futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2015 Salı

Hayat fena halde futbola benzer

Dünyanın en büyük sanat endüstrilerinden biri hiç şüphesiz sinema. Ve yine dünyanın kitleleri en fazla peşinden sürükleyen spor dalı ise futbol. Oldum olası sinema eleştirmenliği ile futbol yazarlığını birbirine benzetmişimdir. Sinema eleştirmeni olmak için yönetmenlik ya da oyunculuk tecrübeniz olması gerekmiyor. Ne kadar farklı kültürlerden, ne kadar farklı yönetmen ve sinema ekollerinden film izlemiş, araştırmış, incelemişseniz, eleştiri derinliğiniz o kadar alkış toplar. Zaman içerisinde teknik bilgi olarak da sinemanın arka planına hakim olursanız, işte o zaman tam anlamıyla bir eleştirmen olabilirsiniz. Futbol yazarlığı da böyledir. İlla futbolcu ya da teknik adam olmanız gerekmez. Ne kadar farklı ligden futbol maçı izlemiş, futbolcu araştırmış, teknik direktör incelemişseniz, yorum yapabilmek adına dağarcığınız o kadar genişler. Buna bir de oyunun teknik bilgi kısmını eklerseniz, yaptığınız yorumlar o zaman takdir görür.

Dünya üzerinde böylesine büyük çekim gücüne sahip bir ikilinin buluşmaması da beklenemezdi. Futbol dünyası sinemanın evlenme teklifine “Evet” diyeli uzun yıllar oluyor. Bu beraberliğinin en güzel meyvesi hiç şüphesiz başrollerini Pele, Sylvester Stallone ve Michael Caine’in oynadıkları “Zafere Kaçış” filmidir.

2.Dünya Savaşı sırasında Alman Esir Kampı’nda tutulan bir grup futbolcu, karma bir kadroyla Alman Milli Takımı karşısına çıkacaktır. Pele, Bobby Moore, Ardiles beyaz perdede arz-ı endam eder. Devre arasında soyunma odasındaki havuzun dibinden bir tünel kazıp kaçmak için bu maçı bir fırsat olarak görürler. İlk yarı 4-0 mağlup olan ekip soyunma odasına gelir, tünel kazılır. Başta Sylvester Stallone olmak üzere futbolcular tünele yönelirken, filmin en vurucu cümlesi gelir: “Şimdi gidersek herkes kaçtığımızı düşünecek.”

Kahramanlar maçı kazanmak uğruna özgürlükten vazgeçer. Tekrar sahaya çıkarlar ve golleri arka arkaya sıralamaya başlarlar. Filmde Pele’nin kırık kolla attığı röveşata golü bugün halen internette en çok izlenen goller arasında. Tutsaklardan kurulu takımın 5-4 öne geçtiği son dakikalarda, Alman Milli Takımı haksız bir penaltı kazanır. Kaleci Sylvester Stallone o sahnenin çekimleri sırasında penaltı çıkarmayı öğrenmek için Pele ile çalışmış ve Pele’nin sert şutlarından birini yumruklamak isterken parmağını kırmış. Filmin sonu mu? Belki hala izlememiş olanlar vardır, onlar için burada üç nokta koyalım.

Her yıl Şubat ayında Oscar ödülleri sahibini bulurken, Mart ayı ise futbol filmleri sevenler için önemli bir ay. 12-15 Mart tarihleri arasında Barselona’da düzenlenecek Futbol Filmleri Festivali, meraklılarına aylar öncesinden uçak rezervasyonu yaptırır. Bu yıl ki festivalin adı “OffsideFest.” Gelin şimdi festival filmlerine yakından bakalım.



UNO / La historia de un gol – BİR / Bir gol hikayesi
Bir ülkenin politik, sportif ve sosyal gerçeklerini ortaya koyan belgesel tadında bir film ile açılıyor festival. El Salvador Dünya Kupası oynayan ilk Orta Amerika ülkesiydi. Meksika 70’e gidebilmek uğruna zorlu bir grup elemesi geçirip komşusu Honduras’ı eleyince, iki ülke arasında zaten devam eden gerginlikler tırmanmış ve savaş çıkmıştı. İspanya 82 Dünya Kupası ise adeta Honduras’ın ahının çıktığı bir turnuva olmuştu El Salvador için. Kötü geçen turnuvada, Macaristan ile karşılaşan El Salvador dünya kupası tarihin en farklı mağlubiyetini almıştır, 10-1. Kalesinde 10 gol gören El Salvador kalecisi, turnuva sonunda ülkesine dönünce silahlı tehditler almış, evinin camları kırılmış, vatan haini ilan edilmiştir. UNO, El Salvador’un Dünya Kupası hikayesini anlatan bir film olmuş. Latin Amerika’da futbol ve siyaset arasındaki belirsiz çizgiyi anlamak için iyi bir tercih olabilir.

L’Ultim Partit – Son oyun
Film Johan Cruyff’un Barcelona’ya ilk imza atışının 40. yılı şerefine hazırlanmış. Cruyff hareketinin Katalan futboluna ve kültürüne etkisi oldukça güzel anlatılmış olan filmde, bir çok tanıdık yüz de var. Pep Guardiola, Vicente del Bosque, Xavi Hernandez, Bojan Krkic, ünlü şef Ferran Adria, efsane tenor Jossep Carreras gibi isimler film boyunca ara ara Johan Cruyff ile ilgili anılarını anlatıyor. Özellikle Barcelona sempatizanları için tavsiye edilebilir.

Sons of Ben – Ben’in çocukları
Film Amerika kıtasından festivale katılıyor. 2007 yılında henüz Philadelphia’nın bir futbol takımı yoktur. Bir grup Philadelphia’lı futbol fanatiği, olmayan bir takım için taraftar kulübü kurarlar. Adına da Benjamin Franklin’den yola çıkarak, Ben’in Çocukları derler. Tek bir amaçları vardır, profesyonel futbolu şehre getirmek. Onların bu tutku dolu macerası çok kısa sürede tüm Philadelphia’da etkisini hissettirecektir. Amerika her ne kadar sinema endüstrisinde zirvede oturuyor olsa da, konu futbolu filme taşımak olunca pek de başarılı oldukları söylenemez. Festivalin en zayıf filmi diyebiliriz.

Next goal wins – Atan kazanır
Film Amerika Samoa takımının hikayesini anlatıyor. 17 yıl boyunca FIFA tarafından en düşük puan sırasında bulunan, hiç maç kazanamamış bir takım Samoa. Hollandalı teknik adam Thomas Rongen takımı 2014 Dünya Kupası elemeleri seviyesine taşımayı kafasına koyar. Gençliğinde George Best, Johan Cruyff gibi büyük isimlerle futbol oynamış olan Rongen, Pasifik adalarındaki bu takımda kendisini neyin beklediğini gidince anlayacaktır. Yine de pes etmeyen teknik adam, işe kaleci Nicky Salapu’yu yeniden kazanarak başlar. Nicky tek maçta yediği 31 golden topa dokunmaya bile korkar haldedir. Bu kadar da değil, takımda maçlara çıkmadan önce saatlerce saçlarını yapmak için uğraşan bir oyuncu vardır ki, uluslararası seviyede mücadele edecek olan ilk transseksüel futbolcu olarak tarihe geçer. Kaybedecek hiç bir şeyi zaten olmayanların tek bir maç kazanmak için ortaya koydukları mücadele. Sinema eleştirmenleri tarafından oldukça yüksek puanlar alan eğlenceli bir film.

El Otro Maradona – Diğer Maradona
Futbol sanattır, futbol oynayan bacaklar sanattır. Sahanın içini en güzel renklere boyamak için, Arjantinli futbolcular bacaklarını fırça gibi kullanır. İki çocuk, ikisi de futbola aşık, aynı topun peşinden koşan iki arkadaş. Birinin adı Goyo Carizzo, diğerininki ise Diego Armando Maradona. Bu sefer film farklı olarak bize Maradona’nın değil, öteki adam Carizzo’nun hikayesini anlatıyor. Kaçırdığı tek bir vuruş bütün hayatını değiştiren, adı “Maradona’nın arkadaşıydı” olmaktan öteye gidemeyen bir adamın öyküsü.

Coach Zoran and his African Tigers – Antrenör Zoran ve Afrikalı kaplanları
50 yıl süren iç karışıklık sonunda Afrika’nın en büyük sivil savaşı sona ermişti. Şimdi yeni bir ulus kurma zamanıydı. Bu film Güney Sudan’ın ilk futbol kulübünün ve onlara kazanmayı öğretecek teknik direktör Zoran’ın hikayesi. Film “Eğer kazanırsanız herkes size saygı duyar, kaybederseniz evde çocuklarınızdan bile saygı göremezsiniz,” diye başlıyor. Anlaşılan o ki, bu yıl festival kahraman teknik adamlara ve kaybeden futbolculara adanmış.

Mundial: The highest stakes – Dünya Kupası: En büyük kazık
Polonya hiç bir zaman tam anlamıyla futbol ülkesi olmadı ama İspanya’daki 82 Dünya Kupası onlar için daha farklıydı. Ordu hükümete el koymuştu, genel bir grev tehdidi ülkede hakimdi. Sokaklarda askerler dolaşıyordu ve her şeye sansür uygulanıyordu. Karanlık günler geçiren halk için tek umut ışığı televizyon ekranlarından izledikleri Polonya Milli Takımı’ydı. Bu yüzden 82 Dünya Kupası’na Polonyalıların “Askeri yasa altındaki en iyi TV dizisi” takma adını vermiş olmalarına şaşırmamak lazım. Boniek ve Smolarek her gol attığında ve Mlynarczyk kalesinde her top çıkardığında Polonya’da insanlar hayatın acı yüzünden biraz daha uzaklaşıyordu.

İstanbul United
İçinden futbol geçen bir festivalde Türkiye ve futbola dair bir film olmaması düşünülemezdi. Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarını, aralarındaki rekabeti ve tribün kültürlerini anlatan belgesel tadındaki film, üç rakip kulüp taraftarının Gezi olayları sırasındaki dayanışmasına uzanıyor. Festivaldeki her film gibi biraz siyasi, biraz sportif, biraz da sosyolojik bakış açısı içeren filmin yönetmeni ise iki Alman arkadaş.

Zero a zero – Sıfır Sıfır
Festivalin belki de en güzel filmi. Her yıldız futbolcu bir zamanlar çocuktu ve mahallede arkadaşları ile top peşinde koşuyordu. Büyük kulüpler onun peşinden koşarken, çocukluk arkadaşları onu kimi zaman kıskançlık kimi zaman gururla izlediler. Bu büyük yıldızların hayat hikayelerini en ince detaylarına kadar biliyoruz, mahallelerin arasına sıkışmış kalmış çocukluk arkadaşlarına ne oldu? “Sıfır Sıfır”, Francesco Totti’nin üç arkadaşının hikayesi. Danile Rossi, Totti’nin forvetteki arkadaşıydı. Andrea Capponi’nin Roma’nın gelecek kalecisi olacağı söyleniyordu. Marco Caterini ise İtalya 16 yaş altı milli takımında Buffon’un önünde kaleyi koruyan isimdi. Hayat bu üçlüye Totti’ye gösterdiği yüzünü göstermedi. 2012 yapımı olan ve İtalya’da bir çok ödül alan bu film, kazananın değil kaybedenlerin hikayesi. İşte bu yüzden filmde Totti’yi hiç göremiyorsunuz.


Burada yazdıklarım festival filmlerinin sadece bir kısmı. Ama bir gerçek var ki, futbol ve sinema evliliğinden doğan güzel film sayısı oldukça az. Yönetmenlerin futbola uzaklığından mı, konuların kısırlığından mı bilinmez; bugüne kadar çekilen filmlerin büyük kısmı kahraman teknik adam, kaybeden uluslar, Afrika’nın çorak topraklarından çıkan gizli kahramanlar ya da Latin Amerika’nın dans eden futbolcularından öteye gidemedi. Konu içinden futbol geçen bir film çekmek olunca senaristler klişelerin arasına sıkışıp kalıyor. Belki sinema temellerine bağlı kalma endişesi, belki gişe kaygısı, belki sanat yaratma çabası bilinmez ama; bir kaç istisna hariç çoğu film vasatı aşamıyor.

Bütün bu klişelerin uzağında hayatı ve içindeki futbolu en iyi anlatan film, ne sinema zirvesi Hollywood’dan, ne de gelişmiş futbolun kıtası Avrupa’dan çıktı. 2000 yılında Serdar Akar’ın yönetmenliğini, Fahir Atakoğlu’nun ise müziklerini yaptığı “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar,” futbol insanlarını gerçek yaşam içinde en iyi anlatan filmdir bence. Akar’ın filminde arkadaşlık, ihanet, ümit, hayal kırıklığı, göz yaşı, aşk, kısacası hayata dair her şey vardır.

Mahalle futbolunun tüm izlerini en gerçekçi şekilde taşıyan, bazen kazanmak için, bazen platonik aşkı için oynayanların hikayesidir. Yenilmenin aslında sahada değil hayatta ölümle olduğunu “İşte şimdi yenildik be,” cümlesiyle filmde içimizi burkulunca hatırlarız. Başta hepimiz Suat gibi aşkın en sade halini “Boş dükkana kira vermişiz,” diye anlatacak kadar temizizdir, sonra kaybede kabede “Hacı’ya” benzeriz. Hayatında derin çizikleri olanlar için defalarca izlenesi bir filmdir. İzlememiş olanlar, peki futbol bunun neresinde diyebilir. Tam da göbeğinde. Filmde de dediği gibi, “Çünkü hayat fena halde futbola benzer.”


18 Mart 2013 Pazartesi

Çanakkale Savaşı'nın Şehit Futbolcuları


Bugün 18 Mart. Bu topraklara  sahip olmamız adına belki de tarihte atılan en büyük adım, Çanakkale Destanı’nın yıldönümü. Bu öyle bir destan ki, sadece Çanakkale Savaşları ile değil aynı zamanda cephede yaşanan insan hikayeleri ile de destan yazıldı.

Yurdun dört bir yanında herkesin cepheye koştuğu bu büyük savaş hakkında yazmak istedim bugün. Varsın hafta sonu güzel maçlar oynanmış olsun, boşverin; hepimizin tuttuğu takımların cephede şehit olan futbolcularını analım bu önemli günde.

Bağımsızlık mücadelemizin en önemli savaşı sayılan Çanakkale Savaşı’nda resmi kayıtlara göre Galatasaray’ın 23, Fenerbahçe’nin 5, Beşiktaş’ın ise 2 futbolcusu şehit oldu. Galatasaray’da şehit futbolcu sayısının fazla gözükmesinin sebebi kayıtların düzenli tutulması. Beşiktaş’a ait kayıtlar işgal yıllarında kulübün Rumlar tarafından yağmalanması sırasında, Fenerbahçe’ye ait kayıtlar ise kulüp binasında çıkan yangında tahrip olduğu için geriye sadece bu kadar şehit ismi kalmış. Bunu şimdi anlatacaklarımla daha iyi göreceksiniz.


Beşiktaşlı mısın?

Çanakkale Savaşları tüm acımasızlığıyla sürüyor. O dönem Beşiktaş’ın kaptanı Kazım. Düşman işgaline karşı cepheye gider. Kendisini tanıyan komutanı “Emir erim ol,” der. Kazım ise “Ben sporcuyum. Diğerlerine göre daha zinde ve atik biriyim. Cephede daha çok işe yararım” diyerek geri çevirir. Sonra? Sonrası malum. Anzaklar’a karşı destan yazan 27. Alay’da mücadele veren Kazım’ın savaş sırasında sırtına gülle isabet eder ve oracıkta şehit olur. Kazım’ın cebinden çıkan kanlı kağıt parçasındaki şiir ise daha sonra marş haline getirilip maçlarda söylenir:

Beşiktaş Marşı    
Hayatı süsledik izharı ittihatla bugün,
Yolunda gençliğin ulvi değil miydi birleşmek.
Sebatı bayrağımız yaptık, İ'tilamız için...
Neticesiz ve boş olmaz, sebatla hiçbir emek.
Dakikalar bize bir nağbe nişad olsun,
Kulübümüzde müceddet nücumu mevc vursun
Bu kainat bize hep gıpta ediyor isar,
Biz 11 arkadaşız, lakin arkamız daha var.
Bu zevk alemi dar zannedip de aldanalım,
Vekar, hak gibi sakin, nezih ve saf olalım.
Fakat bu hal ile, kuvvet gibi cesur olalım. 


Fenerbahçeli misin?

Arif... Çanakkale’de vatanını, İstanbul’da ise Fenerbahçe’yi müdafaa ediyordu. Takımının sağ bekiydi. Savaş çıkıp cepheye gönderilince takımından ayrı kalmaya gönlü razı olmadı. Cepheye koşan tüm askerler için parola “Önce Vatan” idi ama Arif için bir de “Sonra Fenerbahçe” vardı. Sezonun en önemli derbisi Fenerbahçe-Galatasaray maçında oynamak için kumandanından izin aldı. Cephede Çanakkale geçilmez, Fenerbahçe’de ise Arif geçilmezdi. Dağ, tepe demeden 26 saat at sürüp bugünkü Fenerbahçe Stadı’nın bulunduğu Papazın Çayırı’na yetişti. Takım arkadaşı Ethem de Çanakkale’den Fikirtepe Uçaksavar Bataryası’ndan maça yetişiyordu. Bu cephe-maç yolculukları böyle devam etti. Ta ki İdmanyurdu maçına kadar. Maça Arif yerine kara haber geldi:
“Arif tam kalbine yediği bir kurşunla şehit oldu.”
Herkes birbirine sarılıp ağlıyordu. Takım sahaya 10 kişi çıkmıştı ama Fenerbahçe eksik değildi. Santra çizgisinin başladığı yerdeki sahanın kenarında bir sandalye, üzerinde Arif’in 2 numaralı forması asılıydı. Fenerbahçe o gün İdmanyurdu’nu tarihinin en farklı skoru ile yendi: 11-1.

Ayakta ellerini göğsüne dayamış olan şehit Arif, sol yanındakiler ise kaptan Galip ve Sabri…


Galatasaraylı mısın?

Galatasaray'ın sembol futbolcusu Hasnun Galip, cephede düşmanla savaşmış ve şehit düşmüştü. Kaleci Hamdi, ikinci takımdan Halit...
Emin Bülent ise cepheden Gazi olarak dönmüştü. Takım arkadaşları Hasnun Galip'ler, Neşet'ler, İdris'ler, Celâl'ler, Abdurrahman'lar, Asım'lar, bir bir şehit olmuşlardı. Futbolcu arkadaşlarının acısını hep yaşadı. Düşmana kinini de “Kin” adlı şiirinde anlattı. Bu şiiri Atatürk 1932 yılında Dolmabahçe’de verdiği bir yemekte okudu:
"Garbın cebin'i, zalim, affetmedim seni...
Türk'üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi..."

O akşam yemekte olan Ruşen Eşref Ünaydın; daha sonra hatıralarında Atatürk'ün bu şiiri çok sevdiğini belirtiyor, bu mısraları bağıra bağıra sık sık okuduğunu yazıyordu.

İşte Galatasaray takımından 4 şehitli fotoğraf... Önde yere çömelerek oturan iki kişiden soldaki İdris... Arkada sandalyede oturanlardan sol baştaki Kürt Celal... En arkada ayakta duranlardan beyaz kazaklı Abdurrahman Robenson ve onun sol yanındaki Asım... (Bu futbolcu şehit olmadan önce, Beşiktaş'a geçmişti.)




Sadece bu kadar değil elbette, Türkiye’nin her yerinden, Trabzon, Bursa, Ankara, İzmir ve daha nice şehirden sayısız futbolcu şehit oldu. Hepsi tanınmış futbolculardı, tahsilleri, paraları, rahat bir yaşamları vardı. Ama cepheye gittiler ve bir daha geri dönmediler. İnsanlık tarihinde eşine rastlanmayacak Çanakkale Savaşı’na cephede yaşananlar ile “Centilmenlik Savaşı” dense yeridir. Birbirlerinin yaralılarını tedavi etmek, birbirlerine yiyecek atmak, savaşa ara verip futbol maçı yapmak bu savaşın olağan sahneleriydi.

Cephede savaştığı düşmanına karşı bile centilmen duruşunu kaybetmeyen şehitlerimizin bu eşsiz ruhunu hatırlamak, belki bugün kendi milletinden olan ama sırf rakip takımı tuttuğu için düşman ilan ettiğimiz taraftarlara karşı bakışımızı değiştirir. Belki... Keşke...

3 Eylül 2012 Pazartesi

"Hepimiz Futbol Dilencileriyiz"


Gol atmak çok önemli. İyi futbolcuysan, sezon sonu gideceğin “büyük” takımı belirlemek ya da kaç para kazanacağını, hangi arabaya bineceğini gösterebilmek için gol önemli. Hele bir de takımın mağlup durumdayken attığın gol var ya, işte o seni maçın Don Kişot’u yapar. Tribünler ismini bağırır. O yüzden ne yapıp ne edip, atacaksın o golü. Baktın dakikalar geçiyor ve hala atamadıysan, o zaman bir fırsat yaratıp kendini atacaksın yere. Eğer maçın hakemi de “iyi!!” bir hakemse, nasıl olsa verir o penaltıyı ve hoooop sen yine kahraman.

Yaşın ilerleyip futbolu bırakınca istikamet teknik direktörlük. Malum, sevenin çok. Tribünler kucak açmış bekliyor olacak seni. Hem artık sesin de daha gür çıkabilecek, sahadaki 11 adamdan daha iyi biliyorsun sen artık futbolu. Artık gol atmak önemli değil, artık otorite önemli. Şimdi Ego’n devrede. Maçı kazanmak değil, “ideal” kadroyu yakalamak önceliğin. Anlaşamadığın oyuncu kenarda bekler, çünkü “lig uzun bir maraton” ve sen bugünü değil, geleceği düşünüyorsun. Gol bekleyen taraftar gidişattan memnun değil mi? Boşver, kim takar taraftarı… Haftaya maç başlamadan istedikleri futbolcunun elinden tutup tribüne gidersin, “biz hepimiz elele, daha mutlu günlere”…

Futbol bu, büyük bir camia. Sadece futbolcu ve teknik direktörle bitmiyor tabii. Para asıl yönetimde. Kim çilek, kim ayva başkanlar karar verir. Sadece o kadar mı? Taraftar nasıl bağıracak, hangi maça girebilecek, nereye oturacak hepsine onlar karar verir. Neden diye sormayalım, cevabı çok basit: Para! Senin cebinde kaç para var, başkanının cebinde kaç para var. Cevap ortada; tabii ki sen deplasmana gidemeyeceksin, o gidecek. Futbolu sadece oyun sananlara inat, bir grup adam oyun para ile oynanır diye burada. Ama kimse yanlış anlamasın, hepsi renklere gönül vermiş ve hepsinin dilinde aynı nakarat:
“Futbolcular, teknik direktörler, başkanlar gelir geçer. Kimse hiçbir kulüpten büyük değildir.”

Bizim sularımızda işler böyle yürürken, geçtiğimiz günlerde büyük patron UEFA, Avrupa’da Yılın Futbolcusu’nu seçti. Yılda yaklaşık 10 milyon euro kazanan bir futbolcu, İniesta. Ancak ne arabasının modeli, ne de saraylardaki düğünü ile henüz magazin basınında yer bulamamış bir oyuncu. Biraz “ot” gibi yaşıyor bu arkadaş. Mesela EURO 2012’ye giderken bir bavul da kitap götürüyor yanında. Neruda’dan Puşkin’e kadar herşey var bavulda. Gazeteciler kitaplarla dolu bavulu sorunca  “Benimkiler ne ki bizim Puyol gelseydi bir kütüphane taşırdı buraya” diyor. Kazandığı parayı doğduğu yere yatırım yaparak değerlendiriyor. Dönüm dönüm üzüm bağları almış, büyük de bir şarap fabrikası var. Futbola başladığı kulübün (Albacete Kulübü) hissedarı aynı zamanda. “Bizdeki futbolcular” gibi, İniesta da ilk kulübüne karşı çok vefalı. Sahibi olduğu şarap firması ile her yıl eski kulübüne sponsor oluyor. Kaç gol mü atıyor? Çok değil. Ancak en büyük rakibi olan takımın teknik direktörü Mourinho, kendisi için şöyle diyor:
“Iniesta bende olsa sahaya 10 kişi çıksam bile olur”

“İlginç” bir de rastlantı var: Bu adam İspanyol. Biliyorsunuz  İspanya Don Kişot’un memleketi. Yani?
Selam olsun bizim memlekette futbol oynayan tüm “çakma” Don Kişot’lara.