fernandes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fernandes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2014 Pazartesi

Kurumsal Beşiktaş

Yıldız transfer yok, stat yok, çoğu zaman ceza yüzünden taraftar yok ancak yine de bu sezon kazanma hırsı ve yüksek motivasyonu olan bir Beşiktaş var. Liderle puan farkının açıldığı ligde, Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan gidebilmek için ligi ikinci bitirmenin önemi ortada. Drogba’lı, Sneijder’li, Mancini’li, geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde son 8’e, bu yıl 16’ya kalmış, sadece devre arasında 30 milyon Euro transfere para harcamış rakibi ağustos böceği misali puan kayıpları yaşarken; Beşiktaş’ın genç ve mütevazi kadrosu dün akşam da karınca gibi çalıştı.

Maçın gizli kahramanı Veli Kavlak, daha 2’nci dakika dolmamıştı ki, sol ayağı ile harika bir gol attı. Veli haftalardır istikrarlı bir oyun sergiliyor ve bunun meyvesi olarak her maç ya asist yapıyor ya gol atıyor. Dün akşam da maç boyunca ortaya koyduğu topu kazanma hırsıyla rakibin pas bağlantılarını etkili bir şekilde kesti. Avusturya Milli Takımı’nda ve eski kulübü Rapid Wien’de daha çok kanatta oynayan, ancak Beşiktaş’a gelince Biliç’in de katkısıyla ön liberoyu hakimiyeti altına alan Veli, erken attığı gol ile takımın özgüvenini yerine getirdi.

Öyle ki, dakika henüz 8 olmuştu ki, bu sefer siyah beyazlı ekibin askeri Mustafa Pektemek, adeta havada asılı kalmışçasına sıçrayarak, skoru ikiledi. Bugüne kadar gördüğüm en çalışkan futbolcular listesinde hiç şüphesiz ilk 5’e girer Mustafa. Üst üste yaşadığı sakatlıklara, ameliyat olmasına, haftalarca formasından uzak kalmasına rağmen, ona en çok ihtiyaç duyulan 2 haftada tutup 3 gol atıyor. Biliç’in “Sosyalist bir takım yaratacağız,” derken ne kadar ciddi olduğunu görüyoruz. Bu oyuncu yıldız, kadroya almazsam küser demeyip, performansa göre kadroyu kuruyor. Kenarda Almeida beklerken, Mustafa da ısrar ediyor ve oyuncusunu maçın kahramanı yapıyor. Formayı kapan Mustafa da, sadece terle değil, kanla da formasını ıslatıyor. Uluslararası kurallara göre hijyenik nedenlerden dolayı futbolcu kanlı forma ile oynamamalı. 4 kere forma değiştiriyor Mustafa. İzlerken bir an durup düşünüyorum, Fernandes sahada olsa, benzer bir sakatlık yaşasa maça devam eder miydi diye. Kendi kendime verdiğim cevap ile Mustafa’yı bir kez daha alkışlamak geçiyor içimden.

Mustafa'nın değiştirdiği ilk formayı Başkan Fikret Orman almış, saklamak için. Beşiktaş yönetimi dün tam kadro maçtaydı. Son sürat stat çalışmalarını sürdürüyorlar, bu arada takımı en azından manevi olarak motive edebilmek için ellerinden geleni de yapıyorlar. Futbolda "kurumsallaşmanın" ilk şartının saha içinde ve dışında "takımdaşlık" ve "inanmışlık" olduğunu çözmüş siyah beyazlı camia. Hem de yönetimden, teknik direktöre ve oyuncusuna kadar. Ne diyelim, İnönü Vodafone Arena çimlerine çıktığı ilk sezon, Şampiyonlar Ligi’ne de merhaba demek bu Beşiktaş’a çok yakışır.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Kırmızı Motivasyon

Beşiktaş – Bursaspor maçı hiç şüphesiz şampiyonluk mücadelesinde söz sahibi olacak takım sayısının belirlenmesi adına ligin en kritik virajıydı. Bir yanda 6-0 ‘lık Galatasaray mağlubiyetinden ders çıkarmış temkinli Bursa, diğer yanda taraftarın desteğini 90 dakika boyunca arkasına almış Beşiktaş.

Beşiktaş artık işi çözmüş. Zirve yarışındaki rakiplerine göre daha mütevazi bir kadrosu olmasına rağmen, daha iyi bir takım görüntüsü çiziyor. “İyi takım her zaman yıldız futbolcularla olunmaz”ı gösteriyor hepimize. Biliç’in maç sonu dediği gibi “Bazen 10 kişi kalan takımlar %100’ün üzerine çıkıp oynarlar,” Beşiktaş son 4 kırmızı kart gördüğü maçı işte öyle oynayıp kazanıyor. Hiç bir oyuncusu tek başına parlamıyor, kazanmaya inanıyor ve takım halinde yardımlaşarak mücadele ediyor. Gökhan’ın Dany ile Olcay’ın Motta ile yardımlaşması, Atiba ile Veli’nin takım savunmasındaki uyumu, Almeida’nın haftalardır ipe dizdiği golleri ile Beşiktaş, takım olarak alkışı hak ediyor.

Gökhan Töre’ye burada ayrı değinmek lazım. Son haftalarda daha da konsantre olmuş harika bir performans çiziyor. Beşiktaş’ın çok pas yapan bir takım olmasında en büyük etken. Hani en sevdiğiniz yemeğin fırından yeni çıktığını düşünün. Töre işte o yemeği size servis eden adam kıvamında. Almeida’ya verdiği gol pası ile hem Beşiktaş’ın hem de maçın adamıydı.

Ersan Gülüm’e verilen hatalı kırmızı kart ile ilgili “hatalı” olmasından başka söylenebilecek bir şey yok. Malum devir sosyal medya devri. Maç sonu Ersan’ın twitter hesabından paylaştığı mesaj aslında hakem İlker Meral’in üzüntüsünün belirtisi. Bugün Beşiktaş kazandı, o yüzden yanlış karara herkes dozunda itiraz ediyor. Ancak ya 10 kişi kaldıktan sonra kaybetseydi? Sayısı her hafta artan ve daha da kritikleşen ligde ortamı geren hakem hatalarına karşı acilen bir şeyler yapılmalı.  

Bir diğer “Ya Beşiktaş kaybetseydi?” sorusu da Fernandes’e sormak istiyorum. Yeteneklerini kimsenin eleştirmeye hakkı yok. Ancak siyah beyazlı ekibe hala karın ağrısı olmaya devam ediyor. Son dakikalarda bulduğu pozisyon esnasında ya skor berabere olsaydı, o zaman bu lakayt vuruşunu nasıl açıklardı? Sözleşme yenilerken yıldız futbolcu olduğunu iddia edip ona göre taleplerini sıralıyorsan, önce saha içinde yıldız gibi parlayacaksın.

Almeida’nın yıldız goller attığı, Gökhan Töre’nin her maç daha da ışıldadığı bir takımda, Fernandes değil yıldız olsa olsa bulut olur.  


16 Aralık 2013 Pazartesi

Beşiktaş'ın bitmeyen çilesi

Futbol konuşalım diye ısrarla altına çizdikçe gün geçmiyor ki ülkede yeni bir olay yaşanmasın. Ve yine gün geçmiyor ki, içinden Beşiktaş geçen bir maçta tartışmalara yol açacak bir olay yaşanmasın. Özellikle bu sezon Beşiktaş’ın başına gelenler pişmiş tavuk hesabı, kimsenin başına kolay kolay gelmez.

Erken bulduğu gol ve en azından ilk yarım saat etkili futbolu ile Beşiktaş 3 puana göz kırparak maça başladı. Ancak özellikle son 4 hafta iyice belirginleşen ikinci yarı düşüşü dün yine Beşiktaş’ta kendini gösterdi. Beşiktaş’ta kademeler arasında büyük bir kopukluk var. İlk yarım saatten sonra orta sahadaki düşüş, Fernandes’in “yapmadığı” bindirmeler, Necip’in fazla defansa yakın oynaması, sağ kanatta zorlama oynatılan Oğuzhan, bunlar hep Beşiktaş’ın oyununu ve isabetli paslarını düşürüyor. Beşiktaş zaten kanatları etkin kullanamıyorken, bir de orta saha da kuru bir kalabalık yaratıp, bal yapamamaya devam ediyor.

Bu ikinci yarı sendromlarında Biliç’in en büyük hatası ise geç gelen müdahaleler. Veli’yi niye oyuna sokmadı, Holosko niye geç girdi gibi eleştirileri maçı izleyen herkes yapmıştır. Beşiktaş’ta haftalardır 90 dakika maçı çıkartan tek oyuncu müthiş refleksleri ile Tolga. Almeida’nın golünden sonra tüm takımın Tolga’ya koşup bir nevi acısını paylaşmaları ise maçın en duygulandıran karesiydi.

Şimdi buraya kadar konuştuklarımızın hepsi inadına, her şeye rağmen futbol. Ancak iki olay ve bir hakem var ki, insanı yeşil sahalardan soğutur. Sahaya giren taraftar üzerine eminim günlerce herkes konuşacak ve yine hiç bir sonuç çıkmayacak. Konu taraftarın hangi takımı tuttuğu ne amaçla sahaya girdiği değil, konu taraftar kisvesi altında bir kişinin saha içine girebiliyor olması. Bu konuda Kasımpaşa kulübüne güvenlik zafiyeti sebebi ile ilgili uyarı ve cezalar mutlaka verilmeli. O holigana ise emsal teşkil edecek bir ceza verilmeli. Verilmeli ki, artık yetsin, artık bitsin.

Bu olay sonucunda “Benim için Beşiktaş bitmiştir, Elazığ maçına çıkmam” diyen Fernandes’e ise tek bir şey söylemek lazım: “İnşallah.” Fernandes yüzünden takım haftalardır zaten 10 kişi oynuyor. Bu olay yaradıysa tek bir kişiye yaradı o da kendisi. En azından artık “oynamam” demek için bir sebebi var. Geldiği günden beri karıştığı olaylar, gece hayatı, Beşiktaşlılığı hiçe sayan duruşu, ekstra paralar isteyen şımarıklığı ve kaprisi ve tüm bunları saha içi performansına yansıtan bu futbolcudan kurtulsun artık Beşiktaş.

Dağınık bir görüntü çizen, güven vermeyen ve sonuçta bir kural hatasına imza atan hakem Barış Şimşek için ise dilerim yetkili organlar adil bir değerlendirme yapar. Kırmızı kart ile haklı olarak oyun dışı bıraktığı Almeida ve Motta’nın yerdeki taraftara tekme atması ne kadar sporcu ahlakına aykırı bir hareketse, Donk’un fazladan topu elinde tutup, oyundaki topa çarptırması da en az o kadar sporcu ahlakından uzaktır. En az o kadar kırmızı kart gerektirir.
Yine de Beşiktaşlıların her zaman dediği gibi, bazen “inadına” demek gerekir. İnadına temiz futbol.


4 Kasım 2013 Pazartesi

Aynı Nakarat

Yine aynı filmi izliyoruz. Ligin siyah beyazlı ekibi sezona fırtına gibi başlar. Daha ilk haftalarda şampiyonluk için favori gösterilir. Müthiş takım uyumu, koşu mesafeleri, yaratıcı genç oyuncuları köşe yazılarını süsler. Sonra? İlk 4 hafta geride bırakılırken, bir-iki puan kayıpları başlar. Sakatlıklar. Teknik direktöre çevrilen eleştiri okları.

4. haftadan sonra ne oluyorsa oluyor ve Beşiktaş’ın iki sezondur futbol oynama elektriği kesiliyor. Hiç şüphesiz bunda iyi bir forvet eksikliğinin payı büyük. Rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe 3 forvet ile oynarken, Beşiktaş’ın sadece Almeida’ya sarılmış olması gol yollarını zorlaştırıyor. Modern futbolda artık mevkilerin öneminin kalmadığı, ofansın defanstan başladığı, forvet sayısının aslında çok da önemli olmadığı gerçeğini elbette kabul ediyoruz. Ancak bu sistem için öncelikle forvet arkasında rakibin kilidini çözecek futbolcular lazım. Siyah beyazlı ekipte bu görevi alması gereken 3 futbolcu var: Olcay, Gökhan ve Fernandes.

Olcay hala formsuz. Topu ayağında tutamıyor. 3 haftadır maça bireysel hatalarla başlıyor. Fernandes ise hala en az Quaresma kadar “Portekizli”. Sezon başında sözleşme görüşmeleri yapılırken fırtına gibi oynayan Portekizli, istediğini alamayınca takımın tüm planlarını aksatan bir oyun sergilemeye devam ediyor. Böyle sıradan bir futbol oynuyorsan, o zaman sıradan paralar isteyeceksin. Daha da önemlisi sezon başından beri, eğer her maç ilk 11’de sahaya çıkıyorsan, oynadığın sürece hakkını vereceksin. Ancak ne Fernandes bekleneni verebiliyor, ne de kulüp sezon sonu sözleşmesi bitecek bu oyuncunun yerine bir alternatif üretebiliyor.

Takımın yaratıcı pozisyon bulmak adına bir diğer ihtiyacı ise Oğuzhan. Özgüveni yüksek, yıldız bir futbolcu olmaya aday bir isim Ozzie. Ancak fazla özgüven gençlikte her zaman işe yaramıyor, bazen kaleye beş metre mesafede topu dışarı vurmaya sebep oluyor. Oğuzhan’ın en büyük eksiği gol bölgesinde hep bir fazla hamle yapması. Basit oynamak yerine daha ince hareketleri tercih ediyor. Bu esnada da rakip 4-5 futbolcu çoktan başına üşüşmüş oluyor. Maalesef futbolda sadece yetenekli futbolcu olmak yetmiyor. Kaleye o kadar yakın mesafede önce o golü atmanız gerekiyor.

İlk 4 hafta 12 puan alıp, son 6 haftada sadece 6 puan alan Beşiktaş’ta Biliç’i en son eleştirmek lazım. Geçen sezon takımı o çalıştırmıyordu, ancak tablo yine aynıydı. Siyah beyazlı ekip senaryoyu değiştirmek istiyorsa, adres apaçık belli: “Orta sahadaki Portekiz.”




16 Eylül 2013 Pazartesi

Devrim... Loading %70...

Bazı maçlar galibiyet önemlidir, bazı maçlar ise galibiyetten önemlidir. Bursa deplasmanından alınan 3 puan hiç şüphesiz Beşiktaş için bu sezonun en kıymetli puanıydı. Buram buram teknik direktörlerin taktik savaşı kokan maçta, Biliç’in akıllı hamleleri galibiyeti getirdi.

Milli maçtan sakatlanıp dönen Veli Kavlak’ın yerine defansif özellikleri baskın Necip ya da İbrahim Toraman’ı oynatmayı düşünmeyip Fernandes, Gökhan, Olcay, Atiba “fantastik dörtlü”sünün yanına bir de Oğuzhan’ı ekledi. Bu akıl dolu hamlenin sonucu rakibe alan bırakmayan, pozisyon üreten, hızlı ileri çıkan bir Beşiktaş orta sahası izledik. Diğer yandan rakip Daum ise Belluschi’nin eksikliğini yaşadı. Ne Pinto’nun gol bulma ne de Batalla’nın pozisyon üretme çabaları fayda etmedi. Tabii bunda hem orta sahadaki yükü taşıyan hem de Batalla’yı bitiren Atiba’nın, istikrarlı ve baskılı oyunu ile sabırlı ve isabetli paslarla oyunu defanstan kuran Beşiktaş beklerinin de etkisi büyüktü.

Yeni transfer Ramon’un sol beke ilaç gibi gelişi, bir sağa bir sola kateden Gökhan Töre’nin uzun paslarla arkadaşlarını besleyişi, duran topların forveti Sivok’un varlığı ve koşu mesafeleri tablosuna imza atan Fernandes ile, Beşiktaş izleyen herkesi kendine hayran bıraktı. Bir futbol adamı olduğu kadar müzik adamı da sayılan Biliç, “maestro” olması için önce bir orkestra olması gerekliliğini biliyor. İşte bu yüzden henüz geleli çok kısa bir süre olmasına rağmen, öncelikle Beşiktaş’tan birbiri ile uyum içinde çalışan bir orkestra kurmuş. Derli toplu oynayan, organize ve planlı ataklarla çıkıp bu pozisyonları gole çeviren siyah beyazlılar, geçen senenin şampiyonluk mücadelesini yaşayan 2 rakibine daha şimdiden 6 puan fark attı.

Bugüne kadar Beşiktaş’a bir çok teknik direktör geldi geçti. Kazandırdıkları maçlardan sonra gazetelere bir çok hoca manşet attı. Kolej takımından, takım ruhuna kadar bir çoğunun siyah beyazlı ekip ile devrim yaptığı söylendi. Doğrudur, abartıdır taraftarın takdiri. Ama şu açık ki, en çok Biliç’e “devrim” yakıştı. 

2 Eylül 2013 Pazartesi

Futbol tesadüfleri sever

Uzun bir aradan sonra yeni sezonda liderlik koltuğuna iyice yerleşen Beşiktaş, Gaziantepspor galibiyetiyle 3 maç 9 puan sloganını sahiplendi. Siyah beyazlı ekip, geçen senenin üzerine koyarak oynamaya devam ediyor. Sonuca daha iyi gidebilen, defansif olarak daha kompakt bir takım görüntüsü çiziyor. Özellikle oyunu daha dar alanda oynuyor olması, rakibin araya kolay sızmasına imkan vermiyor.

Beşiktaş taraftarının çilesi Almeida, her ne kadar gecenin 2 golüne imza atmış  olsa da, sürpriz yumurta gibi. Geçen sezonu hatırlayın. İlk yarı 9 gol atan futbolcu, ikinci yarıyı sıfır çekerek bitirince, Beşiktaş’ın puan tabelasına da olumsuz etkisi olmuştu. İlk golden bir kaç dakika önce kaçırdığı mutlak pozisyon ile saç baş yoldurup, sol kanattan Atiba’nın getirdiği top ile nihayet golü bulabildi. Yine maç boyunca Almeida performansını değerlendirirken yanına mutlaka Fernandes’in “al, at artık bunu” yaklaşımını da eklemek lazım. Saha içinde oldukça olumlu ve Atiba ile de uyumlu bir tablo çizen Fernandes’in bu performansına sözleşmesini imzalamak üzere oluşunun da etkisi büyük. Şimdiye kadar 5 maç, 5 asist, 1 gol. İstediği şartlarda kontratı yenilenince de aynı verimliliği göstermesi Beşiktaşlıların en büyük temennisi.

Beşiktaş’ın bu sezon adından çokça söz ettirecek futbolcusu hiç şüphesiz Atiba. İdeal bir sol bek olmamasına rağmen Ersan’dan daha iyi olduğunu profesyonel oyunuyla gösterdi. Geri dönüşlerde bölgeyi aksatmadı. Yine de Beşiktaş’ın derinlemesine hücum yapabilecek bir beke ihtiyacı olduğu, bütün sezonun Ersanla, Atibayla, İsmaille geçmeyeceği ortada.

Veli ve Gökhan Töre için ise ayrı parantez açmalı. Özellikle Veli, kendini geliştirmeye devam ederse bu sezon Biliç’in en kilit silahı olur. Topa iyi basıyor, rakibini bozuyor, iki kişilik alan kontrolü yapıyor. Hepsinden önemlisi fizik gücü çok iyi, durmaksızın koşmasıyla adeta Beşiktaş’ın Forrest Gump’ı. Gökhan Töre ise beni en çok şaşırtan futbolcu. Ne yalan söyleyeyim, beklentimin oldukça üzerinde bir Töre izliyorum sahada. Yine de kesin bir şey söylemek için üst düzey takımlarla karşılaşmasını beklemek lazım. Çünkü halen pas vermeden önce topu ayağında uzun süre tutmak, 2-3 kişi geçmeye çalışmak gibi bir alışkanlığı var. Bu da daha tecrübeli futbolculardan kurulu takımlar karşısında top kaybı ile sonuçlanabilir. Bekleyip göreceğiz.

Aslına bakarsanız, Beşiktaş’ın liderliği ile de ilgili aynı şeyi söylemek mümkün, “bekleyip görelim.” Geçen sezon da ilk yarı, iyi futbol oynayan, “kolej takımı” havasındaki menemen ile kaynaşmış takım görüntüsü, sezonun ikinci yarısı itibariyle düşüşe geçmişti. Siyah beyazlı ekip bu sezon iyi futbolu istikrarlı bir şekilde sürdürebilecek mi hep beraber göreceğiz.

Bir endişem de “Biliç güzel adam” diyenler için. Kazanırken herkes güzel adam. Güzel kaybedebilmek makbul olan. Teknik adamın maç sonu demeci, futbolun çok üzerinde, bir yaşam görüşünün aslında insanı güzel kıldığının ispatıydı:
“Takım olarak oynuyoruz. Buradaki felsefe, güç halkındır. Oyunculara bunu anlatmaya çalışıyorum. Takımda zenginler ve fakirler yok, sınıflar yok. Halkın desteği var. Sınıfları ortadan kaldırarak, gücü halka vermeye çalışıyoruz. O bakımdan sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim,” dedi Biliç.

Aklımıza ise yaşasaydı bugün 100. yaşını kutlayacak bir başka güzel insanı, "Benim sosyalizmden anladığım, herkesin aynı hedefler için çalışması ve başarıyı bölüşmesidir; futbola da hayata da böyle bakarım,” diyen Liverpool’un efsanesi Bill Shankly’i getirdi.

Futbol bu tesadüfleri sever. Bugün sabah Liverpool ve Beşiktaş taraftarları 3 maç, 9 puan ile liderlik koltuğunda uyandı. Günaydın tüm güzel insanlar.


28 Ocak 2013 Pazartesi

Dün maçı kim kaybetti?


Yeni yılın ilk derbisi, pırıl pırıl çimler ve yeni transferler eşliğinde dün oynandı. Maçtan önce herkesin ortak fikri Galatasaray’ın favori olduğu ama Beşiktaş’ın da takım oyunu ve inanmışlıkla bu maça ortak olma ihtimalinin sürpriz olmayacağı yönündeydi. Her derbi biraz da teknik direktörler mücadelesidir. Ancak bu sefer her iki hoca da, takımın performansının önüne geçen kritik hamleler ile maçın kaderini belirledi.

Samet hoca ne yazık ki, Fenerbahçe maçında düştüğü hatayı tekrar edip ideal 11’ini yine bozdu. Gerçi bu sefer Almeida’nın yokluğu gibi bir bahanesi vardı. Ancak yine de bu Mehmet Akgün macerasına girmek için yeterli bir sebep değildi. Tamam dün bir kez daha anladık ki, Almeida Beşiktaşın oyun sisteminde çok önemli. Ancak sen o oyuncu yok diye, hem sağ bek, hem sağ açık hem de santraforunu değiştirirsen, o eksik bir oyuncu olur sana eksik üç oyuncu. Sonuç, hem Beşiktaş’a zarar, hem Mehmet’e zarar hem de uzun zamandır sağ bekte iyi bir tablo çizen, ama dün Mehmet’in oyunda oluşu sebebiyle sağ açığa çekilen Hilbert’e zarar. Zaten bütün bu açıkların sonucu Emre Çolak’ın erken golü de geldi.

Bu maçın kırılma anı kesinlikle ilk goldü. Diyeceksiniz ki , “ee maç o zaman daha oyunun başında kırılmış”, aynen doğrudur. Kalesinde erken golü gören Beşiktaş, bütün sakinliğini kaybetti, panik içinde bir oyun sergiledi. Kazandığı her topu Galatasaray’a kaptırıp, orta sahada top tutamadı. Buna bir de henüz eski formunu yakalayaman Fernandes eklenince, herkesin “Beşiktaş üst üste 3 top yapamadı” yorumlarına kurban giden bir Beşiktaş oldu. Ancak Fernandes maça yanında Oğuzhan ile başlasaydı, belki bu kadar dribbling yapmak zorunda kalmaz ve daha az yorulup, daha çok katkı sağlar mıydı? Belki… Ancak şurası bir kesin, Fernandes-Ozzie ikilisi aynı lisanı konuşmasalar da, aynı ayak lisanına sahip iki futbolcu, ve skor ne olursa olsun, futbolseverler bu ikiliyi birlikte sahada görmekten keyif alıyor. Bu da Samet Hoca’nın aklının bir köşesine olmalı.

Fatih Hoca’nın 11’i ise, elindeki en uygun 11 idi. Burak’ın oyuna hiç girmemiş olması kafa karıştırdı, ancak o kararın nedeni de belki bir kaç gün sonra belli olur. Emre Çolak kendi taraftarları tarafından bile giyotine gönderilmişken, Fatih Hoca yine farkını ortaya koydu ve oyuncusunu kazanmaya yönelik hamlelerinin meyvesini aldı. Stadda yedek kulübesine çok yakın bir yerde oturuyordum. Maç boyunca Hoca’nın, Muslera dahil tüm oyuncularına “Emre’ye oynayın” diye defalarca bağırdığını duyduk. Derbide gol atmış olmak Emre’nin özgüvenini yeniden kazanması için çok önemli bir adım kuşkusuz. Fatih Hoca hem maçı, hem Emre’yi kazandı. Yine de golden bahsetmişken, golün kendisinden bile daha güzel bir orta yapan Umut Bulut’u da alkışlamak lazım.

Hiç hesapta yokken 10 kişi kalan Galatasaray’da Fatih Hoca yine taktisyenliğini ortaya koyup, Hakan Balta’yı oyuna soktu. Hakan ise bir ara neredeyse santrfor gibi oynadı. Galatasaray da atak bindirmeye devam etti. Zira rakibi de (Fernandes’i yok sayarsak) zaten maçın başından beri 10 kişi oynuyordu. Sneijder hakkında yorum yapmak için henüz çok erken. Tek söyleyebileceğim önünde pas atacak bir adama ihtiyaç duyduğu. O yüzden ben Burakla ikisini birlikte izlemeyi merakla bekliyorum.

Vee gelelim, memleketin en önemli futbol sorunu tükürük olayına. Bir derbi oynanmış, ülkenin iki büyük teknik direktörü istifa etmiş ancak gelin görün ki, herkes “tükürdü mü tükürmedi mi”yi konuşuyor. Sonra ülkede futbol neden bu halde? Kimse gerçekten futbolu konuşmadığı için olabilir mi mesela? Melo hakkında konuşmanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Maç boyunca yaptıkları, oyundan çıkarken Fatih Hocaya saygısızlığı; Melo kredisini çoktan tüketti. Bunlar işin ekranlara yansıyan boyutu. Bir de “yen içinde kalan” tutumları var ki; tüm ekibi uzun zamandır çok yordu. Galatasaray kulübüne yarardan çok zararı dokunduğu doğrudur. Kulüp de bu konuda “artık” gerekeni yapacaktır diye düşünüyorum.

Bu uzun yazının sonunda son paragrafına geldiniz. Normalde bu bölümde derbi ile ilgili toparlayıcı birkaç cümle yazmam gerekir. Ama biliyor musunuz ki, birkaç güne kalmaz hepimiz bu derbiyi de, golleri de, tükürüğü de unutacağız. Neyi mi hatırlayacağız? Dün maç telaşından pek konuşulmayan Şenol Güneş’i hatırlayacağız. Şenol Hoca kendi başına bir futbol üniversitesidir. Onun okulundan mezun olan öğrenciler diğerlerinden daha şanslıdır, daha centilmendir. O yüzden Selçuk İnan her maç sayısız faule maruz kalmasına rağmen; arkadaşlarının tükürüklerinin, kavgalarının tersine, ne hakemle ne de rakip oyuncu ile sorun yaşamamıştır. Umarım Hoca futbolun içinde ki az güzel adamlardan biri olmaya devam eder. Dün akşam maçı Beşiktaş kaybetti zannediyorsunuz değil mi? Asıl maçı dün Trabzonspor kaybetti kimse farkında değil…


10 Aralık 2012 Pazartesi

Bazılarına FEDA, bazılarına SEFA


Bu sezonun en surpriz takımı hiç kuşkusuz Beşiktaş. Sezon başında kimsenin bir beklentisi olmayan, maddi sıkıntıların yanı sıra bir de Avrupa'ya gidememe sorunu ile karşılaşan Beşiktaş, tüm bunlara rağmen taraftarını en fazla mutlu eden takım.

Oğuzhan’ı neredeyse her hafta övüyoruzHakediyor daDripling yapıyorçalım atıyorÇalım atmak özgüven isteyen bir iştir. Çünkü ayağındaki topu kaybetme ihtimalinden korkar futbolcu. Bir de bunlardan daha önemlisi kaleyi görünce çekinmiyorvuruyor. Güveniyor çünkü kendineSadece Oğuzhan değil, Beşiktaş’ta her hafta bütün futbolcular neredeyse 10 km'nin üzerinde koşuyorHerkes çalışıyordidiniyor. İşte bu yüzden Fernandes’in yokluğunda korkulan olmadı. Beşiktaş önce Ordu deplasmanı, sonra evinde Eskişehir ile oynadığı oyunla gösterdi ki; tek bir oyuncuya bağlı oyun anlayışı ile sahaya çıkmıyor. Bu sezon takımın 10 farklı oyuncusu en az bir gol atmış. Bu istatistikler önemli, çünkü takım dediğimiz bütünlüğün sahada olduğunu bize gösteriyor.

Diğer yandan Beşiktaş yönetimi FEDA adı altında çok akıllıca bir halkla ilişkiler kampanyası yürütüyor. Ben buna işin kolayına kaçmak diyorum. Kulübe bırakılan borç enkazı büyük, bu bir gerçek. Ancak enkazın büyüklüğünü göz önünde bulundurunca küçük hesaplarla kapanamayacağı da bir gerçek. Nedir bu küçük hesaplar? 

Kulüp yöneticiliğinin en temel gerekliliklerinden biri de tribün yönetimidir. Beşiktaş'ın bol gollü, izlemesi keyifli maçlarına rağmen tribünler bir türlü dolmuyor. Yönetim sezon başında kombine biletleri yüksek ücretten satınca, maç başı biletleri de aynı şekilde yükseltti. Ancak haklı olarak, hem FEDA tişörtleri hem yeni sezon formalarını alan, kulüp dergisine abone olan taraftar, bir de bu artışa ayak uyduramadı. Gelin kabaca bir bakkal hesabı yapalım. 

Her maç bu artış yüzünden kapalıda sadece 2000 kişi olduğunu düşünelim. 2000*120TL, 240.000TL. (Bu arada Elazığ maçı biletleri 170 TL'ye satılmıştı, hatırlatmak bile istemiyorum) Bir de fiyatı 80TL'ye çektiğimizi ve boşlukların dolduğunu düşünelim. 5000*80TL, 400.000TL.

Şimdi, bu basit denklemi yönetim de elbette akıl ediyordur. O zaman demek ki konu FEDA değil, para değil. Yönetim ısrarla bedava bilet dağıtmadığını söylüyor, ancak daha geçen hafta bir arkadaşım "ağırlama bileti" adı altında bir bilet gösterdi. Hadi "sponsor bileti" kavramını anladık, haklı da buluyoruz. Ancak "ağırlama bileti" nedir? Kimlere verilir? 

Beşiktaş'ın bir an evvel FEDA sendromundan kurtulması gerek. Türk filmlerinin fakir oğlanı tadında bir tablo yansıtmak bugüne kadar işe yaramış olabilir. Ancak böyle devam ederse kabak tadı verecek. Çünkü ortada ciddi bir çelişki yumağı var. Kim Feda ediyor, kim etmiyor? Deplasman dönüşü tesislerde hep beraber menemen yiyoruz diyerek, "takım olduk" mesajı vermek çok yanlış değil mi? Biz zaten farkındayız Beşiktaş'ın takım ruhunu yakaladığının. "İki yumurta kırar karnımızı doyurur, aynı ekmeği bölüşürüz" resmini, Abidin Dino uğraşsa inandırıcı bulmaz, çizemezdi. Takımın "fakir oğlanları" sahada terleyip, üstüne menemene ekmek bandığı saatlerde, ailenin yurtdışında okumuş, akıllı, parlak oğlu Reina'da takılıp, kavga çıkartıyorsa; bu işte bir terslik var. 

Resmin adını doğru yazalım: bazılarına FEDA, bazılarına SEFA...


Not: Bir de aklıma geldi, İstanbul'da yaşıyorsanız ve siz de benim gibi menemen meraklısıysanız, Beyoğlu'ndaki Lades'i mutlaka deneyin. Benden de selam söyleyin.