emre belözoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emre belözoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2014 Pazartesi

Can Olmak, Metin Olmak

Her yıl futbol sezonu açıldığında şampiyonun kim olacağını, kimin ligden düşüp, kimin gol kralı olacağını bilmek nasıl mümkün değilse, tahmine gerek olmayan ve sonucu her yıl belli olan tek bir şey var; o da, gergin, oynanan oyundan çok maç içi olayların konuşulacağı en az 2 derbi izleyeceğimiz. Biri Kadıköy’de, diğeri de Aslantepe’de.

Galatasaray’da işler malum pek iyi gitmiyor. Liderle arasında ki ciddi puan farkı, ikincilik yarışında yerini sağlamlaştıramamış olması ve erken indiği Avrupa treni ile taraftarın yönetime ve futbolculara tepkisi var. Ezeli rakibe karşı alınacak bir galibiyet sorunları çözmese bile kısa süreliğine de olsa rahat bir nefes aldırabilir. Bunun bilincindeki sarı kırmızılı ekip maça çok tempolu başladı. Melo-Selçuk-Yekta üçlüsünün performansı ile orta sahada üstünlüğü ele geçirip hızlı paslarla Burak ve Drogba’nın rakip ceza sahasına sarkmasına destek oldu. Nitekim çok geçmeden Melo’nun harika asisti ile Sneijder maçın da skorunu belirleyecek golü attı.

Diğer yanda ise Arena’ya 13 puan önde gelmiş bir Fenerbahçe vardı. Belki de sarı lacivertli takımın tarihinde kafaca en rahat çıkması gereken maçtı. Ancak Caner ve Gökhan’ın defansif olarak çok yalnız kalmaları, Sow’un sahada gezinmekten öteye gidemeyişi ve Topal ile Meireles’in merkezde açık bıraktığı alanlar ve yenen golün ardından sinirler iyice gerildi. Her ne kadar ikinci yarı kanatları daha etkili kullanmış da olsalar, hücumda bir türlü organize olamayınca net bir gol pozisyonu da üretemediler.

Şimdi buraya kadar yazdıklarımızı bir kenara bırakalım. Rekabet düzeyi yüksek ve her şeyden önemlisi bu iki takım gibi birbiriyle yıllara dayanan bir ezeli çekişmesi olan takımlar dünyanın neresinde olursa olsun karşı karşıya geldiğinde, daha sert geçen bir mücadele ortaya koyabilir ve bunun sonucu kart da görebilirler. Buna itirazım yok. Ama kırmızı kart görmenin de bir adabı olmalı diye düşünüyorum. Melo ve Emre’yi sadece bu maç içinde yaptıkları fair play’e aykırı hareketleri ile değil, karşı karşıya geldikleri her maçta sergiledikleri tutum ile eleştiriyorum. Artık olmuyor. Rakibin sertliğine ben de daha sert cevap vereyim, aman takımımın direnci düşmesin hatta bunun için fırsat varsa rakibi 10 kişi bıraktırayım anlayışı olan bu iki oyuncu ve bu futbolcuları birbirine koz olarak sahaya süren teknik adamların bakış açılarının artık yeşil sahalarda yerinin olmaması lazım. Artık taraftar da, izleyici de daha kadrolar açıklanırken biliyor, Melo ve Emre’nin kart göreceğini. Herkes önce kendi kapısının önünü futbola yakışmayan hareketlerden temizlemeli, sonra çıkıp birbirini eleştirmeli. Türkiye’nin bu iki büyük kulübü için bu temizlik vakti ne zaman gelecek?

Her fırsatta Can Bartu ve Metin Oktay nezaketini hatırlıyorsak eğer, bu bugünün profesyonellerine de bir ipucu olmalı. Fenerbahçe kaptanı da Galatasaray kaptanı da olmak büyüklük ister. Formayı sırtında değil başında taşımak gerekir. O sebeple dün Emre yaptıklarıyla nasıl kaptanlık bandının hakkını veremediyse, oyundan çıkarken yaptıklarıyla Selçuk da sarı kırmızılıların kaptanlığına yakışmayan bir hareket yapmıştır. Teknik direktörüyle sorunu olabilir, taraftar ıslıklayabilir ama futbolcunun sorumluluğu önce kendine sonra renkleredir. İşte bu yüzden biz hala Canlarla Metinlerle teselli buluyoruz. Ve maalesef siz de hala sizi sevenleri üzmeye devam ediyorsunuz.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Hem futbola hem kendine zarar

Ligin bariz puan farkı üstünlüğü ile lideri, ligin zorluk düzeyi en yüksek deplasmanlarından birine gitmiş. Futbolseverler kesin çok keyifli bir maç olur düşüncesiyle ekran karşısına geçmiş ya da tribünü doldurmuş. Lakin bir hakem çıkmış ve hatalı kararları ile maçın temposuna da, gidişatına da, sonucuna da tesir etmiş.

Gönül ister ki, maçı ve futbolcuların performansını konuşalım. Mesela Meireles ve Emre’nin düşük performansları, bunun sonucu olarak Mehmet Topal’ın üzerindeki fazla yük ve  isabetsiz paslar dan bahsedelim. Özellikle Topal ve Meireles merkezden iyi servis yapıp forveti besleyecek paslar atamıyorlar. Böyle olunca da mecburen tek forvet oynamak zorunda kalan Sow ve ona destek olmaya çalışan maçın en çalışkan ismi Kuyt da bir şey yapamıyor. Buna rağmen ilk 15 dakikada oyunu rakip sahaya yıkan ve 3 net gol pozisyonu bulan bir takım görüntüsü çizdi Fenerbahçe. Muhtemelen bu psikoloji ile maça devam etselerdi, golle de buluşabilecekti sarı lacivertli takım.

Ancak sonra harika bir film tadında geçebilecek bu zorlu karşılaşmada sahneye asıl başrol oyuncusu çıktı. Uzanan kolu anlaşılmaz (!) bir şekilde görmemesi, faul olup olmadığı tartışılır bir pozisyona koşarak kartlı müdahalesi, maçın belki de tek haklı kararı olan kırmızı kart, maçın en az penaltıyı atlamak kadar haksız diğer kararı Meireles’e gösterilmeyen kırmızı kart... Yunus Yıldırım zoru başardı ligdeki puan durumuna heyecan getirdi.

Nasıl ki Cüneyt Çakır gibi Türk futbolunu yukarı taşıyan hakemler var ise, ne yazık ki aşağıya çeken hakemler de var. Hakemleri eleştirmeyelim fikrine ise çok karşıyım. Sahada mücadele eden futbolcuyu eleştireceksin, teknik direktörü en acımasız şekilde eleştireceksin hatta istifaya çağıracaksın, kulüp başkanını eleştireceksin, hatta daha da olmadı stad zeminini, masörü, sağlık ekibini eleştireceksin ama hakemi eleştirmeyeceksin. İyi de neden? Futbolda tabii ki her zaman hata var. Ve bu hataları kasıtlı yapılan bir operasyona bağlama fikrine tabii ki itibar etmiyoruz. Ancak hatayı ve yapanı da eleştirmek lazım ki, tekrar etmesin. Çünkü ikaz edilmeyen bir Yunus Yıldırım hem Türk futboluna, hem de kendine zarar veriyor.

Bir eleştiri de Fenerbahçeli futbolculara. Yanlış hakem kararları hep olacaktır. Ama futbolcu soğukkanlılığını korumak zorunda. Maç içinde adrenalini de, asabiyetini de yönetmek zorunda. O yüzden zaten büyük takımda oynuyorsun. Maçın tansiyonu yükselebilir ama sen tansiyonunu koruyacaksın. Hele ki böyle iştahlı ve iyi başladığın bir karşılaşmada.

Sivasspor’a da hakkını vermek lazım. Ligin bekler üzerinden kanat oyununu en iyi oynayan takımlarından birisi. Savunma güvenliğini ön plana alıp, kontrataklarla bitiriciliğini ortaya koydu. Özellikle Sow ve Emre’nin sakatlanıp çıkmasından sonra orta alandaki baskı azalınca, ev sahibi takım fizik olarak daha rahat ayakta kaldı.


Üst üste 3. deplasman mağlubiyeti alan Fenerbahçe’de ipler iyice gerildi. Ancak Sivas karşısında oynadığı iyi futbol ve karşılaştığı haksızlık, sarı lacivertli takım için ekstra bir motivasyon olacaktır. Şampiyonluk yarışı dün yeni bir evreye girdi. Yine de şunu unutmamalı, puan farkları bir anda kapandığı gibi açılır, açıldığı gibi kapanır. Yeter ki adil futbola bir şey olmasın.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Süper Kupa'nın kazananları/kaybedenleri

Hazırlık maçlarını saymazsak, ligin en iyi iki takımının sezona merhaba dediği bir maç için seyir zevki ortalama olan bir Süper Kupa finaliydi. Son lig şampiyonu Galatasaray, tatile çıkarken taraftarlarında başta defans olmak üzere eksik bölgelerde transfer beklentisi oluşturmuştu. Ancak dün akşam ezeli rakibinin karşısına transfersiz bir ilk 11 ile çıkması, ister yabancı sınırlaması deyin ister Hoca tercihi, hepimizi şaşırttı.

Geçen sezondan bu yana Galatasaray’da en büyük değişiklik Melo ve Sneijder’in yükselen form grafiği. Özellikle Sneijder’in bu sezon Drogba ile daha uyumlu oynayıp rakipler için tehlike yaratacağına inanıyorum. “Bir yıldız oyuncu kötü gününde bile olsa kendini alkışlatır”, cümlesine Drogba dün gece  hepimizi inandırdı. Maç boyunca bir çok kolay pozisyonu etkili kullanamayan oyuncu, ön direk organizasyonu ve çabukluğuyla, zor olanı yaptı ve kötü gününde bile takımına kupayı getiren golü attı. Fatih Hoca’nın 6. yabancı hakkı ve Topuz için tercih ettiği Amrabat, yetenekleri olan, pozisyon bulan, kaleye yaklaşan bir oyuncu. Ancak halen son vuruşlardaki etkisizliği dikkate çarpıyor. Daha basit oynayıp, pozisyon sonuçlandırsa, bu sezon özellikle de Şampiyonlar Ligi için önemli bir silah haline gelir. Sonuç olarak, Galatasaray sezona hazır mı diye soracak olsak, dün akşama göre cevap, "henüz değil". Özellikle 10 kişi kalan rakibinin karşısında sergilediği oyun eminim takımın Hocasını da pek memnun etmemiştir.

Fenerbahçe ise oldukça faydalı bir transferi ile sahaya çıktı, Bruno Alves. Neredeyse defansı toparlayan tek adam diyebiliriz. Bu kadar deneyimli, başarılı ilk müdahaleler yapan bir stoperin aynı zamanda kırmızı kart görmeye bu kadar yatkın olması ise Fenerbahçe’nin bu sezon en büyük handikapı olacağa benziyor. Burada küçük bir not: Alves’in kariyerine bakınca yaklaşık 4 maçta bir kart görmek gibi bir istatistiği var.

Alves atıldıktan sonra hepimiz Ersun Hoca’dan daha hızlı bir hamle bekledik. Geciken değişiklik ve daha da önemlisi çıkması gereken etkisiz Emre yerine Baroni tercihi, rakibin daha kolay tehlike yaratmasına sebep oldu. Emre oynadığı pozisyon itibariyle formsuz olmasına tahammül edilemeyecek bir oyuncu. İtalyan futboluna meraklı olanlar bilir, iki tip oyun kurucudan biri olan “regista” Fenerbahçe’de Emre’nin pozisyonudur. Yani top tekniği yüksek, etkili ara paslar ile takımını hızlı atağa çıkaran ve hepsinden önemlisi oyun kurmaya merkez orta sahada değil, defansın hemen önünde başlayan tip oyuncular. İşte bu pozisyonda oynayan Emre’nin etkisizliği, daima tehlikeli bölgede rakibe top kaybı ile sonuçlanacaktır. Diğer yandan dün geceki maç bir soruyu tekrar akıllara getirdi: Fenerbahçe’nin 10 numarası kim?

120 dakikalık Süper Kupa’nın iki kazananı, iki kaybedeni oldu. Galatasaray kupayı evine götürerek kazandı. Fenerbahçe ise eğer güvenip, "Volkan’dan bağımsız" forma şansı verirse, Mert’ten -dün akşamkinden çok daha iyi olabilecek- bir kaleci kazandı.

Kaybedenler mi? Onlar aynı, değişmedi. Rakibi alkışlama kültürümüz zaten yok lakin hakkıyla mücadele eden kendi takımını alkışlamayıp, tebrik etmeden stadı terk eden bir başkan...Ve devlet büyüklerinin ricasıyla zoraki bir arada oturup, bu tablonun trajikomik bir şekilde haber niteliği taşımasına sebep olan iki başkan. Sonuç? Kupa, kaybedenlerin olduğu tribünde verilmiş olsa da, sahada futbol kazandı.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Ezeli rekabet, ebedi düşmanlık


Biri 10 puanlık fark ile lig bitmeden şampiyonluğunu ilan etmiş, kepenkleri kapatmış; diğeri lig şampiyonluğu ve UEFA Avrupa liginde havlu atınca, bütün konsantrasyonunu ezeli rakibini yenmek üzerine kurmuş. Dün oynanan derbiyi bir cümlede ancak böyle anlatabiliriz.

Bütün bir sezon yüksek pas oranı ve hücum anlayışıyla oynamış Galatasaray, dün organize atak geliştiremeyen, hiç bir topu olgunlaştıramayan bir haldeydi. Göbekte etkisiz bir Melo ve Selçuk, her topu kaybeden Riera ve Hamit, tutuk bir Burak... Anlayacağınız anlamsız bir rahatlıkta oynayan Galatasaray karşısında Fenerbahçe haklı bir galibiyet aldı.

Fenerbahçe özellikle ilk yarı kanatları çok etkili kullanıp pres yaptı. Genellikle kontrollü oynamaya alışık bir takım olmasına rağmen, Galatasaray 3 tane çakılı forvet ile maça başlayıp orta saha üstünlüğünü rakibine kaptırınca, Fenerbahçe doğal olarak baskılı bir oyun ortaya koydu. İkili mücadeleleri kazanan taraf oldu. Webo ve Sow her zaman ki gibi oldukça hareketliydi. Buna karşın Webo’yu tutan Gökhan ise bir o kadar sabit, hareketsizdi.

Hakem Cüneyt Çakır konsantrasyonu oldukça düşük bir maç yönetti. Bunun sonucu olarak da iki taraf aleyhine de ciddi yanlış kararlar verdi. Özellikle Galatasaraylıların golden önce yapılan faule itirazları oldu. Haklılardı da. Ancak, asıl önemli olan zaten pozisyonu oraya taşımamak. Diğer bir deyişle, sen önce kendi oyunu oynayıp pozisyon bulacaksın. Şampiyon dahi olmuş olsan, bu kadar önemli bir derbiye bu şekilde başlayıp, taraftarını üzemezsin.

Reyhanlı’da yaşanan elim olay nedeniyle Fenerbahçe taraftarı yapmayı planladığı bazı koreografileri iptal etti, mütevazi bir şekilde takımlarını destekleyeceklerini söyledi. Sonra? Sonra, sahaya ses bombası atıldı. Rakip takımın oyuncusuna muzdan tutun, viski şişesi atmaya varana kadar devam etti. “Bozuk para”ların bile güya sokulmadığı tribünde sayısız meşale yakıldı, yetmedi rakibin forması yakıldı. Sen bu sezon defalarca ceza almışsın, hem lig hem Avrupa maçlarında stada girememişsin, hala nasıl bu zihniyeti taşıyabiliyorsun diye sorarlar insana.

Ancak cevabı çok uzakta aramamak lazım. Alkışlamak meselesi üzerine kurulu, ortamı germe çalışmaları netice verdi. Bırakın alkışlamayı futbolcular sonunda saha içinde birbirinin boğazına yapıştı. Volkan, Emre ve Sabri için söylenecek tek şey: Yazık! Bir takım gruba sempatik gözükmek adına sergiledikleri “kabadayı” futbolcu tarzı ile kendileri utandı mı bilmiyorum ama hepimizi utandırdılar. Daha da çirkini büyük bir rahatlıkla maç sonu röportajlarında utanıp sıkılmak yerine, birbirlerini suçladılar. Bu futbolcular takımlarının kaptanlığını yapıyor, hatta milli takım forması giyiyor. Bu mudur örnek davranış? Ben futbol seven biri olarak bu davranışları sergileyen böyle oyuncuları artık en azından milli takım forması ile görmek istemiyorum.

Yöneticilerin, teknik direktörlerin nefret pompaladığı, futbolcuların birbirine saygısının olmadığı bir ortamda, gelinen son nokta pırıl pırıl bir gencimizi kaybetmek oldu. Bir yandan memlekette yaşanan terör olaylarını protesto edeceksin, diğer yandan futbol terörüne meydan vereceksin. O üç futbolcu da, yöneticiler de, teknik adamlar da, futbolun içine bu sert havayı sokan herkes, iki dakika kendini kaybettiğimiz o gencin anası babası yerine koysun. Benim düşündükçe kalbim sıkışıyor. Futbolda bol pozisyonlu, heyecan dolu maçlardan sonra söylenen klişe bir laf vardır: “Nefesleri kesen bir maçtı,” diye. Bu insanlar bu oyundan temizlenmediği sürece, korkarım ki nefesler gerçekten kesilecek.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Forza Fenerbahçe


Bu hafta oynanan maçları heyecanla bekliyordum. Sebebi sadece bir haftalık milli maç arası yüzünden özlediğim Süper Lig değil, aynı zamanda Avrupa maçları öncesinde Galatasaray ve Fenerbahçe’nin ne yapacağıydı. Malum klişedir. Eğer bir takımımız hafta içi zorlu bir Avrupa maçına çıkacaksa, o maçın önündeki arkasındaki lig maçlarını kaybetme hakkı vardır. Gazeteler de dünden razı, “Avrupa’ya kilitlenen X, ligde puan kaybetti,” diye başlık atmaya.

Ancak bu sefer Galatasaray ve Fenerbahçe bu manşeti bekleyenleri ters köşeye yatırdı. Lig mücadelesini de en az Avrupa maçları kadar ciddiye aldıklarını gösteren iki takım puan farkını korudu.

Lazio maçı öncesi Akhisar sınavını başarıyla veren Fenerbahçe’de Sow ve Webo ne kadar iyi bir ikili olduklarını bir kez daha gösterdiler. Saha içinde çok hızlı geziyor olmaları Fenerbahçe için büyük avantaj, rakip stoperler için ise büyük zorluk. Sakin, sadece maça konsantre oynuyorlar. Bu bir noktada takımın geri kalanının bu ikiliye bağlı bir oyun yansıtmasına sebep oluyor. Diğer bir deyişle, bu ikilinin eksikliğinde Fenerbahçe ne yapar insanı korkutuyor.

Emre’nin eksikliği ve Salih’in sakatlığı Fenerbahçe’de orta sahayı yavanlaştırmış. Bir türlü güven veremeyen ve çok top kaybı yapan Meireles, bir hafta yere göğe sığdıramadığımız ama öbür hafta ortada gözükmeyen Cristian, bazen yaratıcı bazen bitirici bazen acemi Kuyt ile merkez bölge istikrarsız bir tablo çizdi. Bir de üzerine golü çabuk bulma baskısı eklenince, çok fazla organize atak geliştiremeyen ve tempolu oynayamayan bir Fenerbahçe izledik.

“Takım 2-0 kazanmış, hala eleştiriyorsun,” diyenler çıkacaktır. Benim korkum Lazio maçı. Hernanes ve Kozak, gibi çok etkili silahları olan Lazio, topa ve rakibe karşı çok sert oynayan tipik bir İtalyan takımı. Hızlı çıkıp hızlı savunma yapıyorlar. Top rakipteyken 4-4-1-1 oynayıp, topu kazandıklarında 4-2-3-1 dizilişine çok hızlı geçiyorlar. Bu da demek oluyor ki, zaman zaman bizi korkutan Fenerbahçe orta sahası ve kanatlarına çok iş düşüyor. Bir de rakibin Fenerbahçe’yi iyi tanıyan bir hocası var. Daha evvel Young Boys ve Samsunspor’un başındayken de Fenerbahçe ile karşılaşmış olan Petkovic, takımına rakiplerini iyi anlatacaktır.

Diğer yandan İtalya’nın en büyük derbilerinden biri Roma-Lazio maçı 7 nisan Pazar günü oynanacak. Bu öyle bir derbi ki, hani Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını düşünün; işte ondan çok daha önemli her iki İtalyan takım için. Hem siyaseten hem de Serie A’daki puan durumu açısından stresi yüksek bir maç. Lazio’lu oyuncuların Fenerbahçe maçında konsantrasyon kaybı ve mental yorgunluk yaşama ihtimali yüksek. Lazio elenmeyecek bir rakip değil. Ancak disiplinli ve sabırlı oynaması gerekecek Fenerbahçe’nin.

Başlayan yeni hafta ile birlikte bize tek bir şey demek düşüyor: Avrupa’nın en iyi 8 takımı içerisine giren hem Fenerbahçe hem de Galatasaray’ın yolu açık olsun. İnandık biz sizlere...

25 Şubat 2013 Pazartesi

Fenerbahçe Taraftarının Nefesi


Bu sezon Fenerbahçe’nin galibiyet parolası sanki “oyunu çevirmek” üzerine kurulmuş. Ceza sahasına gelen ilk toptan gol yemek ve sonra kapanan bir rakibi açmak için canhıraş mücadele etmek... 90 dakika sonunda kazanan taraf olduğu sürece bu modelde pek bir sorun yok. Ancak ligin sonlarına yaklaşırken, Fenerbahçe bu riskli oyun anlayışla her an derede boğulabilir.

Aykut Hoca’nın başlangıç kadrosu yine eleştirilmeye müsaitti. Geçen haftanın en etkili adamlarından biri olan Cristian ve oynadığı her maça hareket kazandıran Sow rotasyona uğramıştı. Yerine ise haftalardır oynamayan Stoch sahadaydı. Bu kadronun beklenen bir neticesi olarak, pozisyon üretmekte zorlanan bir Fenerbahçe, etkisiz bir orta saha... Bu maç futbola yeni başlayanlara çift santrforun oyunu nasıl değiştirdiğini anlatmak için ders niteliğinde.

Sow’un Fenerbahçe’nin santrforu olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz değil mi? O halde Fenerbahçe her maça onunla başlamak zorundadır. Zira biz, şu "sıkışık maç trafiği" sitemlerini yıllardır duymaktan bıktık. Bundan 15 sene evvel, İngiltere ya da İspanya ligini sadece gazetelerden sonuçlarını öğrenerek takip ederken, bu “yoğun” maç trafiği bahanesine aldanıyorduk. Ancak herkesin artık dünyanın her ligini düzenli izleyebildiği bir futbol dünyasında, bu bahane buram buram naftalin kokuyor.

Sow ve Cristian sonrası Fenerbahçe’nin oyun sistemi birden, “kaybettiği topa bile basan” bir takıma dönüştü. Aralarındaki mesafeyi kısa tutarak, sık sık yer değiştiren Webo ve Sow, o güzel filmin güzel adı gibi bir oyun izletti bize: Dar alanda kısa paslaşmalar. Bu ikili birlikte oynadığında rakip defansları çözebilecek, hareketli bir takım haline geliyor Fenerbahçe. Yanında Sow olan bir Webo da, daha çabuk rakip stoperlerin önüne geçip tamamlayıcı vuruşlar yapıyor. Hele bir de bu ikili Cristian ve Emre gibi oyunu dikine taşıyan orta saha oyuncuları tarafından beslenirse, kaymaklı ekmek kadayıfı. Fenerbahçe’de o bölgede tek bir eksiklik kaldı, o da, çok koşan ama bir türlü bu koşuları pas üretkenliğine çeviremeyen Kuyt. Bakalım o ne zaman verimli bir oyun ortaya koymaya başlayacak?

Bu, oyunu çevirmek üzerine kurulu yeni modelin işe yaraması için çift santrfor, yerinde değişiklikler ya da iyi bir orta saha ne yazık ki tek başına yeterli değil. Bu tip modellerin en kilit noktası seyirci desteği. Taraftar 60 dakika etkisiz oynayan takımı desteklemeyi bırakıp, dönebilirdi. O zaman Fenerbahçe son 30 dakika istediği kadar pres yapsın yine de çeviremeyebilirdi maçı. Müthiş bir destek vardı dün taraftardan. Top belki onların ayağına değmedi, ancak sarı lacivertlilerin en az 2 golünü onlar attı. Topu rakip kaleye gönderen ateşli rüzgar, aslında Fenerbahçe seyircisinin nefesiydi.