drogba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
drogba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2014 Pazartesi

Galatasaray şampiyon olmak istiyor mu?

Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Hem de öyle son bir kaç haftadır değil, daha uzun bir süredir ters gidiyor. Takım şampiyonluk yarışında belki lideri kovalıyor ancak ne ortaya koyduğu oyun, ne takım konsantrasyonu ne de futbolcuların motivasyonu tatmin etmiyor.

Mutlak 3 puan ile bitirmesi gereken Rize deplasmanında yine sonuç değişmedi ve deplasman sendromu devam etti. Özellikle maçın ilk yarısı ileri çıkamayan ve forvetleri besleyemeyen bir Selçuk ve Sneijder izledik. Gerçi bu iki futbolcunun etkisiz görüntüsünün altında Rizespor’un Kağan, Kıvanç, Aykut üçlüsünün orta sahayı adeta kilitlemesinin de etkisi vardı. Yine de orta sahada tek çabalayan Melo’ydu diyebiliriz. Hani Galatasaray’da bir anket yapılsa hangi futbolcu şampiyonluğu daha çok istiyor diye en çok isteyen Melo çıkar.

Nereden çıktı şimdi bu demeyin. Bir takımın en büyük motivasyon kaynağı futbolcuların bireysel olarak kazanma, şampiyonluk yaşama isteğidir. Maç sonu Mancini, Drogba’yı kadroya almayışı sebebiyle eleştirilince, Drogba’nın kendisinin dinlenmek istediğini ve bu sebeple Rize’ye gelmeyip ailesinin yanına gittiğini söyledi. Mancini Drogba’ya “Hayır oynayacaksın,” dese bile futbolcudan verim almayacak. Kariyerinde bir çok yıldız oyuncu ile çalışmış, bu tip işleri çok iyi bilen bir teknik adam. Burada problem Mancini’de değil, haftalardır performansı düşen Drogba’da. O profesyonellikte bir yıldız oyuncunun eleştirilere tahammülünün olmayıp saha içinde her şeyini verip takımı şampiyonluk yolunda yüreklendirmesi gerekir. “Bu sene Galatasaray’ı şampiyon yapacağım,” motivasyonunda olan bir Drogba, Belçika’yla hazırlık maçını mı yoksa şampiyonluk için her puanın kritik olduğu bu haftaları mı düşünür? Tabii ki Galatasaray takımı Drogba’dan ibaret değil. Ancak yedek kulübesinde “bile” oturan, son 5 dakika “bile” olsun oyuna giren bir “iştahlı” Drogba her zaman rakibe korku salar.

Drogba’nın yokluğunda forma şansı bulan Umut da Rize’nin hızlı çıkmasına sebep olan top kayıpları yaparak maalesef bu fırsatı değerlendiremedi. Gayretli bir oyuncu ancak yedek kulübe golcüsü olmaktan öteye hala geçemiyor. İnsan ister istemez bu şekilde giderse Fenerbahçe’de yıllarca “Genç Semih” diye kalan Semih Şentürk’e benzer bir hikaye de Umut Bulut mu diye düşünmeden edemiyor.

Dedim ya Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Deplasmanda bir takım üst üste 20 puan kaybediyorsa, tüm teknik ekip ve futbolcular oturup bunun sebebini net bir şekilde ortaya koymalı. Bireysel performansı yüksek olması beklenen futbolcular var. Ancak bir sebeple bunlar da motive olamıyor. Futbolda önce oyunu zihinde kazanmak gerekiyor. Sonra sahaya çıkınca top kazanma yüzdesi, paslaşma, saha parselizasyonu ve gol vuruşu geliyor. Galatasaray’da tüm bunları yapabilecek potansiyelde futbolcular var. Yani un, yağ, şeker hepsi var. Mancini’nin de artık bu malzemeler ile neden helva yapamadığını bulması gerekiyor.


27 Ocak 2014 Pazartesi

Taktik çorbası

“Basit bir oyun felsefem var aslında: İyi oyuncular al ve çok sıkı çalış. İyi oyuncu sadece yıldız oyuncu demek değildir. Bir oyuncuyu öncelikle iyi yapan, en üst seviyede kazanacak düşünce yapısına sahip olmaktır.” Bunlar Mancini’nin Manchester City’i çalıştırdığı döneme ait sözleri. Oldukça ilham verici.

Ancak ne yazık ki, bu ilhamın Galatasaraylı futbolculara yansıdığını söylemek çok zor. Hazırlık kampından çıkmış futbolculardan en temel beklenti, fizik ve kondisyon olarak hazır olmalarıdır.  Sürekli top kaybeden güçsüz bir Eboue, savunma yetersizliği olan hatta bir ara kendi kalesine gol atma noktasına gelen Hakan Balta, formsuz Selçuk, yetersiz kalan Drogba, koşan ama iş yapmayan Umut... Kısacası ne savunma, ne orta saha ne de forvet hattında hiç bir etkinlik gösteremeyen bir takım görüntüsü çizdi Galatasaray. Futbolcular maça asılmıyor, isteksiz. Mancini’nin Premier Lig’de çalışırken ısrarla altını çizdiği gibi, asıl önemli olan 90 dakika boyunca kazanmayı istemek. Büyük takımda oynuyorsan asla yenilgiyi kabul edemezsin. Senin zaten büyük takımda oynuyor olmanın sebebi budur.

Kupa maçlarından hiç bir ders çıkartılmadığı belli. Geçen yıl izlemeye alışık olduğumuz o hücuma yönelik oyun anlayışı olan sarı kırmızılı ekip gitti, yerine 2 hazırlık 3 kupa maçında sadece 5 gol atabilen bir takım geldi. Buna bir de futbolcuların bireysel performans düşüklüğü eklenince, sezonun ikinci yarısına yine bir hayal kırıklığı ile başladı Galatasaray.

Mancini’nin giriş bölümünde yazdığım oyun anlayışı şüphesiz ki ilham verici. Ancak şunu da unutmamak lazım, aynı zamanda da başarı ilham verir. İnsanlar kazanan liderlerin peşinden giderler. Yani ne kadar çok kazanırsanız, liderlik etmek o kadar kolay hale gelir. 90 dakika boyunca sahada çorba gibi bir taktik anlayışıyla; en zeki, en çok kazanma arzusu olan futbolcunun bile kafası karışır, adapte olmaya çalışırken hata yapar.

Hazırlık dönemini yeni bitirmiş, ligde 1 puan kaybına bile tahammülü olmaması gereken Galatasaray’da halen bu kadar oturmamış bir taktik anlayışı olması şaşırtıcı. Oyuncu değişiklikleri, yer değişiklikleri, savunmanın bir 3’lü, olmadı 4’lü, ara sıra 5’li halay çekmesi, sezonun 18. haftası itibariyle büyük takım sıfatındaki bir takım için çok enteresan. Neredeyse Muslera dışında herkesin maç boyunca yerinin değiştiği sistemde, bir ara Mancini peçeteye bir şeyler yazıp Melo’ya gönderdi. İtalya’da nasıl olur bilmiyorum ama bizde peçeteye istek parça yazmak adettendir. Mancini’nin peçetesi de aklıma şunu getirdi:

Sezonun ikinci devresiyle “Galatasaray bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış, biraz kilo almış,” diye başladı şarkı...

23 Aralık 2013 Pazartesi

Sneijder "Bal", Onur "Kaymak"

Bir Pazar günü, iki tane 2-1 biten maç ve takımlarını mağlubiyetten değil belki ama hezimetten kurtaran iki güzel kaleci. Karabük karşısındaki Fenerbahçe’de Volkan, Galatasaray karşısındaki Trabzonspor’da da Onur olmasa maçlar herhalde 5 farklı biterdi. İki takım da belki 2-1 kaybetti ama Volkan ve Onur kaybetmedi.

Galatasaray bizi şaşırtmadı yine farklı bir diziliş ile sahadaydı. Semih ve Gökhan Zan geçmiş performanslarına göre daha iyi bir maç çıkardılar. Tabii  Gökhan’ın 22. dakikadaki röveşataya benzer yapmaya çalıştığı hareketi bu satırın dışında bırakmak lazım. Colman yakaladığı fırsatı kaçırmasaydı, Trabzonspor psikolojik bir üstünlük sağlayabilirdi. Galatasaray’da futbolcuların bireysel performansı artarsa, takım olarak daha iyi bir futbol izletecekler.

Sabri her zamanki enerjisi ve hırsını dün yine ortaya koydu. Ancak bu sefer bir de Trabzonspor’un kilidini açacak güzel hareketler de yaptı. İkinci golden önce sol ayağıyla yaptığı orta gibi. Selçuk evet eski Selçuk değil. Ancak bunda en önemli etken, sürekli farklı pozisyonlarda oynatılması ya da oynamak zorunda kalması. Bir maç sağda, bir maç solda oynayınca orta sahada yaratıcı pozisyonlarıyla maçın skoruna etki eden Selçuk’u görmek tabii ki zor. Buna rağmen, başka meslektaşlarının mızmızlanabileceği bu durumda Selçuk yine sahanın en çok koşanı, fayda sağlamaya çalışanı. Melo ise hep aynı Melo. Defansif özellikleri zaten iyi, dünkü gibi bir de top kaybetmeden Drogba ve Sneijder’i besleyince, bu iki oyuncuyu çok rahatlatabiliyor. Ancak kırmızı kart görmeyi hak eden davranışları artık Galatasaray gibi Avrupa zemininde mücadele eden bir takıma yakışmıyor. Bir diğer yakışmayan oyuncu da her yeni yıl öncesi yaptığını yapan Colman.

Trabzonspor kötü oynuyor. Orta sahası yetersiz. Zokora idare eden, "maaşımı alayım yeter" diyen memur zihniyetli bir oyuncu. Yerliler henüz yetersiz. Bir tek Olcan bireysel performansını artırmaya devam ediyor ancak onun da halen eksikleri var. Diğer yandan teknik direktör ve futbolcular oynadıkları maçları sayıyorlar, “biz şu kadar maça çıktık” diye. Tamam yol gidiyorlar, yol geliyorlar, bir mücadele ediyorlar ancak Trabzonspor camiasının önce şuna karar vermesi gerekiyor: Büyük takım mısın? Eğer öyleysen mızmızlanmayacaksın, rotasyonla maçlara çıkabilecek durumda olacaksın. Aksi takdirde büyük takım statüsünde mücadele edemezsiniz. Ancak orta sıralarda vasat bir takım görüntüsü çizersin.

Diğer yandan dün 3 puanı almış olmasına rağmen sezon arasına girerken Galatasaray’ın da farkında olması gereken çok nokta var. Bir kere halen korner-ön direk “organizasyon-suzluğu” devam ediyor. 16 maç oynamışlar, 8’ini kazanamamışlar. Neredeyse attıklarına yakın gol yemişler. 3. Bölgede her ne kadar yıldız oyuncuları olsa da, atak kanat beklerinden ya da defanstan başlamadığı sürece kuvvetli bir orta saha duruşuna sahip olamıyorlar. En az biz izleyenler kadar Drogba da sorunların farkında. Bunu saha içine iyice yansıyan agresif tutumundan anlamak mümkün. Drogba, lider vasıflı, kazanmaya alışık bir oyuncu. Yani winner (kazanan) tipli bir oyuncu. Kazanamadan kafası önde ayrıldığı maçları hazmedememesi normal. Bir de hakemlerin kendisine yapılan itme-çekme-tutma hareketlerini gözden kaçırması tuz biber oluyor. Sinirli hareketlerini yorumlarken tüm bunları göz önünde bulundurmak lazım.

Son olarak benim sezon başından beri belki de kimi zaman acımasızca eleştirdiğim Sneijder’e değinmek istiyorum. Sarı kırmızı formayı giymeye başladığından beri, ilk defa Inter’deki performansını anımsatan bir Sneijder izledik. Burak’ın golü öncesi Drogba ile enfes paslaşmaları, orta sahada topla gözden kaybolup ortaya koyduğu yaratıcılığı, boş alan zekası, her fırsatta kaleyi deneyen füzeleri ile alkışı hak eden bir oyuncuydu. Sneijder bunları bir kere iki kere değil, en az 20 kere yapmalı. O zaman ligin ikinci yarısında ve Avrupa arenasında çok daha farklı bir Galatasaray izleriz. Yazının son satırlarını ise, şahsi fikrimce en güzel Türk kaleciye ayırmak isterim. Onur Kıvrak sadece Trabzonspor değil, Türk Milli Takımı için de çok büyük bir şans ve fırsattır. Dün spikerlerin en çok kullandığı cümle "Sneijder vurdu, Onur kurtardı" oldu. Maçın bu iki kahramanı ortaya koydukları futbol ile birbirlerine en az karpuz-peynir, bal-kaymak kadar yakıştı.

11 Kasım 2013 Pazartesi

İnanan kazandı

Son Şampiyonlar Ligi maçını kaybetmiş, gruptan çıkma ihtimalini riske sokmuşsun, ligde liderin 6 puan gerisindesin, ezeli rakibini kendi sahasında 14 yıldır yenememişsin… Bir takımın bu şartlar altında çıktığı maça motive olmak için daha güçlü neye ihtiyacı olabilir ki? Galatasaray bir puan için Kadıköy’e gelmiş Anadolu takımı görüntüsündeydi dün gece. “Biz gol yemeyelim, beraberlik belki gökten kucağımıza düşer” oyun sistemi ile sahaya çıkmışlardı. Kimse eksiklerden yakınmasın. O eksiklikleri kapamak, hissettirmemek için ekstra motive olabilirdi takım. Olmadı.

Çok net olan bir şey var ki, Mancini hala ne Galatasaray’a ne de Türkiye ligine adapte olamamış. Yanında takımı çok iyi tanıyan Tugay var, ama herhalde Hoca onu da pek dinlemiyor. Bu dizilişi anlamanın başka türlü imkanı yok. Sol açık diye aldığın Bruma’yı sağ açıkta oynatıyorsun. Sol bekte belki de takımı savunmadan en iyi çıkarabilen oyuncu Riera’yı kadroya almıyorsun. Ancak Melo cezalı ya da sakat olursa onun alternatifi olabilecek Ceyhun’u tutup orta sahanın ortasında oynatıyorsun. Bir şey değil, bu hamleyle Melo’yu da bozuyorsun. Burak’ı kimsenin hatta kendisinin bile anlamadığı bir şekilde çizgide oynatıyorsun. Hem de bu adam daha evvel Beşiktaş ve Fenerbahçe’de de aynı pozisyonda oynatılmış ve verim alınamamışken. Şimdi yine aynı maceraya atılmanın anlamı ne? Siz yapamadınız, oynatamadınız, ama benim İtalyan tekniğim onu o mevkide oynatır egosu mu? Sahi ego demişken, Fatih Hoca ile oynarken gol makinesi gibi olan, hatta kafa gollerine de göz kırpan Burak’ı izlemeyi özleyen bir ben miyim?

Bu saha parselizasyonu ile Mancini kötü bir maç çıkardı. Bu diziliş, bu orta saha organizasyonu, bu oyun anlayışı ile takım Fenerbahçe’nin karşısına 20 kere çıksa, 19’unu kaybeder, birinde de belki berabere kalır.

Elinizde Türkiye standartlarının üzerinde yıldız futbolcularınız var. Ama siz tutup bunları kendi mevkileri dışındaki yerlerde fantezi arar gibi oynatırsanız, ne Burak’tan, ne Melo’dan ne de Bruma’dan hayır gelir. Buna bir de Egemen ve Alves arasına sıkışan Drogba eklenince sahada Galatasaray etkisizdi demek kadar normal bir şey olamaz. Galatasaray’ın gol atmaya o kadar niyeti yoktu ki, Melo adeta geri pas verir gibi penaltı atınca takımın tek şansını da harcamış oldu. Bir de defansın belki de tek “gerçek” defans gibi oynayan oyuncusu Semih’i çıkarmak da yine akıl almaz bir hamleydi. Bu arada Semih’in bir pozisyonda düşerken elini çekmesi, Fransa liginin tecrübeli futbolcusu Chedjou’ya adeta  “bak abi böyle düşeceksin” dersiydi.

Buraya kadar yazdıklarımın hepsi bir kaç hamle ile çözülebilecek sorunlar. 9 puan da kapanmayacak bir fark değil. Ancak daha önemlisi özgüveni ve oynama isteği kaybolan takım. O hırslı, her şeyden önce inanarak sahaya çıkan futbolcular gitmiş, yerine başka bir takım gelmiş. Kötü oynamak problem değil, olabilir zaman zaman. Ama kötü mücadele edemezsin. İnanmamazlık edemezsin. Mağlup olabilirsin. Ama yenilince gülerek soyunma odasına gidemezsin. Yenilgiye isyan etmemezlik edemezsin. Bir derbiyi daha inanan takım kazandı. 

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bursaspor "derbisi"

Tartışmasız uzun süredir ligde gördüğümüz seyir keyfi en yüksek maçlardan biriydi Bursaspor-Galatasaray karşılaşması. Tempo, mücadele, pozisyon, kısacası her şeyin olduğu, iki takımın da açık oynadığı bir karşılaşmaydı.

Bursaspor bu sezon ligin en zor deplasmanlarından biri olacağı sinyalini verdi. Civelli’nin yavaş yavaş kendini bulduğu, özellikle hücumda hava toplarındaki etkinliği gözden kaçmıyorken, Belluschi’nin de takıma dönmesiyle yeşil beyazlı ekibin orta sahası canlandı. Zaten 62. dakikada üst direkte patlayan şutu da bunun bir meyvesiydi. Burada Belluschi’ye ayrı bir parantez açmak lazım. Çünkü  iyi futbolunun yanı sıra, takım arkadaşı Şamil’in Hamit’e yaptığı faulden sonra herkes pozisyona itiraz ederken, o Şamil’e neden faul yaptığını soruyordu.

Bursaspor’da altı çizilmesi gereken bir diğer isim de tabii ki Enes. Babası da eski Bursasporlu bir futbolcu (Mesut Unal) olan Enes ligin en genç gol atan oyuncusu olarak “şimdilik” tarihe geçti. İster istemez insanın aklına Premier League tarihinin en genç gol atan oyuncusu Wayne Rooney geliyor ki, o zamanlar 17 yaşındaydı. Ne diyelim, biz severiz gençleri parlatıp erken yıldız yapıp, yarım sezonda o yıldızı söndürmeyi, dilerim Enes’i “genç Enes, yıldız Enes” yakıştırmalarından uzak tutup korumayı becerebiliriz. Maç sonunda Burak Yılmaz’ın Enes’i tebrik etmesi de yine gecenin şık hareketlerinden biriydi.

Galatasaray mevcut kadrosuyla oyun içinde zaman zaman çift/tek forvet varyasyonuna gidiyor. Tek forvet ve hemen arkasında onu besleyen bir Sneijder ile oynadığında şüphesiz Sneijder’den de daha fazla verim alıyor. Çift forvette ise orta saha direncini yüksek tutmak için Sneijder’i mecburen sol tarafta oynatıyor ki, bu sefer de tam kapasite verim alamıyor. Yine “Selçuk pek etkili değildi maç boyunca” diye eleştiriliyor olsa da, Bursaspor’dan Murat ve Şamil’in Selçuk’a yaptığı nöbetleşe savunmayı da göz ardı etmemek lazım.

Maçın belki de kaderini değiştiren en kritik an 66. dakikada Drogba’nın oyundan alınıp Emre Çolak’ın girmesiydi. Bursaspor gibi tempolu oynayan ve savunmayı orta sahaya kadar çıkaran bir takıma karşı, topu ayağında tutan, rakibi oyalayan, rakip baskı kurduysa baskıyı hafifletebilecek bir Drogba’nın oyundan erken alınması, beraberlik golüne uygun bir zemin hazırladı. Maçtan sonra “Drogba erken oyundan alınışına tepki gösterdi” diye dedikodu kazanı yine kaynamaya başladı. Artık şu oyuncu surat astı, bu oyuncu mutsuz gibi yakıştırmaları keşke bir kenara bıraksak. Maç stresi ve adrenali içinde futbolcuların bu tip tepkiler vermesi gayet normal. Değişiklik kararının zamanlaması hatalıdır, olabilir ancak olayın “magazinsel” kısmı değil bu boyutu tartışılmalı sadece.

Galatasaray için asıl alarm ise yedek kulübesindeki etkili yerli oyuncu eksikliği olmalı. Dün maçı izlerken bir an orta sahada iki Türk oyuncu sakatlansa, takım 11’i nasıl değişir, lig performansı nasıl etkilenir diye düşünmeden edemedim. Bunda yabancı sınırlamasının etkisi tabii ki büyük. Ancak hedeflerini büyük koyan yönetimin bu riski de göz ardı etmemesinde fayda var.

Sonuç olarak maçın manşeti ne diye sorsanız, “Üç büyüklerin bu Bursaspor ile oynadığı maçlara da derbi diyelim” derim.



12 Ağustos 2013 Pazartesi

Süper Kupa'nın kazananları/kaybedenleri

Hazırlık maçlarını saymazsak, ligin en iyi iki takımının sezona merhaba dediği bir maç için seyir zevki ortalama olan bir Süper Kupa finaliydi. Son lig şampiyonu Galatasaray, tatile çıkarken taraftarlarında başta defans olmak üzere eksik bölgelerde transfer beklentisi oluşturmuştu. Ancak dün akşam ezeli rakibinin karşısına transfersiz bir ilk 11 ile çıkması, ister yabancı sınırlaması deyin ister Hoca tercihi, hepimizi şaşırttı.

Geçen sezondan bu yana Galatasaray’da en büyük değişiklik Melo ve Sneijder’in yükselen form grafiği. Özellikle Sneijder’in bu sezon Drogba ile daha uyumlu oynayıp rakipler için tehlike yaratacağına inanıyorum. “Bir yıldız oyuncu kötü gününde bile olsa kendini alkışlatır”, cümlesine Drogba dün gece  hepimizi inandırdı. Maç boyunca bir çok kolay pozisyonu etkili kullanamayan oyuncu, ön direk organizasyonu ve çabukluğuyla, zor olanı yaptı ve kötü gününde bile takımına kupayı getiren golü attı. Fatih Hoca’nın 6. yabancı hakkı ve Topuz için tercih ettiği Amrabat, yetenekleri olan, pozisyon bulan, kaleye yaklaşan bir oyuncu. Ancak halen son vuruşlardaki etkisizliği dikkate çarpıyor. Daha basit oynayıp, pozisyon sonuçlandırsa, bu sezon özellikle de Şampiyonlar Ligi için önemli bir silah haline gelir. Sonuç olarak, Galatasaray sezona hazır mı diye soracak olsak, dün akşama göre cevap, "henüz değil". Özellikle 10 kişi kalan rakibinin karşısında sergilediği oyun eminim takımın Hocasını da pek memnun etmemiştir.

Fenerbahçe ise oldukça faydalı bir transferi ile sahaya çıktı, Bruno Alves. Neredeyse defansı toparlayan tek adam diyebiliriz. Bu kadar deneyimli, başarılı ilk müdahaleler yapan bir stoperin aynı zamanda kırmızı kart görmeye bu kadar yatkın olması ise Fenerbahçe’nin bu sezon en büyük handikapı olacağa benziyor. Burada küçük bir not: Alves’in kariyerine bakınca yaklaşık 4 maçta bir kart görmek gibi bir istatistiği var.

Alves atıldıktan sonra hepimiz Ersun Hoca’dan daha hızlı bir hamle bekledik. Geciken değişiklik ve daha da önemlisi çıkması gereken etkisiz Emre yerine Baroni tercihi, rakibin daha kolay tehlike yaratmasına sebep oldu. Emre oynadığı pozisyon itibariyle formsuz olmasına tahammül edilemeyecek bir oyuncu. İtalyan futboluna meraklı olanlar bilir, iki tip oyun kurucudan biri olan “regista” Fenerbahçe’de Emre’nin pozisyonudur. Yani top tekniği yüksek, etkili ara paslar ile takımını hızlı atağa çıkaran ve hepsinden önemlisi oyun kurmaya merkez orta sahada değil, defansın hemen önünde başlayan tip oyuncular. İşte bu pozisyonda oynayan Emre’nin etkisizliği, daima tehlikeli bölgede rakibe top kaybı ile sonuçlanacaktır. Diğer yandan dün geceki maç bir soruyu tekrar akıllara getirdi: Fenerbahçe’nin 10 numarası kim?

120 dakikalık Süper Kupa’nın iki kazananı, iki kaybedeni oldu. Galatasaray kupayı evine götürerek kazandı. Fenerbahçe ise eğer güvenip, "Volkan’dan bağımsız" forma şansı verirse, Mert’ten -dün akşamkinden çok daha iyi olabilecek- bir kaleci kazandı.

Kaybedenler mi? Onlar aynı, değişmedi. Rakibi alkışlama kültürümüz zaten yok lakin hakkıyla mücadele eden kendi takımını alkışlamayıp, tebrik etmeden stadı terk eden bir başkan...Ve devlet büyüklerinin ricasıyla zoraki bir arada oturup, bu tablonun trajikomik bir şekilde haber niteliği taşımasına sebep olan iki başkan. Sonuç? Kupa, kaybedenlerin olduğu tribünde verilmiş olsa da, sahada futbol kazandı.