jorge valdano etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jorge valdano etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2016 Salı

Cruyff'u anlamak

Bir futbolcuyu hatta bir adamı özel kılan nedir? Yeteneği? Zekası? Fiziksel özellikleri? Espri anlayışı? Karizması? Liste uzar gider. 24 Mart’ta kaybettiğimiz Johan Cruyff’un kim olduğunu eminim biliyorsunuz ama neden özel olduğunu biliyor musunuz? Bu sorunun yanıtını en iyi yine kendisi, bir Cruyff sözü ile veriyor:
“Ancak anladığın zaman görmeye başlarsın.”



Cruyff’un futbolcu olarak keşfi kaderin bir oyunu. Babası Manus, Ajax kulübüne sebze, meyve satan bir manavdı. Annesi de kulüpte temizlik yapıyordu. Aile ilişkilerini kullanarak 10 yaşındaki Cruyff’u Ajax alt yapısına yazdırdı. Antrenmandan sonra diğer çocuklar eve giderken, o annesiyle beraber soyunma odalarına girip çıkıyor, krampon cilalıyor, yıkanmış formaları asıyordu, bazen de sahayı temizliyordu. Annesi ara sıra teknik direktör Spurgeon’un da evine temizlik için gittiğinde, Cruyff’u da yanında götürüyordu. Cruyff ise İngilizceyi o yaşlarda Spurgeon ile konuşa konuşa öğrenmişti. Hollandacası her zaman espri konusu olmuş Cruyff’un İngilizcesi bu kadar iyiyse sebebi o günlerdir.

***

Cruyff bir çok konuda ilke imza attı. Ajax’da parlamaya başlamış peşi sıra goller atıyordu. 1966 yılında ilk kez milli formayı da giydi. Ve daha ikinci maçında kırmızı kart gördü. Ne var bunda demeyin, o tarihe kadar milli forma ile kırmızı kart gören oyuncu olmamıştı. Cruyff’lu Ajax Avrupa’da fırtına gibi esiyordu ve sadece futbol oynamak Cruyff’a yetmiyordu. Sürekli toplantılar yapıp takım arkadaşlarına nasıl oynamaları gerektiğini anlatıyordu. Bu fikir çarpışmaları takımın diğer oyuncularını yormuş ve kaptanlık pazu bandını kimin takacağına yönelik yapılan bir oylamada Keizer seçilmişti. Cruyff veda vakti geldiğini anladı. Transfer görüşmesine menejeriyle gitti. Bu o dönemler görülmemiş bir şeydi. Futbol tarihinde bir ilke daha imza atan Cruyff’tan sonra futbolcuların menejerleriyle birlikte transfer görüşmesi yapması bir standart haline geldi.

***

Ajax’da oynadığı yıllarda rakip takım FC Groningen’den Piet Fratsen onun için şöyle demişti:
“Cruyff hiç öyle bir niyeti yokmuş izlenimi verse de sizi her seferinde alt ediyor. Siz daha onun ne yapacağını anlayamadan, yanınızdan geçip gidiyor. Bana da yaptı bir kez. ‘Vay’ diye geçirdim içimden, ‘Bir dahakine onu yakalayacağım.’ Biraz sonra yine yaptı ve onu yere indirmek için hamle yaptığımda sıçradı. Ne yapmak istediğimi hissetmişti. Ona vurma fırsatını bile zor buluyordunuz. Ama onun misilleme yaptığını hiç görmezsiniz. Yalnızca kendini savunur. Yeşil sahaların gördüğü en zeki futbolcudur.”

***
Cruyff'un Barselona'sı Deportivo ile oynarken Cruyff bildiği tüm numaraları ve o meşhur ''Cruyff dönüşleri '' ile sahaya damgasını vurmaktadır. Bir yandan da takım arkadaşlarını yönetmektedir. Ancak dakikalar ilerledikçe hakemi de yönetmeye başlayınca Jorge Valdano  dayanamayıp ''düdüğü de alıp maçı yönet o halde'' der. Cruyff ilk önce bu genç adamın ismini sonra da yaşını sorar. 19 cevabını alınca da Valdano'ya saha içinde minik bir ayar verir;
''İnsan 19 yaşındayken Cruyff'a ''Siz'' der.”


***

1968’de Şampiyon Kulüpler Kupası ikinci turunda Fenerbahçe ile eşleşen Ajax İstanbul’a geldiğinde tatsız bir sürprizle karşılaşır. Johan Cruyff’un da içinde bulunduğu takım otobüsü Mithatpaşa (İnönü) Stadı’na doğru seyrederken Osmanbey yakınlarında bir minibüs ile çarpışır ve büyük bir kargaşa başlar.
Maça geç kalmaktan korkan Cruyff otobüsten inerek bir süre minibüs şoförüyle tartışır. İş tatlıya bağlanınca da takım arkadaşlarıyla birlikte minibüsü iterek otobüsün yolunu açar ve takım geç de olsa maça yetişir. Merak edenler için not: Maç, Peter Keizer ve Klaas Nuninga'nın golleriyle 2-0’lık Ajax galibiyetiyle bitmiş.
Cruyff, Türkiye’de olduğu bu kısa sürede bir çok röportaj da veriyor. Türk futbolunun tesisleşme çalışması, mentalitenin değiştirilmesi gerektiği yönünde bir çok öğüt verir ve şöyle der:
“Almanya’da antrenör futbolcusuna ısınması için dört tur at der ve kahvesini içmeye gider. Oyuncu robot gibi o turları atar. Ama İspanya ve Türkiye gibi ülkelerde aynı talimatı alan futbolcu bir tur atıp, antrenörünün yanına gelir. 1960’larda Hollanda bir hiçti, 74’te ise final oynadık. Türk dostlarıma Hollanda’yı örnek almalarını öneririm.”

***

Cruyff jübilesini Ajax formasıyla yapacaktır ve maça Bayern Munih’i davet eder. Breitner’li Rummenigge’li Bayern tam kadro gelir. Ancak Hollandalıların 1974 Dünya Kupası’ndan kalan Alman takıntısı mıdır bilinmez, daha havaalanında Bayernli futbolcular ikinci sınıf muamele görmeye başlar. Kötü bir otelde konaklatılırlar ve dışarı çıktıkları anda halk tarafından “Nazi domuzları” hakaretiyle karşılaşırlar. Bunun acısı ise sahada çıkar. O hırsla Bayern Munih Ajax’ı 8-0 yener. Cruyff gibi bir efsanenin yeşil sahalara vedasının böyle olması da kaderin bir oyundur. O gün bugündür bir daha hiç bir Hollanda takımı jübile için Alman takımlarını çağırmıyor.


***

Cruyff Barselona’ya antrenör olarak geldiğinde Başkan Nunez’e şunları söylemişti:
“Öncelikle yapmamız gereken La Masia’ya bir özkaynak düzeni, altyapı inşa etmek. Siz binayı yapın, felsefi ve ruhani inşaatı bana bırakın. Orada sadece yıldız futbolcular değil, yıllarca bu kulübe hizmet edecek ortak bir felsefenin, güzel ve evrensel futbolun tohumlarını yeşertecek değerler yetiştireceğiz.”
Bu fikir üzerine La Masia, Ajax alt yapısı model alınarak tekrar şekillendi ve bugünkü sistem ortaya çıktı. Barselona’yı çalıştırdığı yıllarda idmanlara opera sanatçıcı getirdiği söylenir. Futbolcular doğru nefes alıp vermeyi öğrensin diye. Star Wars serisini izleyenler bilir. Jedi felsefesinin de başında bir Master Yoda vardır. İşte Barselona kulübünün Yoda’sı Cruyff oldu.

***

Cruyff futboldan herkesten iyi anlardı ama aynı zamanda her şeyi herkesten iyi anladığını düşünürdü. Chicagolu bir taksiciye şehre giden en kısa yolu söylemiş, Ian Woosnam'a ritmi değiştirmesini tavsiye etmiş ve baypas ameliyatından önce, cerrahıyla operasyon yönetimini tartışmıştı. Çocuklarının doğumunda Cruyff hemşirelerin bezi takışını denetlemiş, zaman zaman da kendisi el atmıştı.

***

Barselona’yı çalıştırdığı yıllarda Koeman’ı transfer etmişti. Koeman transfer kararını vermeden önce iki stada gelip atmosferi koklamıştı. Sonuçta daha az para kazanacak olmasına rağmen bu transfer teklifini kabul etti. Ve İspanya’da bir sezonda 15 gol atabilmeyi başarmış nadir defans oyuncuları listesine adını yazdırdı. Bu başarılı transferin ardından Cruyff, o dönem Milan’da oynayan Van Basten’in de aklını çelmek istemektedir. Ve o sıralarda verdiği bir röportajda aslında tüm oyun felsefesini bu iki oyuncu üzerinden anlatır:

“Futbolda son zamanlarda şöyle bir gelişme var: artık en yaratıcı oyuncular (ki bunlar genelde forvetler oluyor) en çok koşmak zorunda olanlar. Savunma ağırlıklı futbol oynayan bir takımda forvet için gol atma uzaklığı hemen 50 metreye çıkıyor. ben hücum futbolu oynattığım için benim forvetlerim sadece 15 metre koşmak zorundalar, tabii aptal değillerse ya da uyumuyorlarsa. Van Basten’i isteme sebebim bu. Bütün antrenörler çok koşmaktan söz ederken, ben çok koşmayın diyorum.  Futbol beyninizle oynadığınız bir oyundur. Doğru zamanda doğru yerde olmak zorundasınız, ne daha erken ne daha geç. Benim hücum oyuncum bire bir kaldığında hep şöyle derim: ‘Bunu tek başına halletsin.’ Sonra diğer oyuncularım ona yardım etmeyecek miyiz diye sorarlar. Ben de: ‘İlk olarak onun yoluna çıkabilirsiniz, ikincisi de ikinci bir hücum oyuncusu olarak oraya gittiğinizde rakibin de ikinci bir defans oyuncusunu yanınızda götüreceksiniz demektir. Ve ikiye iki, bire birden daha zordur.’ derim.”


***



FİLOZOF CRUYFF:

§  "Futbol basit bir oyundur, zor olan futbolu basit oynamak."
§  "Top her zaman bacaklardan hızlı yol kat eder"
§  "Tesadüfler de, planlı olabilir."
§  "Her dezavantajın avantajı vardır."
§  "Birçok insan hızın özünü kavrayamamıştır. Daha erken koşmaya başlarsan, daha hızlı koşarsın."
§  "Dinlere pek inanmam. İspanya'da maça çıkmadan önce 22 oyuncu istavroz çıkarır. Bu işe yarasaydı İspanya'daki her maç berabere biterdi."
§  "İtalyanlar size karşı asla maç kazanamaz. Ancak siz onlara karşı kaybedebilirsiniz."
§  "Aslında pek hata yapmıyorum, çünkü hata yapmak daha zor."

§  "Kazanmanın tek formülü rakibinizden bir gol fazla atmaktır, dahası değil."

5 Ocak 2016 Salı

Yeşil sahaların matadoru

İspanya…Arenalar, öfkeli boğalar, acımasız matadorlar ülkesi. Matador İspanyolca katil anlamına gelir. Arenaya bırakılan boğalar, önce pikador denilen kişiler tarafından çivili sopalarla kızdırılır. Ardından ihtişamlı kıyafetiyle kralları aratmayacak bir mağrurlukla matador girer sahneye ve boğayı öldürür. Boğa güreşlerinin, doğaya ve doğadan gelecek tehlikeye karşı, erkeğin kadınını ve ailesini korumak için giriştiği mücadeleyi anlattığı söylenir. İspanyol toplumunda matadorluk sadece bir meslek değil, aynı zamanda yiğit, gözü pek kişiyi tanımlamak için kullanılan bir deyiştir. Çünkü matador güçlü, süratli, çevik, seyirciye keyifli bir izleme imkanı sunacak yeteneğe sahip olmalıdır. 


İspanya... Stadyumlar, coşkulu taraftarlar, doğuştan yetenekli futbolcular ülkesi. Her çocuk futbolcu olabilir bu şehirde ama çok azı yıldız olur. İspanyol toplumunda futbolcu olmak sadece bir meslek değil, aynı zamanda tutkuyu, sadakati, adanmışlığı ortaya koymaktır. Futbolcu, güçlü, süratli, çevik, seyirciye keyifli bir izleme imkanı sunacak yeteneğe sahip olmalıdır.

Madrid... Kral burada oturur. Tarihin en cesur matadorları burada arenaya çıkmıştır. Ve yeşil sahaların şimdiye kadar gördüğü en büyük bayrak adam bu şehirde futbol efsanesine dönüşmüştür.

Raul Gonzalez Blanco, 1977 yılında Atletico Madrid taraftarı Don Pedro’nun oğlu olarak dünyaya geldi. 11 yaşındayken babasının takımında alt yapıda futbol oynamaya başladı. Ama Atletico’nun meşhur başkanı Jesus Gil, masrafları kısma bahanesiyle, alt yapının kapısına kilidi vurunca, daha o yaşlarda bir sezonda 65 gol atan bu çocuğu şehrin diğer takımı Real Madrid kaptı. Raul, kısa sürede A takıma kadar yükselip 1994-95 sezonunda profesyonel oldu. Bir gün hocası Valdano’ya gidip, “Kazanmak istiyorsan ilk 11’de benimle başla, istemiyorsan başkasıyla,” diyen bu cüretkar genç, Real Madrid formasıyla 11’de forma giyerken, Jesus Gil ise Santiago Bernabeu’da koltuğuna çakılıp kalmıştı. Kendi takımının alt yapısından yetişen bu çocuk, o akşam derbide bir penaltı yaptırmış, Zamorano’ya bir asist yapmış ve de Real Madrid formasıyla ilk golünü atmıştı. 17 yıl süren başkanlığı döneminde, 39 teknik direktör, 141 futbolcu transfer eden Başkan Gil, o akşam kaçırdığı balığın ne kadar büyük olduğunu yeni anlamıştı.


SADAKAT

Real Madrid’i o dönem Jorge Valdano çalıştırıyordu. Önceki iki sezonda Tenerife’yi çalıştıran ve her iki sezonda da son haftada Real Madrid’i yenerek, şampiyonluğu Barcelona’ya kaptırmalarına sebep olan Valdano; Real Madrid’e geçtiği ilk sezonda hem Raul’a forma verdi, hem de takımı şampiyon yaptı. Raul ise hocasına teşekkürü, doğacak ilk çocuğuna onun adını vererek yapmıştı. Daha ilk sezonunda Valdano’nun motivasyonuyla lige hızlı başlayan Raul, ilk 7 maçında 13 gol atmıştı. Bu çocuk denecek yaştaki İspanyol, bir anda forma satışlarını artırmış, gazete manşetlerini süslemeye başlamıştı. Elbette ki kralın takımı Real Madrid her zaman yıldız oyuncuların adresi olmuştur ancak 2003 yılında kaptanlık bazubandını da koluna takan bu adam, Madrid tarihine damgasını vurmaya hazırdı. Valdano ise bu genç yeteneği “Raul’un özelliklerini alt alta yazarsanız, aslında Real Madrid’in özelliklerini yazmış olursunuz. O günümüzün Di Stefano’su.” diye anlatıyordu.

Bu arada transfer teklifleri bitmek bilmiyordu. Rus milyarder Roman Abramoviç, Chelsea’yi satın aldığında ilk olarak Raul’u kadroya katmak istemişti. O günün şartları için inanılmaz bir teklif yapıp 70 milyon avro önermişti. Başkan Perez ise “Raul satılık değil. Belki 180 milyon avro getiren olursa onu satabilirim. Ancak bunu da dünya üzerinde yapabilecek tek takım Real Madrid.” diyerek noktayı koymuştu. Sadece başkan değil, İspanya Kralı Juan Carlos da Raul’un ülke sınırları dışına çıkmasına pek razı değildi. “Raul, Madrid’in meleği. Raul Madrid, Madrid de Raul’dur.” demişti. Chelsea Raul’u İngiltere’ye getirememişti belki ancak İngiltere’den bir başka büyük teknik adam zaten onun gelmesini pek istemiyordu. “Onun seyahatlerden hoşlanmamasını umut ediyorum; çünkü onu önlememizin tek yolu, İngiltere sınırları içine sokmamak. Real çok büyük oyuncular transfer etti ve ediyor. Figo, Zidane, Ronaldo… Bana göre ise Raul hepsinden daha iyi. O, dünyanın en iyisi!” Bu sözler nice büyük futbolcular yetiştirmiş Sir Alex Ferguson’a ait.


GALAKTİK PROJE

Raul sadece takımın kaptanı değil, aynı zamanda sadakat yemini etmiş bayrak adamıydı. Bunu karşılığında da Başkan Perez; Figo, Zidane, Beckham, Ronaldo’yu bile transfer etmiş olsa bu sadakatin karşılığını gösterdi: “En yüksek ücreti Raul alır, Sonrasına bakarız.” Perez’in başlattığı “Los Galacticos” projesi kapsamında bu yıldız isimler arka arkaya Real Madrid kadrosuna katılırken, Raul belki onlar kadar fiyakalı fotoğraflar sunmuyordu ancak hem sahada, hem soyunma odasında Real Madrid’in lideri hala O’ydu. Bu arada Perez’in bu yıldızları getirirken, takımdan bazı isimleri de göndermesi gerekiyordu: Hierro ve Morientes. Yakın arkadaşları kulüpten yollanırken Raul bir gün kendisine sıra geleceğini düşünmüş müdür bilemem ancak ilahi adalet vuku buldu ve çok geçmeden Galaktik proje bekleneni vermedi. 2006 yılında 3-0’lık bir Mallorca yenilgisinden sonra Beckham ve Roberto Carlos hariç, Galaktik yıldızlar yolcu edildi. Sonrasında ise takımı sırtlayanlar yine “bizim oğlanlar” Raul, Casillas, Guti oldu. Real Madrid için Raul matador ise, ona topu taşıyan Guti de pikadordu.

2008 yılında takımın yardımcı kaptanı Iker Casillas ile Real Madrid için ömür boyu sözleşmeye imza atarken ikisi de aslında filmin sonunun bekledikleri gibi olmayacağını bilmiyordu. “Ömür boyu” romantizmi Casillas gibi, Raul gibi duygusal futbolcular için vardır, kulüpler için değil. 24 Nisan 2010’da, Mourinho yönetimindeki Real Madrid, Real Zaragoza ile karşılaşıyordu. Raul yine golünü atmış, parmağındaki alyansını öperek meşhur gol sevincini yapmış, ancak sakatlanıp oyuna devam edememişti. Yerini Mourinho’nun gözdesi Karim Benzema’ya bırakırken, o maçın ve o golün Real Madrid kariyerinde bitiş çizgisi olduğunu henüz bilmiyordu. Bu arada Manchester United’ın 7 numarası Cristiano Ronaldo kulübe transfer olmuş, 9 numaralı Real Madrid formasını giymeye başlamıştı. Ancak gönlünden 7 numara geçtiğini de gizlemiyordu. Sezon sonu Madrid sıfır kupa çekmiş ama asıl şoku 15 senedir mor beyaz forma giyen Guti’nin kulüpte bir gelecek göremediğini söyleyip ayrılmasıyla yaşamıştı. Guti o sezon Beşiktaş’a gelmiş, Carvalhal ile yaşadığı sorunların da etkisiyle, tek sezon oynayıp hem Beşiktaş’a hem de futbola veda etmişti. Guti şokunu atlatan Real Madrid’de ise asıl bomba, takımda sonradan oyuna giren adam olarak kalmak istemediğini söyleyen Raul’un bavulunu toplamasıyla patlar. Sonrasında ise gerçek sorunun Mourinho’nun kendisini istememesi olduğu konuşulur. Bugün belki Mourinho, o dönemde aldığı ah’ların karşılığını ödüyordur.

Hierro, Morientes, Guti, Casillas, Raul. Hepsi mahallenin çocuklarıydı. Ta ki Perez Los Galacticos düğmesine basana kadar. Perez’in başkan seçilmek için verdiği vaatlerden biriydi aslında bu proje. “Başkan seçilirsem Barcelona kaptanı Figo’yu transfer edeceğim, edemezsem tüm kombine ücretlerini taraftarlar yerine ben ödeyeceğim.” demişti bir vakit. Hem başkan seçildi, hem transferin suyunu çıkardı. Semtin kendi çocuklarından birer birer kurtuldu, yerine karşı mahallenin çocuklarını getirdi.


AYRILIK DA SEVDAYA DAHİL

16 yıllık Real Madrid kariyerinde tek bir kırmızı kart görmeden, 6 La Liga, 4 İspanya Süper Kupası, 3 Şampiyonlar Ligi, 1 Avrupa Süper Kupası ve 2 Kıtalararası Kupa olmak üzere toplam 16 kupa kaldıran Raul, bu yıl Cristiano Ronaldo rekorunu kırana kadar Real Madrid tarihinin en çok gol atan oyuncusuydu. Bir Perşembe akşamı Santiago Bernabeu’da 80 bin taraftar ve İspanya Kralı matadora veda etmek için toplandı. Yine gol attı. Tribünler “Sonsuza kadar büyük kaptansın,” diye bağırdı. O gece Kral ona Real Madrid’in şampiyonluk kutlama alanı olan Cibeles Çeşmesi’nin değerli bir maketini verip veda ederken, kameralar da Raul’u ağlarken yakalıyordu.

33 yaşındaydı ve futbol oynamaya devam etmek istiyordu. “Real Madrid’de 16 yıl geçirdim. Kariyerimin en güzel yıllarıydı ve harika bir neslin parçası oldum. Ailem ve ben yeni bir heyecan istedik. Bu hamleyi bu yıl yapmasaydık, bir daha yapamayabilirdik,” diyerek Schalke 04’e transfer oldu. İki sezon geçirdiği kulüpte Almanya Kupası ve Almanya Süper Kupası kazandı. Ardından iki sezon Katar’ın Al Sadd kulübünde geçirdikten sonra, finali yapmak için soluğu Amerika’da New York Cosmos’da aldı ve geçtiğimiz ay 38 yaşında futbola veda etti. Kariyeri boyuncu hiç Ballon d’Or kazanamadı belki ama Pep Guardiola bugün onun için “İspanya futbol tarihinin en önemli oyuncusu,” diyor. Real Madrid’den, Owen’den Ronaldo’ya, Figo’dan Zidane’a kadar kariyeri tartışılmayacak bir sürü yıldız geçti. Hiç biri onun gol rekorunu kıramadı. Ta ki, Cristiano Ronaldo’ya kadar. Ronaldo ise o gün, Raul’u arayıp “Benim için 1 numara daima sensin,” dedi.


Bugün 7 numara ile oynayan Cristiano Ronaldo şu an Madrid tarihinin en çok gol atan oyuncusu. Belki daha çok gol atanı da izleyeceğiz. Ama taraftarların mor beyaz kulübe ismini verip Raul Madrid diyeceği kadar sahiplendiği futbolcu bir tek o oldu. Akıp giden zaman onun için sadece bir formalite. Bir gün Madrid’e geri dönecek. Ve o gün tribünlerde 80 bin taraftar ve Kral yine onu alkışlıyor olacak. Kim bilir belki o gün yine sahanın ortasına gelir ve tıpkı 2002 Şampiyonlar Ligi finalinde kupayı aldıktan sonra yaptığı gibi nefis bir matador dansı ile tüm Madridlileri coşturur. O zamana kadar hoş çakal Madrid’in meleği Raul...