yüzünden 15 Nisan’da Paris’te oynanacak ilk maçta forma giyemeyecek. Bu yıl 6 golle Şampiyonlar Ligi’nde harika bir performans gösteren Edison Cavani ise Zlatan’ın yokluğunu aratmayabilir. Fransız temsilcisinin bu kez yarı finali görmesi için öncelikle 8 gollü Messi’yi durdurması gerekiyor. Katalan ekibi adına, El Clasico’da imzasını atan Luis Suarez, Fransızlar için büyük bir tehdit oluşturacaktır. İlk maçın sonucu ne olursa olsun, tur atlayan takım Barcelona’da 90 dakika bitmeden belli olmayacak bir karşılaşma. Zlatan’ın seneler sonra kötü ayrıldığı Nou Camp’a dönüşü hiç şüphesiz yıldız futbolcu için büyük bir motivasyon olacaktır.



JUVENTUS-MONACO

Şampiyonlar Ligi 1. turunda A Grubu'nu Atletico Madrid'in ardından 10 puanla ikinci sırada tamamlayan Juventus, ikinci turda Borussia Dortmund'la eşleşmiş ve Dortdmund’u zorlanmadan saf dışı bırakmıştı. Alman ekibi kura çekimlerinde de oldukça şanslıydı ve herkesin içinden geçen takım olan Monaco ile eşleşerek uzun yıllardır ilk kez yarı final oynamaya bu kadar yaklaştı. Her ne kadar İtalyan ekibinin etkili orta sahası oyuncusu Pogba geçirdiği sakatlık yüzünden çeyrek final maçlarını kaçıracak olsa da, karşılarında çeyrek final seviyesinin neredeyse en güçsüz takımı var. İkinci tur ilk maçında eski teknik direktörlerinin takımı Arsenal’i deplasmanda 3-1 yenerek büyük bir sürprize imza atan ve dikkatleri üzerine çeken Monaco, rövanşta rakibine karşı doksan dakika sahasından çıkamadı, 2-0 mağlup olmasına rağmen deplasmanda daha fazla gol atmasının avantajını kullanıp turu atlayan taraf oldu. İki takım daha önce Şampiyonlar Ligi’nde 1997-98 sezonunda yarı finalde karşılaşmıştı. Lippi'nin çalıştırdığı Juventus, İtalya'daki ilk maçı 4-1 kazanmış ve ikinci maçı Tigana'nın ekibine 3-2 kaybetmesine rağmen, ilk maçın avantajıyla tur atlayan taraf olmuştu. Grubundan altı maçta sadece 4 gol atarak çıkan Monaco’nun, bu yıl Şampiyonlar Liginde toplam 7 golü bulunuyor ve iki gol atan futbolcusu bile yok. Tüm Monaco takımından sadece bir gol eksik atan Tevez ve arkadaşlarını durdurmak için, Fransız temsilcisinin bir mucize maça daha ihtiyacı olabilir. Monaco’nun tek avantajı ikinci maçı kendi evinde oynayacak olması.