alex etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alex etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2013 Pazartesi

"Ne olacak bu Fener'in hali?"


Fenerbahçe rakiplerinin puan kaybettiği hafta, kendi sahasında Sivas’a mağlup olunca, şampiyonluk yarışında ciddi bir yara aldı. Bu sene şampiyonluk kaçabilir. Bırakın kaçsın. Avrupa’da başarı elde edilemeyebilir. Bırakın, edilmesin. Bunların hepsi tolere edilebilir. Ancak asıl önemli olan, bu kulübün değerleri ve duruşu değişiyor, yıpratılıyor. İşte bunu göz ardı etmemek lazım.

Neresinden tutsan elinde kalan bir sistem-sizlik içinde Fenerbahçe. 13 maçtır üst üste gol yiyor. Volkan gibi büyük bir adanmışlıkla oynayan kaptanın morali bozuk, performansında düşüş var. Kariyerinde yemediği golleri yiyor. Teknik direktörünü ve takım içi bütünlüğü korumak için ekrana çıkıp, “bütün suç bizde” diyen kaptan, bugün kaptanlık bandını vermek zorunda kalıyor.

Peki, Volkan’da bir sıkıntı var belli. Stoperler onun yükünü hafifletiyor mu? Doğru, diyeceksiniz ki, Bekir mi yoksa Egemen mi adam tutacak, kaleye yaklaştırmayacak. Yobo da daha gelmedi. Eee zaten teknik direktörünüz de alternatif üretmek yerine, elinde ki mevcut en iyi stoper Mehmet Topal’ı tercih etmeyerek, küstürmeyi tercih etmiş. Şaşırılacak bir şey değil; gol yemek, maç kaybetmek. Ileride forveti hızlı olan her takım Fenerbahçe defansını kolaylıkla geçer. Ki gördük… Eneramo 65 metre tek başına koşuyor, 2 defans oyuncusunu geçiyor ve Fenerbahçe’de kimse bu oyuncuyu kesemiyor. Merakım şu, Aykut Hoca defans oyuncularına, “bu adam hem hızlı hem de cüsseli, faul yaparak durdurmaya çalışmayın. Top daha bu adama gelmeden siz topu kazanacaksınız. Ancak böyle etkisiz hale getirebilirsiniz.” demedi mi? Eneramo golleri, Fenerbahçe’nin düşünce yapısı zafiyetidir.

Herkes Fenerbahçe üretemiyor diyor. Nasıl, kimle üretecek ki? Takımı ileriye taşıması beklenen oyuncular kim? Cristian? Meireles? Ikisi de çalım atmıyor, dribling yapmıyor, gol pası desen zaten atmıyor. Yanlarına bir de Kuyt’u eklersen, üçü birlikte ancak bir verimli oyuncu yapıyor. Bu tablo kötü, tamam. Ama daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bu üçlünün 90 dakika oynamış olması. Kuyt uzun zamandır kötü değil, çok kötü. Ancak 34 maç ile takımın en çok forma giyen oyuncusu. Bir de üzerine penaltı atmasına müsaade ediliyor. “Her yıldız oyuncu penaltı kaçırabilir” sözünün arkasına sakın saklanmayalım. Formu bu kadar kötü bir oyuncuya penaltı attıracağıma kalecime attırırım o penaltıyı daha iyi.

Daha sıralarsak hataları; bütün kornerleri Emre’nin kullanmasından tutun da, Webo’nun gelişiyle, iyi oynayan bir santrafor olan Sow’u rakip kaleden uzaklaştırmaya, çok forvetten ne anladığımıza kadar gider.

Takımın tüm oyuncuları fedakarlık yapıp, “asıl suç bizde” demişti. Ancak ben katılmıyorum. Fenerbahçe’de bütün sıkıntı yönetim ve teknik direktör vizyonunda. Teknik direktörün ideal kadro oluşturamıyor, futbolculardan verim alamıyor, daha da kötüsü oynatamadığı oyuncunun, takımın ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın biletini kesiyor. Yönetim Emre’yi apar topar gönderiyor, çok değil 6 ay sonra geri almak için çaba ve para harcıyor. Madem bu oyuncuya ihtiyacın vardı, neden gönderiyorsun? Madem bu oyuncuyu takımda istemiyordun neden geri çağırıyorsun? Hepimiz şunu kabul edelim, bugün aklı başında Fenerbahçeli olan herkes Alex’i de geri almak istemez mi? Alex’li Fenerbahçe daha üretken bir takım değil miydi? O zaman Fenerbahçe yönetimi yanlış kararlar veriyor diyebilir miyiz? Bence deriz.

Bu kadar kargaşanın içinde Fenerbahçe’de tek güzel giden şey taraftar. Herşeye rağmen harika bir destekle başladı maça taraftar. Ve bu sezonun en centilmen pankartını açtı tribünde: “Geçmiş olsun Bektaş Çalımbay, Baban babamızdır Rıza Hoca”.

Takım tutmak gönül işidir, gönlün aklı çelmesidir. Takım yönetmek akıl işidir, aklın gönüle üstün gelmesidir. Takımı destekleyenlerin gönlünün ne kadar geniş olduğunu açılan o pankartla gördük. Takımı yönetenler mi? Onların da aklının ne kadar karışık olduğunu her geçen gün daha da iyi görüyoruz.




http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/10/baskan-soyle-fenerbahce-nerede.html
http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/09/comandante-alex-de-souza.html

17 Aralık 2012 Pazartesi

Çünkü futbola Parçalı yakışır, Çubuklu yakışır...

Günlerdir "tutulan nefesler" nihayet dün 21:45 itibariyle bırakıldı. Bu yazı, derbi hakkında fakir futbol yüzünden konuşulacak, yazılacak pek birşey olmadığını iddia edenlere inat, "bu yerli el clasico ardından her zaman söylenecek sözler vardır" diyenlerden olduğum için yazıldı. Benim gibi düşünenler devam etsin, benimle okumaya geri kalanını...

Her Galatasaray - Fenerbahçe maçı futbol tarihine yazılan bir hikayedir. Bu maç da öyle oldu. Bu maç belki devre arasında takımların yapacağı transferleri belirleyecek, belki de teknik direktörlerin takım başındaki kaderini. Maçın teknik analiz kısmına bakınca, az pozisyonlu, temposuz mücadeleden uzak bir maç olduğu gerçek. Bunda en büyük neden her iki takımın da forvetlerinin etkisiz kalması. Bir yanda tek başına kalıp, Semih ve Dany arasına sıkışan Sow, diğer yanda rakip stoperlerin pozisyon fırsatına müsaade etmediği Burak ve Umut. Ve bunun doğal sonucu olarak "futbol adına fakir bir geceydi, hiç pozisyon yoktu" yorumları...

Futbol sadece pozisyon zenginliği demek değildir. Bazen bir maçtan çıkan sonuçlar ileride izlenecek güzel futbolu doğurur. Bu işte öyle bir maçtı.

Fenerbahçe ciddi anlamda Alex'in eksikliğini hissediyor. Maalesef bu sezon ligin ilk 10 sırasındaki takımlar içinde en az gol atan takım. Herkes Baroni'den beklenti içinde ancak "o da bir Alex değil." Üç orta sahasının yıl boyunca atabilecekleri  gol ise toplasan 10'u geçmez. 10 milyon euro harcanan Meireles ve Mehmet Topal ile (hatta yanlarına bir de Sezer'i ekleyin isterseniz) bu sorun hallolmaz. Fizik olarak güçlü, adam geçebilen oyuncu lazım Fenere. Şu an bu özelliklere en yakın biraz Caner var. Aslına bakarsanız yine başladığımız noktaya döndük. Yani:
Peki ya Alex gitmemiş olsaydı?
Bugüne kadar bu soruyu taraftar hep kendi kendine sorup duruyordu. Ancak dün akşamdan sonra başkan ve teknik ekip de "acaba" demiş midir, merak ediyorum. 
Bir vakit Abdullah Avcı'ya bir maç sonrası "istifayı düşündünüz mü?" diye sormuştu bir gazeteci. Hoca da "İstifayı düşündüğünüz anda takımla bağınız kopmuş demektir. Hiç beklememek gerekir" demişti. Bu sezon Fenerbahçedeki temel sorunlardan birine belki de işaret ediyor Milli Takımlar Teknik Direktörünün bu sözleri. Eğer devre arası istenen transferler yapılıp, yine de bir tıkanıklık yaşarsa Fenerbahçe, o zaman fatura kime kesilmeli? 

Galatasaray kazanan taraf olduğu için bugün daha rahat uyandı. Bunda Selçuk'un frikiğinin payı büyük. Sanırım ortaokuldaydım, Trabzonsporlu Hami Mandıralı ve o akıl dolu frikikleri ile tanıştığımda. Benim için futbol izlerken onun yerini şimdi Selçuk aldı. Zeki ve ayak içiyle çok sert vuran bir oyuncu. Tek başına bir takımın yolunu değiştirebilecek yeteneğe sahip. Hani yurtdışına gitse, biz de gururla izlesek diye geçiriyor insan içinden. Selçuk ne kadar tablonun renkli, güzel tarafı ise; diğer yanda taraftarın aklında karamsar bulutlar dolaştıran bir de Amrabat gerçeği var. Fatih Hoca, Amrabat'ı iyi bulduğunu söylemiş olsa da, ben katılmıyorum. Sezon başından beri katkısı sorgulanır. Amrabat'tan beklenti ne? Adam geçmek, çalım atmak, asist yapmak, pozisyona girmek hatta yeri geldiğinde şut atmak. Hangisini hakkını vererek yaptı bugüne kadar? Uzun dönemde başarı için, işler iyi giderken kendini eleştirmek daha kolay olabilir. Şampiyonlar ligi öncesi Galatasaray kendini daha çok eleştirirse, taraftarını da o kadar çok mutlu edebilir.

Taraftar demişken... Galatasaray taraftarı bu koreografi işini iyi çözdü. İçinde küfür olmadan, hem rakibi kızdıran hem espri dolu pankartlar açıyorlar. Buraya kadar herşey iyi hoş. Ancak halen bitmek bilmeyen Volkan Demirel öfkesi nedir? Sarı kırmızılı taraftarlar şu gerçeği görmezden geliyor. Küfür edilerek protesto edilen Volkan, sadece rakip takımın değil aynı zamanda milli takımın da kalecisidir. Ayyıldızlı forma ile bizi başarıya taşıdığında sevinmeyecek misiniz? Volkan iyi Fenerbahçeli, tıpkı sizlerin iyi Galatasaraylı olması gibi. Sırf bu sebepten bile daha fazla hoşgörüyü hakediyor.

Aynı hoşgörü Gökhan Gönül için de geçerli. Gökhan maç sonu Fatih Hoca'ya sarıldı diye onu eleştiren Fenerbahçeliler, bilmez mi ki milli takım zamanından ikisinin birbirine olan düşkünlüğünü. Fatih Hoca'ya sarılmak Gökhan'ı daha mı az Fenerli yapar yoksa sahadaki iyi futbolunu mu unutturur... Armayı öpmek değil terletmek makbüldür. 90 dakika boyunca çubukluyu terleten bir adama kendi taraftarının bu hoşgörüsüzlüğünün sebebi nedir? Yakışır mı?

Dünkü derbiyi beğenmeyen, kısır bulanlara inat, ben beğendim. Yıllar geçti, takımların renkleri, formaları değişti. Ne futbolcular, ne teknik direktörler geldi geçti. Ama dün bir kez daha gördük ki, çubuklu ve parçalı değişmedi. Gözlerinizi kapatın ve bugüne kadar sarı lacivert çubukluyu, sarı kırmızı parçalıyı terleten bütün o sizin "adamlarınızı" düşünün. İşte sırf bunun hatırına bile ben dünkü el clasico'yu beğendim. Saygılar olsun...

30 Ekim 2012 Salı

Başkan söyle Fenerbahçe nerede?


Yaşımın, aklımın futbola ermeye başladığı zamandan beri anladığım bir sey var ki; her sezonun nasıl bir şampiyonu var ise, aynı şekilde her sezonun bir de çilekeşi var. İki sezon önce bu Galatasaraydı, geçen sezon Beşiktaş ve bu sezon ise Fenerbahçe. Çile, sorun, dedikodu kazanı kimin için kaynamaya başladı ise hiç kaçarı yok, o takım sezon sonuna kadar bu sıkıntılı süreci tadacak demektir.

Fenerbahçe'de bu süreç 3 Temmuz ile başladı sananlar yanılıyor. Geçen sezon Fenerbahçe'nin oynadığı oyunu, Aykut Hoca'yı bir düşünün; bir de bu sezon ki takımı ve teknik direktörü. Aradaki fark ne? Söyleyeyim, başkan! Aziz Yıldırım fiziki olarak kulübün başına döndüğünden beri sular bir türlü durulmadı. Anons, Mehmet Ali Aydınlar, Alex derken; bu gergin ortamdan nasibini almış panik içinde bir teknik direktör ve ne yapacağını bilemeyen futbolcular ile yavaş yavaş puan kayıpları başladı. Puan, sıralama, şampiyonluk önemli tabii ki taraftar için; ancak skordan daha da önemlisi spor. O sebeple geçen sezon Fenerbahçe taraftarı "şampiyon olmasanız da gönüllerin şampiyonusunuz" dedi. Bir takımı şampiyon puan durumu değil, ortaya koyduğu mücadele yapar. Gecen sezon taraftar da, futbolcu da, teknik direktör de bunun farkındaydı. Ancak nehir şimdi tersine akmaya başladı.

Gelin madde madde sıralayalım perşembenin gelişinin nereden belli olduğunu:

1) Önce Emre, sonra Alex'i "feda" eden başkan aslında ibre kendine dönene kadar gemideki herkesi aşağı atabileceğinin mesajını veriyordu.
2) Kasımpaşa maçından sonra deplasman soyunma odasında yapılan toplantı, hocanın basın toplantısına katılmaması. Git evine, o sonucun üzerine bir yat, sabah aklıselim kalk,  topla herkesi, ama deplasman soyunma odasında değil, kendi tesislerinde, asıyor musun kesiyor musun orada yap. Böylece malzeme olma kimseye.
3) Aykut Kocaman çok sevmeme rağmen olmadı, olamadı bir türlü. Herşeyden önce Aykut Hoca olamadı. Rakiplerinin teknik direktörü Fatih Hoca, Samet Hoca, Şenol Hoca iken; o ya Aykut Kocaman ya da sadece Aykut kaldı.
4) Futbol hatalar oyunudur ve en az hata yapan kazanır. İlk hata da kadro oluştururken ve oyuncu değişikliklerinde olur. Maalesef teknik direktör oyun okumada, gerekli zamanda doğru müdahelede geç kalınca, Fenerbahçe zaten 1-0 geride başladı çoğu maça. Mağlup durumdaki bir takıma 70 küsürüncü dakikada gencecik bir oyuncuyu sokmak, o oyuncuyu pişirmez, öğretmez. Herkesin bildiği bu basit noktalarda bile hata yapılıyorsa, panikle karar verildiğinin en güzel kanıtıdır ortadaki.
5) Pek de haksız bir panik değil aslında ortadaki. Başta "ben olduğum sürece Aykut Hoca burada" sözü; bugün şekil değiştirdi, "Aykut istediği sürece burada" oldu.

Anons, Alex süreci, takımın bir oyun sisteminin olmaması, sakatlar, on milyonlarca euro harcanmasına rağmen futbolca fakir bir takım yaratmış olmaktan falan hiç bahsetmiyorum. Aykut Hoca gitsin mi derseniz ise, hiç istemiyorum. Alex'in gidişi nasıl merhem olmadıysa, Hocanın gidişi de çözüm olmaz. Doğru kararlar alıp, doğru uygulayan bir yönetim anlayışı olmadığı sürece, her gelen ve giden sadece bir hoş seda bırakır bu kubbede.

"Taraftara yazık, olan onlara oluyor" edebiyatını da artık bir kenara birakalim. Taraftar da artık kombineye, bilete, formaya verdiği paranın hesabını sormalı. Madem iş lafa gelince "kimse Fenerbahçeden büyük değil, asıl büyük olan renkler ve taraftar", o zaman o taraftar vezir etmeyi bildiği gibi rezil etmeyi de bildiğini hep bir ağızdan hatırlatmalı:

"Başkan söyle Fenerbahçe nerede?"

 

1 Ekim 2012 Pazartesi

En zoru kazanılmış oyunu kazanmaktır*


(*Emanuel Lasker: Alman satranç oyuncusu ve matematikçi)


Satranç oynayan da oynamayan da  bilir, kazanmak için esas “çok” adım sonrasını düşünmektir. Tam “aman yırttım kale’yi kaybetmedim” derken, bir bakmışsın o anlık yırtma seni mat olmaya giden yola hazırlamış.

Dehşet içinde izlediğim Aykut Kocaman-Alex çıkmazı işte tam da bu noktaya geldi kitlendi. Tam heykel krizi soğudu derken, üzerine eklenen Kasımpaşa mağlubiyeti, maçın yarısını boş tribünde izleyen Alex ve soyunma odası “yönetimsizliği” Fenerbahçe’de adeta tuz biber oldu.

Hiç lafı uzatmayalım. Fenerbahçe’de teknik kötü, taktik kötü, fizik kötü, moral kötü ve haliyle sonuç da kötü. Ne olacak da bütün bunlar değişecek? Sadece Alex’in kadro dışı kalması sahaya çıkan diğer 10 futbolcunun daha iyi mücadele etmesi, daha çok koşması mı demek olacak? Ya da Aykut Hoca’nın oyun okuyuşunu mu değiştirecek Alexsiz Fenerbahçe.

Henüz “efsane” bile olup olmadığına karar verilemeyen Alex, sen aslında nasıl ağır bir taşmışsın ki takımda, mağlubiyetin, ruhsuz mücadelenin faturasını adına yazdırdın. Kasımpaşa Antrenörü Fuat Kılıç’a galibiyeti sorduklarında verdiği cevabı keşke Fenerbahçeli yönetici ve teknik adamlar da duysaydı. “İlk hedefimiz Alex’i durdurmaktı, 10 numarayı etkisiz bırakınca kazanmamız kolay oldu” dedi Fuat Kılıç. Hani bir laf vardır: “ölüsü bile korku salar” diye. Alex ile sahaya çıkan bir Fenerbahçe takımı (ancak yanlış anlaşılmasın burada takım kelimesinin altı bilerek çizilmiştir) rakibi için her zaman bir tehdittir.

Fenerbahçe 3 gün 3 gece oynasa Kasımpaşa’yı yenme ihtimali yoktu. Alex yüzünden mi? Hayır. Tüm Fenerbahçe takımı yüzünden. Futbolcunun kötü oynadığı zaman tabii ki olur. Kötü orta yaparsın, isabetsiz şut atarsın, boş kaleye atamazsın, hepsi olur. Ama kötü koşamazsın, kötü mücadele edemezsin. O formayı giydiysen, terletmek mecburiyetindesin. Nasıl büyük bir sorun var ortada hala “bazıları” göremiyor. 46 maçtır kendi sahasında yenilmeyen bir takımın 3 sezon şampiyon olmasını, Avrupa’da başarı kazanmış olmasını beklersin. Artık Alex-Aykut Hoca kavgasından kafalarımızı kaldırıp, büyük resme bakmak lazım.

Bugün Alex’i kadro dışı bırakırsın. Geçici bir rahatlama olur. Ya yarın Kuyt ya da Meireles ile Aykut Hoca’nın bir problemi olursa? O zaman da Aykut Hoca zaten iyi teknik direktör değildi dersin, onunla yollarını ayırırsın. Peki sorunlar çözülür mü?

Büyük takımlarda rüzgar sert eser. Geçen sene birlik-beraberlik öncelikti Fenerbahçe kulübü için, ancak artık başarı arıyor kulüp. Taraftar büyük kulübün büyük taraftarı olduğunu yollara dökülüp, heykel dikip gösterdi. Ancak yönetim bir türlü aynı büyüklüğü gösteremedi. Bir buçuk yıldır sarı lacivert renkleri önce direnişe mecbur etti, şimdi ise büyük bir eziyete sürüklüyor. Ne futbolcusunu oynatmayı becerebildi, ne de efsaneye yakışır şekilde yollarını ayırmayı. Basın toplantısında medyayı, tribünde kadın taraftarı yönetmeye çalışmaktan ne teknik direktörünü yönetebildi, ne de oyuncusunu.

Fenerbahçe Şah’ı Aziz Yıldırım bugün takımı için Kale’yi feda etti, Vezir’i kurtardı.
Ve beklenen sona bir adım daha yaklaştı… Şah? Mat?

17 Eylül 2012 Pazartesi

Comandante Alex de Souza


Fenerbahçe camiası günlerdir kuyuya atılan taşı çıkarmaya çalışıyor. Filmin adı, “Nasıl efsane olunur ve halka açık alanlara kimlerin heykeli dikilmeli”.

Önce “heykel” konusuyla başlayalım. Benim bu konudaki düşüncem çok kısa ve net. Spocular, yazarlar, şairler, oyuncular; bunların hepsi halkla yaşayan, varolan kişilerdir. Halka açık alanlarda böyle “seçilmiş” kişilerin heykellerinin olması gelişmiş toplumlarda bir tartışma konusu değil, tam tersine bir gurur kaynağıdır. Keşke bu konuda daha büyük, daha ciddi çalışmalar olsa da; daha fazla bu “özel” insanlara ait heykel, büst yapılsa. Böylelikle gelecek kuşaklar keşke bu önemli kişileri daha iyi tanısa, anlasa.

Çünkü Lefter’i anlamak, Metin Oktay’ı, Baba Hakkı’yı anlamak sadece bu futbolcuların sahada kaç gol attığını bilmek değildir. Neden her kulüp taraftarının bu isimleri sevdiğini, rakibe saygıyı, futbola aşkı, adamlığı anlamaktır belki de. Tıpkı Alex’in bir maçtan sonra dediği sözleri anlamak gibi; “ne zaman kaybetsem kazananı tebrik ederim. Çünkü kazandıysa bizden iyi birşeyler yapmıştır”. Bir takımın ilk 11’indeki bu farklı adamları anlamak, aslında o kulübün renklerini, değerlerini anlamak biraz da. Ya da neden her taraftarın evinde onların forması olduğunu anlamaya çalışmak. Bu yüzden “efsane” onlar.

Alex’in efsane olup olmadığını tartışan bir grup “fenerli”ye, genç bir fenerbahçeli arkadaşım en güzel cevabı verdi haftasonu:
“Dedem babama Lefter”i anlatmış, babam bana Rıdvan’ı anlattı, ben de çocuklarıma Alex’i anlatacağım.”
Işte tam da bu yüzden yöneticiler, teknik direktörler tartışa dursun, asıl taraftar karar verir kimin efsane olup olmadığına.

Efsane olmayı kulübün önüne geçmek sanıyor sanırım başkan. O yüzden bu tepkisi, “iyi oyuncu ama efsane değil” yakıştırması. Lefter efsaneydi değil mi? O konuda bir problem yok, herkes aynı fikirde. Vefatıyla birlikte Şükrü Saraçoğlu stadında yapılan töreni hatırlayın hepiniz. Tabutuna sarılı Türk bayrağı ve Fenerbahçe bayrağını hatırlayın. İşte o’dur asıl gerçek. Bir kulübe ait efsane olmak, o kulüp olmaktır, o renkler olmaktır. Hem de toprağa girene kadar. Başkanı bilmem ama ben haftasonu heykel açılışında Alex’in gözyaşlarında gördüm o aidiyeti. Tıpkı attığı her golden sonra tribune koşmasında gördüğüm gibi. Ya da bundan 3 yıl once Lefter’i ziyaret etmesinde ve Lefter’in cenaze töreninde söylediği; “Söz verdim bu formaya değer verenlerin yapması gerekenleri yapmak ilk önceliğimdir” sözlerinde de gördüğüm gibi.

Bundan sonra bu filmin başrol oyuncusuna tek bir söz söylemek düşer bize:
Enseyi karartma Comandante Alex de Souza!


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Ayıp'Lar Ligi


Başladı başlayacak derken sessiz geçen Süper Lig’in ilk haftasından sonra, bu hafta gösterdi ki, batı cephesinde yeni bir şey yok. Yöneticiler aynı kafada, futbolcular aynı kafada, teknik direktörler aynı kafada; ve hepsinin beklentisi hala aynı:
“Güzel, temiz, fairplay çerçevesinde bir lig olsun. İçimizdeki çürük elmaları temizleyelim”
Oldu canım.

Önce Fenerbahçe ile başlayalım. O görüntü nedir allahaşkınıza sayın Başkan? Bir yanda maç devam ediyor, diğer yanda siz elinizde mikrofon, çocuğunu alıp, stadı doldurmuş kadın taraftarları azarlıyorsunuz. Taraftarın kürsüsü tribündür! O taraftar devletin kurumsal yapısına karşı dururken iyiydi, hoştu; teknik direktörün tercihini eleştirince mi kötü oldu? 
Bütün bir geçen yılı sıkıntı içinde yaşamış olan Fenerbahçenin, en son ihtiyacı olan şey, Alex-Aykut krizidir. Rakip teknik direktörler takımını, transferleri düşünürken, Aykut bir yıldır, şikeyle, Metris’le, Rıdvan’ın sözleriyle, camiayı bir arada tutma derdiyle uğraşıyor. Keşke o zaman da bir yönetici çıkıp mikrofonu eline alsaydı da, Aykut da “sadece” teknik direktörlük yapabilseydi. Diğer tarafta ise, Lefter’den sonra “heykelini dikmeye” karar verdiğiniz, sarı-lacivert renkleri hem yeteneği hem adamlığı ile çok iyi temsil etmiş bir oyuncu. Teknik direktör-yıldız oyuncu gerilimi zaman zaman her takımda olur, ancak Başkan mikrofon müdahelesi ile bunu içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Büyük camia olmak, büyük sorunları da kendi içinde sessizce çözebilmeyi gerektirir. Büyük camia olmak, taraftarın eleştirisine saygı duymayı gerektirir. Büyük camia olmak ne zaman nerede ne konuşacağını bilmekten çok, ne konuşmayacağını bilmeyi gerektirir. Doğrudur, kimse Fenerbahçeden büyük değildir. Futbolcular, teknik direktörler ve hatta çok parası olan Başkanlar bile gelir gider, değişmeyen tek gerçek, eleştirdiğiniz taraftarlar kadın/erkek o tribünde oturmaya devam eder. İşte o yüzden bir camiayı büyük yapan başkanı, futbolcusu değil, forması sırtında tribünde, caddede, mahkemede yerini alan taraftarıdır. İşte tam da bu yüzden çok ayıp ettiniz sayın Başkan…

Sanmayın ki tek ayıp buydu. Burak Yılmaz tartışmasız iyi bir oyuncu ancak diğer yandan da büyük düşünemeyen bir oyuncu. Bu kafayla bu ligde gol kralı olabilir, ancak hedefini Şampiyonlar Ligi’ne kurmuş Galatasaray’a zarar verir. Bugüne kadar adı, “sahte” penaltılar ile anılan bir futbolcunun, kariyerinin bundan sonraki döneminde bu imajı silmek için ekstra çaba göstermesi gerekir. Benim düşüncem Fatih Hoca bu konuda Burak’ı sıkı bir disipline alacaktır. Aksi takdirde Burak’ın Galatasaray’a yarardan çok zararı olur. Burak’ın penaltı için kendini yere atışı da bu haftanın 2. ayıbıydı.

Ama bu kadar da değil. Sırada 3. ayıp var ki, orada iğneyi kendimize batırıyoruz. Çok iyi mücadele eden Beşiktaş’ın taraftarının skora tepkisi çok normal. Ancak bir kaç sezon once aynı Burak Konyaspor’a el ile gol atarken hangi takımın formasını giyiyordu? “Benim futbolcumken herşeyi yapabilir ama başka takıma geçtiğinde eline, ayağına dikkat edecek” yaklaşımı ile mi iyi taraftar oluyoruz? Ya da o hatayı yapan futbolcu adına, sahte mesajlar hazırlayıp, bunları ortalığa yaymak mı iyi taraftarlık? Hepimiz “tencere dibin kara senin ki benden kara” kafasında olduğumuz sürece, bugün deplasmanımıza dokunanlar, yarın öbür gün başka nerelere dokunurlar belli olmaz…