oğuzhan özyakup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oğuzhan özyakup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2013 Pazartesi

Aynı Nakarat

Yine aynı filmi izliyoruz. Ligin siyah beyazlı ekibi sezona fırtına gibi başlar. Daha ilk haftalarda şampiyonluk için favori gösterilir. Müthiş takım uyumu, koşu mesafeleri, yaratıcı genç oyuncuları köşe yazılarını süsler. Sonra? İlk 4 hafta geride bırakılırken, bir-iki puan kayıpları başlar. Sakatlıklar. Teknik direktöre çevrilen eleştiri okları.

4. haftadan sonra ne oluyorsa oluyor ve Beşiktaş’ın iki sezondur futbol oynama elektriği kesiliyor. Hiç şüphesiz bunda iyi bir forvet eksikliğinin payı büyük. Rakipleri Galatasaray ve Fenerbahçe 3 forvet ile oynarken, Beşiktaş’ın sadece Almeida’ya sarılmış olması gol yollarını zorlaştırıyor. Modern futbolda artık mevkilerin öneminin kalmadığı, ofansın defanstan başladığı, forvet sayısının aslında çok da önemli olmadığı gerçeğini elbette kabul ediyoruz. Ancak bu sistem için öncelikle forvet arkasında rakibin kilidini çözecek futbolcular lazım. Siyah beyazlı ekipte bu görevi alması gereken 3 futbolcu var: Olcay, Gökhan ve Fernandes.

Olcay hala formsuz. Topu ayağında tutamıyor. 3 haftadır maça bireysel hatalarla başlıyor. Fernandes ise hala en az Quaresma kadar “Portekizli”. Sezon başında sözleşme görüşmeleri yapılırken fırtına gibi oynayan Portekizli, istediğini alamayınca takımın tüm planlarını aksatan bir oyun sergilemeye devam ediyor. Böyle sıradan bir futbol oynuyorsan, o zaman sıradan paralar isteyeceksin. Daha da önemlisi sezon başından beri, eğer her maç ilk 11’de sahaya çıkıyorsan, oynadığın sürece hakkını vereceksin. Ancak ne Fernandes bekleneni verebiliyor, ne de kulüp sezon sonu sözleşmesi bitecek bu oyuncunun yerine bir alternatif üretebiliyor.

Takımın yaratıcı pozisyon bulmak adına bir diğer ihtiyacı ise Oğuzhan. Özgüveni yüksek, yıldız bir futbolcu olmaya aday bir isim Ozzie. Ancak fazla özgüven gençlikte her zaman işe yaramıyor, bazen kaleye beş metre mesafede topu dışarı vurmaya sebep oluyor. Oğuzhan’ın en büyük eksiği gol bölgesinde hep bir fazla hamle yapması. Basit oynamak yerine daha ince hareketleri tercih ediyor. Bu esnada da rakip 4-5 futbolcu çoktan başına üşüşmüş oluyor. Maalesef futbolda sadece yetenekli futbolcu olmak yetmiyor. Kaleye o kadar yakın mesafede önce o golü atmanız gerekiyor.

İlk 4 hafta 12 puan alıp, son 6 haftada sadece 6 puan alan Beşiktaş’ta Biliç’i en son eleştirmek lazım. Geçen sezon takımı o çalıştırmıyordu, ancak tablo yine aynıydı. Siyah beyazlı ekip senaryoyu değiştirmek istiyorsa, adres apaçık belli: “Orta sahadaki Portekiz.”




28 Ocak 2013 Pazartesi

Dün maçı kim kaybetti?


Yeni yılın ilk derbisi, pırıl pırıl çimler ve yeni transferler eşliğinde dün oynandı. Maçtan önce herkesin ortak fikri Galatasaray’ın favori olduğu ama Beşiktaş’ın da takım oyunu ve inanmışlıkla bu maça ortak olma ihtimalinin sürpriz olmayacağı yönündeydi. Her derbi biraz da teknik direktörler mücadelesidir. Ancak bu sefer her iki hoca da, takımın performansının önüne geçen kritik hamleler ile maçın kaderini belirledi.

Samet hoca ne yazık ki, Fenerbahçe maçında düştüğü hatayı tekrar edip ideal 11’ini yine bozdu. Gerçi bu sefer Almeida’nın yokluğu gibi bir bahanesi vardı. Ancak yine de bu Mehmet Akgün macerasına girmek için yeterli bir sebep değildi. Tamam dün bir kez daha anladık ki, Almeida Beşiktaşın oyun sisteminde çok önemli. Ancak sen o oyuncu yok diye, hem sağ bek, hem sağ açık hem de santraforunu değiştirirsen, o eksik bir oyuncu olur sana eksik üç oyuncu. Sonuç, hem Beşiktaş’a zarar, hem Mehmet’e zarar hem de uzun zamandır sağ bekte iyi bir tablo çizen, ama dün Mehmet’in oyunda oluşu sebebiyle sağ açığa çekilen Hilbert’e zarar. Zaten bütün bu açıkların sonucu Emre Çolak’ın erken golü de geldi.

Bu maçın kırılma anı kesinlikle ilk goldü. Diyeceksiniz ki , “ee maç o zaman daha oyunun başında kırılmış”, aynen doğrudur. Kalesinde erken golü gören Beşiktaş, bütün sakinliğini kaybetti, panik içinde bir oyun sergiledi. Kazandığı her topu Galatasaray’a kaptırıp, orta sahada top tutamadı. Buna bir de henüz eski formunu yakalayaman Fernandes eklenince, herkesin “Beşiktaş üst üste 3 top yapamadı” yorumlarına kurban giden bir Beşiktaş oldu. Ancak Fernandes maça yanında Oğuzhan ile başlasaydı, belki bu kadar dribbling yapmak zorunda kalmaz ve daha az yorulup, daha çok katkı sağlar mıydı? Belki… Ancak şurası bir kesin, Fernandes-Ozzie ikilisi aynı lisanı konuşmasalar da, aynı ayak lisanına sahip iki futbolcu, ve skor ne olursa olsun, futbolseverler bu ikiliyi birlikte sahada görmekten keyif alıyor. Bu da Samet Hoca’nın aklının bir köşesine olmalı.

Fatih Hoca’nın 11’i ise, elindeki en uygun 11 idi. Burak’ın oyuna hiç girmemiş olması kafa karıştırdı, ancak o kararın nedeni de belki bir kaç gün sonra belli olur. Emre Çolak kendi taraftarları tarafından bile giyotine gönderilmişken, Fatih Hoca yine farkını ortaya koydu ve oyuncusunu kazanmaya yönelik hamlelerinin meyvesini aldı. Stadda yedek kulübesine çok yakın bir yerde oturuyordum. Maç boyunca Hoca’nın, Muslera dahil tüm oyuncularına “Emre’ye oynayın” diye defalarca bağırdığını duyduk. Derbide gol atmış olmak Emre’nin özgüvenini yeniden kazanması için çok önemli bir adım kuşkusuz. Fatih Hoca hem maçı, hem Emre’yi kazandı. Yine de golden bahsetmişken, golün kendisinden bile daha güzel bir orta yapan Umut Bulut’u da alkışlamak lazım.

Hiç hesapta yokken 10 kişi kalan Galatasaray’da Fatih Hoca yine taktisyenliğini ortaya koyup, Hakan Balta’yı oyuna soktu. Hakan ise bir ara neredeyse santrfor gibi oynadı. Galatasaray da atak bindirmeye devam etti. Zira rakibi de (Fernandes’i yok sayarsak) zaten maçın başından beri 10 kişi oynuyordu. Sneijder hakkında yorum yapmak için henüz çok erken. Tek söyleyebileceğim önünde pas atacak bir adama ihtiyaç duyduğu. O yüzden ben Burakla ikisini birlikte izlemeyi merakla bekliyorum.

Vee gelelim, memleketin en önemli futbol sorunu tükürük olayına. Bir derbi oynanmış, ülkenin iki büyük teknik direktörü istifa etmiş ancak gelin görün ki, herkes “tükürdü mü tükürmedi mi”yi konuşuyor. Sonra ülkede futbol neden bu halde? Kimse gerçekten futbolu konuşmadığı için olabilir mi mesela? Melo hakkında konuşmanın çok anlamsız olduğunu düşünüyorum. Maç boyunca yaptıkları, oyundan çıkarken Fatih Hocaya saygısızlığı; Melo kredisini çoktan tüketti. Bunlar işin ekranlara yansıyan boyutu. Bir de “yen içinde kalan” tutumları var ki; tüm ekibi uzun zamandır çok yordu. Galatasaray kulübüne yarardan çok zararı dokunduğu doğrudur. Kulüp de bu konuda “artık” gerekeni yapacaktır diye düşünüyorum.

Bu uzun yazının sonunda son paragrafına geldiniz. Normalde bu bölümde derbi ile ilgili toparlayıcı birkaç cümle yazmam gerekir. Ama biliyor musunuz ki, birkaç güne kalmaz hepimiz bu derbiyi de, golleri de, tükürüğü de unutacağız. Neyi mi hatırlayacağız? Dün maç telaşından pek konuşulmayan Şenol Güneş’i hatırlayacağız. Şenol Hoca kendi başına bir futbol üniversitesidir. Onun okulundan mezun olan öğrenciler diğerlerinden daha şanslıdır, daha centilmendir. O yüzden Selçuk İnan her maç sayısız faule maruz kalmasına rağmen; arkadaşlarının tükürüklerinin, kavgalarının tersine, ne hakemle ne de rakip oyuncu ile sorun yaşamamıştır. Umarım Hoca futbolun içinde ki az güzel adamlardan biri olmaya devam eder. Dün akşam maçı Beşiktaş kaybetti zannediyorsunuz değil mi? Asıl maçı dün Trabzonspor kaybetti kimse farkında değil…


31 Aralık 2012 Pazartesi

Sezonun İlk Yarısının "EN"leri


Herkesin biten 2012 yılının ardından, geride kalan senenin EN’lerini seçtiği şu günlerde, ben de ilk yarısı biten 2012/2013 sezonunun EN’lerini sıralamak istedim.
2012-13 Süper Toto Süper Ligin İlk Yarısının:

EN İyi Transferi: Burak Yılmaz
EN Havası Sönen Futbolcu: Quaresma
EN İyi Kalecisi: Onur Kıvrak
EN İyi Stoperi: Semih Kaya
EN Yalnız Santraforu: Moussa Sow
EN Geçmişe Göre Farkını Hissettiren Futbolcusu: Hugo Almeida
EN Atak Başlatan Futbolcusu: Rodrigo Tello
EN Hayalet Futbolcusu: Batuhan Karadeniz
EN Umut Vaad Eden Futbolcusu: Oğuzhan Özyakup
EN İç Burkan Sakatlığı: İsmail Köybaşı
EN Çok Üzen Vedası: Alex de Souza

EN Sürpriz Maçı: Beşiktaş-Eskişehirspor maçı
EN Popüler Yemeği: Menemen
EN Centilmen Taraftarı: AkHisar BelediyeSpor Taraftarları (Antalyaspor maçında yağan şiddetli yağmurun altında kaldıkları için deplasman taraftarlarını kendi tribünlerine davet edip, maçı birlikte izlediler)
EN Erken Atılan Gol: Sivasspor-Galatasaray maçında 45. Saniyede Umut Bulut’un golü
EN Unutulmaz Anı: Elazığspor maçında Melo'nun penaltı kurtarışı
EN İstenmeyen Görüntü: Meireles (Galatasaray-Fenerbahçe maçında hakeme yaptığı uygunsuz hareketler)
EN Alkışlanması Gereken Teknik Direktörü: Mesut Bakkal

EN Başarılı Takımı: Antalyaspor
EN Sürpriz Takımı: Beşiktaş
EN Yüzü Gülen Takımı: Galatasaray
EN Defansif Takımı: Trabzonspor
EN Ofansif Takımı: Galatasaray
EN Çok Kendi Kalesine Gol Atan Takımı: Fenerbahçe (Bursaspor maçında Serdar Kesimal, Galatasaray maçında Bekir İrtegün)
EN Çok Gol Atan Takımı: Beşiktaş
EN Çok Gol Yiyen Takımı: Kayserispor

Herkese önce sağlıklı, sonra da yüzünüzden gülümsemenin eksik olmadığı, hoşgörülü ve huzur dolu bir yıl dilerim. İyi seneler!

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bazılarına FEDA, bazılarına SEFA


Bu sezonun en surpriz takımı hiç kuşkusuz Beşiktaş. Sezon başında kimsenin bir beklentisi olmayan, maddi sıkıntıların yanı sıra bir de Avrupa'ya gidememe sorunu ile karşılaşan Beşiktaş, tüm bunlara rağmen taraftarını en fazla mutlu eden takım.

Oğuzhan’ı neredeyse her hafta övüyoruz. Hakediyor da…Dripling yapıyor, çalım atıyor…Çalım atmak özgüven isteyen bir iştir. Çünkü ayağındaki topu kaybetme ihtimalinden korkar futbolcu. Bir de bunlardan daha önemlisi kaleyi görünce çekinmiyor, vuruyor. Güveniyor çünkü kendine. Sadece Oğuzhan değil, Beşiktaş’ta her hafta bütün futbolcular neredeyse 10 km'nin üzerinde koşuyor. Herkes çalışıyor, didiniyor. İşte bu yüzden Fernandes’in yokluğunda korkulan olmadı. Beşiktaş önce Ordu deplasmanı, sonra evinde Eskişehir ile oynadığı oyunla gösterdi ki; tek bir oyuncuya bağlı oyun anlayışı ile sahaya çıkmıyor. Bu sezon takımın 10 farklı oyuncusu en az bir gol atmış. Bu istatistikler önemli, çünkü takım dediğimiz bütünlüğün sahada olduğunu bize gösteriyor.

Diğer yandan Beşiktaş yönetimi FEDA adı altında çok akıllıca bir halkla ilişkiler kampanyası yürütüyor. Ben buna işin kolayına kaçmak diyorum. Kulübe bırakılan borç enkazı büyük, bu bir gerçek. Ancak enkazın büyüklüğünü göz önünde bulundurunca küçük hesaplarla kapanamayacağı da bir gerçek. Nedir bu küçük hesaplar? 

Kulüp yöneticiliğinin en temel gerekliliklerinden biri de tribün yönetimidir. Beşiktaş'ın bol gollü, izlemesi keyifli maçlarına rağmen tribünler bir türlü dolmuyor. Yönetim sezon başında kombine biletleri yüksek ücretten satınca, maç başı biletleri de aynı şekilde yükseltti. Ancak haklı olarak, hem FEDA tişörtleri hem yeni sezon formalarını alan, kulüp dergisine abone olan taraftar, bir de bu artışa ayak uyduramadı. Gelin kabaca bir bakkal hesabı yapalım. 

Her maç bu artış yüzünden kapalıda sadece 2000 kişi olduğunu düşünelim. 2000*120TL, 240.000TL. (Bu arada Elazığ maçı biletleri 170 TL'ye satılmıştı, hatırlatmak bile istemiyorum) Bir de fiyatı 80TL'ye çektiğimizi ve boşlukların dolduğunu düşünelim. 5000*80TL, 400.000TL.

Şimdi, bu basit denklemi yönetim de elbette akıl ediyordur. O zaman demek ki konu FEDA değil, para değil. Yönetim ısrarla bedava bilet dağıtmadığını söylüyor, ancak daha geçen hafta bir arkadaşım "ağırlama bileti" adı altında bir bilet gösterdi. Hadi "sponsor bileti" kavramını anladık, haklı da buluyoruz. Ancak "ağırlama bileti" nedir? Kimlere verilir? 

Beşiktaş'ın bir an evvel FEDA sendromundan kurtulması gerek. Türk filmlerinin fakir oğlanı tadında bir tablo yansıtmak bugüne kadar işe yaramış olabilir. Ancak böyle devam ederse kabak tadı verecek. Çünkü ortada ciddi bir çelişki yumağı var. Kim Feda ediyor, kim etmiyor? Deplasman dönüşü tesislerde hep beraber menemen yiyoruz diyerek, "takım olduk" mesajı vermek çok yanlış değil mi? Biz zaten farkındayız Beşiktaş'ın takım ruhunu yakaladığının. "İki yumurta kırar karnımızı doyurur, aynı ekmeği bölüşürüz" resmini, Abidin Dino uğraşsa inandırıcı bulmaz, çizemezdi. Takımın "fakir oğlanları" sahada terleyip, üstüne menemene ekmek bandığı saatlerde, ailenin yurtdışında okumuş, akıllı, parlak oğlu Reina'da takılıp, kavga çıkartıyorsa; bu işte bir terslik var. 

Resmin adını doğru yazalım: bazılarına FEDA, bazılarına SEFA...


Not: Bir de aklıma geldi, İstanbul'da yaşıyorsanız ve siz de benim gibi menemen meraklısıysanız, Beyoğlu'ndaki Lades'i mutlaka deneyin. Benden de selam söyleyin.