sneijder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sneijder etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2014 Pazartesi

Galatasaray şampiyon olmak istiyor mu?

Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Hem de öyle son bir kaç haftadır değil, daha uzun bir süredir ters gidiyor. Takım şampiyonluk yarışında belki lideri kovalıyor ancak ne ortaya koyduğu oyun, ne takım konsantrasyonu ne de futbolcuların motivasyonu tatmin etmiyor.

Mutlak 3 puan ile bitirmesi gereken Rize deplasmanında yine sonuç değişmedi ve deplasman sendromu devam etti. Özellikle maçın ilk yarısı ileri çıkamayan ve forvetleri besleyemeyen bir Selçuk ve Sneijder izledik. Gerçi bu iki futbolcunun etkisiz görüntüsünün altında Rizespor’un Kağan, Kıvanç, Aykut üçlüsünün orta sahayı adeta kilitlemesinin de etkisi vardı. Yine de orta sahada tek çabalayan Melo’ydu diyebiliriz. Hani Galatasaray’da bir anket yapılsa hangi futbolcu şampiyonluğu daha çok istiyor diye en çok isteyen Melo çıkar.

Nereden çıktı şimdi bu demeyin. Bir takımın en büyük motivasyon kaynağı futbolcuların bireysel olarak kazanma, şampiyonluk yaşama isteğidir. Maç sonu Mancini, Drogba’yı kadroya almayışı sebebiyle eleştirilince, Drogba’nın kendisinin dinlenmek istediğini ve bu sebeple Rize’ye gelmeyip ailesinin yanına gittiğini söyledi. Mancini Drogba’ya “Hayır oynayacaksın,” dese bile futbolcudan verim almayacak. Kariyerinde bir çok yıldız oyuncu ile çalışmış, bu tip işleri çok iyi bilen bir teknik adam. Burada problem Mancini’de değil, haftalardır performansı düşen Drogba’da. O profesyonellikte bir yıldız oyuncunun eleştirilere tahammülünün olmayıp saha içinde her şeyini verip takımı şampiyonluk yolunda yüreklendirmesi gerekir. “Bu sene Galatasaray’ı şampiyon yapacağım,” motivasyonunda olan bir Drogba, Belçika’yla hazırlık maçını mı yoksa şampiyonluk için her puanın kritik olduğu bu haftaları mı düşünür? Tabii ki Galatasaray takımı Drogba’dan ibaret değil. Ancak yedek kulübesinde “bile” oturan, son 5 dakika “bile” olsun oyuna giren bir “iştahlı” Drogba her zaman rakibe korku salar.

Drogba’nın yokluğunda forma şansı bulan Umut da Rize’nin hızlı çıkmasına sebep olan top kayıpları yaparak maalesef bu fırsatı değerlendiremedi. Gayretli bir oyuncu ancak yedek kulübe golcüsü olmaktan öteye hala geçemiyor. İnsan ister istemez bu şekilde giderse Fenerbahçe’de yıllarca “Genç Semih” diye kalan Semih Şentürk’e benzer bir hikaye de Umut Bulut mu diye düşünmeden edemiyor.

Dedim ya Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Deplasmanda bir takım üst üste 20 puan kaybediyorsa, tüm teknik ekip ve futbolcular oturup bunun sebebini net bir şekilde ortaya koymalı. Bireysel performansı yüksek olması beklenen futbolcular var. Ancak bir sebeple bunlar da motive olamıyor. Futbolda önce oyunu zihinde kazanmak gerekiyor. Sonra sahaya çıkınca top kazanma yüzdesi, paslaşma, saha parselizasyonu ve gol vuruşu geliyor. Galatasaray’da tüm bunları yapabilecek potansiyelde futbolcular var. Yani un, yağ, şeker hepsi var. Mancini’nin de artık bu malzemeler ile neden helva yapamadığını bulması gerekiyor.


23 Aralık 2013 Pazartesi

Sneijder "Bal", Onur "Kaymak"

Bir Pazar günü, iki tane 2-1 biten maç ve takımlarını mağlubiyetten değil belki ama hezimetten kurtaran iki güzel kaleci. Karabük karşısındaki Fenerbahçe’de Volkan, Galatasaray karşısındaki Trabzonspor’da da Onur olmasa maçlar herhalde 5 farklı biterdi. İki takım da belki 2-1 kaybetti ama Volkan ve Onur kaybetmedi.

Galatasaray bizi şaşırtmadı yine farklı bir diziliş ile sahadaydı. Semih ve Gökhan Zan geçmiş performanslarına göre daha iyi bir maç çıkardılar. Tabii  Gökhan’ın 22. dakikadaki röveşataya benzer yapmaya çalıştığı hareketi bu satırın dışında bırakmak lazım. Colman yakaladığı fırsatı kaçırmasaydı, Trabzonspor psikolojik bir üstünlük sağlayabilirdi. Galatasaray’da futbolcuların bireysel performansı artarsa, takım olarak daha iyi bir futbol izletecekler.

Sabri her zamanki enerjisi ve hırsını dün yine ortaya koydu. Ancak bu sefer bir de Trabzonspor’un kilidini açacak güzel hareketler de yaptı. İkinci golden önce sol ayağıyla yaptığı orta gibi. Selçuk evet eski Selçuk değil. Ancak bunda en önemli etken, sürekli farklı pozisyonlarda oynatılması ya da oynamak zorunda kalması. Bir maç sağda, bir maç solda oynayınca orta sahada yaratıcı pozisyonlarıyla maçın skoruna etki eden Selçuk’u görmek tabii ki zor. Buna rağmen, başka meslektaşlarının mızmızlanabileceği bu durumda Selçuk yine sahanın en çok koşanı, fayda sağlamaya çalışanı. Melo ise hep aynı Melo. Defansif özellikleri zaten iyi, dünkü gibi bir de top kaybetmeden Drogba ve Sneijder’i besleyince, bu iki oyuncuyu çok rahatlatabiliyor. Ancak kırmızı kart görmeyi hak eden davranışları artık Galatasaray gibi Avrupa zemininde mücadele eden bir takıma yakışmıyor. Bir diğer yakışmayan oyuncu da her yeni yıl öncesi yaptığını yapan Colman.

Trabzonspor kötü oynuyor. Orta sahası yetersiz. Zokora idare eden, "maaşımı alayım yeter" diyen memur zihniyetli bir oyuncu. Yerliler henüz yetersiz. Bir tek Olcan bireysel performansını artırmaya devam ediyor ancak onun da halen eksikleri var. Diğer yandan teknik direktör ve futbolcular oynadıkları maçları sayıyorlar, “biz şu kadar maça çıktık” diye. Tamam yol gidiyorlar, yol geliyorlar, bir mücadele ediyorlar ancak Trabzonspor camiasının önce şuna karar vermesi gerekiyor: Büyük takım mısın? Eğer öyleysen mızmızlanmayacaksın, rotasyonla maçlara çıkabilecek durumda olacaksın. Aksi takdirde büyük takım statüsünde mücadele edemezsiniz. Ancak orta sıralarda vasat bir takım görüntüsü çizersin.

Diğer yandan dün 3 puanı almış olmasına rağmen sezon arasına girerken Galatasaray’ın da farkında olması gereken çok nokta var. Bir kere halen korner-ön direk “organizasyon-suzluğu” devam ediyor. 16 maç oynamışlar, 8’ini kazanamamışlar. Neredeyse attıklarına yakın gol yemişler. 3. Bölgede her ne kadar yıldız oyuncuları olsa da, atak kanat beklerinden ya da defanstan başlamadığı sürece kuvvetli bir orta saha duruşuna sahip olamıyorlar. En az biz izleyenler kadar Drogba da sorunların farkında. Bunu saha içine iyice yansıyan agresif tutumundan anlamak mümkün. Drogba, lider vasıflı, kazanmaya alışık bir oyuncu. Yani winner (kazanan) tipli bir oyuncu. Kazanamadan kafası önde ayrıldığı maçları hazmedememesi normal. Bir de hakemlerin kendisine yapılan itme-çekme-tutma hareketlerini gözden kaçırması tuz biber oluyor. Sinirli hareketlerini yorumlarken tüm bunları göz önünde bulundurmak lazım.

Son olarak benim sezon başından beri belki de kimi zaman acımasızca eleştirdiğim Sneijder’e değinmek istiyorum. Sarı kırmızı formayı giymeye başladığından beri, ilk defa Inter’deki performansını anımsatan bir Sneijder izledik. Burak’ın golü öncesi Drogba ile enfes paslaşmaları, orta sahada topla gözden kaybolup ortaya koyduğu yaratıcılığı, boş alan zekası, her fırsatta kaleyi deneyen füzeleri ile alkışı hak eden bir oyuncuydu. Sneijder bunları bir kere iki kere değil, en az 20 kere yapmalı. O zaman ligin ikinci yarısında ve Avrupa arenasında çok daha farklı bir Galatasaray izleriz. Yazının son satırlarını ise, şahsi fikrimce en güzel Türk kaleciye ayırmak isterim. Onur Kıvrak sadece Trabzonspor değil, Türk Milli Takımı için de çok büyük bir şans ve fırsattır. Dün spikerlerin en çok kullandığı cümle "Sneijder vurdu, Onur kurtardı" oldu. Maçın bu iki kahramanı ortaya koydukları futbol ile birbirlerine en az karpuz-peynir, bal-kaymak kadar yakıştı.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bursaspor "derbisi"

Tartışmasız uzun süredir ligde gördüğümüz seyir keyfi en yüksek maçlardan biriydi Bursaspor-Galatasaray karşılaşması. Tempo, mücadele, pozisyon, kısacası her şeyin olduğu, iki takımın da açık oynadığı bir karşılaşmaydı.

Bursaspor bu sezon ligin en zor deplasmanlarından biri olacağı sinyalini verdi. Civelli’nin yavaş yavaş kendini bulduğu, özellikle hücumda hava toplarındaki etkinliği gözden kaçmıyorken, Belluschi’nin de takıma dönmesiyle yeşil beyazlı ekibin orta sahası canlandı. Zaten 62. dakikada üst direkte patlayan şutu da bunun bir meyvesiydi. Burada Belluschi’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Çünkü  iyi futbolunun yanı sıra, takım arkadaşı Şamil’in Hamit’e yaptığı faulden sonra herkes pozisyona itiraz ederken, o Şamil’e neden faul yaptığını soruyordu.

Bursaspor’da altı çizilmesi gereken bir diğer isim de tabii ki Enes. Babası da eski Bursasporlu bir futbolcu (Mesut Unal) olan Enes ligin en genç gol atan oyuncusu olarak “şimdilik” tarihe geçti. İster istemez insanın aklına Premier League tarihinin en genç gol atan oyuncusu Wayne Rooney geliyor ki, o zamanlar 17 yaşındaydı. Ne diyelim, biz severiz gençleri parlatıp erken yıldız yapıp, yarım sezonda o yıldızı söndürmeyi, dilerim Enes’i “genç Enes, yıldız Enes” yakıştırmalarından uzak tutup korumayı becerebiliriz. Maç sonunda Burak Yılmaz’ın Enes’i tebrik etmesi de yine gecenin şık hareketlerinden biriydi.

Galatasaray mevcut kadrosuyla oyun içinde zaman zaman çift/tek forvet varyasyonuna gidiyor. Tek forvet ve hemen arkasında onu besleyen bir Sneijder ile oynadığında şüphesiz Sneijder’den de daha fazla verim alıyor. Çift forvette ise orta saha direncini yüksek tutmak için Sneijder’i mecburen sol tarafta oynatıyor ki, bu sefer de tam kapasite verim alamıyor. Yine “Selçuk pek etkili değildi maç boyunca” diye eleştiriliyor olsa da, Bursaspor’dan Murat ve Şamil’in Selçuk’a yaptığı nöbetleşe savunmayı da göz ardı etmemek lazım.

Maçın belki de kaderini değiştiren en kritik an 66. dakikada Drogba’nın oyundan alınıp Emre Çolak’ın girmesiydi. Bursaspor gibi tempolu oynayan ve savunmayı orta sahaya kadar çıkaran bir takıma karşı, topu ayağında tutan, rakibi oyalayan, rakip baskı kurduysa baskıyı hafifletebilecek bir Drogba’nın oyundan erken alınması, beraberlik golüne uygun bir zemin hazırladı. Maçtan sonra “Drogba erken oyundan alınışına tepki gösterdi” diye dedikodu kazanı yine kaynamaya başladı. Artık şu oyuncu surat astı, bu oyuncu mutsuz gibi yakıştırmaları keşke bir kenara bıraksak. Maç stresi ve adrenali içinde futbolcuların bu tip tepkiler vermesi gayet normal. Değişiklik kararının zamanlaması hatalıdır, olabilir ancak olayın “magazinsel” kısmı değil bu boyutu tartışılmalı sadece.

Galatasaray için asıl alarm ise yedek kulübesindeki etkili yerli oyuncu eksikliği olmalı. Dün maçı izlerken bir an orta sahada iki Türk oyuncu sakatlansa, takım 11’i nasıl değişir, lig performansı nasıl etkilenir diye düşünmeden edemedim. Bunda yabancı sınırlamasının etkisi tabii ki büyük. Ancak hedeflerini büyük koyan yönetimin bu riski de göz ardı etmemesinde fayda var.

Sonuç olarak maçın manşeti ne diye sorsanız, “Üç büyüklerin bu Bursaspor ile oynadığı maçlara da derbi diyelim” derim.



12 Ağustos 2013 Pazartesi

Süper Kupa'nın kazananları/kaybedenleri

Hazırlık maçlarını saymazsak, ligin en iyi iki takımının sezona merhaba dediği bir maç için seyir zevki ortalama olan bir Süper Kupa finaliydi. Son lig şampiyonu Galatasaray, tatile çıkarken taraftarlarında başta defans olmak üzere eksik bölgelerde transfer beklentisi oluşturmuştu. Ancak dün akşam ezeli rakibinin karşısına transfersiz bir ilk 11 ile çıkması, ister yabancı sınırlaması deyin ister Hoca tercihi, hepimizi şaşırttı.

Geçen sezondan bu yana Galatasaray’da en büyük değişiklik Melo ve Sneijder’in yükselen form grafiği. Özellikle Sneijder’in bu sezon Drogba ile daha uyumlu oynayıp rakipler için tehlike yaratacağına inanıyorum. “Bir yıldız oyuncu kötü gününde bile olsa kendini alkışlatır”, cümlesine Drogba dün gece  hepimizi inandırdı. Maç boyunca bir çok kolay pozisyonu etkili kullanamayan oyuncu, ön direk organizasyonu ve çabukluğuyla, zor olanı yaptı ve kötü gününde bile takımına kupayı getiren golü attı. Fatih Hoca’nın 6. yabancı hakkı ve Topuz için tercih ettiği Amrabat, yetenekleri olan, pozisyon bulan, kaleye yaklaşan bir oyuncu. Ancak halen son vuruşlardaki etkisizliği dikkate çarpıyor. Daha basit oynayıp, pozisyon sonuçlandırsa, bu sezon özellikle de Şampiyonlar Ligi için önemli bir silah haline gelir. Sonuç olarak, Galatasaray sezona hazır mı diye soracak olsak, dün akşama göre cevap, "henüz değil". Özellikle 10 kişi kalan rakibinin karşısında sergilediği oyun eminim takımın Hocasını da pek memnun etmemiştir.

Fenerbahçe ise oldukça faydalı bir transferi ile sahaya çıktı, Bruno Alves. Neredeyse defansı toparlayan tek adam diyebiliriz. Bu kadar deneyimli, başarılı ilk müdahaleler yapan bir stoperin aynı zamanda kırmızı kart görmeye bu kadar yatkın olması ise Fenerbahçe’nin bu sezon en büyük handikapı olacağa benziyor. Burada küçük bir not: Alves’in kariyerine bakınca yaklaşık 4 maçta bir kart görmek gibi bir istatistiği var.

Alves atıldıktan sonra hepimiz Ersun Hoca’dan daha hızlı bir hamle bekledik. Geciken değişiklik ve daha da önemlisi çıkması gereken etkisiz Emre yerine Baroni tercihi, rakibin daha kolay tehlike yaratmasına sebep oldu. Emre oynadığı pozisyon itibariyle formsuz olmasına tahammül edilemeyecek bir oyuncu. İtalyan futboluna meraklı olanlar bilir, iki tip oyun kurucudan biri olan “regista” Fenerbahçe’de Emre’nin pozisyonudur. Yani top tekniği yüksek, etkili ara paslar ile takımını hızlı atağa çıkaran ve hepsinden önemlisi oyun kurmaya merkez orta sahada değil, defansın hemen önünde başlayan tip oyuncular. İşte bu pozisyonda oynayan Emre’nin etkisizliği, daima tehlikeli bölgede rakibe top kaybı ile sonuçlanacaktır. Diğer yandan dün geceki maç bir soruyu tekrar akıllara getirdi: Fenerbahçe’nin 10 numarası kim?

120 dakikalık Süper Kupa’nın iki kazananı, iki kaybedeni oldu. Galatasaray kupayı evine götürerek kazandı. Fenerbahçe ise eğer güvenip, "Volkan’dan bağımsız" forma şansı verirse, Mert’ten -dün akşamkinden çok daha iyi olabilecek- bir kaleci kazandı.

Kaybedenler mi? Onlar aynı, değişmedi. Rakibi alkışlama kültürümüz zaten yok lakin hakkıyla mücadele eden kendi takımını alkışlamayıp, tebrik etmeden stadı terk eden bir başkan...Ve devlet büyüklerinin ricasıyla zoraki bir arada oturup, bu tablonun trajikomik bir şekilde haber niteliği taşımasına sebep olan iki başkan. Sonuç? Kupa, kaybedenlerin olduğu tribünde verilmiş olsa da, sahada futbol kazandı.

11 Şubat 2013 Pazartesi

Galatasaray'ın 2013 Ruhu


“Futbol neden bu kadar seviliyor” sorusunun bir değil, bir kaç cevabı olmalı. Mesela tribünde geçirdiği uzun bir aradan sonra sahaya muhteşem bir geri dönüş yapan futbolcular yüzünden, ya da takım içi rekabetin doğurduğu yapıcı hırs, yeni gelen arkadaşını kucaklayarak bir gol sevinci, teknik direktör için “acaba şimdi ne yapacak” sorusunun cevabını heyecanlı bekleyişimiz, dünyaca ünlü bir yıldız transferin takıma gelişi ve daha nicesi. Kabul edelim bu oyun gol atınca güzel, ama bu saydıklarım olunca çok daha güzel. Işte bu yüzden Galatasaray taraftarı çok şanslı.

Antalyaspor karşısındaki Galatasaray’ı konuşmaya kaptan Sabri ile başlamalı. Galatasaray taraftarı için kimi zaman çile, kimi zaman çilek tadında olan bir oyuncu Sabri. Bir süre tribünde izledi maçları, ancak bu arada belli ki kendini hazır tutmuş. Oldukça güçlü ve hırslıydı kaptan. Çok açık kapadı, kendi görevi olmayan bölgelerde bile bastı. Uzun zaman oynamamış, çok eleştirilmiş bir oyuncu olmasına rağmen, örnek bir kaptan gibiydi. Bu arada Sabri’nin performansına Hamit’in ileride top tutmasının da büyük katkısı olduğunu belirtmek lazım. Yekta ve Hamit için de oyunu iyi açıyorlar demek doğru olacaktır. Hamit’i olumsuz anlamda eleştirmek için gerçekten bu oyunu bilmiyor olmak lazım.

Yekta ise Selçuk ile beraber Antalyaspor maçının en çok koşan oyuncusuydu. Bu belli ki, maçtan önce Fatih Hoca tarafından kulaklarına üflenmişti. Sneijder’e yer açmak için, Selçuk defansif anlamda takıma katkı sağladı. Sneijder ise takıma ısınıyor. Bazı paslarda eksikliği olduğu doğru, ancak takıma uyumu ve koordinasyonu için ilk 11’de başlamış ve 80 dakika oynamış olması doğru bir karardı. Galatasaray Sneijder’in gelişiyle tek forvetli yapıya dönüp 4-2-3-1 oynadı diyenlere katılmıyorum. Çünkü aslında Sneijder’e yer açmak için net bir şekilde 4-4-1-1 dizilişli bir oyun sergiledi takım. Herkes takım içi sorun olacağını, oyuncuların istemediğini ve Sneijder’e kasıtlı pas atmayacaklarını konuşa dursun, golden sonra Burak’la birlikte sevinçleri Fatih Hoca’nın takımı olduklarının göstergesidir. Hoca’yı tanıyan herkes bilir, takım denilen yapı aslında 11 kişi değil, 1 kişidir. Herkes her mevkide oynayabilir. Diğer bir deyişle, hani şu meşhur kitapta da dediği gibi “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” felsefesi.

Galatasaray çift forvetli ve Sneijder’li bir oyun oynayabilir mi? Bunu Drogba’nın Burak kadar defansif katkı sağlayıp sağlayamayacağı gösterecek. Maç esnasında Burak Yılmaz’a “Drogbavari” diye benzetme yapanların adalet duygusundan şüphe ettim. Burak birine benzetilmeye ihtiyacı olmayan bir oyuncu. UEFA Şampiyonlar Ligi grup aşamasında en iyi oyuncu seçildi, Cristiano Ronaldo ile birlikte gol krallığına ortak oldu. Burak’ı konuşurken bunları da hatırlamak lazım. Antalya maçında da  ideal bir forvet olduğunu yine gösterdi. Yanlış anlamayın 2 gol attığı için değil. Yalnız başına, tek forvet oynayıp 2 gol attığı için…

Herkes Fatih Hoca’nın bundan sonra işinin çok zor olduğunu, nasıl kadro yapacağını, kimi kulübeye göndereceğini konuşuyor. Hoca oyuncuları ile tartışmaya girmez, oyuncuyu kaybetmektense kazanmak üzerine kurulu bir anlayışı vardır. 2 hafta oynamayan Burak, normal şartlarda başka takımda olsa, küsüp performansı düşmesi gerekirken, Galatasaray’da 2 gol ile döner. Neden mi? Fatih Hoca, kızdığı Burak’ı oynatmadığı maçlardan sonra değil, oyuna dönüp 2 gol attıktan sonra eleştirir. Bunun adı tecrübedir işte. Ya da Antalyaspor gibi önemli bir maçtan hemen önce Hoca’nın takımı bırakıp, Şampiyonlar Ligi rakibini izlemeye gidip, maç sonrası demeçlerinde "bu sabah geldik" demesi, aslında çok ince bir mesajdır takıma: “Şampiyonlar Ligi maçını kazanmak zorundasınız”

Galatasaray yönetimi de, Hoca’sı da Şampiyonlar Ligi’ni daha çok önemsiyor, bu yapılan transferlerle de net. Ancak madem öyle o zaman acilen bu zemin işini de çözmeliler. Avrupa standartlarına hiç uymayan, sadece krampon baskısıyla değil, futbolcuların düştüklerinde dizinden bile etkilenen bir zemin var. Bu işle kim ilgileniyor bilmiyorum, ancak kendisine şunu söylemek lazım, sahada gördüğünüz her yeşili çim sanmayın, burası bildiğin yosun.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Dün maçı kim kaybetti?


Yeni yılın ilk derbisi, pırıl pırıl çimler ve yeni transferler eşliğinde dün oynandı. Maçtan önce herkesin ortak fikri Galatasaray’ın favori olduğu ama Beşiktaş’ın da takım oyunu ve inanmışlıkla bu maça ortak olma ihtimalinin sürpriz olmayacağı yönündeydi. Her derbi biraz da teknik direktörler mücadelesidir. Ancak bu sefer her iki hoca da, takımın performansının önüne geçen kritik hamleler ile maçın kaderini belirledi.

Samet hoca ne yazık ki, Fenerbahçe maçında düştüğü hatayı tekrar edip ideal 11’ini yine bozdu. Gerçi bu sefer Almeida’nın yokluğu gibi bir bahanesi vardı. Ancak yine de bu Mehmet Akgün macerasına girmek için yeterli bir sebep değildi. Tamam dün bir kez daha anladık ki, Almeida Beşiktaşın oyun sisteminde çok önemli. Ancak sen o oyuncu yok diye, hem sağ bek, hem sağ açık hem de santraforunu değiştirirsen, o eksik bir oyuncu olur sana eksik üç oyuncu. Sonuç, hem Beşiktaş’a zarar, hem Mehmet’e zarar hem de uzun zamandır sağ bekte iyi bir tablo çizen, ama dün Mehmet’in oyunda oluşu sebebiyle sağ açığa çekilen Hilbert’e zarar. Zaten bütün bu açıkların sonucu Emre Çolak’ın erken golü de geldi.

Bu maçın kırılma anı kesinlikle ilk goldü. Diyeceksiniz ki , “ee maç o zaman daha oyunun başında kırılmış”, aynen doğrudur. Kalesinde erken golü gören Beşiktaş, bütün sakinliğini kaybetti, panik içinde bir oyun sergiledi. Kazandığı her topu Galatasaray’a kaptırıp, orta sahada top tutamadı. Buna bir de henüz eski formunu yakalayaman Fernandes eklenince, herkesin “Beşiktaş üst üste 3 top yapamadı” yorumlarına kurban giden bir Beşiktaş oldu. Ancak Fernandes maça yanında Oğuzhan ile başlasaydı, belki bu kadar dribbling yapmak zorunda kalmaz ve daha az yorulup, daha çok katkı sağlar mıydı? Belki… Ancak şurası bir kesin, Fernandes-Ozzie ikilisi aynı lisanı konuşmasalar da, aynı ayak lisanına sahip iki futbolcu, ve skor ne olursa olsun, futbolseverler bu ikiliyi birlikte sahada görmekten keyif alıyor. Bu da Samet Hoca’nın aklının bir köşesine olmalı.

Fatih Hoca’nın 11’i ise, elindeki en uygun 11 idi. Burak’ın oyuna hiç girmemiş olması kafa karıştırdı, ancak o kararın nedeni de belki bir kaç gün sonra belli olur. Emre Çolak kendi taraftarları tarafından bile giyotine gönderilmişken, Fatih Hoca yine farkını ortaya koydu ve oyuncusunu kazanmaya yönelik hamlelerinin meyvesini aldı. Stadda yedek kulübesine çok yakın bir yerde oturuyordum. Maç boyunca Hoca’nın, Muslera dahil tüm oyuncularına “Emre’ye oynayın” diye defalarca bağırdığını duyduk. Derbide gol atmış olmak Emre’nin özgüvenini yeniden kazanması için çok önemli bir adım kuşkusuz. Fatih Hoca hem maçı, hem Emre’yi kazandı. Yine de golden bahsetmişken, golün kendisinden bile daha güzel bir orta yapan Umut Bulut’u da alkışlamak lazım.

Hiç hesapta yokken 10 kişi kalan Galatasaray’da Fatih Hoca yine taktisyenliğini ortaya koyup, Hakan Balta’yı oyuna soktu. Hakan ise bir ara neredeyse santrfor gibi oynadı. Galatasaray da atak bindirmeye devam etti. Zira rakibi de (Fernandes’i yok sayarsak) zaten maçın başından beri 10 kişi oynuyordu. Sneijder hakkında yorum yapmak için henüz çok erken. Tek söyleyebileceğim önünde pas atacak bir adama ihtiyaç duyduğu. O yüzden ben Burakla ikisini birlikte izlemeyi merakla bekliyorum.

Vee gelelim, memleketin en önemli futbol sorunu tükürük olayına. Bir derbi oynanmış, ülkenin iki büyük teknik direktörü istifa etmiş ancak gelin görün ki, herkes “tükürdü mü tükürmedi mi”yi konuşuyor. Sonra ülkede futbol neden bu halde? Kimse gerçekten futbolu konuşmadığı için olabilir mi mesela? Melo hakkında konuşmanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Maç boyunca yaptıkları, oyundan çıkarken Fatih Hocaya saygısızlığı; Melo kredisini çoktan tüketti. Bunlar işin ekranlara yansıyan boyutu. Bir de “yen içinde kalan” tutumları var ki; tüm ekibi uzun zamandır çok yordu. Galatasaray kulübüne yarardan çok zararı dokunduğu doğrudur. Kulüp de bu konuda “artık” gerekeni yapacaktır diye düşünüyorum.

Bu uzun yazının sonunda son paragrafına geldiniz. Normalde bu bölümde derbi ile ilgili toparlayıcı birkaç cümle yazmam gerekir. Ama biliyor musunuz ki, birkaç güne kalmaz hepimiz bu derbiyi de, golleri de, tükürüğü de unutacağız. Neyi mi hatırlayacağız? Dün maç telaşından pek konuşulmayan Şenol Güneş’i hatırlayacağız. Şenol Hoca kendi başına bir futbol üniversitesidir. Onun okulundan mezun olan öğrenciler diğerlerinden daha şanslıdır, daha centilmendir. O yüzden Selçuk İnan her maç sayısız faule maruz kalmasına rağmen; arkadaşlarının tükürüklerinin, kavgalarının tersine, ne hakemle ne de rakip oyuncu ile sorun yaşamamıştır. Umarım Hoca futbolun içinde ki az güzel adamlardan biri olmaya devam eder. Dün akşam maçı Beşiktaş kaybetti zannediyorsunuz değil mi? Asıl maçı dün Trabzonspor kaybetti kimse farkında değil…