biliç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biliç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2016 Pazartesi

Hayallerinin peşinde: ATINÇ NUKAN

Genç yaşına rağmen siyah beyazlı ekipte altı farklı hoca ile çalışıp her birinden izler taşıyan, konuştukça sergilediği olgun tavır ve dolu dolu kültürüyle insanı şaşırtan farklı bir adam, Atınç Nukan. Konfüçyus der ki;  “Olgun insan güzel söz söyleyen değil, söylediğini yapan ve yapabileceğini söyleyen insandır.” Atınç da kısa sürede söylediği bir çok hedefini gerçekleştirdi, bakın şimdi sırada neler var...



Futbolcu olmaya nasıl karar verdin?
Aslında öyle bir karar vermedim. Annem anlatıyor ben tam hatırlayamıyorum. Sabah uyanır uyanmaz topu elime alıp, her yere yanımda taşıyormuşum. Yaşım biraz daha büyüyünce hatırlıyorum, akşama kadar sokakta top oynuyordum. Futbola aşıktım anlayacağın o yüzden böyle karar vererek olmadı. Ama bir kulüpte lisanslı oynamaya başladığım zaman 8 yaşımdaydım. Babam beni Küçükçekmecespor’a götürmüştü.

Ailede başka sporcu var mı?
13 yaşında bir kardeşim var. O da benim gibi uzun boylu, okulda basketbol oynuyor. Babam da eski futbolcu. 2. Liglerde profesyonel oynamış, onun dışında henüz yok.

Sana kimse “Oğlum boyun uzun, sen basketçi ol” demedi mi?
Demedi çünkü Allah vergisi derler ya hani, işte öyle bir eğilimim vardı futbola. O yüzden herkes daha ben çocukken benim futbolcu olacağımı tahmin ediyormuş.

Atınç’ın anlamı ne?
Atik, atılgan demek. Babamın aynı isimde bir arkadaşı varmış. Annemle tanıştıkları zaman annem ismini çok beğenmiş, öyle karar vermişler.

Beşiktaş’la A takıma Mustafa Denizli döneminde çıktın. O zamana kadar ki en büyük hayalin bu muydu?
Tabi. Hatta ondan bir kaç ay önce biz Mecidiyeköy’den Fulya’ya antrenmanlara gitmek için yürüyorduk. Giderken o yokuşta hep düşünüyordum, “Acaba ben de bir gün Beşiktaş’ta oynayacak mıyım?” diye. Çünkü bir sene öncesine kadar top topluyorduk. Sonra Fenerbahçe ile oynadığımız bir A2 maçı sonrasında Mustafa Hoca beni çağırdı. Profesyonel sözleşme imzaladık, hemen peşinden de kadroya girdim. Benim kariyerimde Mustafa Hoca’nın yeri çok önemlidir.

Mustafa Hoca seni şimdi arasa ve “Atınç sana ihtiyacım var Galatasaray’a gel” dese...
Bilmiyorum, bir şey söylemem ama şu an hedeflerim içinde yakın zamanda Türkiye’ye dönmek yok.

Beşiktaş’ta çıktığın o ilk maç öncesi Mustafa Hoca sana özeli bir şey söyledi mi?
“A2’de nasıl oynuyorsan burada da öyle oyna, kimse sana karışmayacak, çık istediğin futbolu oyna, ben sana güveniyorum.” dedi. O maçtan önce de ilk A takımla antrenmanlara çıkmaya başladığımda, beni odasına çağırıp özel bir görüşme yaptı. Benden neler beklediğini anlattı. Bir gün büyük bir futbolcu olsam da her zaman alçakgönüllü olmayı, büyüdükçe küçülmenin önemini anlattı. Bu da bence Türk futbolunda önemli bir problem. Çünkü genç yaşta parlayan futbolcular gerek çevrenin gerek medyanın etkisiyle bir anda göklere çıkarılıp, bir anda yerlere vurulabiliyor. Bunu o yaşta bir gencin içinde iyi idare edip dengeleyebilmesi çok önemli.

Sana bu anlamda düzenli destek olan profesyonel birileri oldu mu?
Hayır, sadece ailem. Beni bu konuda çok iyi eğittiler. Geçen sene oynamaya başladığım dönemlerde Biliç bana “Röportaj yapmanı istemiyorum,” demişti. Türk medyasını tanımıştı ve bir anda havaya kapılmamamı isteyip böyle bir yasak koymuştu.

İnönü’ye ilk çıktığın maç. O tünelden sahaya çıkmak için yürürken neler hissettin?
Kadroya ilk girdiğim maç Sivasspor maçı. Maç başladı, ben daha yedek kulübesinde otururken ayaklarım titriyordu. Bunu mecazi anlamda söylemiyorum gerçekten titriyordu. O maç oynamadım. Bir daha ki Manisaspor maçında, Rıdvan Şimşek’in maalesef ayağı kırıldı. Onun için üzücü bu an, benim oyuna girmeme vesile oldu. 42. dakikada oyuna girmiştim ve devre bitene kadar içimden dua okumuştum. 16 yaşımdaydım. Devre arasında hem hoca hem de abilerim beni çok rahatlattılar, maçı da kazanmıştık. Hayatımın en mutlu anıdır benim için.

Beşiktaş taraftarının maç sırasında futbolcular üzerinde ciddi bir baskısı oluyor mu?
Bütün taraftarların var. Beşiktaş taraftarı biraz daha coşkulu. Ben hiç bir zaman olumsuz anlamda bir baskı hissetmedim. Bana hep destek oldular ve onlardan hep kuvvet aldım. Atmosfer futbolun en önemli etmeni. Dolu tribünlere oynanan maç futbolun kalitesini artırıyor ve futbolcuyu ekstra motive ediyor. Ben rakip sahada da tribünlerin dolu olmasını ve bizim üzerimizde kurmak istedikleri negatif baskıyı da seviyorum. O da futbolun bir parçası ve sizi oyunun içinde daha zinde tutuyor.

Sen takım çalışmaları dışında da izin ya da tatil günlerinde de çalışan bireysel antrenman yapan bir futbolcusun. Bunun faydasını anlatsana?
Özellikle kadro dışı kaldığımda, maç eksiğimi kapatmak için ekstra çalışmak zorundaydım. Bir futbolcu için düzenli maç oynamak çok önemli. Ama bunu sadece kadro dışı diye de sınırlandırmamak lazım. Bireysel çalışma bir futbolcu için olmazsa olmaz. Sadece yeteneğinize güvenip, başarılı olamazsınız. Bugün dünyanın en iyi futbolcusu Cristiano Ronaldo, sürekli ekstra antrenmanlar yapıyor. Çünkü takım antrenmanıyla günü geçirirsin ama ekstra yaptığın her idman seni daha ileri taşır. Biri benden daha çok tesiste kaldığında ben kendimi iyi hissetmiyorum, daha çok çalışmam lazım diye düşünüyorum.




SAMET AYBABA DÖNEMİNDE TESİSLERE ALINMADIM

Beşiktaş’ta Mustafa Denizli döneminden sonra forma şansı pek bulamadın. Neler oldu o dönem?
Mustafa Hoca’dan sonra Bernd Schuster ve ardından Tayfur Hoca geldi. İkisiyle de iyi bir ilişkimiz vardı. Sonra Samet Aybaba geldi. Onunla uyuşamadık. Bugün hala sebebini bilmediğim bir nedenden ötürü kadro dışı bıraktı. 17-18 yaşında, Beşiktaş’ın alt yapısından gelmiş bir gencin, hiç bir saygısızlık yapmamış olmasına rağmen kadro dışı bırakılması çok üzücü. Hak etmediğim davranışlara maruz kaldım. Tesislere alınmadım. O dönem benimle birlikte bir kaç futbolcu daha kadro dışı bırakılmıştı. Bize ayrı bir antrenman programı verdiler ama o antrenmanı tesislerde ayrı bir sahada dahi yapmamıza müsaade etmediler. Bir süre sonra bu kararı bozup geri aldılar. Benim için zor bir dönemdi. Ama çalışmaya hep devam ettim ve sadece birinin benim futbol hayatımı bitirmesine izin vermedim. İyi ki de böyle yapmışım.

Ben seni tanıdıkça şunu fark ediyorum, mental olarak da oldukça güçlüsün. Nedir bunun sırrı?
Benim en büyük destekçim ailem ve onlardan aldığım eğitim. Kendime olan güvenim de yüksek. İstediğin kadar kuvvetli ol, mental olarak kuvvetli olmazsan başarılı olamıyorsun. Ben de bunun farkındayım. Belki biraz karakterimin de etkisi var, soğukkanlıyım genelde. Baskıyı bir şekilde kaldırabiliyorum, panik yapmıyorum. Eğer bunları yapamıyor olsaydım da kesinlikle profesyonel anlamda bir destek alırdım çünkü bir sporcu için bu çok önemli bir konu.

Sporting Lizbon’a neden hayır dedin?
Kadro dışı kaldığım o dönemde Beşiktaş’ta kendimi ispatlayamamıştım. Çok az sayıda maça çıkmıştım. 11 yaşında geldiğim kulüpten oynamadan ayrılmak istemedim. Beşiktaş’ta oynayıp kendimi kabul ettirdikten sonra yurtdışına gitmeyi tercih ettim. Sonrasında da Redbull Leipzig’den bir teklif geldi. Hem kulübün menfaatleri için hem de benim için oldukça iyi bir teklifti, kabul ettim.

Carvalhal senin için “Çok büyük bir oyuncu olacak,” demişti. Onunla aranız nasıldı?
Onunla da çok güzel bir ilişkimiz vardı. O dönem şanssızlığım kadro çok kalabalıktı. Ama her antrenmandan sonra onunla ikimiz  özel bir çalışma yapardık. Hava toplarına çalışırdık, taktik olarak çok eğitmiştir beni. O zaman henüz 18 yaşındayım, ve topu nerede karşılayacağımdan tut, nerede müdahale edeceğime kadar bir çok konuda çalışırdık.

Beşiktaş taraftarı desem sana...
Onların yeri bende çok ayrı. İnanılmazlar. İlk Beşiktaş altyapısında oynamaya başladığımda bizi İnönü’ye maç izlemeye götürmüşlerdi. Sanırım 10 yaşındaydım ve İnönü’ye ilk gidişimdi. Hayran kalmıştım. Hala Almanya’da bizim maçlara Beşiktaş formalı taraftarlar geliyor, beni destekliyorlar. Anlatılamaz bir duygu. Sağ olsunlar. Ben de onların yeri hep özel.

Almanya’ya gittin. İlk gece yalnız kaldığında ne hissettin?
Heyecanlıydım. Bir karar vermiştim ve bunun arkasında durmak zorundaydım. Yeni takım, yeni arkadaşlar. Nasıl olacak acaba merakı vardı. Ama beni o kadar iyi karşıladılar ki, çok kısa bir adaptasyon süresi yaşadım.

En büyük korkun ne?
Ailemi kaybetmek

Biliç ile de çalıştın. O da senin gibi defans oyuncusuydu. Bu anlamda sana söylediği özel şeyler oldu mu?
Biliç bana çok şey katmıştır. Benimle çok özel ilgilenirdi. Bana daima “Başkana nasıl davranıyorsan malzemeciye de öyle davran,” derdi. Her zaman mütevazi olmamız gerektiğini söyleyen bir hocaydı. Benim için çok özel biridir.

Sence eksik yanların ne?
Taktik olarak daha çok gelişmek zorundayım. Bir defans oyuncusu için en önemli şey duracağı yeri bilmek. Bunun için de özel çalışmalar yapıyorum, her geçen gün daha iyi olacağıma inanıyorum.

En kuvvetli bulduğun yanın ne?
Hava toplarım ve bu fiziğime rağmen topu oyuna sokabilmem.

Boyunun dezavantajını yaşıyor musun?
Şu ana kadar yaşamadım. Ama eğer çalışmazsan fizik dezavantaja dönüşebilir. Ben sürekli çabukluk çalışıyorum. İp atlıyorum ya da ekstra sprint antrenmanları yapıyorum.



DEMBA BA ARAYIP “GİT” DEDİ

Şu an Şenol Güneş ile çalışmadığın için pişman mısın?
Hayır değilim. Şu ana kadar çok önemli hocalarla çalıştım hepsinden bir şeyler öğrendim. Şu an çalıştığım hoca da Almanya’nın önemli isimlerinden biri, Ralf Rangnick. Alman futboluna sistem olarak katkısı ve yetiştirdiği isimler çok fazla. Redbull Leipzig’den teklif aldıktan sonra beni ilk Demba Ba aradı. “Sakın gitmemezlik yapma, bu hoca seni çok daha yerlere taşır, muhteşem bir adam, mutlaka teklifi kabul et,” dedi. Zaten hoca da İstanbul’a geldiğinde bana getirdiği oyuncuların bir listesini verdi. Oyuncuların isimleri, fiyatları ve gidiş fiyatları. Hepsi 10 katına katlamış fiyatlarını. Demba Ba dışında mesela Luiz Gustavo, Per Mertesacker sadece bazıları.

Hayran olduğun bir futbolcu var mı?
Paolo Maldini. Hep üst düzey seviyede oynadı.

Almanya’ya gitmeye karar verirken kimlerden fikir aldın?
Önce menajerim Ahmet Bulut’la konuştum. Sonra ailem ve Beşiktaş’tan takım arkadaşlarım. Mesela Olcay abi, Cenk ve Tolga ile çok konuştuk.

Redbull Leipzig nasıl bir takım?
Geleceği çok parlak olan bir takım. Şu anda da ligdeki durumumuz çok iyi. Hocanın bana ilk gün anlattığı takım hedeflerinin hepsini gerçekleştiriyoruz. Böyle devam edersek de seneye Bundesliga’da, ondan sonra da Avrupa’da mücadeleye devam ederiz diye düşünüyorum.

Sence Bundesliga’da başarılı olabilecek bir takım mı?
Tabi. O imkanlar var. sahip olduğumuz tesisler çoğu Bundesliga takımlarında bile yok. Avrupa’nın en iyi tesislerinden birinde çalışıyoruz. Futbolcu kalitemiz, hocamız her şey çok üst düzeyde.

Gittiğinden beri Almanca öğreniyorsun, bu kimin fikriydi?
İngilizcem zaten iyiydi ama Almanca da öğrenmek istiyordum, şehre ve takıma alışmak için. Hoca da zaten tüm yabancı oyuncuların Almanca öğrenmesi için talimat verdi.

Orada neleri farklı yapıyorlar?
İlk olarak antrenman sistemleri. Mesela ben ilk gittiğimde inanılmaz zorlandım, hiç alışık olmadığım bir tempoydu. Oyun teknik ve taktiği de çok farklı. Ama alışınca her şey çok kolay. Şu anda kendimi hiç olmadığı kadar iyi hissediyorum. Milli takıma seçilmemde eminim bunun da etkisi olmuştur.

Hiç dönmeyi düşündüğün anlar oldu mu?
Hayır ama sakatlandığım dönem zor geçti. Oynayamamak, kenardan izlemek genç bir futbolcu için çok zor.


ALMAN FUTBOLUNUN BAŞARISININ SIRRI...

Almanya ile Türkiye arasında nasıl alt yapı farklılıkları var?
Çok büyük fark var. Ben kendi Fulya’daki altyapı dönemlerimi hatırlıyorum da, konteynerde soyunup giyinirdik. Bir sahada dört takım antrenman yapardık. Bir çocuğun altyapıdan gelip A takıma çıkıp oynaması mucize. Biz de Necip ile şanslıydık. Ama mesela Almanya’da biz alt yapı ile aynı tesisi kullanıyoruz. İmkanları bizimle eşit. Yetenek olarak iki ülke arasında büyük bir fark yok ama sistem ve düzen olarak çok büyük fark var. U15’ten U23’e kadar her takım her maçtan önce hocalarıyla beraber video analiz yapıyorlar. Ben Beşiktaş’ta A takıma çıkana kadar böyle bir şey görmemiştim. Bazen izliyorum idmanlarını 13-14 yaşında çocuklara öğrettikleri teknik-taktiği biz ancak A takımda öğrenmiştik. Alman futbolunun başarısının asıl sırrı bu bence.

Peki futbolcuların zihniyetini nasıl karşılaştırırsın?
Biz daha duygusalız. Bu klişe diyeceksiniz belki ama ben bizzat yaşayıp gördüğüm için farkı daha iyi anlıyorum. Mesela bir galibiyet ya da mağlubiyetten sonra bizler futbolcu, taraftar, medya olarak en yükseğe çıkıp en aşağı inebiliyoruz. Ama Almanya’da insanlar duygularıyla yaşamıyorlar. Seviniyorlar ama coşmuyorlar. Yenildiğimiz bir maçtan sonra ben şehirde bir taraftardan “Yazık oldu,” diye bir şey duydum, şaşırdım. İstanbul’da yenildiğin zaman sokağa bile çıkamıyorsun.

Peki taraftarların ilgisi nasıl?
İnanılmaz ilgililer. Stadlar hep dolu. Ortalama 35 bin kişiye oynuyoruz.

Ahmet Bulut’un hayatındaki yeri ne?
Ahmet Abi ile bir yola çıktık ve ben ona çok güveniyorum. Her şeyimi ona bıraktım, o da sağ olsun bana hep destek oldu.

Bundan sonraki durak neresi?
Öncelikli hedefim Bundesliga’ya çıkmak ve EURO 2016’da milli takımda olabilmek. Bunun dışında Premier Ligi çok beğeniyorum ve maçları çok yakından takip ediyorum. Belki bir gün orada oynarım.

Milli takıma gittiğinde Arda’dan her hangi bir nasihat aldın mı?
Zaten transferim döneminde aramıştı beni. O da gitmem gerektiğini yurt dışında oynamanın çok farklı olduğunu söylemişti. Arda abi şu an hepimiz için rol modeli. Bizimle milli takım kampında hep kendi tecrübelerini paylaştı. Oyun içerisinde nasıl pas atacağımıza kadar bir çok konuda konuştuk. Mesela ben oyunda ona bir pas attım, bana çok kızdı. Niye buraya atıyorsun, önüme at ki sırayı eksiltelim diye. Ondan bu tip nasihatler almak çok önemli çünkü dünyanın en iyi oyuncularıyla oynuyor.

Euro 2016 için bireysel olarak yaptığın ekstra bir şey var mı?
Sürekli çalışıyorum. Orada olabilmek fikri beni daha da motive ediyor. Milli takım çok özel bir şey, o formayı giymek anlatılmaz bir duygu. A takıma çıktığımdan beri verdiğim bütün röportajlarda hep en büyük hedefimin milli takım olduğunu söylemiştim. Daha yolun başındayım, kariyerimin sonuna kadar o formayı giymek istiyorum.

Sana Fatih Terim desem...
Fatih Hoca sağ olsun Almanya’ya kadar geldi, maçımızı izledi, bana güvendi. Onun bu güvenini boşa çıkarmamak en büyük önceliğim. Bir Hoca olarak onunla ilgili biz futbolcuların bir şey demesine gerek yok çünkü yaşadığı ve yaşattığı başarılar zaten ortada. Onunla çalışmak benim gibi genç oyuncular için büyük gurur. Aynı sahada antrenman yapmış olmak bile çok büyük bir zevkti benim için. Ne desem inan az, çok farklı bir insan.







Atınç’tan Beslenme ve Fitness Tüyoları
Antrenmandan önce karbonhidrat, sonrasında ise protein ağırlıklı beslenmeye çalışıyorum. Zaten tesisimizde özel bir aşçı var. Mesela akşam idmanlarından sonra kesinlikle makarna, pilav çıkmıyor. Sadece haşlanmış patates, et ya da balık çıkıyor. Asitli içecekler hiç içmiyorum. Ara sıra BCAA kullanıyorum. Dayanamadığım tek şey ise Türk kahvaltısı, çok seviyorum. Futbol antrenmanlarını bir çeşit kardiyo gibi düşünebiliriz. Eğer sıkı çalışır, doğru beslenirseniz, belki hemen değil, ama sonunda six-pack’e sahip olabilirsiniz.


Atınç’tan savunma taktikleri
·      Orta yapılacağı zaman top kendi kendine gol olmaz, oyuncu atar golü. O yüzden doğru paylaşımla beraber rakip oyuncuyla birebir oynamak zorundasın. Topa sen vurmasan bile  ona vurdurmazsan gol olmaz.
·      Kaleye şut atılmasını engellemek için araya kendini siper etmek zorundasın. Üstüne çıkıp açıyı daraltmaya çalışabilirsin. Eğer şut tam karşıdansa şutun geçebileceği yerleri kapatmaya çalışırsın. Eğer pozisyonun kötüyse o zaman ayağını uzatarak engellemeye çalışırsın.
·      Hava topuna çıkarken rakip santrforla çok yakın temas içindeysen seni bozabilir. Bu yüzden ondan yaklaşık bir kol mesafesi uzakta kalıp hızını alarak yükselmek büyük avantaj sağlar.


24 Mart 2014 Pazartesi

Kurumsal Beşiktaş

Yıldız transfer yok, stat yok, çoğu zaman ceza yüzünden taraftar yok ancak yine de bu sezon kazanma hırsı ve yüksek motivasyonu olan bir Beşiktaş var. Liderle puan farkının açıldığı ligde, Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan gidebilmek için ligi ikinci bitirmenin önemi ortada. Drogba’lı, Sneijder’li, Mancini’li, geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde son 8’e, bu yıl 16’ya kalmış, sadece devre arasında 30 milyon Euro transfere para harcamış rakibi ağustos böceği misali puan kayıpları yaşarken; Beşiktaş’ın genç ve mütevazi kadrosu dün akşam da karınca gibi çalıştı.

Maçın gizli kahramanı Veli Kavlak, daha 2’nci dakika dolmamıştı ki, sol ayağı ile harika bir gol attı. Veli haftalardır istikrarlı bir oyun sergiliyor ve bunun meyvesi olarak her maç ya asist yapıyor ya gol atıyor. Dün akşam da maç boyunca ortaya koyduğu topu kazanma hırsıyla rakibin pas bağlantılarını etkili bir şekilde kesti. Avusturya Milli Takımı’nda ve eski kulübü Rapid Wien’de daha çok kanatta oynayan, ancak Beşiktaş’a gelince Biliç’in de katkısıyla ön liberoyu hakimiyeti altına alan Veli, erken attığı gol ile takımın özgüvenini yerine getirdi.

Öyle ki, dakika henüz 8 olmuştu ki, bu sefer siyah beyazlı ekibin askeri Mustafa Pektemek, adeta havada asılı kalmışçasına sıçrayarak, skoru ikiledi. Bugüne kadar gördüğüm en çalışkan futbolcular listesinde hiç şüphesiz ilk 5’e girer Mustafa. Üst üste yaşadığı sakatlıklara, ameliyat olmasına, haftalarca formasından uzak kalmasına rağmen, ona en çok ihtiyaç duyulan 2 haftada tutup 3 gol atıyor. Biliç’in “Sosyalist bir takım yaratacağız,” derken ne kadar ciddi olduğunu görüyoruz. Bu oyuncu yıldız, kadroya almazsam küser demeyip, performansa göre kadroyu kuruyor. Kenarda Almeida beklerken, Mustafa da ısrar ediyor ve oyuncusunu maçın kahramanı yapıyor. Formayı kapan Mustafa da, sadece terle değil, kanla da formasını ıslatıyor. Uluslararası kurallara göre hijyenik nedenlerden dolayı futbolcu kanlı forma ile oynamamalı. 4 kere forma değiştiriyor Mustafa. İzlerken bir an durup düşünüyorum, Fernandes sahada olsa, benzer bir sakatlık yaşasa maça devam eder miydi diye. Kendi kendime verdiğim cevap ile Mustafa’yı bir kez daha alkışlamak geçiyor içimden.

Mustafa'nın değiştirdiği ilk formayı Başkan Fikret Orman almış, saklamak için. Beşiktaş yönetimi dün tam kadro maçtaydı. Son sürat stat çalışmalarını sürdürüyorlar, bu arada takımı en azından manevi olarak motive edebilmek için ellerinden geleni de yapıyorlar. Futbolda "kurumsallaşmanın" ilk şartının saha içinde ve dışında "takımdaşlık" ve "inanmışlık" olduğunu çözmüş siyah beyazlı camia. Hem de yönetimden, teknik direktöre ve oyuncusuna kadar. Ne diyelim, İnönü Vodafone Arena çimlerine çıktığı ilk sezon, Şampiyonlar Ligi’ne de merhaba demek bu Beşiktaş’a çok yakışır.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Kırmızı Motivasyon

Beşiktaş – Bursaspor maçı hiç şüphesiz şampiyonluk mücadelesinde söz sahibi olacak takım sayısının belirlenmesi adına ligin en kritik virajıydı. Bir yanda 6-0 ‘lık Galatasaray mağlubiyetinden ders çıkarmış temkinli Bursa, diğer yanda taraftarın desteğini 90 dakika boyunca arkasına almış Beşiktaş.

Beşiktaş artık işi çözmüş. Zirve yarışındaki rakiplerine göre daha mütevazi bir kadrosu olmasına rağmen, daha iyi bir takım görüntüsü çiziyor. “İyi takım her zaman yıldız futbolcularla olunmaz”ı gösteriyor hepimize. Biliç’in maç sonu dediği gibi “Bazen 10 kişi kalan takımlar %100’ün üzerine çıkıp oynarlar,” Beşiktaş son 4 kırmızı kart gördüğü maçı işte öyle oynayıp kazanıyor. Hiç bir oyuncusu tek başına parlamıyor, kazanmaya inanıyor ve takım halinde yardımlaşarak mücadele ediyor. Gökhan’ın Dany ile Olcay’ın Motta ile yardımlaşması, Atiba ile Veli’nin takım savunmasındaki uyumu, Almeida’nın haftalardır ipe dizdiği golleri ile Beşiktaş, takım olarak alkışı hak ediyor.

Gökhan Töre’ye burada ayrı değinmek lazım. Son haftalarda daha da konsantre olmuş harika bir performans çiziyor. Beşiktaş’ın çok pas yapan bir takım olmasında en büyük etken. Hani en sevdiğiniz yemeğin fırından yeni çıktığını düşünün. Töre işte o yemeği size servis eden adam kıvamında. Almeida’ya verdiği gol pası ile hem Beşiktaş’ın hem de maçın adamıydı.

Ersan Gülüm’e verilen hatalı kırmızı kart ile ilgili “hatalı” olmasından başka söylenebilecek bir şey yok. Malum devir sosyal medya devri. Maç sonu Ersan’ın twitter hesabından paylaştığı mesaj aslında hakem İlker Meral’in üzüntüsünün belirtisi. Bugün Beşiktaş kazandı, o yüzden yanlış karara herkes dozunda itiraz ediyor. Ancak ya 10 kişi kaldıktan sonra kaybetseydi? Sayısı her hafta artan ve daha da kritikleşen ligde ortamı geren hakem hatalarına karşı acilen bir şeyler yapılmalı.  

Bir diğer “Ya Beşiktaş kaybetseydi?” sorusu da Fernandes’e sormak istiyorum. Yeteneklerini kimsenin eleştirmeye hakkı yok. Ancak siyah beyazlı ekibe hala karın ağrısı olmaya devam ediyor. Son dakikalarda bulduğu pozisyon esnasında ya skor berabere olsaydı, o zaman bu lakayt vuruşunu nasıl açıklardı? Sözleşme yenilerken yıldız futbolcu olduğunu iddia edip ona göre taleplerini sıralıyorsan, önce saha içinde yıldız gibi parlayacaksın.

Almeida’nın yıldız goller attığı, Gökhan Töre’nin her maç daha da ışıldadığı bir takımda, Fernandes değil yıldız olsa olsa bulut olur.  


16 Aralık 2013 Pazartesi

Beşiktaş'ın bitmeyen çilesi

Futbol konuşalım diye ısrarla altına çizdikçe gün geçmiyor ki ülkede yeni bir olay yaşanmasın. Ve yine gün geçmiyor ki, içinden Beşiktaş geçen bir maçta tartışmalara yol açacak bir olay yaşanmasın. Özellikle bu sezon Beşiktaş’ın başına gelenler pişmiş tavuk hesabı, kimsenin başına kolay kolay gelmez.

Erken bulduğu gol ve en azından ilk yarım saat etkili futbolu ile Beşiktaş 3 puana göz kırparak maça başladı. Ancak özellikle son 4 hafta iyice belirginleşen ikinci yarı düşüşü dün yine Beşiktaş’ta kendini gösterdi. Beşiktaş’ta kademeler arasında büyük bir kopukluk var. İlk yarım saatten sonra orta sahadaki düşüş, Fernandes’in “yapmadığı” bindirmeler, Necip’in fazla defansa yakın oynaması, sağ kanatta zorlama oynatılan Oğuzhan, bunlar hep Beşiktaş’ın oyununu ve isabetli paslarını düşürüyor. Beşiktaş zaten kanatları etkin kullanamıyorken, bir de orta saha da kuru bir kalabalık yaratıp, bal yapamamaya devam ediyor.

Bu ikinci yarı sendromlarında Biliç’in en büyük hatası ise geç gelen müdahaleler. Veli’yi niye oyuna sokmadı, Holosko niye geç girdi gibi eleştirileri maçı izleyen herkes yapmıştır. Beşiktaş’ta haftalardır 90 dakika maçı çıkartan tek oyuncu müthiş refleksleri ile Tolga. Almeida’nın golünden sonra tüm takımın Tolga’ya koşup bir nevi acısını paylaşmaları ise maçın en duygulandıran karesiydi.

Şimdi buraya kadar konuştuklarımızın hepsi inadına, her şeye rağmen futbol. Ancak iki olay ve bir hakem var ki, insanı yeşil sahalardan soğutur. Sahaya giren taraftar üzerine eminim günlerce herkes konuşacak ve yine hiç bir sonuç çıkmayacak. Konu taraftarın hangi takımı tuttuğu ne amaçla sahaya girdiği değil, konu taraftar kisvesi altında bir kişinin saha içine girebiliyor olması. Bu konuda Kasımpaşa kulübüne güvenlik zafiyeti sebebi ile ilgili uyarı ve cezalar mutlaka verilmeli. O holigana ise emsal teşkil edecek bir ceza verilmeli. Verilmeli ki, artık yetsin, artık bitsin.

Bu olay sonucunda “Benim için Beşiktaş bitmiştir, Elazığ maçına çıkmam” diyen Fernandes’e ise tek bir şey söylemek lazım: “İnşallah.” Fernandes yüzünden takım haftalardır zaten 10 kişi oynuyor. Bu olay yaradıysa tek bir kişiye yaradı o da kendisi. En azından artık “oynamam” demek için bir sebebi var. Geldiği günden beri karıştığı olaylar, gece hayatı, Beşiktaşlılığı hiçe sayan duruşu, ekstra paralar isteyen şımarıklığı ve kaprisi ve tüm bunları saha içi performansına yansıtan bu futbolcudan kurtulsun artık Beşiktaş.

Dağınık bir görüntü çizen, güven vermeyen ve sonuçta bir kural hatasına imza atan hakem Barış Şimşek için ise dilerim yetkili organlar adil bir değerlendirme yapar. Kırmızı kart ile haklı olarak oyun dışı bıraktığı Almeida ve Motta’nın yerdeki taraftara tekme atması ne kadar sporcu ahlakına aykırı bir hareketse, Donk’un fazladan topu elinde tutup, oyundaki topa çarptırması da en az o kadar sporcu ahlakından uzaktır. En az o kadar kırmızı kart gerektirir.
Yine de Beşiktaşlıların her zaman dediği gibi, bazen “inadına” demek gerekir. İnadına temiz futbol.


4 Kasım 2013 Pazartesi

Aynı Nakarat

Yine aynı filmi izliyoruz. Ligin siyah beyazlı ekibi sezona fırtına gibi başlar. Daha ilk haftalarda şampiyonluk için favori gösterilir. Müthiş takım uyumu, koşu mesafeleri, yaratıcı genç oyuncuları köşe yazılarını süsler. Sonra? İlk 4 hafta geride bırakılırken, bir-iki puan kayıpları başlar. Sakatlıklar. Teknik direktöre çevrilen eleştiri okları.

4. haftadan sonra ne oluyorsa oluyor ve Beşiktaş’ın iki sezondur futbol oynama elektriği kesiliyor. Hiç şüphesiz bunda iyi bir forvet eksikliğinin payı büyük. Rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe 3 forvet ile oynarken, Beşiktaş’ın sadece Almeida’ya sarılmış olması gol yollarını zorlaştırıyor. Modern futbolda artık mevkilerin öneminin kalmadığı, ofansın defanstan başladığı, forvet sayısının aslında çok da önemli olmadığı gerçeğini elbette kabul ediyoruz. Ancak bu sistem için öncelikle forvet arkasında rakibin kilidini çözecek futbolcular lazım. Siyah beyazlı ekipte bu görevi alması gereken 3 futbolcu var: Olcay, Gökhan ve Fernandes.

Olcay hala formsuz. Topu ayağında tutamıyor. 3 haftadır maça bireysel hatalarla başlıyor. Fernandes ise hala en az Quaresma kadar “Portekizli”. Sezon başında sözleşme görüşmeleri yapılırken fırtına gibi oynayan Portekizli, istediğini alamayınca takımın tüm planlarını aksatan bir oyun sergilemeye devam ediyor. Böyle sıradan bir futbol oynuyorsan, o zaman sıradan paralar isteyeceksin. Daha da önemlisi sezon başından beri, eğer her maç ilk 11’de sahaya çıkıyorsan, oynadığın sürece hakkını vereceksin. Ancak ne Fernandes bekleneni verebiliyor, ne de kulüp sezon sonu sözleşmesi bitecek bu oyuncunun yerine bir alternatif üretebiliyor.

Takımın yaratıcı pozisyon bulmak adına bir diğer ihtiyacı ise Oğuzhan. Özgüveni yüksek, yıldız bir futbolcu olmaya aday bir isim Ozzie. Ancak fazla özgüven gençlikte her zaman işe yaramıyor, bazen kaleye beş metre mesafede topu dışarı vurmaya sebep oluyor. Oğuzhan’ın en büyük eksiği gol bölgesinde hep bir fazla hamle yapması. Basit oynamak yerine daha ince hareketleri tercih ediyor. Bu esnada da rakip 4-5 futbolcu çoktan başına üşüşmüş oluyor. Maalesef futbolda sadece yetenekli futbolcu olmak yetmiyor. Kaleye o kadar yakın mesafede önce o golü atmanız gerekiyor.

İlk 4 hafta 12 puan alıp, son 6 haftada sadece 6 puan alan Beşiktaş’ta Biliç’i en son eleştirmek lazım. Geçen sezon takımı o çalıştırmıyordu, ancak tablo yine aynıydı. Siyah beyazlı ekip senaryoyu değiştirmek istiyorsa, adres apaçık belli: “Orta sahadaki Portekiz.”




16 Eylül 2013 Pazartesi

Devrim... Loading %70...

Bazı maçlar galibiyet önemlidir, bazı maçlar ise galibiyetten önemlidir. Bursa deplasmanından alınan 3 puan hiç şüphesiz Beşiktaş için bu sezonun en kıymetli puanıydı. Buram buram teknik direktörlerin taktik savaşı kokan maçta, Biliç’in akıllı hamleleri galibiyeti getirdi.

Milli maçtan sakatlanıp dönen Veli Kavlak’ın yerine defansif özellikleri baskın Necip ya da İbrahim Toraman’ı oynatmayı düşünmeyip Fernandes, Gökhan, Olcay, Atiba “fantastik dörtlü”sünün yanına bir de Oğuzhan’ı ekledi. Bu akıl dolu hamlenin sonucu rakibe alan bırakmayan, pozisyon üreten, hızlı ileri çıkan bir Beşiktaş orta sahası izledik. Diğer yandan rakip Daum ise Belluschi’nin eksikliğini yaşadı. Ne Pinto’nun gol bulma ne de Batalla’nın pozisyon üretme çabaları fayda etmedi. Tabii bunda hem orta sahadaki yükü taşıyan hem de Batalla’yı bitiren Atiba’nın, istikrarlı ve baskılı oyunu ile sabırlı ve isabetli paslarla oyunu defanstan kuran Beşiktaş beklerinin de etkisi büyüktü.

Yeni transfer Ramon’un sol beke ilaç gibi gelişi, bir sağa bir sola kateden Gökhan Töre’nin uzun paslarla arkadaşlarını besleyişi, duran topların forveti Sivok’un varlığı ve koşu mesafeleri tablosuna imza atan Fernandes ile, Beşiktaş izleyen herkesi kendine hayran bıraktı. Bir futbol adamı olduğu kadar müzik adamı da sayılan Biliç, “maestro” olması için önce bir orkestra olması gerekliliğini biliyor. İşte bu yüzden henüz geleli çok kısa bir süre olmasına rağmen, öncelikle Beşiktaş’tan birbiri ile uyum içinde çalışan bir orkestra kurmuş. Derli toplu oynayan, organize ve planlı ataklarla çıkıp bu pozisyonları gole çeviren siyah beyazlılar, geçen senenin şampiyonluk mücadelesini yaşayan 2 rakibine daha şimdiden 6 puan fark attı.

Bugüne kadar Beşiktaş’a bir çok teknik direktör geldi geçti. Kazandırdıkları maçlardan sonra gazetelere bir çok hoca manşet attı. Kolej takımından, takım ruhuna kadar bir çoğunun siyah beyazlı ekip ile devrim yaptığı söylendi. Doğrudur, abartıdır taraftarın takdiri. Ama şu açık ki, en çok Biliç’e “devrim” yakıştı. 

2 Eylül 2013 Pazartesi

Futbol tesadüfleri sever

Uzun bir aradan sonra yeni sezonda liderlik koltuğuna iyice yerleşen Beşiktaş, Gaziantepspor galibiyetiyle 3 maç 9 puan sloganını sahiplendi. Siyah beyazlı ekip, geçen senenin üzerine koyarak oynamaya devam ediyor. Sonuca daha iyi gidebilen, defansif olarak daha kompakt bir takım görüntüsü çiziyor. Özellikle oyunu daha dar alanda oynuyor olması, rakibin araya kolay sızmasına imkan vermiyor.

Beşiktaş taraftarının çilesi Almeida, her ne kadar gecenin 2 golüne imza atmış  olsa da, sürpriz yumurta gibi. Geçen sezonu hatırlayın. İlk yarı 9 gol atan futbolcu, ikinci yarıyı sıfır çekerek bitirince, Beşiktaş’ın puan tabelasına da olumsuz etkisi olmuştu. İlk golden bir kaç dakika önce kaçırdığı mutlak pozisyon ile saç baş yoldurup, sol kanattan Atiba’nın getirdiği top ile nihayet golü bulabildi. Yine maç boyunca Almeida performansını değerlendirirken yanına mutlaka Fernandes’in “al, at artık bunu” yaklaşımını da eklemek lazım. Saha içinde oldukça olumlu ve Atiba ile de uyumlu bir tablo çizen Fernandes’in bu performansına sözleşmesini imzalamak üzere oluşunun da etkisi büyük. Şimdiye kadar 5 maç, 5 asist, 1 gol. İstediği şartlarda kontratı yenilenince de aynı verimliliği göstermesi Beşiktaşlıların en büyük temennisi.

Beşiktaş’ın bu sezon adından çokça söz ettirecek futbolcusu hiç şüphesiz Atiba. İdeal bir sol bek olmamasına rağmen Ersan’dan daha iyi olduğunu profesyonel oyunuyla gösterdi. Geri dönüşlerde bölgeyi aksatmadı. Yine de Beşiktaş’ın derinlemesine hücum yapabilecek bir beke ihtiyacı olduğu, bütün sezonun Ersanla, Atibayla, İsmaille geçmeyeceği ortada.

Veli ve Gökhan Töre için ise ayrı parantez açmalı. Özellikle Veli, kendini geliştirmeye devam ederse bu sezon Biliç’in en kilit silahı olur. Topa iyi basıyor, rakibini bozuyor, iki kişilik alan kontrolü yapıyor. Hepsinden önemlisi fizik gücü çok iyi, durmaksızın koşmasıyla adeta Beşiktaş’ın Forrest Gump’ı. Gökhan Töre ise beni en çok şaşırtan futbolcu. Ne yalan söyleyeyim, beklentimin oldukça üzerinde bir Töre izliyorum sahada. Yine de kesin bir şey söylemek için üst düzey takımlarla karşılaşmasını beklemek lazım. Çünkü halen pas vermeden önce topu ayağında uzun süre tutmak, 2-3 kişi geçmeye çalışmak gibi bir alışkanlığı var. Bu da daha tecrübeli futbolculardan kurulu takımlar karşısında top kaybı ile sonuçlanabilir. Bekleyip göreceğiz.

Aslına bakarsanız, Beşiktaş’ın liderliği ile de ilgili aynı şeyi söylemek mümkün, “bekleyip görelim.” Geçen sezon da ilk yarı, iyi futbol oynayan, “kolej takımı” havasındaki menemen ile kaynaşmış takım görüntüsü, sezonun ikinci yarısı itibariyle düşüşe geçmişti. Siyah beyazlı ekip bu sezon iyi futbolu istikrarlı bir şekilde sürdürebilecek mi hep beraber göreceğiz.

Bir endişem de “Biliç güzel adam” diyenler için. Kazanırken herkes güzel adam. Güzel kaybedebilmek makbul olan. Teknik adamın maç sonu demeci, futbolun çok üzerinde, bir yaşam görüşünün aslında insanı güzel kıldığının ispatıydı:
“Takım olarak oynuyoruz. Buradaki felsefe, güç halkındır. Oyunculara bunu anlatmaya çalışıyorum. Takımda zenginler ve fakirler yok, sınıflar yok. Halkın desteği var. Sınıfları ortadan kaldırarak, gücü halka vermeye çalışıyoruz. O bakımdan sosyalist bir takım yaratıyorum diyebilirim,” dedi Biliç.

Aklımıza ise yaşasaydı bugün 100. yaşını kutlayacak bir başka güzel insanı, "Benim sosyalizmden anladığım, herkesin aynı hedefler için çalışması ve başarıyı bölüşmesidir; futbola da hayata da böyle bakarım,” diyen Liverpool’un efsanesi Bill Shankly’i getirdi.

Futbol bu tesadüfleri sever. Bugün sabah Liverpool ve Beşiktaş taraftarları 3 maç, 9 puan ile liderlik koltuğunda uyandı. Günaydın tüm güzel insanlar.