moussa sow etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
moussa sow etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2013 Pazartesi

Forza Fenerbahçe


Bu hafta oynanan maçları heyecanla bekliyordum. Sebebi sadece bir haftalık milli maç arası yüzünden özlediğim Süper Lig değil, aynı zamanda Avrupa maçları öncesinde Galatasaray ve Fenerbahçe’nin ne yapacağıydı. Malum klişedir. Eğer bir takımımız hafta içi zorlu bir Avrupa maçına çıkacaksa, o maçın önündeki arkasındaki lig maçlarını kaybetme hakkı vardır. Gazeteler de dünden razı, “Avrupa’ya kilitlenen X, ligde puan kaybetti,” diye başlık atmaya.

Ancak bu sefer Galatasaray ve Fenerbahçe bu manşeti bekleyenleri ters köşeye yatırdı. Lig mücadelesini de en az Avrupa maçları kadar ciddiye aldıklarını gösteren iki takım puan farkını korudu.

Lazio maçı öncesi Akhisar sınavını başarıyla veren Fenerbahçe’de Sow ve Webo ne kadar iyi bir ikili olduklarını bir kez daha gösterdiler. Saha içinde çok hızlı geziyor olmaları Fenerbahçe için büyük avantaj, rakip stoperler için ise büyük zorluk. Sakin, sadece maça konsantre oynuyorlar. Bu bir noktada takımın geri kalanının bu ikiliye bağlı bir oyun yansıtmasına sebep oluyor. Diğer bir deyişle, bu ikilinin eksikliğinde Fenerbahçe ne yapar insanı korkutuyor.

Emre’nin eksikliği ve Salih’in sakatlığı Fenerbahçe’de orta sahayı yavanlaştırmış. Bir türlü güven veremeyen ve çok top kaybı yapan Meireles, bir hafta yere göğe sığdıramadığımız ama öbür hafta ortada gözükmeyen Cristian, bazen yaratıcı bazen bitirici bazen acemi Kuyt ile merkez bölge istikrarsız bir tablo çizdi. Bir de üzerine golü çabuk bulma baskısı eklenince, çok fazla organize atak geliştiremeyen ve tempolu oynayamayan bir Fenerbahçe izledik.

“Takım 2-0 kazanmış, hala eleştiriyorsun,” diyenler çıkacaktır. Benim korkum Lazio maçı. Hernanes ve Kozak, gibi çok etkili silahları olan Lazio, topa ve rakibe karşı çok sert oynayan tipik bir İtalyan takımı. Hızlı çıkıp hızlı savunma yapıyorlar. Top rakipteyken 4-4-1-1 oynayıp, topu kazandıklarında 4-2-3-1 dizilişine çok hızlı geçiyorlar. Bu da demek oluyor ki, zaman zaman bizi korkutan Fenerbahçe orta sahası ve kanatlarına çok iş düşüyor. Bir de rakibin Fenerbahçe’yi iyi tanıyan bir hocası var. Daha evvel Young Boys ve Samsunspor’un başındayken de Fenerbahçe ile karşılaşmış olan Petkovic, takımına rakiplerini iyi anlatacaktır.

Diğer yandan İtalya’nın en büyük derbilerinden biri Roma-Lazio maçı 7 nisan Pazar günü oynanacak. Bu öyle bir derbi ki, hani Fenerbahçe-Galatasaray maçlarını düşünün; işte ondan çok daha önemli her iki İtalyan takım için. Hem siyaseten hem de Serie A’daki puan durumu açısından stresi yüksek bir maç. Lazio’lu oyuncuların Fenerbahçe maçında konsantrasyon kaybı ve mental yorgunluk yaşama ihtimali yüksek. Lazio elenmeyecek bir rakip değil. Ancak disiplinli ve sabırlı oynaması gerekecek Fenerbahçe’nin.

Başlayan yeni hafta ile birlikte bize tek bir şey demek düşüyor: Avrupa’nın en iyi 8 takımı içerisine giren hem Fenerbahçe hem de Galatasaray’ın yolu açık olsun. İnandık biz sizlere...

11 Mart 2013 Pazartesi

Hangi derbi?


Hafta sonu bir derbi, bir de maç vardı. Derbinin cumartesi günü Trabzonspor ve Beşiktaş arasında oynanan oyun olduğunu sananlar yanılıyor. Zira bir yazıyı bile doldurabilecek kadar pozisyon olmayan bir maçtı. Diyeceksiniz ki, bir maçın iyi maç olması için illa fazla pozisyon mu gerekir? Tabii ki hayır. Seyir zevki dediğimiz, maça asıl lezzeti veren sostan da yoksundu Avni Aker’deki oyun.

Trabzonspor’un mazereti var, yenilenmeyi bekliyor. Kötü bir sezon geçirdi. Hoca değişikliği de derken, beklentiyi zaten düşük tuttu. Buna rağmen, belki kısa mesafelerin adamı Alanzinho oyuna daha erken girseydi ve Henrique de oyunda kalsaydı, üstünlük bile sağlayabilirdi Trabzonspor. Ancak herhalde Tolunay Hoca da böyle oynayacak bir Beşiktaş beklemiyordu. Ligin lideri Galatasaray puan kaybetmiş, ikinci sıradaki Beşiktaş’ın beklediği an gelmiş, ofansif bir oyunla sahada olur diye düşünüyorduk hepimiz. Buna karşın potansiyelini sergileyemedi. Nasıl olsa bir tane atarız düşüncesiyle oynadı ama öyle kolay olmuyor işte. Beşiktaş sanki Fenerbahçe maçının 90+3. dakikasında ligi bitirmiş. Azmi, hırsı, konsantrasyonu sanki tatile çıkmış. Bu maçı kazansaydı, bu sezon belki de şampiyon olabilirdi. Ve Feda’dan doğan bir hikaye yazabilirdi.

Gelelim hafta sonu oynanan gerçek derbiye benzer maça, yani Fenerbahçe-Bursaspor maçına. Fenerbahçe yine klasik bir oyun anlayışıyla ilk golü yiyen taraf oldu. Bursaspor maça iyi başlamıştı ama aynı etkiyi sürdüremedi. Pinto’nun eksikliğini bir kez daha hissetti. Beklenen oyunu uzun zamandır oynayamayan Vederson, bir de Kuyt ile mücadele etmek zorunda kalınca Fenerbahçe bu bölgede çok alan buldu. Malum Kuyt’u haftalardır eleştiriyorduk. Ancak bu hafta özellikle defans arkasına yaptığı etkili koşularla maçın adamı olacak bir oyun çıkardı. Kuyt’un ofansif yönünü etkili kullanmasındaki bir diğer etken de Sow’un bir ara tek santrfor gibi oynamış olmasıydı. İyi fizik gücünü de buna ekleyince hem Sow’a katkı sağlar halde oynadı, hem de bu oyunun mükafatı olarak golle buluştu. Maçın kalitesine en yakışan pozisyon ise, ilk yarının sonunda Musa’nın harika şutu ve Volkan’ın harika bir zamanlamayla o şutu çıkarışıydı.

Fenerbahçe, maçın önüne geçen başkan açıklamaları, teknik direktör-futbolcu gerginliklerine artık bir önlem alsa sportif anlamda da bunun faydasını görecek. Dün yine bir benzeri maç sonunda yaşandı. Sanki bu tip açıklamaları kanıksadık artık. Futbolseverler artık öyle bir noktayı gelmiş ki, başkanların, teknik direktörlerin maçın güzelliğini gölgede bırakan bu hareketlerinden rahatsız olmuyor. Artık taraftar bir tek kaybetmekten rahatsız oluyor, gerisini umursamıyor. Halbuki gerçek taraftar, yani kulübünün hakiki tarafı, yapılan yanlış hareketlere önce kendi tepki göstermeli. Göstermeli ki, kulüp zarar görmesin. Olimpiyatların peşinde koşuyoruz. Ülkenin en büyük 8 şirketi hem maddi hem manevi tüm imkanları seferber ediyor. Başbakanın bu konudaki istekli duruşu zaten belli. Ancak halen bazı yöneticiler, bazı taraftarlar ile dünyanın geri kalanının “spor” kelimesinden anladığı aynı değil.

Sonunda ne oluyor? Derbi havasında geçen bir maçın ardından yazılan yazının son satırları takımın üstün performansı değil, “onlar” hakkında oluyor. Ne yazık ki...

25 Şubat 2013 Pazartesi

Fenerbahçe Taraftarının Nefesi


Bu sezon Fenerbahçe’nin galibiyet parolası sanki “oyunu çevirmek” üzerine kurulmuş. Ceza sahasına gelen ilk toptan gol yemek ve sonra kapanan bir rakibi açmak için canhıraş mücadele etmek... 90 dakika sonunda kazanan taraf olduğu sürece bu modelde pek bir sorun yok. Ancak ligin sonlarına yaklaşırken, Fenerbahçe bu riskli oyun anlayışla her an derede boğulabilir.

Aykut Hoca’nın başlangıç kadrosu yine eleştirilmeye müsaitti. Geçen haftanın en etkili adamlarından biri olan Cristian ve oynadığı her maça hareket kazandıran Sow rotasyona uğramıştı. Yerine ise haftalardır oynamayan Stoch sahadaydı. Bu kadronun beklenen bir neticesi olarak, pozisyon üretmekte zorlanan bir Fenerbahçe, etkisiz bir orta saha... Bu maç futbola yeni başlayanlara çift santrforun oyunu nasıl değiştirdiğini anlatmak için ders niteliğinde.

Sow’un Fenerbahçe’nin santrforu olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz değil mi? O halde Fenerbahçe her maça onunla başlamak zorundadır. Zira biz, şu "sıkışık maç trafiği" sitemlerini yıllardır duymaktan bıktık. Bundan 15 sene evvel, İngiltere ya da İspanya ligini sadece gazetelerden sonuçlarını öğrenerek takip ederken, bu “yoğun” maç trafiği bahanesine aldanıyorduk. Ancak herkesin artık dünyanın her ligini düzenli izleyebildiği bir futbol dünyasında, bu bahane buram buram naftalin kokuyor.

Sow ve Cristian sonrası Fenerbahçe’nin oyun sistemi birden, “kaybettiği topa bile basan” bir takıma dönüştü. Aralarındaki mesafeyi kısa tutarak, sık sık yer değiştiren Webo ve Sow, o güzel filmin güzel adı gibi bir oyun izletti bize: Dar alanda kısa paslaşmalar. Bu ikili birlikte oynadığında rakip defansları çözebilecek, hareketli bir takım haline geliyor Fenerbahçe. Yanında Sow olan bir Webo da, daha çabuk rakip stoperlerin önüne geçip tamamlayıcı vuruşlar yapıyor. Hele bir de bu ikili Cristian ve Emre gibi oyunu dikine taşıyan orta saha oyuncuları tarafından beslenirse, kaymaklı ekmek kadayıfı. Fenerbahçe’de o bölgede tek bir eksiklik kaldı, o da, çok koşan ama bir türlü bu koşuları pas üretkenliğine çeviremeyen Kuyt. Bakalım o ne zaman verimli bir oyun ortaya koymaya başlayacak?

Bu, oyunu çevirmek üzerine kurulu yeni modelin işe yaraması için çift santrfor, yerinde değişiklikler ya da iyi bir orta saha ne yazık ki tek başına yeterli değil. Bu tip modellerin en kilit noktası seyirci desteği. Taraftar 60 dakika etkisiz oynayan takımı desteklemeyi bırakıp, dönebilirdi. O zaman Fenerbahçe son 30 dakika istediği kadar pres yapsın yine de çeviremeyebilirdi maçı. Müthiş bir destek vardı dün taraftardan. Top belki onların ayağına değmedi, ancak sarı lacivertlilerin en az 2 golünü onlar attı. Topu rakip kaleye gönderen ateşli rüzgar, aslında Fenerbahçe seyircisinin nefesiydi.

18 Şubat 2013 Pazartesi

"Top bizdeyken onlar gol atamaz"


Teknik direktörleri bir takımın başına ilk geldiklerinde genellikle politikacılara benzetirim. Politikacılar nasıl ki, halkın duymayı tercih edeceği vaadleri arka arkaya sıralıyorsa, teknik direktörler de taraftarları mutlu edecek sözler verir.

Tolunay Hoca birkaç hafta önce Trabzonspor ile anlaştığında, hedeflerinin Türkiye Kupası’nı kazanmak olduğunu, Trabzon şehrini iyi tanıdığını, şehrin dinamiğini takımın ruhuna yansıtacağını söylemişti. Daha erken belki konuşmak için, ancak şu açık ki, takıma yansıyan bir ruh falan yok. Sorun Fenerbahçe’den 3 gol yemek değil. Karşında Türkiye’nin en önemli kulüplerinden biri var, yenilebilirsin. Ama kaybedemezsin. Saha içinde mücadeleyi, takım ruhunu, kimliğini hiçbir profesyonel sporcunun kaybetmiyor olması gerekir. Takım hiçbir şey yapamıyorsa kendi arasında dayanışma ve yardımlaşma yapabilmeli.

Çok değil, birkaç hafta önce Fenerbahçe’yi eleştiriyorduk. Aykut Hoca’nın 4-4-2 mi yoksa 4-2-3-1 mi oynatması gerektiğini tartışırken, dün takım hiçbiri ile değil 4x4lük oyun sistemi ile oynadı. Emre ve Webo’nun takıma katılmış olmaları, herkesin oyun anlayışını olumlu etkilemiş. Webo ve Sow uyumu her geçen gün daha da belirginleşiyor. Ancak dün akşam Fenerbahçe’nin güzel futbolunun en önemli adamı Mehmet Topal idi. Ligin en iyi ön liberosu olabilir Topal. Defansta Egemen ve Bekir de çok iyiydi. Halbuki ikisi de aynı stoperler değişen birşey olmadı. Tek fark önlerinde Mehmet Topal gibi defans güvenliğini sağlayan önemli bir adamın olması. Mehmet’in sadece defansa değil, orta sahada Emre’nin de oyununa da katkısı büyük. Maçı kazandıran orta sahadır. Mehmet-Emre-Cristian bu iyi oyun ve isabetli top dağıtımı ile Fenerbahçe’ye daha çok maç kazandırır.

Johan Cruyff’un futbol literatürüne geçen basit ama önemli bir sözü vardır; “Top bizdeyken onlar gol atamaz” diye. Dün Fenerbahçe’de var olan, Trabzonspor’da ise eksik olan işte bu sözdü. Neredeyse hiç pas yapamayan bordo maviye karşın hiç boş alan bırakmayan sarı lacivert.

Trabzonspor’da işler zor. Taraftar dün yönetimi de istifaya davet etti. Haksızlar mı? Bence değil. Bazen kan değişimi sadece teknik direktörlük için değil, yönetim için de gerekir. Geçtiğimiz hafta tüm dünya Papa’nın istifasını konuştu. Sanırım papalık mevkiinde başarısızlık diye bir tanım yoktur, zaten istifa sebebi de “yaşlandım” idi. Sahi bu arada Sadri başkan kaç yaşında?

4 Şubat 2013 Pazartesi

"Ne olacak bu Fener'in hali?"


Fenerbahçe rakiplerinin puan kaybettiği hafta, kendi sahasında Sivas’a mağlup olunca, şampiyonluk yarışında ciddi bir yara aldı. Bu sene şampiyonluk kaçabilir. Bırakın kaçsın. Avrupa’da başarı elde edilemeyebilir. Bırakın, edilmesin. Bunların hepsi tolere edilebilir. Ancak asıl önemli olan, bu kulübün değerleri ve duruşu değişiyor, yıpratılıyor. İşte bunu göz ardı etmemek lazım.

Neresinden tutsan elinde kalan bir sistem-sizlik içinde Fenerbahçe. 13 maçtır üst üste gol yiyor. Volkan gibi büyük bir adanmışlıkla oynayan kaptanın morali bozuk, performansında düşüş var. Kariyerinde yemediği golleri yiyor. Teknik direktörünü ve takım içi bütünlüğü korumak için ekrana çıkıp, “bütün suç bizde” diyen kaptan, bugün kaptanlık bandını vermek zorunda kalıyor.

Peki, Volkan’da bir sıkıntı var belli. Stoperler onun yükünü hafifletiyor mu? Doğru, diyeceksiniz ki, Bekir mi yoksa Egemen mi adam tutacak, kaleye yaklaştırmayacak. Yobo da daha gelmedi. Eee zaten teknik direktörünüz de alternatif üretmek yerine, elinde ki mevcut en iyi stoper Mehmet Topal’ı tercih etmeyerek, küstürmeyi tercih etmiş. Şaşırılacak bir şey değil; gol yemek, maç kaybetmek. Ileride forveti hızlı olan her takım Fenerbahçe defansını kolaylıkla geçer. Ki gördük… Eneramo 65 metre tek başına koşuyor, 2 defans oyuncusunu geçiyor ve Fenerbahçe’de kimse bu oyuncuyu kesemiyor. Merakım şu, Aykut Hoca defans oyuncularına, “bu adam hem hızlı hem de cüsseli, faul yaparak durdurmaya çalışmayın. Top daha bu adama gelmeden siz topu kazanacaksınız. Ancak böyle etkisiz hale getirebilirsiniz.” demedi mi? Eneramo golleri, Fenerbahçe’nin düşünce yapısı zafiyetidir.

Herkes Fenerbahçe üretemiyor diyor. Nasıl, kimle üretecek ki? Takımı ileriye taşıması beklenen oyuncular kim? Cristian? Meireles? Ikisi de çalım atmıyor, dribling yapmıyor, gol pası desen zaten atmıyor. Yanlarına bir de Kuyt’u eklersen, üçü birlikte ancak bir verimli oyuncu yapıyor. Bu tablo kötü, tamam. Ama daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bu üçlünün 90 dakika oynamış olması. Kuyt uzun zamandır kötü değil, çok kötü. Ancak 34 maç ile takımın en çok forma giyen oyuncusu. Bir de üzerine penaltı atmasına müsaade ediliyor. “Her yıldız oyuncu penaltı kaçırabilir” sözünün arkasına sakın saklanmayalım. Formu bu kadar kötü bir oyuncuya penaltı attıracağıma kalecime attırırım o penaltıyı daha iyi.

Daha sıralarsak hataları; bütün kornerleri Emre’nin kullanmasından tutun da, Webo’nun gelişiyle, iyi oynayan bir santrafor olan Sow’u rakip kaleden uzaklaştırmaya, çok forvetten ne anladığımıza kadar gider.

Takımın tüm oyuncuları fedakarlık yapıp, “asıl suç bizde” demişti. Ancak ben katılmıyorum. Fenerbahçe’de bütün sıkıntı yönetim ve teknik direktör vizyonunda. Teknik direktörün ideal kadro oluşturamıyor, futbolculardan verim alamıyor, daha da kötüsü oynatamadığı oyuncunun, takımın ihtiyacı olup olmadığına bakmaksızın biletini kesiyor. Yönetim Emre’yi apar topar gönderiyor, çok değil 6 ay sonra geri almak için çaba ve para harcıyor. Madem bu oyuncuya ihtiyacın vardı, neden gönderiyorsun? Madem bu oyuncuyu takımda istemiyordun neden geri çağırıyorsun? Hepimiz şunu kabul edelim, bugün aklı başında Fenerbahçeli olan herkes Alex’i de geri almak istemez mi? Alex’li Fenerbahçe daha üretken bir takım değil miydi? O zaman Fenerbahçe yönetimi yanlış kararlar veriyor diyebilir miyiz? Bence deriz.

Bu kadar kargaşanın içinde Fenerbahçe’de tek güzel giden şey taraftar. Herşeye rağmen harika bir destekle başladı maça taraftar. Ve bu sezonun en centilmen pankartını açtı tribünde: “Geçmiş olsun Bektaş Çalımbay, Baban babamızdır Rıza Hoca”.

Takım tutmak gönül işidir, gönlün aklı çelmesidir. Takım yönetmek akıl işidir, aklın gönüle üstün gelmesidir. Takımı destekleyenlerin gönlünün ne kadar geniş olduğunu açılan o pankartla gördük. Takımı yönetenler mi? Onların da aklının ne kadar karışık olduğunu her geçen gün daha da iyi görüyoruz.




http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/10/baskan-soyle-fenerbahce-nerede.html
http://www.burcununfutbolgunlugu.blogspot.com/2012/09/comandante-alex-de-souza.html