kuyt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuyt etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2014 Pazartesi

Hem futbola hem kendine zarar

Ligin bariz puan farkı üstünlüğü ile lideri, ligin zorluk düzeyi en yüksek deplasmanlarından birine gitmiş. Futbolseverler kesin çok keyifli bir maç olur düşüncesiyle ekran karşısına geçmiş ya da tribünü doldurmuş. Lakin bir hakem çıkmış ve hatalı kararları ile maçın temposuna da, gidişatına da, sonucuna da tesir etmiş.

Gönül ister ki, maçı ve futbolcuların performansını konuşalım. Mesela Meireles ve Emre’nin düşük performansları, bunun sonucu olarak Mehmet Topal’ın üzerindeki fazla yük ve  isabetsiz paslar dan bahsedelim. Özellikle Topal ve Meireles merkezden iyi servis yapıp forveti besleyecek paslar atamıyorlar. Böyle olunca da mecburen tek forvet oynamak zorunda kalan Sow ve ona destek olmaya çalışan maçın en çalışkan ismi Kuyt da bir şey yapamıyor. Buna rağmen ilk 15 dakikada oyunu rakip sahaya yıkan ve 3 net gol pozisyonu bulan bir takım görüntüsü çizdi Fenerbahçe. Muhtemelen bu psikoloji ile maça devam etselerdi, golle de buluşabilecekti sarı lacivertli takım.

Ancak sonra harika bir film tadında geçebilecek bu zorlu karşılaşmada sahneye asıl başrol oyuncusu çıktı. Uzanan kolu anlaşılmaz (!) bir şekilde görmemesi, faul olup olmadığı tartışılır bir pozisyona koşarak kartlı müdahalesi, maçın belki de tek haklı kararı olan kırmızı kart, maçın en az penaltıyı atlamak kadar haksız diğer kararı Meireles’e gösterilmeyen kırmızı kart... Yunus Yıldırım zoru başardı ligdeki puan durumuna heyecan getirdi.

Nasıl ki Cüneyt Çakır gibi Türk futbolunu yukarı taşıyan hakemler var ise, ne yazık ki aşağıya çeken hakemler de var. Hakemleri eleştirmeyelim fikrine ise çok karşıyım. Sahada mücadele eden futbolcuyu eleştireceksin, teknik direktörü en acımasız şekilde eleştireceksin hatta istifaya çağıracaksın, kulüp başkanını eleştireceksin, hatta daha da olmadı stad zeminini, masörü, sağlık ekibini eleştireceksin ama hakemi eleştirmeyeceksin. İyi de neden? Futbolda tabii ki her zaman hata var. Ve bu hataları kasıtlı yapılan bir operasyona bağlama fikrine tabii ki itibar etmiyoruz. Ancak hatayı ve yapanı da eleştirmek lazım ki, tekrar etmesin. Çünkü ikaz edilmeyen bir Yunus Yıldırım hem Türk futboluna, hem de kendine zarar veriyor.

Bir eleştiri de Fenerbahçeli futbolculara. Yanlış hakem kararları hep olacaktır. Ama futbolcu soğukkanlılığını korumak zorunda. Maç içinde adrenalini de, asabiyetini de yönetmek zorunda. O yüzden zaten büyük takımda oynuyorsun. Maçın tansiyonu yükselebilir ama sen tansiyonunu koruyacaksın. Hele ki böyle iştahlı ve iyi başladığın bir karşılaşmada.

Sivasspor’a da hakkını vermek lazım. Ligin bekler üzerinden kanat oyununu en iyi oynayan takımlarından birisi. Savunma güvenliğini ön plana alıp, kontrataklarla bitiriciliğini ortaya koydu. Özellikle Sow ve Emre’nin sakatlanıp çıkmasından sonra orta alandaki baskı azalınca, ev sahibi takım fizik olarak daha rahat ayakta kaldı.


Üst üste 3. deplasman mağlubiyeti alan Fenerbahçe’de ipler iyice gerildi. Ancak Sivas karşısında oynadığı iyi futbol ve karşılaştığı haksızlık, sarı lacivertli takım için ekstra bir motivasyon olacaktır. Şampiyonluk yarışı dün yeni bir evreye girdi. Yine de şunu unutmamalı, puan farkları bir anda kapandığı gibi açılır, açıldığı gibi kapanır. Yeter ki adil futbola bir şey olmasın.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Forza Fenerbahçe


Bu hafta oynanan maçları heyecanla bekliyordum. Sebebi sadece bir haftalık milli maç arası yüzünden özlediğim Süper Lig değil, aynı zamanda Avrupa maçları öncesinde Galatasaray ve Fenerbahçe’nin ne yapacağıydı. Malum klişedir. Eğer bir takımımız hafta içi zorlu bir Avrupa maçına çıkacaksa, o maçın önündeki arkasındaki lig maçlarını kaybetme hakkı vardır. Gazeteler de dünden razı, “Avrupa’ya kilitlenen X, ligde puan kaybetti,” diye başlık atmaya.

Ancak bu sefer Galatasaray ve Fenerbahçe bu manşeti bekleyenleri ters köşeye yatırdı. Lig mücadelesini de en az Avrupa maçları kadar ciddiye aldıklarını gösteren iki takım puan farkını korudu.

Lazio maçı öncesi Akhisar sınavını başarıyla veren Fenerbahçe’de Sow ve Webo ne kadar iyi bir ikili olduklarını bir kez daha gösterdiler. Saha içinde çok hızlı geziyor olmaları Fenerbahçe için büyük avantaj, rakip stoperler için ise büyük zorluk. Sakin, sadece maça konsantre oynuyorlar. Bu bir noktada takımın geri kalanının bu ikiliye bağlı bir oyun yansıtmasına sebep oluyor. Diğer bir deyişle, bu ikilinin eksikliğinde Fenerbahçe ne yapar insanı korkutuyor.

Emre’nin eksikliği ve Salih’in sakatlığı Fenerbahçe’de orta sahayı yavanlaştırmış. Bir türlü güven veremeyen ve çok top kaybı yapan Meireles, bir hafta yere göğe sığdıramadığımız ama öbür hafta ortada gözükmeyen Cristian, bazen yaratıcı bazen bitirici bazen acemi Kuyt ile merkez bölge istikrarsız bir tablo çizdi. Bir de üzerine golü çabuk bulma baskısı eklenince, çok fazla organize atak geliştiremeyen ve tempolu oynayamayan bir Fenerbahçe izledik.

“Takım 2-0 kazanmış, hala eleştiriyorsun,” diyenler çıkacaktır. Benim korkum Lazio maçı. Hernanes ve Kozak, gibi çok etkili silahları olan Lazio, topa ve rakibe karşı çok sert oynayan tipik bir İtalyan takımı. Hızlı çıkıp hızlı savunma yapıyorlar. Top rakipteyken 4-4-1-1 oynayıp, topu kazandıklarında 4-2-3-1 dizilişine çok hızlı geçiyorlar. Bu da demek oluyor ki, zaman zaman bizi korkutan Fenerbahçe orta sahası ve kanatlarına çok iş düşüyor. Bir de rakibin Fenerbahçe’yi iyi tanıyan bir hocası var. Daha evvel Young Boys ve Samsunspor’un başındayken de Fenerbahçe ile karşılaşmış olan Petkovic, takımına rakiplerini iyi anlatacaktır.

Diğer yandan İtalya’nın en büyük derbilerinden biri Roma-Lazio maçı 7 nisan Pazar günü oynanacak. Bu öyle bir derbi ki, hani Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını düşünün; işte ondan çok daha önemli her iki İtalyan takım için. Hem siyaseten hem de Serie A’daki puan durumu açısından stresi yüksek bir maç. Lazio’lu oyuncuların Fenerbahçe maçında konsantrasyon kaybı ve mental yorgunluk yaşama ihtimali yüksek. Lazio elenmeyecek bir rakip değil. Ancak disiplinli ve sabırlı oynaması gerekecek Fenerbahçe’nin.

Başlayan yeni hafta ile birlikte bize tek bir şey demek düşüyor: Avrupa’nın en iyi 8 takımı içerisine giren hem Fenerbahçe hem de Galatasaray’ın yolu açık olsun. İnandık biz sizlere...

11 Mart 2013 Pazartesi

Hangi derbi?


Hafta sonu bir derbi, bir de maç vardı. Derbinin cumartesi günü Trabzonspor ve Beşiktaş arasında oynanan oyun olduğunu sananlar yanılıyor. Zira bir yazıyı bile doldurabilecek kadar pozisyon olmayan bir maçtı. Diyeceksiniz ki, bir maçın iyi maç olması için illa fazla pozisyon mu gerekir? Tabii ki hayır. Seyir zevki dediğimiz, maça asıl lezzeti veren sostan da yoksundu Avni Aker’deki oyun.

Trabzonspor’un mazereti var, yenilenmeyi bekliyor. Kötü bir sezon geçirdi. Hoca değişikliği de derken, beklentiyi zaten düşük tuttu. Buna rağmen, belki kısa mesafelerin adamı Alanzinho oyuna daha erken girseydi ve Henrique de oyunda kalsaydı, üstünlük bile sağlayabilirdi Trabzonspor. Ancak herhalde Tolunay Hoca da böyle oynayacak bir Beşiktaş beklemiyordu. Ligin lideri Galatasaray puan kaybetmiş, ikinci sıradaki Beşiktaş’ın beklediği an gelmiş, ofansif bir oyunla sahada olur diye düşünüyorduk hepimiz. Buna karşın potansiyelini sergileyemedi. Nasıl olsa bir tane atarız düşüncesiyle oynadı ama öyle kolay olmuyor işte. Beşiktaş sanki Fenerbahçe maçının 90+3. dakikasında ligi bitirmiş. Azmi, hırsı, konsantrasyonu sanki tatile çıkmış. Bu maçı kazansaydı, bu sezon belki de şampiyon olabilirdi. Ve Feda’dan doğan bir hikaye yazabilirdi.

Gelelim hafta sonu oynanan gerçek derbiye benzer maça, yani Fenerbahçe-Bursaspor maçına. Fenerbahçe yine klasik bir oyun anlayışıyla ilk golü yiyen taraf oldu. Bursaspor maça iyi başlamıştı ama aynı etkiyi sürdüremedi. Pinto’nun eksikliğini bir kez daha hissetti. Beklenen oyunu uzun zamandır oynayamayan Vederson, bir de Kuyt ile mücadele etmek zorunda kalınca Fenerbahçe bu bölgede çok alan buldu. Malum Kuyt’u haftalardır eleştiriyorduk. Ancak bu hafta özellikle defans arkasına yaptığı etkili koşularla maçın adamı olacak bir oyun çıkardı. Kuyt’un ofansif yönünü etkili kullanmasındaki bir diğer etken de Sow’un bir ara tek santrfor gibi oynamış olmasıydı. İyi fizik gücünü de buna ekleyince hem Sow’a katkı sağlar halde oynadı, hem de bu oyunun mükafatı olarak golle buluştu. Maçın kalitesine en yakışan pozisyon ise, ilk yarının sonunda Musa’nın harika şutu ve Volkan’ın harika bir zamanlamayla o şutu çıkarışıydı.

Fenerbahçe, maçın önüne geçen başkan açıklamaları, teknik direktör-futbolcu gerginliklerine artık bir önlem alsa sportif anlamda da bunun faydasını görecek. Dün yine bir benzeri maç sonunda yaşandı. Sanki bu tip açıklamaları kanıksadık artık. Futbolseverler artık öyle bir noktayı gelmiş ki, başkanların, teknik direktörlerin maçın güzelliğini gölgede bırakan bu hareketlerinden rahatsız olmuyor. Artık taraftar bir tek kaybetmekten rahatsız oluyor, gerisini umursamıyor. Halbuki gerçek taraftar, yani kulübünün hakiki tarafı, yapılan yanlış hareketlere önce kendi tepki göstermeli. Göstermeli ki, kulüp zarar görmesin. Olimpiyatların peşinde koşuyoruz. Ülkenin en büyük 8 şirketi hem maddi hem manevi tüm imkanları seferber ediyor. Başbakanın bu konudaki istekli duruşu zaten belli. Ancak halen bazı yöneticiler, bazı taraftarlar ile dünyanın geri kalanının “spor” kelimesinden anladığı aynı değil.

Sonunda ne oluyor? Derbi havasında geçen bir maçın ardından yazılan yazının son satırları takımın üstün performansı değil, “onlar” hakkında oluyor. Ne yazık ki...

4 Şubat 2013 Pazartesi

"Ne olacak bu Fener'in hali?"


Fenerbahçe rakiplerinin puan kaybettiği hafta, kendi sahasında Sivas’a mağlup olunca, şampiyonluk yarışında ciddi bir yara aldı. Bu sene şampiyonluk kaçabilir. Bırakın kaçsın. Avrupa’da başarı elde edilemeyebilir. Bırakın, edilmesin. Bunların hepsi tolere edilebilir. Ancak asıl önemli olan, bu kulübün değerleri ve duruşu değişiyor, yıpratılıyor. İşte bunu göz ardı etmemek lazım.

Neresinden tutsan elinde kalan bir sistem-sizlik içinde Fenerbahçe. 13 maçtır üst üste gol yiyor. Volkan gibi büyük bir adanmışlıkla oynayan kaptanın morali bozuk, performansında düşüş var. Kariyerinde yemediği golleri yiyor. Teknik direktörünü ve takım içi bütünlüğü korumak için ekrana çıkıp, “bütün suç bizde” diyen kaptan, bugün kaptanlık bandını vermek zorunda kalıyor.

Peki, Volkan’da bir sıkıntı var belli. Stoperler onun yükünü hafifletiyor mu? Doğru, diyeceksiniz ki, Bekir mi yoksa Egemen mi adam tutacak, kaleye yaklaştırmayacak. Yobo da daha gelmedi. Eee zaten teknik direktörünüz de alternatif üretmek yerine, elinde ki mevcut en iyi stoper Mehmet Topal’ı tercih etmeyerek, küstürmeyi tercih etmiş. Şaşırılacak bir şey değil; gol yemek, maç kaybetmek. Ileride forveti hızlı olan her takım Fenerbahçe defansını kolaylıkla geçer. Ki gördük… Eneramo 65 metre tek başına koşuyor, 2 defans oyuncusunu geçiyor ve Fenerbahçe’de kimse bu oyuncuyu kesemiyor. Merakım şu, Aykut Hoca defans oyuncularına, “bu adam hem hızlı hem de cüsseli, faul yaparak durdurmaya çalışmayın. Top daha bu adama gelmeden siz topu kazanacaksınız. Ancak böyle etkisiz hale getirebilirsiniz.” demedi mi? Eneramo golleri, Fenerbahçe’nin düşünce yapısı zafiyetidir.

Herkes Fenerbahçe üretemiyor diyor. Nasıl, kimle üretecek ki? Takımı ileriye taşıması beklenen oyuncular kim? Cristian? Meireles? Ikisi de çalım atmıyor, dribling yapmıyor, gol pası desen zaten atmıyor. Yanlarına bir de Kuyt’u eklersen, üçü birlikte ancak bir verimli oyuncu yapıyor. Bu tablo kötü, tamam. Ama daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bu üçlünün 90 dakika oynamış olması. Kuyt uzun zamandır kötü değil, çok kötü. Ancak 34 maç ile takımın en çok forma giyen oyuncusu. Bir de üzerine penaltı atmasına müsaade ediliyor. “Her yıldız oyuncu penaltı kaçırabilir” sözünün arkasına sakın saklanmayalım. Formu bu kadar kötü bir oyuncuya penaltı attıracağıma kalecime attırırım o penaltıyı daha iyi.

Daha sıralarsak hataları; bütün kornerleri Emre’nin kullanmasından tutun da, Webo’nun gelişiyle, iyi oynayan bir santrafor olan Sow’u rakip kaleden uzaklaştırmaya, çok forvetten ne anladığımıza kadar gider.

Takımın tüm oyuncuları fedakarlık yapıp, “asıl suç bizde” demişti. Ancak ben katılmıyorum. Fenerbahçe’de bütün sıkıntı yönetim ve teknik direktör vizyonunda. Teknik direktörün ideal kadro oluşturamıyor, futbolculardan verim alamıyor, daha da kötüsü oynatamadığı oyuncunun, takımın ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın biletini kesiyor. Yönetim Emre’yi apar topar gönderiyor, çok değil 6 ay sonra geri almak için çaba ve para harcıyor. Madem bu oyuncuya ihtiyacın vardı, neden gönderiyorsun? Madem bu oyuncuyu takımda istemiyordun neden geri çağırıyorsun? Hepimiz şunu kabul edelim, bugün aklı başında Fenerbahçeli olan herkes Alex’i de geri almak istemez mi? Alex’li Fenerbahçe daha üretken bir takım değil miydi? O zaman Fenerbahçe yönetimi yanlış kararlar veriyor diyebilir miyiz? Bence deriz.

Bu kadar kargaşanın içinde Fenerbahçe’de tek güzel giden şey taraftar. Herşeye rağmen harika bir destekle başladı maça taraftar. Ve bu sezonun en centilmen pankartını açtı tribünde: “Geçmiş olsun Bektaş Çalımbay, Baban babamızdır Rıza Hoca”.

Takım tutmak gönül işidir, gönlün aklı çelmesidir. Takım yönetmek akıl işidir, aklın gönüle üstün gelmesidir. Takımı destekleyenlerin gönlünün ne kadar geniş olduğunu açılan o pankartla gördük. Takımı yönetenler mi? Onların da aklının ne kadar karışık olduğunu her geçen gün daha da iyi görüyoruz.




http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/10/baskan-soyle-fenerbahce-nerede.html
http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/09/comandante-alex-de-souza.html

1 Ekim 2012 Pazartesi

En zoru kazanılmış oyunu kazanmaktır*


(*Emanuel Lasker: Alman satranç oyuncusu ve matematikçi)


Satranç oynayan da oynamayan da  bilir, kazanmak için esas “çok” adım sonrasını düşünmektir. Tam “aman yırttım kale’yi kaybetmedim” derken, bir bakmışsın o anlık yırtma seni mat olmaya giden yola hazırlamış.

Dehşet içinde izlediğim Aykut Kocaman-Alex çıkmazı işte tam da bu noktaya geldi kitlendi. Tam heykel krizi soğudu derken, üzerine eklenen Kasımpaşa mağlubiyeti, maçın yarısını boş tribünde izleyen Alex ve soyunma odası “yönetimsizliği” Fenerbahçe’de adeta tuz biber oldu.

Hiç lafı uzatmayalım. Fenerbahçe’de teknik kötü, taktik kötü, fizik kötü, moral kötü ve haliyle sonuç da kötü. Ne olacak da bütün bunlar değişecek? Sadece Alex’in kadro dışı kalması sahaya çıkan diğer 10 futbolcunun daha iyi mücadele etmesi, daha çok koşması mı demek olacak? Ya da Aykut Hoca’nın oyun okuyuşunu mu değiştirecek Alexsiz Fenerbahçe.

Henüz “efsane” bile olup olmadığına karar verilemeyen Alex, sen aslında nasıl ağır bir taşmışsın ki takımda, mağlubiyetin, ruhsuz mücadelenin faturasını adına yazdırdın. Kasımpaşa Antrenörü Fuat Kılıç’a galibiyeti sorduklarında verdiği cevabı keşke Fenerbahçeli yönetici ve teknik adamlar da duysaydı. “İlk hedefimiz Alex’i durdurmaktı, 10 numarayı etkisiz bırakınca kazanmamız kolay oldu” dedi Fuat Kılıç. Hani bir laf vardır: “ölüsü bile korku salar” diye. Alex ile sahaya çıkan bir Fenerbahçe takımı (ancak yanlış anlaşılmasın burada takım kelimesinin altı bilerek çizilmiştir) rakibi için her zaman bir tehdittir.

Fenerbahçe 3 gün 3 gece oynasa Kasımpaşa’yı yenme ihtimali yoktu. Alex yüzünden mi? Hayır. Tüm Fenerbahçe takımı yüzünden. Futbolcunun kötü oynadığı zaman tabii ki olur. Kötü orta yaparsın, isabetsiz şut atarsın, boş kaleye atamazsın, hepsi olur. Ama kötü koşamazsın, kötü mücadele edemezsin. O formayı giydiysen, terletmek mecburiyetindesin. Nasıl büyük bir sorun var ortada hala “bazıları” göremiyor. 46 maçtır kendi sahasında yenilmeyen bir takımın 3 sezon şampiyon olmasını, Avrupa’da başarı kazanmış olmasını beklersin. Artık Alex-Aykut Hoca kavgasından kafalarımızı kaldırıp, büyük resme bakmak lazım.

Bugün Alex’i kadro dışı bırakırsın. Geçici bir rahatlama olur. Ya yarın Kuyt ya da Meireles ile Aykut Hoca’nın bir problemi olursa? O zaman da Aykut Hoca zaten iyi teknik direktör değildi dersin, onunla yollarını ayırırsın. Peki sorunlar çözülür mü?

Büyük takımlarda rüzgar sert eser. Geçen sene birlik-beraberlik öncelikti Fenerbahçe kulübü için, ancak artık başarı arıyor kulüp. Taraftar büyük kulübün büyük taraftarı olduğunu yollara dökülüp, heykel dikip gösterdi. Ancak yönetim bir türlü aynı büyüklüğü gösteremedi. Bir buçuk yıldır sarı lacivert renkleri önce direnişe mecbur etti, şimdi ise büyük bir eziyete sürüklüyor. Ne futbolcusunu oynatmayı becerebildi, ne de efsaneye yakışır şekilde yollarını ayırmayı. Basın toplantısında medyayı, tribünde kadın taraftarı yönetmeye çalışmaktan ne teknik direktörünü yönetebildi, ne de oyuncusunu.

Fenerbahçe Şah’ı Aziz Yıldırım bugün takımı için Kale’yi feda etti, Vezir’i kurtardı.
Ve beklenen sona bir adım daha yaklaştı… Şah? Mat?