burak yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
burak yılmaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2016 Salı

Made in China

Çin, dünyanın en eski süreklilik arz eden medeniyeti. Kağıttan pusulaya, baruttan matbaaya kadar bir çok buluşa imza atan bu koskoca nüfuslu ülkenin yakın zamana kadar buluş yapmaktan spora ayıracak vakti yoktu. Düşünsenize Çin’deki nüfusun Brezilya ya da Arjantin’de olduğunu. Kaç tane Ronaldinho, kaç tane Messi çıkardı. Lakin bu koca ülke bugüne kadar sadece bir kere, 2002 yılında Dünya Kupası’na katılabildi. Onda da çıktıkları her maçı gol dahi atamadan kaybettiler. ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisine sahip Çin, ekonomi, sanayi ve bilimde gösterdiği ilerlemeyi şimdi de yeşil sahalara taşıyor.



1994 yılında Çin’in ilk profesyonel futbol ligi Jia-A Ligi kuruldu. Aradan on yıl geçtikten sonra bu lig yerini bugünkü hali olan Çin Süper Lig’ine bıraktı. Maalesef çok geçmeden şike soruşturmaları ile bir çok kulüp ve futbol adamı ile dönemin Futbol Federasyonu başkanı hapis cezasına çarptırıldı. Zaten yeni yeni filizlenmeye başlayan futbol dünyası bir de bu olaylarla sponsorların desteğini de kaybedip dibe vurdu. Fakat bahsettiğimiz ülke Çin. Adamların el attıkları her işte başarılı olduğunu göz önünde bulundurursak, bu koca ülke için bu düşüş aslında sıçrayış yapmak için iyi bir fırsattı.

2011 yılında şimdi ki Çin Devlet Başkanı Xi Jinping futbola dair üç hayalini açıkladı:
·       Çin Dünya Kupası’na katılsın
·       Çin Dünya Kupası’nı düzenlesin
·       Çin Dünya Kupası’nı kazansın


WANDA PROJESİ

Devlet Başkanı’nın futbola bu kadar önem vermesi bir anda federasyondan kulüplere ve hatta yatırımcılara kadar herkesi harekete geçirdi. Futbol Federasyonu önce ligdeki her takıma 17 yaş altı takım kurma zorunluluğu getirdi. Ardından da Milli Eğitim Bakanlığı’nın kapısını çalıp, ortak projeler için el sıkıştı. Hedef çok belliydi. Yetenekli gençleri okullarda tarayıp yakalamak. Son beş yılda okullarda liglere oyuncu sağlamak amacıyla 20 bin yeni saha açıldı. Ama bana en yaratıcı gelen üniversite giriş sınavında futbolun bir seçenek olarak eklenmiş olması. Düşünsenize, üniversitelerde futbol diye bir bölüm var, tercih edip kazanırsanız, bir şekilde futbolun içinde çalışacak bir profesyonel olmaya hak kazanıyorsunuz. Bu sayede çocuklarının futboldan ziyade derslerine yönelmesini isteyen ailelerin düşüncelerini yumuşatmayı hedeflediler.
Futbol ve eğitimin iş birliğini devlette politika haline getirip destekledi. Bu amaçla 2012 yılında seçilmiş çocukları Avrupa’ya yolladılar. Burada tek amaç, bu çocukların orada başarılı olması değil. Futbolun zirvesi olan ülkelerin felsefesini, kültürünü öğrenip bunu Çin’de arkadaşlarına anlatıp yayılmasını sağlamaları. Bu proje halen devam ediyor ve her sene 30 çocuk Atletico Madrid, Villareal ve Valencia’da çalışma şansı buluyor. Hatta şu an Çin 19 Yaş Altı Milli Takımı’nın %80’ini Avrupa’da oynuyor.


GUANGZHOU
Buraya kadar her şey çok güzel gözüküyor. Bizim yıllardır dilimize pelesenk olmuş alt yapı sorununu çözmüşler gibi. Ama bunlar uzun vadeli projeler. Bir yandan gençlere yatırım yaparken bir yandan da mevcut sistemi iyileştirmek için neler yaptıklarını anlamak adına en güzel örnek Guangzhou kulübü. Şike sürecinde ligden düşürülen kulüp, hazır değer kaybederken, ülkenin en büyük emlak firmalarından biri olan Evergrande “şimdi tam zamanı, kelepire alırım” diyerek kulübü satın aldı. Arkasında böyle büyük bir yatırımcı desteğini de alan takım Süper Lig’e tekrar yükseldi ve son dört sezon lig şampiyonu oldu. Bir de araya Asya Şampiyonlar Ligi kupasını da sıkıştırdı. Ki bu, bugüne kadar Çin futbolunda ulaşılmış en büyük başarı. Bu arada kulübün değeri eskisinden çok daha yüksek bir hale gelince, bu işe ciddi bir “iş yatırımı” gözüyle bakan Evergrande 2014 yılında kulüp hisselerinin yarısını elektronik ticaret devi Alibaba grubuna sattı. Bu alışveriş kulübün sermayesini daha da büyüttü.

Bütün bunlar olurken Avrupalı bu uzaklardaki kulübü 2012 yılında Marcelo Lippi’nin teknik direktör olarak imzayı atmasıyla tanıdı. Yatırımcı büyük olunca projeler de büyük oluyor. Aynı dönemde alt yapı için bir futbol akademisi inşaatı da başladı. 160 milyon avroya mal olan tesislerde, 80 futbol sahası, son teknolojiye sahip spor salonları, olimpik yüzme havuzu, kütüphane, tiyatro salonu, çocukların aileleriyle vakit geçirebileceği özel odalara kadar yok yok. Pele, Bobby Moore ve Socrates gibi dünya futboluna damgasını vurmuş isimlerin heykelleri de tesislerin içini süslüyor. Ve tesisin tam kalbinde büyük bir Dünya Kupası replikası var. her çocuğun asıl hedefin ne olduğunu her gün hatırlaması için. Korktunuz değil mi?

Böyle bir akademi inşa edince burada eğitim verecek antrenörlerin de üst düzey olması gerekiyordu. Bu noktada da Real Madrid ile bir ortaklık yaptılar. İspanyollar buraya 150’ye yakın antrenör yolladı. Tahmin edersiniz ki bunun karşılığında yarın öbür gün çıkacak yıldız gençlere forma giydirme önceliği Real Madrid’de olacak. 3000’e yakın çocuk burada her gün 90 dakikasını sahada geçirirken geri kalan sürede de sınıf eğitimleri alıyor.

Guangzhou Evergrande’yi şu an Brezilyalı hoca Scolari çalıştırıyor. Kadrosunda Paulinho, Ricardo Goulart, Alan Carvalho gibi önemli oyuncuları bulunduran takım bu yıl herkesi şaşırtıp, 45 milyon dolara Jackson Martinez’i transfer ederek, dünyada Ocak ayının en pahalı transferini gerçekleştirdi. Hala bilmeyenler için de küçük bir not, kulübün renkleri kırmızı sarı.


ÇİN SÜPER LİGİ

Bir başka dikkat çeken kulüp ise Jiangsu. O da Japonya’da 1600 mağaza ile hizmet veren dev bir perakende firması tarafından satın alınmış. Sadece bu kadar değil, Şangay’daki tüm liman işletmelerini elinde tutan bir şirket, ülkenin en büyük elektrik dağıtım firması, kamunun sahip olduğu devasa bir yatırım şirketi gibi bir çok şirket ligdeki bir takımı satın almış durumda. Anlayacağınız Çin futbolunun lokomotif kulüpleri diyebileceğimiz takımların hepsi bir şekilde devlet ile ilişkili ve neredeyse her sektör için bir kulüp belirlenip dağılım yapılmış. Tüm bu strateji Putin’in Rus futbolu için oligarkları harekete geçirmesine benzetilebilir. Farkı futbolcular sahada ortaya koyacak.

Toplam 16 takımın mücadele ettiği ÇSL’de (Çin Süper Ligi) 85 tane yabancı oyuncu var. Takımların kadrolarına beş yabancı oyuncu almasına müsaade ediliyor ve bu kontenjanın birisi mutlaka Çin dışındaki bir Asya ülkesinden olmalı. Çoğunlukla Brezilya, Kolombiya ve Arjantin gibi ekonomik kriz yaşayan ülkelerden yaratıcı orta saha veya forvet transferi yapıyorlar. Geçtiğimiz beş yıl içinde, Dario Conca, (ki o dönem maaşı ile Messi ve Cristiano Ronaldo’dan sonra dünyanın en çok kazanan futbolcusuydu) Seidou Keita, Tim Cahill, Frederic Kanoute, Nicolas Anelka, Demba Ba ve Didier Drogba gibi bir çok yıldız oyuncunun yolu Çin’e düştü. Sakın buradan emekliliği yaklaşmış yaşlı oyuncuların Çin’i tercih ettiği fikri doğmasın. Zira son iki sezon yaşları 23-30 arası olan Goulart, Elkeson gibi bir çok oyuncu transferi yapıldı. Son olarak Jackson Martinez’e ödedikleri 45 milyon doların şokunu dünya atlatamadan Şubat ayında transfer sezonu tam kapanırken altın vuruşu yapıp, Shaktar Donetsk’den Alex Teixeira’yı 53 milyon dolara Jiangsu kulübü transfer etti.
Bu transferle birlikte kış dönemini 336.55 milyon dolar harcayarak kapatan ÇSL, Avrupa’nın beş büyük futbol ülkesini geride bıraktı. (Premier Lig 271.4 milyon dolar, Seri A 96.9 milyon dolar, Çin 2.Ligi 68.9 milyon dolar, Bundesliga 53.6 milyon dolar, La Liga 40.5 milyon dolar ve Lique 1 25.1 milyon dolar)
Hatırlarsanız daha önce Tarık Daşgün, Semavi Uzun, İdris Gümüşdere ve Ahmet Dursun gibi futbolcularımız da Çin’e transferleriyle gündeme gelmişlerdi. Ancak hepsinin serüveni çok kısa sürmüştü. Hatta Ahmet Dursun “Ne yemek var, ne de sosyal aktivite. Burada kimse İngilizce de bilmiyor,” diyerek Çin’den ayrılmıştı. Şimdi Ersan Gülüm ve Burak Yılmaz da sıra. Ortalama 22 bin kişiye maçların oynandığı, değişen ve gelişen Çin’e ayak uydurmalarını ve güzel bir maceraya imza atmalarını heyecanla bekliyoruz. Biz maalesef henüz Çin Süper Ligi’ni kendi kanallarımızda izleyemeyeceğiz. Ancak Çin’de bu yayın geliri konusunun da sıçrama yaptığını söylemek lazım. Geçtiğimiz Ekim ayında China Media Capital (CMC) isimli şirket 1.3 milyar dolar ödeyerek, beş yıllığına yayın ihalesine aldı. Bu rakam Çin Devlet Televizyonunun 2015 yılı için ödediği rakamın neredeyse 25 katı. Geçtiğimiz ay ise %35 karla ilk iki yıllık yayın hakkını bir başka firmaya sattı. Aynı firma Aralık ayında Manchester City kulübünün %13 hissesini de aldı.

YABANCI YATIRIMLAR

Premier Lig Çin pazarına herkesten önce girip avantaj sağlamak içinyayın haklarını uzun süreliğine ve uygun fiyata sattı. Manchester United, Inter ve Milan kulüpleri ise kulüp kanalları olarak Çin’de yayın anlaşması imzaladı. Bayern Munih’in Şangay’da ofisi var aynı zamanda Çin’de kamp yapıyor. Brezilyalı Ronaldo, sponsor bir firma ile birlikte Pekin, Şangay ve Mianyang’da üç ayrı futbol okulu açtı. Barselona iki tane futbol okulu açtı. Okulların tamamen La Masia DNA’sına sahip olduğu düşünülürse, Messi ile aynı eğitimi alacak Çinli çocukların önümüzdeki yıllarda Avrupalı rakiplerine nasıl çalım atabileceğini düşünebiliyor musunuz?

Dünya devi bu kulüplerin Çin’e yatırım yapmasını sadece oradan yetenekli gençleri avlamak olarak düşünmeyin. Aynı zamanda 1,5 milyarlık nüfusa sahip ülkede kendi takımlarına karşı sempati oluşturmak, taraftar kazanmak da hepsinin önceliği. Bu sayede sadece Asya pazarına satacakları formalardan elde edilecek geliri bir hesaplayın isterseniz. İşte tüm bunları hesaba katınca futbol artık sadece sahada oynanan bir oyundan çok daha fazlası. Global bir ekonomi yönlendiren ciddi bir iş kolundan bahsediyoruz.

Açıkça görülüyor ki, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping futbolu ulusal bir mesele haline getirip, bu yönde çizdiği devlet politikası yatırımcıları yeşil sahaya çekiyor. Çin’de futbolun kısa sürede bir patlama yapması belki beklenmiyor ancak akademilerden yetişecek neslin bir şeyleri değiştireceği kesin. Çin, Sovyet geleneğinden gelen sporcu yetiştirme yöntemleriyle hep bireysel sporlarda başarı kazanmıştı. Ama şimdi İspanyol yöntemlerine rotayı çevirdiler ve takım oyunlarında başarıyı hedefliyorlar. Peki ya eğer bir gün Dünya Kupası’nı kazanırlar ve 1,5 milyar Çinli aynı anda “Gooolll” diye zıplarsa?

23 Aralık 2013 Pazartesi

Sneijder "Bal", Onur "Kaymak"

Bir Pazar günü, iki tane 2-1 biten maç ve takımlarını mağlubiyetten değil belki ama hezimetten kurtaran iki güzel kaleci. Karabük karşısındaki Fenerbahçe’de Volkan, Galatasaray karşısındaki Trabzonspor’da da Onur olmasa maçlar herhalde 5 farklı biterdi. İki takım da belki 2-1 kaybetti ama Volkan ve Onur kaybetmedi.

Galatasaray bizi şaşırtmadı yine farklı bir diziliş ile sahadaydı. Semih ve Gökhan Zan geçmiş performanslarına göre daha iyi bir maç çıkardılar. Tabii  Gökhan’ın 22. dakikadaki röveşataya benzer yapmaya çalıştığı hareketi bu satırın dışında bırakmak lazım. Colman yakaladığı fırsatı kaçırmasaydı, Trabzonspor psikolojik bir üstünlük sağlayabilirdi. Galatasaray’da futbolcuların bireysel performansı artarsa, takım olarak daha iyi bir futbol izletecekler.

Sabri her zamanki enerjisi ve hırsını dün yine ortaya koydu. Ancak bu sefer bir de Trabzonspor’un kilidini açacak güzel hareketler de yaptı. İkinci golden önce sol ayağıyla yaptığı orta gibi. Selçuk evet eski Selçuk değil. Ancak bunda en önemli etken, sürekli farklı pozisyonlarda oynatılması ya da oynamak zorunda kalması. Bir maç sağda, bir maç solda oynayınca orta sahada yaratıcı pozisyonlarıyla maçın skoruna etki eden Selçuk’u görmek tabii ki zor. Buna rağmen, başka meslektaşlarının mızmızlanabileceği bu durumda Selçuk yine sahanın en çok koşanı, fayda sağlamaya çalışanı. Melo ise hep aynı Melo. Defansif özellikleri zaten iyi, dünkü gibi bir de top kaybetmeden Drogba ve Sneijder’i besleyince, bu iki oyuncuyu çok rahatlatabiliyor. Ancak kırmızı kart görmeyi hak eden davranışları artık Galatasaray gibi Avrupa zemininde mücadele eden bir takıma yakışmıyor. Bir diğer yakışmayan oyuncu da her yeni yıl öncesi yaptığını yapan Colman.

Trabzonspor kötü oynuyor. Orta sahası yetersiz. Zokora idare eden, "maaşımı alayım yeter" diyen memur zihniyetli bir oyuncu. Yerliler henüz yetersiz. Bir tek Olcan bireysel performansını artırmaya devam ediyor ancak onun da halen eksikleri var. Diğer yandan teknik direktör ve futbolcular oynadıkları maçları sayıyorlar, “biz şu kadar maça çıktık” diye. Tamam yol gidiyorlar, yol geliyorlar, bir mücadele ediyorlar ancak Trabzonspor camiasının önce şuna karar vermesi gerekiyor: Büyük takım mısın? Eğer öyleysen mızmızlanmayacaksın, rotasyonla maçlara çıkabilecek durumda olacaksın. Aksi takdirde büyük takım statüsünde mücadele edemezsiniz. Ancak orta sıralarda vasat bir takım görüntüsü çizersin.

Diğer yandan dün 3 puanı almış olmasına rağmen sezon arasına girerken Galatasaray’ın da farkında olması gereken çok nokta var. Bir kere halen korner-ön direk “organizasyon-suzluğu” devam ediyor. 16 maç oynamışlar, 8’ini kazanamamışlar. Neredeyse attıklarına yakın gol yemişler. 3. Bölgede her ne kadar yıldız oyuncuları olsa da, atak kanat beklerinden ya da defanstan başlamadığı sürece kuvvetli bir orta saha duruşuna sahip olamıyorlar. En az biz izleyenler kadar Drogba da sorunların farkında. Bunu saha içine iyice yansıyan agresif tutumundan anlamak mümkün. Drogba, lider vasıflı, kazanmaya alışık bir oyuncu. Yani winner (kazanan) tipli bir oyuncu. Kazanamadan kafası önde ayrıldığı maçları hazmedememesi normal. Bir de hakemlerin kendisine yapılan itme-çekme-tutma hareketlerini gözden kaçırması tuz biber oluyor. Sinirli hareketlerini yorumlarken tüm bunları göz önünde bulundurmak lazım.

Son olarak benim sezon başından beri belki de kimi zaman acımasızca eleştirdiğim Sneijder’e değinmek istiyorum. Sarı kırmızı formayı giymeye başladığından beri, ilk defa Inter’deki performansını anımsatan bir Sneijder izledik. Burak’ın golü öncesi Drogba ile enfes paslaşmaları, orta sahada topla gözden kaybolup ortaya koyduğu yaratıcılığı, boş alan zekası, her fırsatta kaleyi deneyen füzeleri ile alkışı hak eden bir oyuncuydu. Sneijder bunları bir kere iki kere değil, en az 20 kere yapmalı. O zaman ligin ikinci yarısında ve Avrupa arenasında çok daha farklı bir Galatasaray izleriz. Yazının son satırlarını ise, şahsi fikrimce en güzel Türk kaleciye ayırmak isterim. Onur Kıvrak sadece Trabzonspor değil, Türk Milli Takımı için de çok büyük bir şans ve fırsattır. Dün spikerlerin en çok kullandığı cümle "Sneijder vurdu, Onur kurtardı" oldu. Maçın bu iki kahramanı ortaya koydukları futbol ile birbirlerine en az karpuz-peynir, bal-kaymak kadar yakıştı.

11 Kasım 2013 Pazartesi

İnanan kazandı

Son Şampiyonlar Ligi maçını kaybetmiş, gruptan çıkma ihtimalini riske sokmuşsun, ligde liderin 6 puan gerisindesin, ezeli rakibini kendi sahasında 14 yıldır yenememişsin… Bir takımın bu şartlar altında çıktığı maça motive olmak için daha güçlü neye ihtiyacı olabilir ki? Galatasaray bir puan için Kadıköy’e gelmiş Anadolu takımı görüntüsündeydi dün gece. “Biz gol yemeyelim, beraberlik belki gökten kucağımıza düşer” oyun sistemi ile sahaya çıkmışlardı. Kimse eksiklerden yakınmasın. O eksiklikleri kapamak, hissettirmemek için ekstra motive olabilirdi takım. Olmadı.

Çok net olan bir şey var ki, Mancini hala ne Galatasaray’a ne de Türkiye ligine adapte olamamış. Yanında takımı çok iyi tanıyan Tugay var, ama herhalde Hoca onu da pek dinlemiyor. Bu dizilişi anlamanın başka türlü imkanı yok. Sol açık diye aldığın Bruma’yı sağ açıkta oynatıyorsun. Sol bekte belki de takımı savunmadan en iyi çıkarabilen oyuncu Riera’yı kadroya almıyorsun. Ancak Melo cezalı ya da sakat olursa onun alternatifi olabilecek Ceyhun’u tutup orta sahanın ortasında oynatıyorsun. Bir şey değil, bu hamleyle Melo’yu da bozuyorsun. Burak’ı kimsenin hatta kendisinin bile anlamadığı bir şekilde çizgide oynatıyorsun. Hem de bu adam daha evvel Beşiktaş ve Fenerbahçe’de de aynı pozisyonda oynatılmış ve verim alınamamışken. Şimdi yine aynı maceraya atılmanın anlamı ne? Siz yapamadınız, oynatamadınız, ama benim İtalyan tekniğim onu o mevkide oynatır egosu mu? Sahi ego demişken, Fatih Hoca ile oynarken gol makinesi gibi olan, hatta kafa gollerine de göz kırpan Burak’ı izlemeyi özleyen bir ben miyim?

Bu saha parselizasyonu ile Mancini kötü bir maç çıkardı. Bu diziliş, bu orta saha organizasyonu, bu oyun anlayışı ile takım Fenerbahçe’nin karşısına 20 kere çıksa, 19’unu kaybeder, birinde de belki berabere kalır.

Elinizde Türkiye standartlarının üzerinde yıldız futbolcularınız var. Ama siz tutup bunları kendi mevkileri dışındaki yerlerde fantezi arar gibi oynatırsanız, ne Burak’tan, ne Melo’dan ne de Bruma’dan hayır gelir. Buna bir de Egemen ve Alves arasına sıkışan Drogba eklenince sahada Galatasaray etkisizdi demek kadar normal bir şey olamaz. Galatasaray’ın gol atmaya o kadar niyeti yoktu ki, Melo adeta geri pas verir gibi penaltı atınca takımın tek şansını da harcamış oldu. Bir de defansın belki de tek “gerçek” defans gibi oynayan oyuncusu Semih’i çıkarmak da yine akıl almaz bir hamleydi. Bu arada Semih’in bir pozisyonda düşerken elini çekmesi, Fransa liginin tecrübeli futbolcusu Chedjou’ya adeta  “bak abi böyle düşeceksin” dersiydi.

Buraya kadar yazdıklarımın hepsi bir kaç hamle ile çözülebilecek sorunlar. 9 puan da kapanmayacak bir fark değil. Ancak daha önemlisi özgüveni ve oynama isteği kaybolan takım. O hırslı, her şeyden önce inanarak sahaya çıkan futbolcular gitmiş, yerine başka bir takım gelmiş. Kötü oynamak problem değil, olabilir zaman zaman. Ama kötü mücadele edemezsin. İnanmamazlık edemezsin. Mağlup olabilirsin. Ama yenilince gülerek soyunma odasına gidemezsin. Yenilgiye isyan etmemezlik edemezsin. Bir derbiyi daha inanan takım kazandı. 

11 Eylül 2013 Çarşamba

Ter'li bir Milli Takım

Bir milli takım kaderimizdir işi son dakikaya bırakmak. Tıkandığımız yerde arkaya dönüp bakıp, “Hocam gel çık şu işin içinden” diye tek bir adamdan mucize beklemek. Nitekim 2014 Dünya Kupası’na gidebilmek için umutlarımızın yine eser miktarda olduğu bir bahar yaşıyoruz.

Ne oldu da kendi evimizde 0-1 yenildiğimiz Romanya’ya karşı deplasmanda daha ilk 30 dakikada üstünlük sağladık? Bu oyuncular nasıl oldu da hepimizi Dünya Kupası’na gidebileceğimize inandıran bir oyun sergiledi? Bu iki sorunun cevabını net bir şekilde masaya koyup adım atsak, işte o zaman gerisi gelir. Başta Fatih Hoca’yı eleştiren herkesin, kenara koyulan kazanılan maç sayısı artıkça “Zaten bunu Hoca’dan başkası yapamazdı” demesi, aslında Türk futboluna bir ihbar değeri taşır. Ülkede spor adına işleyen en iyi nokta Fatih Terim, lütfen yeni Fatih Hocalar da yetiştirin diye...

90 dakika içindeki hangi futbolcuyu anlatmalı bilmiyorum. Maçın en kilit adamı Caner’i mi, Umut Bulut ve ciğerlerini mi, Arda’nın liderliği ya da iki Gökhan’ın ofansif ve defansif uyumunu mu? Hani şiir gibi oynadılar diye bir söz vardır ya, işte aynen öyle bir futbol izletti bize milli takım. Caner Türkiye’nin en iyi sol beki olabileceğini, tek ihtiyacı olan şeyin iyi bir teknik direktör ve konsantrasyon olduğunu, Burak eğer isterse 18 içine gelip rakip atakları karşılayıp, buradan top çıkarabileceğini gösterdi.

Çok değil bundan bir kaç ay önce eleştirilen Milli Takım’ın bugün nasıl bu hale geldiğini aslında en iyi anlatan bir kaç sahne vardı:
Burak’ın oyundan çıkarken gidip kafasını Hoca’sının omzuna yaslaması, Gökhan Töre’nin maçın durduğu bir anda Hoca’nın yanına “Bana söylemek istediğiniz bir şey var mı” diye gelmesi, Selçuk’un yarım bacak maça devam edip, Arda’nın hastalığına rağmen oyunda kalması...
Ve son olarak maçın bitiş düdüğü ile gömleği en az futbolcular kadar terlemiş bir teknik adam. Bitirirken sözü Fatih Hoca’nın maç sonu açıklamalarına ayırmak isterim, hafızalarımıza iyice yer etsin diye...
“Kazanırken de kaybederken de bu herkesin Milli Takımı. Hepimizin. Milletimiz “benim takımım bu be kardeşim” demeli izlediğinde... Bunu önemsiyoruz”

Teşekkürler Hocam...


26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bursaspor "derbisi"

Tartışmasız uzun süredir ligde gördüğümüz seyir keyfi en yüksek maçlardan biriydi Bursaspor-Galatasaray karşılaşması. Tempo, mücadele, pozisyon, kısacası her şeyin olduğu, iki takımın da açık oynadığı bir karşılaşmaydı.

Bursaspor bu sezon ligin en zor deplasmanlarından biri olacağı sinyalini verdi. Civelli’nin yavaş yavaş kendini bulduğu, özellikle hücumda hava toplarındaki etkinliği gözden kaçmıyorken, Belluschi’nin de takıma dönmesiyle yeşil beyazlı ekibin orta sahası canlandı. Zaten 62. dakikada üst direkte patlayan şutu da bunun bir meyvesiydi. Burada Belluschi’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Çünkü  iyi futbolunun yanı sıra, takım arkadaşı Şamil’in Hamit’e yaptığı faulden sonra herkes pozisyona itiraz ederken, o Şamil’e neden faul yaptığını soruyordu.

Bursaspor’da altı çizilmesi gereken bir diğer isim de tabii ki Enes. Babası da eski Bursasporlu bir futbolcu (Mesut Unal) olan Enes ligin en genç gol atan oyuncusu olarak “şimdilik” tarihe geçti. İster istemez insanın aklına Premier League tarihinin en genç gol atan oyuncusu Wayne Rooney geliyor ki, o zamanlar 17 yaşındaydı. Ne diyelim, biz severiz gençleri parlatıp erken yıldız yapıp, yarım sezonda o yıldızı söndürmeyi, dilerim Enes’i “genç Enes, yıldız Enes” yakıştırmalarından uzak tutup korumayı becerebiliriz. Maç sonunda Burak Yılmaz’ın Enes’i tebrik etmesi de yine gecenin şık hareketlerinden biriydi.

Galatasaray mevcut kadrosuyla oyun içinde zaman zaman çift/tek forvet varyasyonuna gidiyor. Tek forvet ve hemen arkasında onu besleyen bir Sneijder ile oynadığında şüphesiz Sneijder’den de daha fazla verim alıyor. Çift forvette ise orta saha direncini yüksek tutmak için Sneijder’i mecburen sol tarafta oynatıyor ki, bu sefer de tam kapasite verim alamıyor. Yine “Selçuk pek etkili değildi maç boyunca” diye eleştiriliyor olsa da, Bursaspor’dan Murat ve Şamil’in Selçuk’a yaptığı nöbetleşe savunmayı da göz ardı etmemek lazım.

Maçın belki de kaderini değiştiren en kritik an 66. dakikada Drogba’nın oyundan alınıp Emre Çolak’ın girmesiydi. Bursaspor gibi tempolu oynayan ve savunmayı orta sahaya kadar çıkaran bir takıma karşı, topu ayağında tutan, rakibi oyalayan, rakip baskı kurduysa baskıyı hafifletebilecek bir Drogba’nın oyundan erken alınması, beraberlik golüne uygun bir zemin hazırladı. Maçtan sonra “Drogba erken oyundan alınışına tepki gösterdi” diye dedikodu kazanı yine kaynamaya başladı. Artık şu oyuncu surat astı, bu oyuncu mutsuz gibi yakıştırmaları keşke bir kenara bıraksak. Maç stresi ve adrenali içinde futbolcuların bu tip tepkiler vermesi gayet normal. Değişiklik kararının zamanlaması hatalıdır, olabilir ancak olayın “magazinsel” kısmı değil bu boyutu tartışılmalı sadece.

Galatasaray için asıl alarm ise yedek kulübesindeki etkili yerli oyuncu eksikliği olmalı. Dün maçı izlerken bir an orta sahada iki Türk oyuncu sakatlansa, takım 11’i nasıl değişir, lig performansı nasıl etkilenir diye düşünmeden edemedim. Bunda yabancı sınırlamasının etkisi tabii ki büyük. Ancak hedeflerini büyük koyan yönetimin bu riski de göz ardı etmemesinde fayda var.

Sonuç olarak maçın manşeti ne diye sorsanız, “Üç büyüklerin bu Bursaspor ile oynadığı maçlara da derbi diyelim” derim.



6 Mayıs 2013 Pazartesi

Galatasaray Nasıl Şampiyon Oldu?


1. Fatih Terim: Hoca’yı listenin başına yazmak herkesin borcu. Özel bir insan. İmrendirici bir başarısı var. Galatasaray’da toplam 8 sezon geçirip, bunun 6’sında şampiyonluk görmek, buraya yazmak kadar kolay bir iş değil. Sadece bu kadar da değil. Galatasaray, Fatih Hoca ile birlikte toplam 15 kupa müzesine götürdü. (6 Lig Kupası, 2 Türkiye Kupası, 2 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 3 TSYD Kupası, 1 UEFA Kupası, 1 Türkiye Süper Kupası) Fatih Hoca yeşil sahalar için bir başarı hikayesidir. Galatasaray ve Milli Takım’da öğrencisi olmuş herkesin Hoca ile ilgili görüşü aynıdır: “Hepsinin babasıdır.” Hataları da vardır. Duyguları ile yaşar, bu yüzden bazen ani tepkiler verir. Futbolun ruhunu da bilir, kazanmak için savaşmak gerektiğini de. İşte bu yüzden şampiyonluğun ana mimarı Fatih Hoca’dır, onun yarattığı takım ve uyumudur.

2. Futbolcular: Önce isim isim ayırarak yazmaya niyetlendim her bir futbolcuyu. Baktım Muslera’dan başlayıp herkesi sıralıyorum, zor olacak. Takımı ayırmayalım dedim. Türkiye STSL’nin en iyi kalecisi Muslera, en iyi orta saha oyuncusu ve frikikçisi Selçuk İnan ve en iyi forveti Burak Yılmaz’a sahip bir takımsanız eğer, yola 1-0 önde başlıyorsunuz.
Sezon başında düşmeleri ile eleştirilen Burak, Fatih Hoca ile müthiş bir gelişim ve değişim yaşadı. Hocasının kendisini oynatmayıp, kameralar önünde mesaj vermesine küsmektense profesyonelce davranıp, yola devam etti. Sonuç? Ligin gol kralı, Şampiyonlar Ligi’nin ise 8 gol ile en golcü oyuncularından biri.
Selçuk’un ise istikrarlı futbolu zaten ortada. Bir de kaptanlığına yakışan beyefendiliği, düzgün karakteri, hep pozitif sakinliği de eklenince, rakip takım teknik direktörlerinin bile hiç gocunmadan alkışladığı bir oyuncu.
Drogba’nın futbol kariyeri büyük bir saygıyı zaten hak ediyor. Ancak daha da önemlisi vizyonu, duruşu. Yıllardır burada yaşıyor, oynuyormuş gibi. Taraftara yakın, uyumlu. Hırslı ama centilmen. Çok eleştirilen yaşına rağmen, fiziki gücü ligin çok üstünde. Her gol pozisyonunu, Gol Krallığı’na oynayan arkadaşına hediye edecek kadar takım oyunu oynuyor.
Avrupa devlerinin peşinde olduğu Muslera, ligin ikinci yarısı daha iyi bir performans yakalayan Melo, çoğu maçın gizli kahramanı Hamit, genç yaşına rağmen büyük bir olgunlukla oynayan Semih, sol-“Ak” Riera ve takımın geri kalan hepsi...

3. Yönetim: Her ne kadar takımın Hocası ve yönetimi arasında gerginlik olduğu yazılıp çizildiyse de; lider vasıfları olan bir başkan ve bir teknik direktör arasında olması beklenen olaylar bunlar. Ünal Aysal söz verdiği gibi, Galatasaray’ı kurumsallaştırıp, dünya markası yapma yolunda doğru adımlar attı. Avrupa’da da mücadele etmek için kadro derinliğinin önemine inanan, vizyonel bir başkan. Eğer ilk yılında lig şampiyonluğu, ikinci yılında lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final ise, üçüncü yılında lig şampiyonluğu ve Şampiyonlar Ligi Finali neden olmasın?

4. Taraftarlar: 12. adamı sona sakladım. TT Arena’nın neredeyse tamamı kombineli taraftara ait. GS Store son iki yıldır planlananın üzerinde ciro yapıyor. Taraftar kulübü ceza almasın, sahası kapanmasın diye özen gösteriyor, içlerindeki çürük elmaları temizliyor. Avrupa’ya konu olacak muhteşem üç boyutlu koreografiler hazırlıyor. 90 dakika boyunca susmuyor. En büyük alkış da şampiyona yakışan bir şampiyonluk gösterip, Sivas maçı sonrası coşkuya kapılıp, sahaya girmiyor. Takımını, kulübünü “gerçekten” desteklediğini bir kez daha gösteriyor. Dün onlar da birer şampiyondu. Ben de staddaydım. Kapalı tribünde, parçalı formaların üzerine güneşin sarısı vurduğunda, bu sene şampiyonluğun Galatasaray taraftarına ne kadar yakıştığına şahitlik ettim.

19. şampiyonlukta emeği geçen herkesin yüreğine, bileğine sağlık...