aykut kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aykut kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2013 Pazartesi

İnanmadığın savaşı kazanamazsın


İnanmak önemlidir. Bunun üzerine bir sürü özlü söz var. Onları sıralayıp sıkmak değil niyetim sizi. Ancak Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçından beri durup durup söylediğim tek bir şey var, o da “inanmak önemlidir.”

Hafta içinde Aykut Hoca’nın yaptığı açıklamalar, Fenerbahçe’nin kaybettiği 3 puan adına çok önemliydi: “Bir tercih hakkım olsa 3 kupada mücadele etmek yerine UEFA’yı seçerdim. Futbolcularım bir tek hedefe konsantre olmaktansa hepsine konsantre olmayı seçtiler. Açıkçası oyuncularım sürükledi beni bu üç kulvara. Seçim yaptırmadılar."

Gençlerbirliği karşısındaki mental olarak hazır olmayan Fenerbahçe’yi izledikten sonra, Aykut Hoca’nın bu sözleri biraz daha önem kazandı. Ilk yarım saat dışında etkisiz oynayan Fenerbahçe, ikinci yarı koşmayı bırakın saha içinde adeta ruh gibi yürüdü. Sezonun özellikle ikinci yarısında Fenerbahçe’nin oyun yapısında hiç alışık olmadığımız, pas bağlantılarında ve ikinci bölgede kırılgan bir oyun anlayışı sergiledi. Yana, geriye al-ver yapmaktan öte gidemeyen ancak maç bitene kadar sahada kalan Meireles, son 3-4 maçtır sahada kendini gösteremeyen Cristian, ikili mücadeleye giremeyen Yobo ve bir de bunlara tüm hatlarıyla defans yapan Gençlerbirliği eklenince sonuç ortada.

Ancak asıl mağlubiyete zemini Aykut Hoca’nın tercihleri hazırladı. Hoca ligin ilk yarısında tercih ettiği, çok eleştirilen Fenerbahçeyi sahaya sürdü. Adeta bile bile lades. Hızlı giden bir arabada aynı anda hem gaza hem frene basarsan, arabanın kontrolden nasıl çıkacağını dün Aykut Hoca tatbiki olarak gösterdi. Webo ve Sow birlikte çift forvet sahada olsa ve Fenerbahçe yine de kaybetmiş olsa, eminim kimse hocayı eleştirmeyecekti. Hadi diyelim Sow hala sakat o zaman takım Webo-Semih ile niye başlamıyor? Madem Sow hazır değil, neden 18’de? Ya da madem oyuna sokacaksın neden 60. dkya kadar bekliyorsun? Veya neden maça en azından onunla başlayıp, sonradan dinlendirmek için çıkarmıyorsun? Daha da kritik soru, devre arasında soyunma odasına 2-0 mağlup giren takım, dönüşte neden hiçbir değişiklik olmadan sahaya çıkıyor?

Bu sorular uzar gider. Sanki dün akşam formsuz olan Fenerbahçeli futbolcular değil, Fenerbahçe teknik direktörüydü. Maç içi taktik anlayışı ve maç sonu açıklamalarıyla daha evvel kendisinin eleştirdiği konuları, şimdi kendisinin gündeme getirmesi son derece lüzumsuz oldu. Hoca bir de “Bugünkü maçta şampiyonluğu yitirmedik. Bugünkü maç son nokta oldu. Şampiyonluk yarışını ilk yarıda bitirdik.” dedi, ki buna da katılmıyorum. Fenerbahçe takımı ligin ikinci yarısı mücadeleci, izlemesi keyifli bir futbol oyunu ortaya koydu. Dün akşama kadar da şampiyonluk yarışında en az rakibi Galatasaray kadar söz sahibiydi. Ancak daha takımın hocası şampiyon olacaklarına inanmazken takım nasıl şampiyon olsun. Işte bu yüzden inanmak önemli.

Inanmak ne kadar önemli Fuat Çapa da gösterdi. 94 doğumlu, Süper Lig’de ilk maçına çıkan çok yönlü solak stopper Ahmet Çalık’a inanarak sadece maçı değil, aynı zamanda bu genç futbolcuyu da kazandı. "Siz onlara güvenmezseniz, kendilerini nasıl gösterecekler" diyerek “Gençler”birliği’nin adına yakışan bir hareketle Ahmet’i kazandırdı.

Şimdi inanma sırası bizde. U20 Dünya Kupası’nda ülkemizi temsil edecek kadroda yer alacak Ahmet’e ve perşembe günü Benfica karşısında yarı final oynayacak Fenerbahçe’ye. Çünkü herşey inanmakla başlar.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Fenerbahçe Taraftarının Nefesi


Bu sezon Fenerbahçe’nin galibiyet parolası sanki “oyunu çevirmek” üzerine kurulmuş. Ceza sahasına gelen ilk toptan gol yemek ve sonra kapanan bir rakibi açmak için canhıraş mücadele etmek... 90 dakika sonunda kazanan taraf olduğu sürece bu modelde pek bir sorun yok. Ancak ligin sonlarına yaklaşırken, Fenerbahçe bu riskli oyun anlayışla her an derede boğulabilir.

Aykut Hoca’nın başlangıç kadrosu yine eleştirilmeye müsaitti. Geçen haftanın en etkili adamlarından biri olan Cristian ve oynadığı her maça hareket kazandıran Sow rotasyona uğramıştı. Yerine ise haftalardır oynamayan Stoch sahadaydı. Bu kadronun beklenen bir neticesi olarak, pozisyon üretmekte zorlanan bir Fenerbahçe, etkisiz bir orta saha... Bu maç futbola yeni başlayanlara çift santrforun oyunu nasıl değiştirdiğini anlatmak için ders niteliğinde.

Sow’un Fenerbahçe’nin santrforu olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz değil mi? O halde Fenerbahçe her maça onunla başlamak zorundadır. Zira biz, şu "sıkışık maç trafiği" sitemlerini yıllardır duymaktan bıktık. Bundan 15 sene evvel, İngiltere ya da İspanya ligini sadece gazetelerden sonuçlarını öğrenerek takip ederken, bu “yoğun” maç trafiği bahanesine aldanıyorduk. Ancak herkesin artık dünyanın her ligini düzenli izleyebildiği bir futbol dünyasında, bu bahane buram buram naftalin kokuyor.

Sow ve Cristian sonrası Fenerbahçe’nin oyun sistemi birden, “kaybettiği topa bile basan” bir takıma dönüştü. Aralarındaki mesafeyi kısa tutarak, sık sık yer değiştiren Webo ve Sow, o güzel filmin güzel adı gibi bir oyun izletti bize: Dar alanda kısa paslaşmalar. Bu ikili birlikte oynadığında rakip defansları çözebilecek, hareketli bir takım haline geliyor Fenerbahçe. Yanında Sow olan bir Webo da, daha çabuk rakip stoperlerin önüne geçip tamamlayıcı vuruşlar yapıyor. Hele bir de bu ikili Cristian ve Emre gibi oyunu dikine taşıyan orta saha oyuncuları tarafından beslenirse, kaymaklı ekmek kadayıfı. Fenerbahçe’de o bölgede tek bir eksiklik kaldı, o da, çok koşan ama bir türlü bu koşuları pas üretkenliğine çeviremeyen Kuyt. Bakalım o ne zaman verimli bir oyun ortaya koymaya başlayacak?

Bu, oyunu çevirmek üzerine kurulu yeni modelin işe yaraması için çift santrfor, yerinde değişiklikler ya da iyi bir orta saha ne yazık ki tek başına yeterli değil. Bu tip modellerin en kilit noktası seyirci desteği. Taraftar 60 dakika etkisiz oynayan takımı desteklemeyi bırakıp, dönebilirdi. O zaman Fenerbahçe son 30 dakika istediği kadar pres yapsın yine de çeviremeyebilirdi maçı. Müthiş bir destek vardı dün taraftardan. Top belki onların ayağına değmedi, ancak sarı lacivertlilerin en az 2 golünü onlar attı. Topu rakip kaleye gönderen ateşli rüzgar, aslında Fenerbahçe seyircisinin nefesiydi.

18 Şubat 2013 Pazartesi

"Top bizdeyken onlar gol atamaz"


Teknik direktörleri bir takımın başına ilk geldiklerinde genellikle politikacılara benzetirim. Politikacılar nasıl ki, halkın duymayı tercih edeceği vaadleri arka arkaya sıralıyorsa, teknik direktörler de taraftarları mutlu edecek sözler verir.

Tolunay Hoca birkaç hafta önce Trabzonspor ile anlaştığında, hedeflerinin Türkiye Kupası’nı kazanmak olduğunu, Trabzon şehrini iyi tanıdığını, şehrin dinamiğini takımın ruhuna yansıtacağını söylemişti. Daha erken belki konuşmak için, ancak şu açık ki, takıma yansıyan bir ruh falan yok. Sorun Fenerbahçe’den 3 gol yemek değil. Karşında Türkiye’nin en önemli kulüplerinden biri var, yenilebilirsin. Ama kaybedemezsin. Saha içinde mücadeleyi, takım ruhunu, kimliğini hiçbir profesyonel sporcunun kaybetmiyor olması gerekir. Takım hiçbir şey yapamıyorsa kendi arasında dayanışma ve yardımlaşma yapabilmeli.

Çok değil, birkaç hafta önce Fenerbahçe’yi eleştiriyorduk. Aykut Hoca’nın 4-4-2 mi yoksa 4-2-3-1 mi oynatması gerektiğini tartışırken, dün takım hiçbiri ile değil 4x4lük oyun sistemi ile oynadı. Emre ve Webo’nun takıma katılmış olmaları, herkesin oyun anlayışını olumlu etkilemiş. Webo ve Sow uyumu her geçen gün daha da belirginleşiyor. Ancak dün akşam Fenerbahçe’nin güzel futbolunun en önemli adamı Mehmet Topal idi. Ligin en iyi ön liberosu olabilir Topal. Defansta Egemen ve Bekir de çok iyiydi. Halbuki ikisi de aynı stoperler değişen birşey olmadı. Tek fark önlerinde Mehmet Topal gibi defans güvenliğini sağlayan önemli bir adamın olması. Mehmet’in sadece defansa değil, orta sahada Emre’nin de oyununa da katkısı büyük. Maçı kazandıran orta sahadır. Mehmet-Emre-Cristian bu iyi oyun ve isabetli top dağıtımı ile Fenerbahçe’ye daha çok maç kazandırır.

Johan Cruyff’un futbol literatürüne geçen basit ama önemli bir sözü vardır; “Top bizdeyken onlar gol atamaz” diye. Dün Fenerbahçe’de var olan, Trabzonspor’da ise eksik olan işte bu sözdü. Neredeyse hiç pas yapamayan bordo maviye karşın hiç boş alan bırakmayan sarı lacivert.

Trabzonspor’da işler zor. Taraftar dün yönetimi de istifaya davet etti. Haksızlar mı? Bence değil. Bazen kan değişimi sadece teknik direktörlük için değil, yönetim için de gerekir. Geçtiğimiz hafta tüm dünya Papa’nın istifasını konuştu. Sanırım papalık mevkiinde başarısızlık diye bir tanım yoktur, zaten istifa sebebi de “yaşlandım” idi. Sahi bu arada Sadri başkan kaç yaşında?

4 Şubat 2013 Pazartesi

"Ne olacak bu Fener'in hali?"


Fenerbahçe rakiplerinin puan kaybettiği hafta, kendi sahasında Sivas’a mağlup olunca, şampiyonluk yarışında ciddi bir yara aldı. Bu sene şampiyonluk kaçabilir. Bırakın kaçsın. Avrupa’da başarı elde edilemeyebilir. Bırakın, edilmesin. Bunların hepsi tolere edilebilir. Ancak asıl önemli olan, bu kulübün değerleri ve duruşu değişiyor, yıpratılıyor. İşte bunu göz ardı etmemek lazım.

Neresinden tutsan elinde kalan bir sistem-sizlik içinde Fenerbahçe. 13 maçtır üst üste gol yiyor. Volkan gibi büyük bir adanmışlıkla oynayan kaptanın morali bozuk, performansında düşüş var. Kariyerinde yemediği golleri yiyor. Teknik direktörünü ve takım içi bütünlüğü korumak için ekrana çıkıp, “bütün suç bizde” diyen kaptan, bugün kaptanlık bandını vermek zorunda kalıyor.

Peki, Volkan’da bir sıkıntı var belli. Stoperler onun yükünü hafifletiyor mu? Doğru, diyeceksiniz ki, Bekir mi yoksa Egemen mi adam tutacak, kaleye yaklaştırmayacak. Yobo da daha gelmedi. Eee zaten teknik direktörünüz de alternatif üretmek yerine, elinde ki mevcut en iyi stoper Mehmet Topal’ı tercih etmeyerek, küstürmeyi tercih etmiş. Şaşırılacak bir şey değil; gol yemek, maç kaybetmek. Ileride forveti hızlı olan her takım Fenerbahçe defansını kolaylıkla geçer. Ki gördük… Eneramo 65 metre tek başına koşuyor, 2 defans oyuncusunu geçiyor ve Fenerbahçe’de kimse bu oyuncuyu kesemiyor. Merakım şu, Aykut Hoca defans oyuncularına, “bu adam hem hızlı hem de cüsseli, faul yaparak durdurmaya çalışmayın. Top daha bu adama gelmeden siz topu kazanacaksınız. Ancak böyle etkisiz hale getirebilirsiniz.” demedi mi? Eneramo golleri, Fenerbahçe’nin düşünce yapısı zafiyetidir.

Herkes Fenerbahçe üretemiyor diyor. Nasıl, kimle üretecek ki? Takımı ileriye taşıması beklenen oyuncular kim? Cristian? Meireles? Ikisi de çalım atmıyor, dribling yapmıyor, gol pası desen zaten atmıyor. Yanlarına bir de Kuyt’u eklersen, üçü birlikte ancak bir verimli oyuncu yapıyor. Bu tablo kötü, tamam. Ama daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bu üçlünün 90 dakika oynamış olması. Kuyt uzun zamandır kötü değil, çok kötü. Ancak 34 maç ile takımın en çok forma giyen oyuncusu. Bir de üzerine penaltı atmasına müsaade ediliyor. “Her yıldız oyuncu penaltı kaçırabilir” sözünün arkasına sakın saklanmayalım. Formu bu kadar kötü bir oyuncuya penaltı attıracağıma kalecime attırırım o penaltıyı daha iyi.

Daha sıralarsak hataları; bütün kornerleri Emre’nin kullanmasından tutun da, Webo’nun gelişiyle, iyi oynayan bir santrafor olan Sow’u rakip kaleden uzaklaştırmaya, çok forvetten ne anladığımıza kadar gider.

Takımın tüm oyuncuları fedakarlık yapıp, “asıl suç bizde” demişti. Ancak ben katılmıyorum. Fenerbahçe’de bütün sıkıntı yönetim ve teknik direktör vizyonunda. Teknik direktörün ideal kadro oluşturamıyor, futbolculardan verim alamıyor, daha da kötüsü oynatamadığı oyuncunun, takımın ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın biletini kesiyor. Yönetim Emre’yi apar topar gönderiyor, çok değil 6 ay sonra geri almak için çaba ve para harcıyor. Madem bu oyuncuya ihtiyacın vardı, neden gönderiyorsun? Madem bu oyuncuyu takımda istemiyordun neden geri çağırıyorsun? Hepimiz şunu kabul edelim, bugün aklı başında Fenerbahçeli olan herkes Alex’i de geri almak istemez mi? Alex’li Fenerbahçe daha üretken bir takım değil miydi? O zaman Fenerbahçe yönetimi yanlış kararlar veriyor diyebilir miyiz? Bence deriz.

Bu kadar kargaşanın içinde Fenerbahçe’de tek güzel giden şey taraftar. Herşeye rağmen harika bir destekle başladı maça taraftar. Ve bu sezonun en centilmen pankartını açtı tribünde: “Geçmiş olsun Bektaş Çalımbay, Baban babamızdır Rıza Hoca”.

Takım tutmak gönül işidir, gönlün aklı çelmesidir. Takım yönetmek akıl işidir, aklın gönüle üstün gelmesidir. Takımı destekleyenlerin gönlünün ne kadar geniş olduğunu açılan o pankartla gördük. Takımı yönetenler mi? Onların da aklının ne kadar karışık olduğunu her geçen gün daha da iyi görüyoruz.




http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/10/baskan-soyle-fenerbahce-nerede.html
http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/09/comandante-alex-de-souza.html

17 Aralık 2012 Pazartesi

Çünkü futbola Parçalı yakışır, Çubuklu yakışır...

Günlerdir "tutulan nefesler" nihayet dün 21:45 itibariyle bırakıldı. Bu yazı, derbi hakkında fakir futbol yüzünden konuşulacak, yazılacak pek birşey olmadığını iddia edenlere inat, "bu yerli el clasico ardından her zaman söylenecek sözler vardır" diyenlerden olduğum için yazıldı. Benim gibi düşünenler devam etsin, benimle okumaya geri kalanını...

Her Galatasaray - Fenerbahçe maçı futbol tarihine yazılan bir hikayedir. Bu maç da öyle oldu. Bu maç belki devre arasında takımların yapacağı transferleri belirleyecek, belki de teknik direktörlerin takım başındaki kaderini. Maçın teknik analiz kısmına bakınca, az pozisyonlu, temposuz mücadeleden uzak bir maç olduğu gerçek. Bunda en büyük neden her iki takımın da forvetlerinin etkisiz kalması. Bir yanda tek başına kalıp, Semih ve Dany arasına sıkışan Sow, diğer yanda rakip stoperlerin pozisyon fırsatına müsaade etmediği Burak ve Umut. Ve bunun doğal sonucu olarak "futbol adına fakir bir geceydi, hiç pozisyon yoktu" yorumları...

Futbol sadece pozisyon zenginliği demek değildir. Bazen bir maçtan çıkan sonuçlar ileride izlenecek güzel futbolu doğurur. Bu işte öyle bir maçtı.

Fenerbahçe ciddi anlamda Alex'in eksikliğini hissediyor. Maalesef bu sezon ligin ilk 10 sırasındaki takımlar içinde en az gol atan takım. Herkes Baroni'den beklenti içinde ancak "o da bir Alex değil." Üç orta sahasının yıl boyunca atabilecekleri  gol ise toplasan 10'u geçmez. 10 milyon euro harcanan Meireles ve Mehmet Topal ile (hatta yanlarına bir de Sezer'i ekleyin isterseniz) bu sorun hallolmaz. Fizik olarak güçlü, adam geçebilen oyuncu lazım Fenere. Şu an bu özelliklere en yakın biraz Caner var. Aslına bakarsanız yine başladığımız noktaya döndük. Yani:
Peki ya Alex gitmemiş olsaydı?
Bugüne kadar bu soruyu taraftar hep kendi kendine sorup duruyordu. Ancak dün akşamdan sonra başkan ve teknik ekip de "acaba" demiş midir, merak ediyorum. 
Bir vakit Abdullah Avcı'ya bir maç sonrası "istifayı düşündünüz mü?" diye sormuştu bir gazeteci. Hoca da "İstifayı düşündüğünüz anda takımla bağınız kopmuş demektir. Hiç beklememek gerekir" demişti. Bu sezon Fenerbahçedeki temel sorunlardan birine belki de işaret ediyor Milli Takımlar Teknik Direktörünün bu sözleri. Eğer devre arası istenen transferler yapılıp, yine de bir tıkanıklık yaşarsa Fenerbahçe, o zaman fatura kime kesilmeli? 

Galatasaray kazanan taraf olduğu için bugün daha rahat uyandı. Bunda Selçuk'un frikiğinin payı büyük. Sanırım ortaokuldaydım, Trabzonsporlu Hami Mandıralı ve o akıl dolu frikikleri ile tanıştığımda. Benim için futbol izlerken onun yerini şimdi Selçuk aldı. Zeki ve ayak içiyle çok sert vuran bir oyuncu. Tek başına bir takımın yolunu değiştirebilecek yeteneğe sahip. Hani yurtdışına gitse, biz de gururla izlesek diye geçiriyor insan içinden. Selçuk ne kadar tablonun renkli, güzel tarafı ise; diğer yanda taraftarın aklında karamsar bulutlar dolaştıran bir de Amrabat gerçeği var. Fatih Hoca, Amrabat'ı iyi bulduğunu söylemiş olsa da, ben katılmıyorum. Sezon başından beri katkısı sorgulanır. Amrabat'tan beklenti ne? Adam geçmek, çalım atmak, asist yapmak, pozisyona girmek hatta yeri geldiğinde şut atmak. Hangisini hakkını vererek yaptı bugüne kadar? Uzun dönemde başarı için, işler iyi giderken kendini eleştirmek daha kolay olabilir. Şampiyonlar ligi öncesi Galatasaray kendini daha çok eleştirirse, taraftarını da o kadar çok mutlu edebilir.

Taraftar demişken... Galatasaray taraftarı bu koreografi işini iyi çözdü. İçinde küfür olmadan, hem rakibi kızdıran hem espri dolu pankartlar açıyorlar. Buraya kadar herşey iyi hoş. Ancak halen bitmek bilmeyen Volkan Demirel öfkesi nedir? Sarı kırmızılı taraftarlar şu gerçeği görmezden geliyor. Küfür edilerek protesto edilen Volkan, sadece rakip takımın değil aynı zamanda milli takımın da kalecisidir. Ayyıldızlı forma ile bizi başarıya taşıdığında sevinmeyecek misiniz? Volkan iyi Fenerbahçeli, tıpkı sizlerin iyi Galatasaraylı olması gibi. Sırf bu sebepten bile daha fazla hoşgörüyü hakediyor.

Aynı hoşgörü Gökhan Gönül için de geçerli. Gökhan maç sonu Fatih Hoca'ya sarıldı diye onu eleştiren Fenerbahçeliler, bilmez mi ki milli takım zamanından ikisinin birbirine olan düşkünlüğünü. Fatih Hoca'ya sarılmak Gökhan'ı daha mı az Fenerli yapar yoksa sahadaki iyi futbolunu mu unutturur... Armayı öpmek değil terletmek makbüldür. 90 dakika boyunca çubukluyu terleten bir adama kendi taraftarının bu hoşgörüsüzlüğünün sebebi nedir? Yakışır mı?

Dünkü derbiyi beğenmeyen, kısır bulanlara inat, ben beğendim. Yıllar geçti, takımların renkleri, formaları değişti. Ne futbolcular, ne teknik direktörler geldi geçti. Ama dün bir kez daha gördük ki, çubuklu ve parçalı değişmedi. Gözlerinizi kapatın ve bugüne kadar sarı lacivert çubukluyu, sarı kırmızı parçalıyı terleten bütün o sizin "adamlarınızı" düşünün. İşte sırf bunun hatırına bile ben dünkü el clasico'yu beğendim. Saygılar olsun...

3 Aralık 2012 Pazartesi

Teknik Direktör mü Hoca mı? Şarap mı Şampanya mı?


İçkilerin primadonnası* hiç kuşkusuz Şampanya’dır. ‘Kralların şarabı, şarapların kralı’ sloganı da, Rönesans dönemi Avrupasında, krallarının içtiği tek içki olmasından dolayı şampanyayla özdeşleşmiştir.
Şampanyanın serüveni Paris’e 140 km uzaklıkta bulunan Champagne bölgesinde başlar… 1700’lü yıllar savaş dönemiydi. İnsanlar savaşta ölüp, geri dönmeyeceklerini düşünerek, mal varlıklarını kiliseye bağışladı. Böylece bağcılık aynı zamanda şarapçılık da kilisenin eline geçti. Dom Perignon, Champagne bölgesinde bir rahipti. Rahipliğin yanısıra bağışlanan bağlarla da ilgileniyordu. Birgün fıçılarda eskitilen şarapları cam şişelere koymayı denedi. O zamana kadar şarap, fıçılarda saklanıp, eskimeye bırakılır ve böylece şarap ikinci kez fermentasyona uğrardı. Bunun sonucunda oluşan karbondioksit ise uçup giderdi. Dom Perignon şarapları cam şişelere koyup, bir tıpayla kapatınca gazı şişenin içine hapsetmiş oldu. Böylece şarap ve gaz kabarcıklarının evliliğinden büyülü şampanya doğdu.

***

Fatih Terim ve Aykut Kocaman, Türkiye’nin iki büyük takımının teknik direktörleri. Derbi maça sayılı günler kala aralarında anlamsız bir söz düellosu sürüyor. Fatih Terim’in, kendisine Aykut diye hitap etmesine bozulan Aykut Kocaman, şanssız bir ifadeyle “Fenerbahçelilerin bu konuda alınganlık göstermesine gerek yok. Bir bakarlar kişiye, söyleyene, karar verirler. Beni hiç bağlamıyor ve rahatsız etmiyor.” diyerek aslında bizzat kendisinin bu durumdan rahatsızlığını dile getiriyor.

Ama asıl şanssızlık, Aykut Kocaman’ın bu konudan rahatsız olması değil. Asıl Fatih Terim’in;
  • ·   Galatasaray’daki teknik direktörlük kariyerinde 1 UEFA kupası kazanmış, lig tarihinin ise en fazla şampiyonluk kazanan teknik direktörü ünvanını almış olması,
  • ·      Milli takım kariyerinde, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda 3. olup, turnuvanın en iyi teknik direktörü seçilmiş olması,
  • ·        Ve kendisinden 13 yaş büyük olması

Aykut Kocaman’ın söylediği cümleleri çok şanssız, bir o kadar da ayıp kılıyor. Niyetim bir teknik direktöre ismi ile hitap edilmesini meşrulaştırmak değil. Ancak “söylenen sözler kişiyi bağlar” diyen Aykut Kocaman’ı da “bir bakarlar kişiye söyleyene, karar verirler” sözü fena halde bağladı. Türkiye’nin en büyük iki teknik direktörü kim diye sorulsa, hiç şüphesiz herkesin aklına gelecek isimler Mustafa Denizli ve Fatih Terim olacaktır. Hal böyleyken, henüz teknik direktörlük kariyerinin başında olan Aykut Kocaman’ın, birçok başarıya imza atmış Fatih Terim için söylediği bu sözler, ne yazık ki yersiz oldu.

Futbolda başarılı olmak için hırslı olmak en temel şartlardan biri, şüphesiz… Ancak hırs, bir o kadar da tehlikeli. Bir bakmışsın takımın kaptanı ile ters düşmüşsün, bir bakmışsın taraftarla ya da meslektaşlarınla. Aykut Kocaman’ın, “hoca” diye hitap edilmesi konusunda duyduğu hassasiyeti herkes anlıyor ve hak veriyor. Ancak bazen susup, takdiri etrafımıza bırakmalı...

Eğer serüvenin sonunda şampanya olmak istiyorsan, biriken gazı içinde hapsetmeyi öğrenmek gerekiyor. Aksi takdirde sıradan bir şarap olmaktan öteye gidemezsin...


*primadonna: operada baş kadın rolünü oynayan oyuncu.