abdullah avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abdullah avcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2016 Salı

Zirveye Tırmanış : Volkan Babacan

Bazı insanları tanıdıkça anlarsınız. Anladıkça seversiniz, sevdikçe ondan bir şey öğrenirsiniz. Çevresindeki her şeyden biraz cebine koyarak, doğru bildiği yolda yürümeye çalışan bir genç adam. Sessiz görüntüsünün altında aslında anlatacak çok sözü var. Tanıdığınıza memnun olacaksınız.




Boyu uzun olan sporcuların basketbolu tercih etmelerini beklemek gibi bir klişe vardır. Sen de bu boyla neden futbolu tercih ettin?
Aslında doğru söylüyorsun, ben de başta futbolla pek alakalı değildim. Okulda önce basketbol oynamaya başladım, çok da seviyordum. Bak sana şöyle söyleyeyim, mahallede maç yapan çocukların topu önüme geldiğinde, basket ayakkabılarım eskimesin diye ayağımla vurmaz, elimle alıp çocuklara geri atardım. Çocuk aklı o zaman basketbol bana salonda oynanan, üstünün başının kirlenmediği temiz bir oyun gibi geliyordu. Halbuki futbolda tozun toprağın içindesin. O derece ilgisizdim. Okulda sadece spor amaçlı basketbol oynuyordum, profesyonel sporcu olmak gibi bir niyet ne ben de ne de ailem de yoktu. Babam askerdi. Ben de askeri lise sınavlarına girip, hava harp akademisini kazanmayı hedefliyordum. Bu arada babam hayatı da öğreneyim diye beni bir akrabamızın yanına kuyumcu dükkanına çırak olarak yolladı. Yazları çalışıyordum ama para almıyordum, babam ay sonu harçlığımı veriyordu.

Peki futbola nasıl ısındın?
Bir gün müdür yardımcısı beni yanına çağırdı. O zaman 13 yaşımdayım, okulda da en uzun boylu benim. Okul futbol takımı seçiliyormuş, beni de kaleci olarak düşünmüşler. Tamam hocam dedim ama hiç istemiyordum. Ertesi gün okula gitmedim. Sonraki gün gidince sıkı bir fırça yedim. Baktım hala beni antrenmana çağırıyorlar, açık açık söyledim, “Hocam ben istemiyorum,” diye. Hocam, Ahmet Karsavurdan “Bu senin isteğinle olacak bir şey değil, bu bir okul takımı, sen de bu okulun bir öğrencisisin, dolayısıyla bu takıma katkı yapman gerekir.” Ben hala gönülsüzüm ama. Sonra beni tekrar yanına çağırdı. Bana bir çift eldiven ve krampon almış. Bir çocuğu tam can evinden vuracak hareket. Belki çok ufak bir şey ama birinin beni düşünmüş olması beni çok etkilemişti. Hala o hissi çok net hatırlarım. Öyle başladım.

Sonra basketbolu ne zaman bıraktın?
Bir süre ikisine de birlikte devam ettim. Futbol takımı olarak Antalya şampiyonu olduk. Penaltılar kurtardım. Okulda bir anda popülaritem arttı. Hocalar çok destek oluyor. Kazandığımız maçlardan sonra bizi yemeğe götürüyorlar. Bir çocuk için bunlar o yaşlarda çok cazip geliyor. Bir sene sonra basketbolu bıraktım. 

Futbolu profesyonel oynamaya da o Antalya şampiyonluğundan sonra mı karar verdin?
Evet, takımdan arkadaşlar Fenerbahçe’nin seçmelerine gidecekti. Ben de gitmek istedim ama seçilme fikri hiç kafamda yoktu. Arkadaşlarımla İstanbul’a gideceğim, dolaşacağım, ne güzel diye düşünüyordum. Seçmelerde Yavuz Şimşek ile tanıştım. 2-3 dakika bana top attı, sonra “tamam, duşunu al odama gel,” dedi. Gittim yanına, “Sen hiç bir şey bilmiyorsun,” dedi. Ben de o ana kadar kendimi Antalya’da iyi kaleci olarak görüyordum. Şampiyon olmuşuz falan, bir havalıyım. Pat diye öyle deyince bir an bozuldum. Sonra “Kalecilik tekniği olarak hiç bir şey bilmiyorsun ama fiziğin yeterli. Eğer akıllı olursan ve sana göstereceklerimi hayata geçirebilirsen iyi bir kaleci olabilirsin.” dedi. Ben o mutlulukla Antalya’ya ailemden izin almaya gittim.



DEREAĞZI’NDAKİ İKİNCİ GÜNÜMDE AİLEME “GELİN BENİ ALIN” DEDİM

Tahminimce o izin pek kolay çıkmaz...
Ne diyorsun, duyunca herkesin yüzü bir düştü, kimse istemiyor. Eyvah dedim. İki günüm var İstanbul’a geri dönmek için. Beni aldı bir panik. Bizim ailede bir alışkanlık vardır. Önemli bir karar alınıyorsa, akşam yemeğinde babam herkese tek tek fikrini sorar ve hep beraber karar verilir. O akşam da benim için oylama yapıldı. Kimse gitsin demedi. O yaşta benim başka bir şehirde yaşama fikrim bile dayanabilecekleri bir şey değildi. Benim bütün hayallerim yemek masasında söndü. Sonra akşam babam beni yanına çağırdı, gidebilirsin dedi. İnan ben “nasıl, neden” falan hiç bir şey sormadım. Karar değişir diye korkumdan. Sonra aradan yıllar geçince babam “Eğer biz sana o gün engel olsaydık sen ileride bize sitem edip, ben de bir Rüştü olacaktım dersen, ben o gün yerdim.” dedi.

Ailenden uzakta ilk gecen nasıl geçti?
Pek kolay günler değildi. Tesislerde, Dereağzı’nda kalıyordum. İlk gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün ailemi aradım. O zaman cep telefonum da yok. Yakında bir büfe vardı, oradan arıyordum. Ağlayacağım ama onlara belli etmeyeyim diye ağlayamıyorum. Konuşmanın yarısında ben dayanamadım, “Gelin beni alın ben yapamayacağım.” dedim. Sonra Yavuz Hoca’ya gittim, dönmek istediğimi söyledim. Hoca bana ne kadar şanslı olduğumdan, milyonlarca gencin orada olmak istediğinden bahsetti, hafiften de bir fırça attı. Ben tekrar ailemi arayıp dönmüyorum dedim. Yavuz Hoca’nın benim üzerimde emeği çoktur. Bugün evimde bir rahatım, altımda bir arabam varsa, bu hayatı yaşayabiliyorsam bu Yavuz Şimşek’in sayesindedir. Bunu da her söylediğimde tüylerim diken diken oluyor.

Fenerbahçe Türk futboluna ve Milli Takım’a önemli kaleciler kazandırdı. Bu konuda rakiplerinden bir adım öndeler. Neyi farklı yapıyorlar?
Engin İpekoğlu, Rüştü Reçber, Volkan Demirel peş peşe gelen Türk futbolu için önemli isimler. Bizim zamanımızda her sabah sadece bize özel kaleci antrenmanı yapıyorduk. O dönemde o yaş grubunda bunu yapan tek kulüp olabiliriz. Akşamları da takımın antrenmanına katılıyorduk. Bir de Fenerbahçe tercihini genelde yerli kalecilerden yana kullandı. Engin abi sakatlanınca, yabancı kaleci transfer etmektense Rüştü abiye şans verildi. Ve hep böyle devam etti.

Futbol aslında bir takım oyunu olmasına rağmen, kaleci olarak takımdan uzak ve bireyselsin. Çoğu zaman idmanlarınız bile ayrı. Kendini maç sırasında yalnız hissediyor musun?
Kaleci kötü gol yediği zaman kendini çok yalnız hisseder diye bir görüş vardır. Hatta kameralar o golden sonra direkt onun yüzüne fokus yaparlar. Bence öyle değil. Onlar beni koruyorlar, ben de onları koruyorum. O yalnızlık psikolojisini ben pek doğru bulmuyorum.


KÜÇÜK FARKLAR BÜYÜK SONUÇLAR DOĞURUR

Uzun süre baskı kurarak oynadığınız, topla buluşamadığın zamanlarda konsantrasyonunu nasıl sağlıyorsun?
Zaten kalecideki en büyük problem konsantrasyon. Kaleciler arasında çok büyük farklar olduğunu düşünmüyorum. Belli bir limitten sonra çok ufak farklar çok büyük detayları ortaya çıkarıyor. Mesela %95 konsantrasyonu, %96 yapabilmek seni rakiplerinden bir adım öteye taşıyabiliyor. Ben çok uzun süre topla buluşamadığım zamanlarda hep “şimdi çok zor bir top gelecek ve ben onu inanılmaz bir şekilde kurtaracağım.” hayalini kurarım.

Konsantrasyonunu geliştirmek için yaptığın özel bir çalışma var mı?
Milli takımda Alper Boğuşlu hocamızın bana söylediği ve kendime felsefe edindiğim bir şey var. İki sene önce Manisaspor’da oynuyordum, hedeflerim tabii ki burasıydı. Orada oynadığım zamanlar bir şekilde idare ediyordum ama artık yukardayım, zirveye yakın. Zirvede oksijen de daha az, daha soğuk üzerinde daha kalın bir şeyler giymen lazım, cebine ekstra yemek koyman lazım. Yani zirveye çıkmak ve kalmak istiyorsan donanımını artırman lazım. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Her şeyi cebime koymaya, biriktirmeye çalışıyorum. Her hafta düzenli gittiğim, hedeflerim hakkında ve nasıl ilerlemem gerektiği hakkında konuştuğum bir profesyonel var. Sadece saha içi diye de düşünme. İnsan ilişkilerinden sosyal yaşama kadar her konuda fikir aldığım biri. Çünkü sosyal hayatında yaşadığın sorunlar gün gelir profesyonel hayatını da etkiler. Hangi ortamda nasıl olmalıyım, hangi yönlerimi ön plana çıkarabilirim, mesela üç dakika konuşacaksam, o sürede herkese nasıl hitap edebilir, etkin mesaj verebilirim gibi konularda çalışıyorum.

Kalecilerin önsezisi kuvvetli olmalı derler. Bu doğuştan mı olur yoksa sonradan geliştirilebilir mi?
Ben kendi adıma önsezilerime dayanarak sahada bir şey yapmam. Çünkü her şeyin bir tekniği var. Ben karşımdaki oyuncuya bir tepki vermek için varım sahada. Oyuncuların vuruş anları, ayağını bastığı yerler, açıları bunlara odaklanırım, içimdeki ses o an başka bir şey dese bile. Çünkü o sesin beni yanıltma ihtimali her zaman var. Özellikle penaltı kurtarışlarında bu sezgi kelimesi çok kullanılır. Ama bence orada da yanlış ifade ediyoruz. O kurtarışta illa penaltı atan oyuncunun ya bir bakışını, ya destek ayağını yakalamak gibi saniyelik bir farkındalık demek daha doğru.

Sen idmanlarda penaltı atma çalışmaları yapıyor musun?
Çok güzel penaltı atan kaleciler var ama benim işim tutmak diye düşünüyorum, özel bir çalışma yapmıyorum.

Fenerbahçe’den Kayseri’ye kiralanma hikayende bir Türkiye Kupası finali var. Senin de kendi performansını pek beğenmediğin ve çok da eleştirildiğin. O süreçte neler hissettin?
Fenerbahçe’de oynadığım süre boyunca Beşiktaş’la kupa finalinde oynadığım gibi kötü bir maç oynadığımı hatırlamıyorum. O güne özel bir etken de yoktu. Bir anlık konsantrasyon kaybıydı belki bilmiyorum. Bundan sonra hiç kötü maç çıkartmayacak mıyım, elbette yine kötü maçlarım da olacaktır. O dönem Fenerbahçe Türkiye Kupası’nı kazanamayalı çok uzun yıllar olmuştu, o yüzden çok kıymetliydi. Aragones takımın başındaydı ve tüm grup maçlarında ben oynamıştım. Yani tam çıkarken çok sert bir düşüş yaptım. Böylesini ben de beklemiyordum.

Kayseri’de de pek forma şansı bulamadın...
Fenerbahçe maçında yediğim golden sonra çok acımasızca eleştirildim. Süleyman Hurma o zaman kulüpteydi, bana “Taraftarın çok baskısı var o yüzden seni oynatamayacağız.” dedi. Odadan çıktım televizyonda kadro dışı kaldığım haberini gördüm. Yani bana tebliğ etmeden önce basının zaten haberi varmış. Beni tanıyan herkes bilir, ben öfkesini, heyecanını, sevincini belli edebilen biri hiç olamadım. Hep içimde yaşarım. Kadro dışı kalmak insana çok gurur kırıcı geliyor. Ben de o noktada bir adım daha geri gelip, Manisaspor’a transfer oldum. Orada da takım ligden düştü.

O süreçte hiç bırakmayı düşündün mü?
Hiç düşünmedim. Her şeyin benim elimde olduğunu biliyordum. İki yıldır düzenli oynamıyordum. Hiç bir kulüp bu kadar uzun süre forma giymeyen bir kaleciyi transfer etmek istemez. Ben de Manisaspor’da ve PTT 1. Lig’de kalmaya karar verdim. O sene iyi geçti, play-off finali oynadık. Manisaspor kulübü çok saf, çok amatör duygularla, aile ortamı sunan bir kulüptür. Maddi anlamda bir şeylerin peşinde koşmayan, sevgiye saygıya çok kıymet veren insanlar çalışıyor orada. Sonra bir yıl daha geçirdim orada ve Başakşehir’e geldim.


EN İYİ KURTARIŞIMI DAHA YAPMADIM

Başakşehir’e gelmende Abdullah Avcı faktörü ne kadar?
Tamamen onun etkisiyle geldim. Hocanın yeri bende çok ayrıdır. Bu kulübe gelebilmek için can attım diyebilirim.

Sence hayatının kırılma noktası neresi?
Burası, Başakşehir.

Başakşehir bir proje takımı gibi. Geçen sezon ligi üç büyüklerin ardından dördüncü sırada bitirdi, bu sene de muhtemelen aynı istikrarını koruyacak. Senin ağzından burası nasıl?
Biz burayı evimiz gibi görüyoruz. Hem o sıcaklık hem de disiplin var. Bu yüzden kurallara uymak hiç gözümüzde büyümüyor. Mesela diğer kulüplerde arkadaşlar saat 10’daki idmana 9:30’da gelip, idman bitince duşunu alıp gidiyor. Biz iki saat öncesinde burada oluyoruz, kahvaltımızı burada yapıyoruz, ardından günlük toplantımız ve sonrasında idmana çıkıyoruz. İdmandan sonra da öyle hemen kaçmak yok. Öğle yemeğini yiyip, dinleniyoruz, birlikte vakit geçiriyoruz. Sonra eve gidiyoruz.

Abdullah hoca ile çalışmanın en iyi yanı ne?
Hoca samimiyeti ve mesafeyi çok iyi ayarlayabilen biri. Eğer onu iyi tanımaya çalışırsanız, size katacağı özellikle manevi değerler çok fazladır.

En iyi kurtarışın hangisiydi?
Daha yapmadım.

Yediğin ve unutamadığın gol hangisi?
Bilica Sivasspor’da oynuyordu. Ben de Fenerbahçe’de oynarken ondan bir frikik golü yemiştim. Bayağı güzel bir goldü.

Maçlardan önce bir uğurun var mı?
Sevdiklerimi aramadan çıkmam.

En büyük korkun ne?
Hep korktuğun şey başına gelir derler ya. İşte o laftan çok korkarım. Bir çocuğum olmasını çok isterim. Olmamasından hep çok korkarım.

Sence en kuvvetli olduğun ve geliştirmen gereken yönlerin neler?
Konsantrasyonumu daha da geliştirmem gerekir. Güçlü olduğum taraf ise, çok fazla her şeyi kafama takmama huyum. Fazla dert edinmem, hep önüme bakarım.

Refleks geliştirmek için yaptığın özel antrenmanlar var mı?
Refleks çok gelişen bir şey değil. Çünkü refleks bizim elimizde olmayan nedenlerle gösterdiğimiz tepkiler. Mesela ben yüzüne doğru bir şey atsam gözünü hemen kapatırsın. İşte o bir refleks. Kaleci müthiş bir refleksle top kurtardı denir. O yanlış bir tabir aslında. Onun yerine reaksiyon sürati demek daha doğru. Bu sürati geliştirmek algı antrenmanı yaparız. Çünkü algı reaksiyonu çok süratlendirir.

Salon egzersizi olarak neler yapıyorsun?
Fazla kilo ile çalışmaktansa kendi vücut ağırlığımı kullanarak çalıştığım egzersizler yapıyorum. Hem kuvvet kem de kuvvete dayalı çabukluk çalışması gibi düşünebilirsin. Yani düşük ağırlıkla 3x20 çalışıyorum.


BİR ARKADAŞIMA BENİMLE SANAT GALERİSİNE GEL DESEM GELİR Mİ?

Yakın vadede hedefin ne?
Avrupa’da oynamak. İngilizce öğrenmeye başladım. Hep hayal ediyorum, Avrupa’da bir kulüpte oynuyorum, basın toplantısına çıkmışım, yanımda tercüman olmadan konuşuyorum.

Diyelim jübile maçına çıkıyorsun, elinde mikrofon saha içinde tribünlere bir konuşma yapıyorsun. Ne dersin?
Dur yahu nereye gittin hemen. Daha on sene oynarım ve bir o kadar sürede düşünürüm o konuşmayı ben. Jübile falan hiç hayal etmedim ama herhalde bir teşekkür konuşması olur. Ve kısa olur sanırım, beceremem uzun konuşmayı. Bir de soyunma odasına girince kesin ağlarım. Umarım ben bıraktıktan sonra da uzun yıllar konuşulurum.

Kendine bir nasihat verecek olsan...
Duygularımı biraz daha gösterebilmeyi isterdim. Mesafeli gibi duruyorum ama insanlar beni tanıdıkça aslında sıcakkanlı olduğu anlıyor. Çok fazla arkadaşım yok. Aynı frekansı yakalayabileceğim insan çok az çevremde. Mesela resim ve sanata ilgim var. Ufak çapta bir koleksiyonum da var. Galeri gezerim. Şimdi bir arkadaşıma söylesem gelmez benimle. Ben Devrim Erbil’in atölyesine gider sohbet ederim bazen. Söylesem ben ne yapayım derler bana.

Şu ara ne okuyorsun?
pH mucizesi diye bir şey okuyorum. Hatta bu içtiğimiz sulara da bayağı takığım. Sporcu beslenmesine uzak bir konu aslında. Proteinlerin çok asidik olduğunu söylüyor. Yani temeli vücudumuzun alkalik olması üzerine kurulu.

Mucizelerle geçen İzlanda maçını anlatsana...
İnan o maçla alakalı hiç bir şey hatırlayamıyorum ben. Tek hafızamda kalan gol anı, Selçuk’un önden herkesin onun arkasından koşması.

Fatih Terim ile beraber çalışmak nasıl?
Hollanda maçı öncesi, ben çok stresliyim. Kaybetsek belki Avrupa Şampiyonası hayalleri bitecek. Soyunma odasındayız, hoca bir şeyler anlatıyor. Zaten biliyorsun hocanın maçtan önceki konuşmaları bir efsanedir, adeta gözümüzden ateş çıkartır. Konuşması bitti ama bana hiç bir şey söylemedi. Sonra tam çıkarken “Kaleci, sana bir şey söylemeye gerek yok sen yaparsın yapacağını,” dedi. Onun sadece bu tek cümlesi ve bunu söyleyiş tarzı bana öyle bir güven verdi ki, bütün heyecanımı aldı götürdü. Fatih Hoca işte bu yüzden farklı biri.

Hepimizin içinde milli duygular baskın. Sen kendi içindeki milli duyguyu nasıl anlatırsın?
Bu ülke için yapılan bir görev. Biz belki sadece spor anlamında bir misyon yükleniyoruz. Bu görev bana verildiği sürece en iyisini yapmaya çalışacağım. Çünkü benim bu vatana, bu yeşile, maviye, bu huzura, rahata en büyük borcum. Bugün bu bayrağı ben taşıyorum yarın başka bir arkadaşıma devredeceğim. Ama milli forma ve vatan sevgimizi hepimiz de aynı devam edecek.

Seni ne ağlatır?
Mutluluk.




Okuyucularımız halı sahada maç yaparken nelere dikkat etsinler

·      Frikik karşılarken,
Barajı iyi kurdurun, kapattığınız köşeyi sakın bırakmayın, yine de vuran kişi çok iyi vurduysa, o golü yemekten de gocunmayın.

·      Penaltı karşılarken,
Rakibinizin destek ayağının burnunun nereye baktığına dikkat edin.

·      Birebir karşı karşıya kaldığında,
Kendinizi ne kadar çok büyütebilirseniz büyütün. Kollarınızı, bacaklarınızı açın, kalede devleşin.



17 Aralık 2012 Pazartesi

Çünkü futbola Parçalı yakışır, Çubuklu yakışır...

Günlerdir "tutulan nefesler" nihayet dün 21:45 itibariyle bırakıldı. Bu yazı, derbi hakkında fakir futbol yüzünden konuşulacak, yazılacak pek birşey olmadığını iddia edenlere inat, "bu yerli el clasico ardından her zaman söylenecek sözler vardır" diyenlerden olduğum için yazıldı. Benim gibi düşünenler devam etsin, benimle okumaya geri kalanını...

Her Galatasaray - Fenerbahçe maçı futbol tarihine yazılan bir hikayedir. Bu maç da öyle oldu. Bu maç belki devre arasında takımların yapacağı transferleri belirleyecek, belki de teknik direktörlerin takım başındaki kaderini. Maçın teknik analiz kısmına bakınca, az pozisyonlu, temposuz mücadeleden uzak bir maç olduğu gerçek. Bunda en büyük neden her iki takımın da forvetlerinin etkisiz kalması. Bir yanda tek başına kalıp, Semih ve Dany arasına sıkışan Sow, diğer yanda rakip stoperlerin pozisyon fırsatına müsaade etmediği Burak ve Umut. Ve bunun doğal sonucu olarak "futbol adına fakir bir geceydi, hiç pozisyon yoktu" yorumları...

Futbol sadece pozisyon zenginliği demek değildir. Bazen bir maçtan çıkan sonuçlar ileride izlenecek güzel futbolu doğurur. Bu işte öyle bir maçtı.

Fenerbahçe ciddi anlamda Alex'in eksikliğini hissediyor. Maalesef bu sezon ligin ilk 10 sırasındaki takımlar içinde en az gol atan takım. Herkes Baroni'den beklenti içinde ancak "o da bir Alex değil." Üç orta sahasının yıl boyunca atabilecekleri  gol ise toplasan 10'u geçmez. 10 milyon euro harcanan Meireles ve Mehmet Topal ile (hatta yanlarına bir de Sezer'i ekleyin isterseniz) bu sorun hallolmaz. Fizik olarak güçlü, adam geçebilen oyuncu lazım Fenere. Şu an bu özelliklere en yakın biraz Caner var. Aslına bakarsanız yine başladığımız noktaya döndük. Yani:
Peki ya Alex gitmemiş olsaydı?
Bugüne kadar bu soruyu taraftar hep kendi kendine sorup duruyordu. Ancak dün akşamdan sonra başkan ve teknik ekip de "acaba" demiş midir, merak ediyorum. 
Bir vakit Abdullah Avcı'ya bir maç sonrası "istifayı düşündünüz mü?" diye sormuştu bir gazeteci. Hoca da "İstifayı düşündüğünüz anda takımla bağınız kopmuş demektir. Hiç beklememek gerekir" demişti. Bu sezon Fenerbahçedeki temel sorunlardan birine belki de işaret ediyor Milli Takımlar Teknik Direktörünün bu sözleri. Eğer devre arası istenen transferler yapılıp, yine de bir tıkanıklık yaşarsa Fenerbahçe, o zaman fatura kime kesilmeli? 

Galatasaray kazanan taraf olduğu için bugün daha rahat uyandı. Bunda Selçuk'un frikiğinin payı büyük. Sanırım ortaokuldaydım, Trabzonsporlu Hami Mandıralı ve o akıl dolu frikikleri ile tanıştığımda. Benim için futbol izlerken onun yerini şimdi Selçuk aldı. Zeki ve ayak içiyle çok sert vuran bir oyuncu. Tek başına bir takımın yolunu değiştirebilecek yeteneğe sahip. Hani yurtdışına gitse, biz de gururla izlesek diye geçiriyor insan içinden. Selçuk ne kadar tablonun renkli, güzel tarafı ise; diğer yanda taraftarın aklında karamsar bulutlar dolaştıran bir de Amrabat gerçeği var. Fatih Hoca, Amrabat'ı iyi bulduğunu söylemiş olsa da, ben katılmıyorum. Sezon başından beri katkısı sorgulanır. Amrabat'tan beklenti ne? Adam geçmek, çalım atmak, asist yapmak, pozisyona girmek hatta yeri geldiğinde şut atmak. Hangisini hakkını vererek yaptı bugüne kadar? Uzun dönemde başarı için, işler iyi giderken kendini eleştirmek daha kolay olabilir. Şampiyonlar ligi öncesi Galatasaray kendini daha çok eleştirirse, taraftarını da o kadar çok mutlu edebilir.

Taraftar demişken... Galatasaray taraftarı bu koreografi işini iyi çözdü. İçinde küfür olmadan, hem rakibi kızdıran hem espri dolu pankartlar açıyorlar. Buraya kadar herşey iyi hoş. Ancak halen bitmek bilmeyen Volkan Demirel öfkesi nedir? Sarı kırmızılı taraftarlar şu gerçeği görmezden geliyor. Küfür edilerek protesto edilen Volkan, sadece rakip takımın değil aynı zamanda milli takımın da kalecisidir. Ayyıldızlı forma ile bizi başarıya taşıdığında sevinmeyecek misiniz? Volkan iyi Fenerbahçeli, tıpkı sizlerin iyi Galatasaraylı olması gibi. Sırf bu sebepten bile daha fazla hoşgörüyü hakediyor.

Aynı hoşgörü Gökhan Gönül için de geçerli. Gökhan maç sonu Fatih Hoca'ya sarıldı diye onu eleştiren Fenerbahçeliler, bilmez mi ki milli takım zamanından ikisinin birbirine olan düşkünlüğünü. Fatih Hoca'ya sarılmak Gökhan'ı daha mı az Fenerli yapar yoksa sahadaki iyi futbolunu mu unutturur... Armayı öpmek değil terletmek makbüldür. 90 dakika boyunca çubukluyu terleten bir adama kendi taraftarının bu hoşgörüsüzlüğünün sebebi nedir? Yakışır mı?

Dünkü derbiyi beğenmeyen, kısır bulanlara inat, ben beğendim. Yıllar geçti, takımların renkleri, formaları değişti. Ne futbolcular, ne teknik direktörler geldi geçti. Ama dün bir kez daha gördük ki, çubuklu ve parçalı değişmedi. Gözlerinizi kapatın ve bugüne kadar sarı lacivert çubukluyu, sarı kırmızı parçalıyı terleten bütün o sizin "adamlarınızı" düşünün. İşte sırf bunun hatırına bile ben dünkü el clasico'yu beğendim. Saygılar olsun...

15 Ekim 2012 Pazartesi

Milli Takım mı? Yanar döner meyva tabağı mı?


Hatırlar mısınız bir ara Rijkaard diye “bir adam” uğramıştı buralara. Kısa süren Türkiye kariyerinde, giderken şöyle bir dönüp:
“Aslında her şeyden biraz var Türk futbolunda ama hiçbirşeyden tam yok”
demişti de, biz “ne diyor bu adam, zaten Barselona’da da başarılı değildi” deyip kulak tıkamıştık. Hatta aynı adama bir gün basın toplantısında;
  • -    Kafanızda bir b planı var mı? diye sormuştuk da,
  • -   Önce a planımızı geliştirmeliyiz, cevabını alınca futbol bilgisinden şüphe edip, dönüp arkamızı gitmiştik.


Aradan zaman geçti, biz hala alfabenin harflerinden plan yapıp, sahaya sürme derdindeyiz. Türk futbolundaki istikrarsızlığı eleştiriyoruz ancak her gelen hocanın başını yemeye de devam ediyoruz.

Herkesin emeği ile artık öyle bir noktaya geldik ki, kulüpçülük Milli Takım’ın önüne geçti, taraftarda da Milli Takım duygusu kalmadı. Önce Volkan TT Arena’da ıslıklandı, sonra Hamit Şükrü Saraçoğlu’nda. Son olarak da ülkesine dönen Alex için milli maçta tezahürat yaptık. Alex’i hepimiz seviyoruz, ancak bu sevgi gösterisinin yeri milli maç değildir. Milli takım taraftarı olmak ile kulüp takımı taraftarı olmayı sonunda karıştırttılar bize. Ne de olsa asıl sorun milli takımın kadrosunun hangi kulüplerden yapıldığı değil mi? Uyan ey taraftar, biz uzun zamandır ne vuruyoruz, ne parçalıyoruz, ne de bir maç kazanıyoruz.

Ama panik yok. En iyi yaptığımız şeyi yapıp, yine işin kolayına kaçtık ve bir kurban bulduk nasıl olsa: Abdullah Hoca. Vizyonu yok, korkak, bir de takımı 4,2,3,1 oynatıyor. Tamam işte oldu. Hoca’dan kurtulursak, Türk futbolu yükselişe mi geçecek, dünya kupasında yarı final mi oynayacağız? Yerine hangi hoca gelecek de futbolumuz kurtulacak? Ne zaman “kaliteli oyunculardan kurulu” milli takım, “kalitesi yok ama iyi takım” olan rakiplerine üstünlük sağlayacak?

Kimse kusura bakmasın, milli takımın aldığı sonuçların sebebi tek başına Abdullah Hoca değildir. Bir türlü top alamayan Umut’tan, hücumda etkisiz Hamit’ten, sadece topa basıp geriye ya da yana dönen Mehmet Topal’dan, stoperlerin kronikleşmiş hatalarından da bahsedelim ister misiniz? Ya da istikrarlı bir oyun anlayışını bütün sezona yayamayan futbolcuları da konuşalım. Bir türk futbolcu geleneğidir sezona bomba gibi başlayıp 6.-7. haftada düşüşe geçmek. Her ülkenin futbolcusu sakatlanır, ancak bir tek bizimkiler “müzmin” sakattır.

Türk futbolunun bir oyun anlayışı yok diyenler yanılıyor; ezbere oynamak ve saha içinde alternetif çözümler üretememek türk futbolunun karakteridir. Parolamız her zaman mutlak galibiyet, hedefimiz daima grup liderliğidir.

Bir de siz benim sürekli Türk Milli Takımı dememe bakmayın, gruptan çıkana kadar hepimiz Hollandayız…