3 Mart 2015 Salı

Gurur duyacağın biri olarak yaşa / Jose Sosa

Topun peşinden koştuğu her ülkeden izler taşıyan bir adam. Arjantinliler gibi sıcakkanlı, Almanlar kadar disiplinli, İtalyanlar kadar karizmatik, Uruguaylılar gibi devrimci, İspanyollar kadar cesur...Bakmayın yaşına o hala doğduğu köy ve annesi için ise bir “Küçük Prens.” Aslına bakarsanız bu yazının başlığını da ben değil, göğsüne yaptırdığı dövmesi ile o attı.



Futbola nasıl başladın?
Çocukken çok şanslıydım çünkü tam evimizin önünde büyük bir saha vardı. o bölgenin güzel önemli maçları orada oynanıyordu. Futbola başlamamda en büyük etken o sahadır diyebilirim. Yani bir çok futbolcu gibi ben de futbola sokakta başladım.
O dönem komşumuz olan, şu an halen görüştüğüm çok iyi bir arkadaşım, bizim kasabanın takımında oynuyordu. Beni sokakta oynarken görüp, bir takımın alt yapısına girmem için beni teşvik etti. Onun da yönlendirmesiyle yedi yaşında sokaklardan Atletico Carcarana’ya transfer oldum.

Ailede başka futbol ya da sporla ilgilenen var mı?
Amcam atletizm ile uğraşıyordu. Babam da amatör olarak futbol oynardı. Ancak benim doğduğum şehirde kadınlar arası oynanan futbol meşhurdur. Normalde biz futbolcular için hep babasına çekmiş denir. Ama ben rahatlıkla anneme çekmişim diyebilirim.

Peki annen nasıl futbol oynar?
Ben hatırlamıyorum ama annemi izlemiş olanlar çok iyi oynadığını söylüyorlar. Ön bölgede oynuyormuş, fark yapan ofansif bir oyuncuymuş.

Sonrasında hayatında Estudiantes La Plata dönemi başlıyor?
Çocukluğumda beraber oynadığım antrenörlerimden birinin ön ayak olmasıyla 14 yaşında Buenos Aires’e gidip bir antrenmana ve seçmelere katıldım. Bir haftalık bir deneme süreci oldu. Cesar Dardi beni beğendiklerini ve kulüpte kalmam gerektiğini söyledi. O yıl içinde de profesyonel olarak Estudiantes kariyerim başladı.

Sizde de ailenin tuttuğu takımın alt yapısında oynama gibi bir gelenek var mı? Ailen de Estudiantes taraftarı mıydı?
Hayır aslında değillerdi. Biz küçük bir kasabada yaşıyorduk ve Arjantin’de eğer küçük bir yerde yaşıyorsanız ya Boca Juniors ya da River Plate’i tutarsınız. Babam da iyi bir Boca Juniors taraftarıdır. Annem ise River Plate’i destekliyordu. Estudiantes bize çok uzak olan La Plata şehrinin takımıydı ve orasıyla ilgili pek bir fikrimiz yoktu. Ama ben alt yapıda oynamaya başladığım günden bugüne kadar annem koyu bir Estudiantes taraftarı. Maalesef aynı şeyi babam için söyleyemeyeceğim, o Boca Juniors’ı desteklemeye devam ediyor.


ALT YAPIDA OYNARKEN 15 ÇOCUK BİR APARTMAN DAİRESİNDE KALIYORDUK

Estudiantes’de oynamaya başlayınca La Plata şehrine taşınmak zorunda kaldın ve henüz 14 yaşındaydın. Nerede kalıyordun?
Estudiantes’in benim gibi genç yaşta takıma katılan çocukları yerleştirdiği üç farklı tesisi vardı. İlk gittiğimde eski stadın altında bir yerleşim yeri vardı, orada kalıyordum. Sonra 15-17 yaş arasında bizi bir apartman dairesine yerleştirdiler. On beş çocuk o dairede beraber kalıyorduk. Profesyonel kontrata imza attıktan sonra da kendi evime çıktım.

Henüz çocuk yaşta evden ayrılıp tek başına yaşamak zorunda kaldığın o günlerde ağladığın oldu mu?
İlk sene gerçekten çok zor geçti, hem benim için hem annem için. Evet ağladığım günler de oldu. İki günde bir iznimiz oluyordu, o zaman ailemi görebilmek için otobüse binip  7-8 saat yol gidiyordum.

Arjantin’de en çok neyi özlüyorsun?
Aile ve arkadaşlarımı çok özlüyorum ama bu da profesyonel futbolun bir parçası. 14 yaşında evimden ayrılmam belki bir bakıma zor oldu ama diğer yandan da beni çabuk olgunlaştırdı. Bugün ülkemden uzakta kariyerimi sürdürebiliyor ve bu hasretlere dayanabiliyorsam, ufak yaşta yaşadığım o deneyimler bana yardımcı oluyor.

Hep Juan Sebastian Veron’u örnek aldığını söylüyorsun, beraber oynadığınız dönemde seni idmanlardan sonra özel çalıştırdığı oluyor muydu?
İdmanlardan sonra o dönem Estudiantes’de oynayan arkadaşım Leandro Benitez ve beni çağırıp bizi çalıştırıyordu. O çalışmaların çoğu frikik atışı üzerineydi. Aynı zamanda bazen topu bırakıp bizi motive edecek konuşmalar yaptığı da çok olmuştur.

Sen herhalde arkadaşın Benitez’den daha iyiydin frikik atışlarında diyebilir miyiz?
Teşekkür ederimJ Futbolda hiç bir zaman oldum diyemiyorsunuz. Her zaman kendinizi geliştirmeniz lazım. Aslında bize de Veron’un öğrettiği buydu. O yaşına rağmen inanılmaz bir disiplinle çalışıyordu ve biz gençleri de çalışmak için motive ediyordu. Ben de bugün onun gibi çalışmak için gerekli motivasyonu hep kendi içimde buluyorum.

Sen şimdi Beşiktaş’ta idmanlardan sonra genç oyunculara zaman ayırıp tıpkı Veron’un sana yaptığı gibi onları çalıştırıyor musun?
Henüz böyle bir şey olmadı. Takıma ben de yeni katıldım ve çok da genç oyuncumuz yok aramızda. Çoğu 21 yaşının üzerinde. Tecrübeli oyuncunun tecrübesini diğer oyunculara yansıtmasının değişik çeşitleri var. Saha içerisinde olur ya da davranışlarıyla saha dışında olur. Tabii ki dil bilmiyor olmam beni biraz kısıtlıyor ama en azından grup içindeki davranışlarımla ben de gençlere örnek olmaya çalışıyorum.

Saha içinde seni en çok ne kızdırıyor?
Oynadığım mevki ve sorumluluğum gereğince benden oyunu çözmem bekleniyor. Bunu yapamadığımda ya da maçı kazanamadığımızda kimseye değil ama kendime çok sinirleniyorum.



KULÜPLER MEDİKAL EKİPLERİNİ KUVVETLENDİRMELİ

Beşiktaş bu sezon takım olarak rakip takımları çok iyi çözüp bozarken, yaratıcı pozisyon yaratma konusunda sıkıntı yaşayabiliyorsunuz. Bu noktada sahada daha fazla insiyatif alman gerektiğini düşünüyor musun?
Evet haklısın. Futbol eskiye göre biraz değişti. Artık her oyuncu top rakipte olduğu an topun peşinden koşması lazım, aynı zaman da defans da yapması lazım. Eskisi gibi 10 numaraların geniş özgürlük alanı kalmadı. Ben de o 11’in içindeki oyunculardan biri olduğum için top bizde değilken öncelikle koşmam gerekiyor. Ondan sonra hücum olarak benden beklenenlerin farkındayım. Maçı çözecek pas ve goller üretmem gerekiyor. Bunun için elimden geleni yapmaya çalışıyorum, çok daha da iyisini ortaya koyacağıma inanıyorum.

Sana ülkende “küçük prens” anlamına gelen “il principito” diyorlar. Bu lakabın anlamı ne?
Estudiantes’de eski bir hocamız, beni bir dönem River Plate’de oynamış “prens / el Principe” lakaplı Enzo Francescoli’ye benzetiyordu. Ben de onun gibi zayıf, ince, uzun bir oyuncu olduğum ve oyun tekniğim de ona benzediği için bana da küçük prens lakabını takmıştı. Tabii o zamanlar 16 yaşındaydım. Bu lakap daha çok “ufaklık” gibi bir anlama geldiği için yaşım ilerledikçe devam etmedi. Ancak Estudiantes takımının şehri La Plata’da hala bana küçük prens demeye devam ediyorlar. Herhalde 50 yaşına da gelsem, eskileri anmak için beni öyle çağırmaya devam edecekler. Bana da futbola başladığım o ilk yılları hatırlattığı için böyle çağırılmak hoşuma gidiyor.

Bugün dünya futboluna damgasını vuran Bayern Münih takımında da bir dönem oynadı. Oliver Kahn da kaptanıydı. O döneme dair neler söylemek istersin?
Dediğin gibi hem Alman futbolu hem de Bayern Münih için çok önemli bir isim Kahn. Ben de genç yaşımda hem o hem de onun gibi diğer önemli isimlerle beraber kavruldum diyebilirim. Profesyonellik adına benim gelişimimde kesinlikle çok büyük katkıları oldu. Bayern  Münih o dönem bir geçiş sürecindeydi. O zamanın gençleri bugün takımın en önemli oyuncuları konumunda.

Jurgen Klinsmann, Jupp Heynckes ve Louis van Gaal gibi önemli isimler Bayern Munih’de teknik direktörlüğünü yaptı. Bu üçlüden hangisi ile daha rahat çalıştın?
Önce Ottmar Hitzfeld ile başladım, çok kısa bir süre çalıştık. Sonra Bayern Munih bir değişime gitti Klinsmann ile birlikte. Dışarıdan bir çok oyuncu transfer ettiler. Luca Toni, Hamit Altıntop, Frank Ribery, Toni Kross gibi. Klinsmann Alman olmasına rağmen Avrupa’da bir çok değişik kulüpte oynamış bir oyuncuydu. Bu özelliğini teknik ekibine de yansıtmıştı. Meksika’dan tutun dünyanın bir çok farklı ülkesinden profesyonellerle birlikte çalışıyordu. Alman futbolunun kalıplaşmış ve artık işlemeyen yönlerini kendi tecrübeleri ve ekibiyle birlikte değiştirmeye çalıştı. Sonrasında Heynckes çok kısa, geçici bir dönem biliyorsunuz. Hemen ardından Van Gaal dönemi başladı. Çok değişik, çok kaliteli, üst düzey bir hoca. Günümüzde pek sık rastlamadığımız bir yapıya sahip. 20 yaşındaki bir oyuncu ile de 30 yaşındaki bir oyuncu ile de çok yakından ilgilenip, gelişmesini istiyor. Bunun için özel idmanlar yaptırıyor oyunculara. Kaç yaşında olursanız olun, oyuncular her zaman her şeyi bildiğini savunur. Ama muhakkak bilmediği bir çok şey vardır. Van Gaal bütün oyuncularla birebir uğraşıp onları daha yukarı taşıyan bir hoca. Çok ısrarcı.

Dediğin gibi tam senin de orada olduğun dönemde Bayern Munih ciddi bir yeniden yapılanma sürecine girdi. Bunun sonucu olarak sadece kulüp düzeyinde değil, Alman futboluna da ciddi katkı sağlayıp bugün Almanya’nın dünya kupasını almasının temellerini attılar. Orada nasıl bir devrim oldu anlatsana.
Benim en çok dikkatimi çeken medikal ve fiziki anlamda ki hazırlıkları. Almanya bu iki alanda dünyanın kesinlikle bir adım ilerisinde. Ben de orada oynadığım sürece bunu yakından izledim. Tabii ki  bunu gerçekleştirmek kolay değil. Alanlarında çok uzman ve yenilikleri takip eden büyük bir ekip işinden bahsediyoruz. Bir kulübün başarıyı yakalayabilmesi için en temel şart iyi bir teknik ekiple bu saydığım alanların ön plana çıkartılması olmalı.



HERKESİN KENDİ MANDELA’SI VAR

Elinde sihirli bir değnek olsa, kendinle ilgili neyi değiştirmek isterdin?
Almanya’da oynadığım dönem daha sabırlı olabilirdim. Gençliğin verdiği bir tecrübesizlik ve heyecan var. O heyecan sürekli oynama isteği doğuruyor. Çok değişik bir kültürden geldiğim ve çok genç olduğum için yeterince sabır göstermediğimi düşünüyorum.

En büyük korkun ne?
Herkesin endişe taşıdığı bazı korkuları vardır. Aslında hayatta olmak istediğiniz kişi de insanın kafasında bir korku gibi durur, sizi zaman zaman endişelendirir. Ama önemli olan içinizde bu korkudan sıyrılıp istediklerinizi yapabilecek gücü kendi içinizde bulmanız. Bununla ilgili bir vücudumda bir dövme de var. “Herkesin kendi Mandela’sı var.”

Vücudunda bir çok güzel dövme var. Her birinin bir anlamı var mı, yoksa bazıları sadece estetik amaçlı mı?
Hepsi hayatımın bir yerinden çıkmış bir anlamı olan şeyler.

10 yıl sonra Jose Sosa nerede olacak?
Benim hep yaşadığım günü düşünen bir yapım var, o yüzden bilemiyorum. sene sonra futbola devam edebileceğimi düşünmüyorum ama keşke edebilsem çok isterim. Hayat sürprizlerle dolu.

Emekli olunca futbolun içinde kalmayı düşünüyor musun?
Çocukluğumda beden eğitimi öğretmeni olmayı çok isterdim. Ama saha kenarında teknik direktör olmak çok zor diye düşünüyorum. Diğer yandan bütün hayatım futbolun içinde geçti. O yüzden muhtemelen futbolun içinde kalırım. Belki kondisyoner olabilirim. Oyuncu ile daha çok iletişimi olan bir teknik pozisyon.

En son ne zaman ağladın?
Dövme yaptırırken. Şaka tabii, en son Şampiyonlar Ligi finalinde kaybedince ağlamıştım. Ondan önce İtalya’da oynarken yılbaşında ailem yanımda yoktu ve kendimi çok yalnız hissetmiştim, o zaman ağlamıştım.

Bir hayli uzun aralıklarla ağlıyorsun, çok sık ağlamıyorsun anladığım kadarıylaJ
Pek ağlama taraftarı değilim diyelimJ

En sevdiğin yemek ne?
Asado, Arjantin’in bir et yemeği.

İstanbul’da boş vakitlerinde seni nerelerde görebilirler?
Kısa zamandır İstanbul’dayım. Bebek’te oturuyorum ve dışarı çıktığımda genelde o civarda oluyorum.

Hayat sloganın ne?
Futbol sizden çok şey alıyor ama çok daha güzellerini de veriyor.

Son olarak Beşiktaş taraftarını nasıl buldun?
Beşiktaş taraftarı bugüne kadar gördüğüm en muhteşem taraftar gruplarından biri. Yurtdışından bir arkadaşım geldiği zaman gururla maça davet ediyorum. “Sadece taraftarı izleyebilirsiniz,” diyorum. “Saha içinde bazen mücadele sizi memnun etmese bile taraftarın şovundan çok etkileneceksiniz,” diyorum. Buraya gelmeden önce bir dönem Galatasaray’da da oynamış yakın arkadaşım Marcelo Carrusca ile konuşmuştum. O da bana Türk taraftarının ne kadar tutkulu olduğundan bahsetmişti. Ama Beşiktaş taraftarının tutkusu kesinlikle diğer takım taraftarlarından çok daha farklı ve yoğun.


Asla pişman olmadan yaşa / Carlos Arroyo

Onu üç kelimeyle tarif et deseniz: “Tutku, Hırs, Mücadele” derim. Öyle bir adamdan bahsediyoruz ki, basketbol sahasına girdiği andan itibaren bambaşka birine dönüşüyor. Biz de bu gördüğünüz harika fotoğraflar çekilirken, maçlarda ki enerjisinin kaynağını daha iyi anlıyoruz. Her karede “daha iyisi olabilir, bir daha çekelim,” diyen Potanın Kralı hakkında her şeyi okumaya hazır mısınız?



En başından başlayalım. Basketbol hayatına nasıl girdi?
Çok erken yaşlarda babam, bana ve ikiz kardeşime basketbolu öğretti. Sanırım 5 yaşındaydım. Evden çıkıp yakındaki parka gidiyorduk. Daha o zamanlar evde NBA izler, profesyonel basketbol oyuncularına hayranlık duyardık. Babam aslında avukat ancak konu basketbol olunca inanılmaz tutkulu. Kendi profesyonel olarak hiç bir zaman oynamamış. Sadece arkadaşlarıyla parkta oynardı. Ülkem Porto Riko’da basketbol kulübünde yöneticilik de yaptı. Okulda arkadaşlarımla, evde babamla hep basketbolun içinde oldum. Çocuk yaşta ben de basketbolun içindeki tutkuyu keşfettim.

Babalar normalde çocuklarını bir şeye yönlendirirken farkında olmadan üzerlerinde baskı da kurarlar. Sen de o baskıyı hissettin mi?
Hiç bir zaman hissetmedim, çünkü zaten içimde o tutkuyu keşfetmiştim. Oyunu sevmem için beni yönlendirmesi gerekmedi, kendi kendime sevdim. İkiz kardeşim de seviyordu ama onun dikkati başka şeylerde dağılabiliyordu. Bir süre oynadı, sonra bıraktı.

Şimdi ne yapıyor?
Profesyonel hayatta sanırım benim karşıma çıkan fırsatlar ona çıkmadı. Çocukken aynı takımlarda oynadık. Şimdi doğduğum şehirdeki belediyede iyi bir görevde çalışıyor ve mutlu. Çok güzel bir kızı var. Ben basketbolu profesyonel bir iş olarak tercih ettim, o etmedi. Bir de tabii ben şanslıydım. Sağlığım da müsaade etti. İnsanın sevdiği, tutkuyla bağlı olduğu işi profesyonel olarak yapabilmesi Tanrı’nın büyük bir lütfu.

Peki Amerika macerası nasıl başladı?
Porto Riko’da hep alt yapılarda ve genç takımlarda oynadım. O dönem tek hayalim bir gün NBA’de oynamaktı. Kolej yaşına geldiğimde, bir yıl Georgia’da okumak için burs kazandım. Bir yılın sonunda tekrar ülkeme dönüp liseyi bitirdim. Sonrasında Miami’de bir üniversiteye kabul edildim. 18 yaşında valizim elimde ailemden ayrılıp Amerika’ya okumaya ve basketbol oynamaya gittim. O günden beri de tatiller ve milli maçlar dışında bir daha maalesef hiç ailemin yanına dönemedim.

NBA’de oynarken bir yandan da okuyor muydun?
Bütün hayalim bir gün NBA’de oynamaktı. Ben de hayallerimin peşinden gittim. Basketbol oynamaya ve NBA’ye gitmeye o kadar odaklanmıştım ki, maalesef üniversiteyi bitiremedim. Yaz okullarına da milli maçlar nedeniyle devam etme şansım olmadı. Sonrasında zaten NBA’de takımla kampa katılma fırsatım olunca onu tercih ettim. Ailem çok gurur duydu. Düşünsenize çocukluk hayalimdi.

Aynı dönemde evlendin de değil mi?
Okulun ilk yılında şimdiki eşimle tanıştım. Amigo takımının başıydı. Başıma gelen en güzel şey O’dur. Hayatıma ondan sonra düzen ve disiplin geldi diyebilirim. 24 yaşındayken evlendim. 26 yaşındayken de ilk kızımız oldu. O zaman gerçekten aile olduğumuzu hissettim. Sonra bir kızımız daha oldu. İtiraf etmeliyim bir oğlan çok istiyordum. Üçüncü çocuğumuz erkek oldu. Şimdi dokuz, dört ve iki yaşındalar.

Gençlik dönemine dair en çok özlediğin şey ne?
O günlerin bir daha gelmeyeceğini bilmek ve bunu kabullenmek gerçekten çok zor bir duygu. Hayatına bakıyorsun bir çok güzel hatıran var ve onlara geri dönüş şansın yok. Bugün geldiğim yere ve olduğum insana dönüşmem için o anlar hep bana ilham verdi. Hatırlıyorum daha 10 yaşında bir çocukken doğum günü pastamı üflediğimde içimden tuttuğum dilek hep bir gün NBA’de oynamaktı.

Bugün doğum günü pastanı üflerken ne diliyorsun?
Çocuklarım için sağlık, mutluluk ve diledikleri her şeyin gerçek olmasını. Onlara her zaman birbirlerini sevmelerini ve destek olmalarını öğütlüyorum. Hayattaki en önemli şey aile ve ancak bu şekilde aile bağlarımızı kuvvetli tutabilirler. Ben de babamdan böyle öğrendim. Biliyorum her aile böyle değil. Hep şükrediyorum, bizi manevi değerlerin önemi ile büyüten ve hayallerimizin peşinden gitmemizi öğütleyen bir aileye sahiptim. Ben de şimdi aynısını çocuklarıma öğretmeye çalışıyorum. Çünkü günün sonunda her şey bitiyor ve geriye bir tek aile kalıyor.

Çocukluğuna dair hatırladığın en güzel anın ne?
Porto Riko’da Fajardo adında küçük bir şehirde yaşıyorduk. Oynadığım genç takımı ise başkent San Juan’daydı. İki şehrin arası bir saat. Babam her gün kardeşim ve beni okuldan alır, antrenmana götürürdü. İşte o yola, o arabaya geri dönmeyi çok isterdim. Yol boyunca şakalaşır, müzik dinler, her şey hakkında konuşurduk. Babam o yolculuklar boyunca bize hayat hakkında çok şey öğretti. Şimdi onun da bizler için ne kadar fedakarlık yaptığını daha iyi anlıyorum. Her gün ofise gider, işlerini bizim okul çıkış saatimize kadar bitirmeye çalışır ve sonra bizi antrenmana götürürdü.



KAÇ SAYI YAPTIĞIN DEĞİL KAÇ ŞAMPİYONLUK YAŞADIĞIN HATIRLANIR

Hayallerinin peşinden gittin ve NBA’de oynadın. NBA’de oynamakla, Avrupa’da oynamak arasında nasıl farklar var?
Yaşam tarzları bir kere çok farklı. Özel uçaklar, en iyi oteller, en iyi yemekler size her türlü imkan sağlanır. Havaalanında güvenlik kontrolünden dahi geçmezsiniz. En büyük sponsorlar daima peşinizdedir. Orası ışıltılarla dolu büyülü bir dünya. Avrupa ise daha farklı. Yemeklerden, seyahatlere kadar sen her şeye adapte olmak zorundasın. Konuşulan dil bile farklı, gitmek istediğin yeri bile anlatmak bazen zorlu bir süreç. Oyun ve kuralların farklılığından hiç bahsetmiyorum bile.

NBA’de en çok hangi takımda mutluydun? 
Hepsi birbirinden farklı bir tecrübeydi ve güzeldi. Utah’da en iyi yıllarımı geçirdim. Orlando’da hep oynamak istemiştim, oynadım. Evimde, Miami’de de aynı şekilde. Detroit ile final oynadık, muhteşemdi bir duyguydu.

Sence bir gün Avrupa basketbolu, NBA ile rekabet edebilir mi?
Tabii ki. Son bir kaç yılda Avrupa’da bazı takımlar zaten bunu gösterdi. Evet NBA her geçen gün daha da gelişiyor ama dünyada da gelişiyor. Bunu bazen yapılan dostluk maçlarında da görüyoruz. Daha önce NBA ve diğerleri diye basketboldan bahsedilirdi. Artık Avrupa’da da bir çok takımdan ve oyuncudan bahsediliyor.

30 yaşından önce sahada oyun stilin daha çok her pozisyonda olan oyuncuydu. Sonrasında ise sana ihtiyaç olduğunda ortaya çıkan, sorumluluk alan ve takımı ateşleyen bir oyuncuya dönüştün.
Tecrübe. Uzun yıllar oynayınca basketbol size oyunu farklı görebilme yeteneği kazanmanızı sağlıyor. Ben sahada takımı ateşleyen, motive eden, “hadi hadi” diye bağıran bir pozisyondayım. Basketbolu oynamayı sevdiğim kadar üzerine çalışmayı da seviyorum. Bir maçtan sonra hep neyi daha iyi yapabilirdik diye düşünürüm. Oyunu karmaşıklaştırmadan, daha basit bir şekilde nasıl kazanabiliriz diye kafa yorarım. Kendimi eleştirme konusunda hep çok katı ve acımasız olmuşumdur. Belki de başarıya ulaşmamı sağlayan budur. Bir kere başarılı olunca onunla yetinmem. Daha fazlasını isterim. İnsanlar sizin kaç sayı yaptığınızı hatırlamaz, kaç şampiyonluk yaşadığınızı hatırlar. Emekli olduğumda insanların Carlos Arroyo ile ilgili ne hatırlayacağı benim için önemli.

Geçen sezon Fenerbahçe maçına çıkmama kararı alındığında neler hissettin?
Kaybolmuş gibiydim. Anlamaya çalışıyordum. Kazanmak için, her yıl şampiyon olmak için oynarsınız. İlk duyduğumda kafamda sürekli bütün sezon geçirdiğimiz maçlar dönüp duruyordu. Zorlu bir süreçten geçmiştik ve şimdi takım arkadaşlarımla birbirimize sarılıp, belki ağlayıp şampiyonluk kutlama şansım ortadan kaybolmuştu. Bu oyunu zaten o son sahne için oynarsınız. İşte bu yüzden kendimi tamamen boş, yarım hissediyordum. Sonrasında bu karara saygı duydum. Bu bir takım kararıdır ve o takımın bir parçası olmak o kararın da bir parçası olmaktır.

Kaç yıl daha oynamayı düşünüyorsun?
Bazen vücudum dört yıl daha oynarsın diyor, bazen “Carlos bu son yılın,” diyor. Bilemiyorum. Eğer mental olarak kuvvetliysen daha uzun devam edebilirsin. Bu iş tamamen kendini itmekle alakalı.

Sen kendini mental olarak nasıl kuvvetli tutuyorsun?
Hep en iyisi olmak istiyorum. En iyisi olmak için önce kötü olmayı da tecrübe etmelisin. Kötü zamanlarım olduğunda, yani kaybettiğimde, sabahları antrenman yapmak istemeyerek uyandığımda, sakatlandığımda, kendimi zorlamayı severim. Yani bedenim pes ettiğinde, beynim ona hep “hadi kalk” der. Benim hayattaki en büyük motivasyonum, şu an yaptığım işi yapabilmek. Oyunu seviyorum, taraftarların tezahüratını seviyorum. Bugün sahip olduğum her şeyi basketbola borçluyum. O yüzden bu oyuna saygı duymak, en iyisini yapmak zorundayım.

Kızılyıldız maçında 50 dakika sahada kaldın. Senin yaşında bir oyuncu için bu inanılmaz bir şey.
Ben oyun sırasında farkında değildim. Maçtan sonra koç yanıma gelip elimi sıktı ve tebrik etti. 50 dakika oynayarak EuroLeague rekorunu kırmışım. O an o kadar çok kazanmayı istiyordum ki, süreyi, ne kadar yorulduğumu hissetmedim.

Rutin bir antrenman programın ne?
Ben diyet yapmaya pek inanmam. Benim modelim sıkı çalıştığın sürece istediğim her şeyi yemek. Maçlar ve yoğun seyahat planımız çok iyi beslenmemize pek olanak sağlamıyor açıkçası. Herkes gibi benim de tuza, yağa, karbonhidrata ihtiyacım oluyor. Eğer yeterince idman yaparsam hepsini yiyebiliyorum. Vitamin takviyesi alıyorum. Takım olarak salonda haftada en az 2-3 kez ağırlık çalışması yapıyoruz. Bunun dışında kardiyo egzersiz yapmıyoruz, çünkü fazlasını sahada antrenmanda yapıyor oluyoruz.

Profesyonel kariyerini uzatmak için bir oyuncu neler yapmalı?
Sezon bitince, milli takıma gidiyorum ki bu da benim bütün bir yazım demek. Sadece 2 hafta tatil yapabiliyorum. Artık daha fazla dinlenmek için vakit ayırmalıyım biliyorum. Maçtan bir gün önce mutlaka masaj yaptırıyorum. Kaslarıma iyi geldiği kadar zihinsel olarak gevşememi sağlıyor. Doğru beslenme, iyi uyku, vücudu susuz bırakmamak önemli. Benim yaşımda sakatlıktan iyileşip geri dönmek artık daha uzun sürüyor. Bu yüzden sakatlanmamaya, vücudumu kuvvetli tutmaya çalışıyorum. Zaten içki, sigara gibi alışkanlığım hiç olmadı.


AYRILSAK DA TARAFTARLAR SAYGI DUYABİLMELİ

Beşiktaş taraftarlarının tepkisi Galatasaray’a transfer olduğunda nasıl oldu?
Acımasızdı diyebilirim. Böyle bir tepki beklemiyordum. Şunu anlamalarını beklerdim, bu her şeyden önce Beşiktaş kulübünün kararıydı. Bütçeleri düşürerek aslında bir bakıma bana ve bazı arkadaşlarıma kapıları kapadılar. Galatasaray iyi bir teklifle geldi ve şimdi burada olmaktan çok mutluyum. Başta taraftarların bugüne kadar onlar için yaptıklarımıza saygı duyacağını ve anlayacağını beklemiştim. Ama öyle olmadı, ben de artık kabullendim.

Fenerbahçe’den teklif aldın mı?
Hayır. Ben şu an kulübüme ve takımıma tamamen bağlıyım.

Futbol maçlarına gidiyor musun?
Gitmek isterdim ama çok yoğun bir takvimimiz olduğu için mümkün olmuyor.

Galatasaray futbol takımında en çok hangi oyuncuyu beğeniyorsun?
Melo. Onun saha içindeki hırsı ve tutkusunu takdir ediyorum.

Boş zamanlarında İstanbul’da nerelere gitmeyi seviyorsun?
Etiler ve Bebek.

En çok sevdiğin yemek?
Et yemekleri ve steakhouse restaurantlar

En son ne zaman ağladın?
Oğlum doğduğunda. Ben pek ağlayan bir insan değilim. Genelde ailemle ilgili konular beni ağlatır.

Sinirlendiğinde ne yaparsın?
Eskiden elime geçeni fırlatırdım, artık yapmıyorum. Kafamın içinde sürekli kendimle konuşuyorum.

En büyük korkun ne?
Ailemden birini kaybetmek.

5 yıl sonra nerede olacaksın?
Bahama’da ailemle kariyerimin bitişini ve yeni bir sayfanın açılışını kutlarken olmak isterim.

Müziğe ilgini biliyorum, emekli olunca onunla ilgili bir şeyler yapmak planlarında var mı?
Biraz yaşlanmış olacağım ama belki bir kaç genç yetenekle kontrat imzalayıp onları geliştirip sunmayı düşünebilirim. Ama benim asıl bildiğim iş basketbol, bu yüzden bir şekilde bu işin içinde kalmayı isterim.

Sihirli bir değneğin olsa geçmişine dair neyi değiştirmek istersin?
Üniversiteyi bitirmiş olmayı isterdim.

En nefret ettiğin kelime?
Kıskançlık

Duymayı en sevdiğin kelime?
Kelime değil ama cümle diyelim, “Baba seni çok seviyorum.”

Heyecanını ne öldürür?
Kaybetmek

Carlos Arroyo olmasaydın kim olmak isterdin?
Tam bir isim söyleyemem bir çok işle ilgilenebilen insanları çok seviyorum. Mesela Justin Timberlake iyi bir şarkıcı, iyi bir aktör, iyi bir sahne sanatçısı. Her şeyi iyi yapabilen biri olmayı isterdim.

En kötü alışkanlığın ne?
Düşünmeden konuşmak

Kahramanın kim?
Ailem

Hayat sloganın ne?
Asla pişman olmadan yaşa

Mutsuzluğun tanımı senin için ne?
Sevdiğin insanlar tarafından aldatılmak

Öldüğünde seni kapıda bekleyen Tanrı’dan ne duymak istersin?
Aferin oğlum iyi bir iş yaptın



5 Ocak 2015 Pazartesi

Kulüplerin rakibi en yakın AVM'lerdir / Mehmet Demirkol

Yıllardır bitmeyen futbol devrimi klişesine basit ama net çözümler ortaya koyan, futbolun sadece oyun kısmına değil ekonomisine de kafa yoran, kağıt kaleme aşık bir gastroseksüel; Mehmet Demirkol...

Türk futbolunda artık klişeleşmiş bir “devrime ihtiyacımız var” söylemi var. Sence bu devrim ne?
Futbola ayrı bir şey yapılamaz bence, komple spor olarak bir devrim yapılabilir. İlk olarak beden eğitimi dersinin adını değiştirip spor dersi yapmak, zorunlu yapmak ve haftada en az 5 saate çıkarmak lazım. Bunu da ilkokul 1. sınıftan itibaren başlatmalı. Düşünsene mesela her gün ilk saat spor. Bunu yap işte o zaman Olimpiyat Şampiyonları çıkar bu ülkeden.

Yani diyorsun ki, tarihten, coğrafyadan daha fazla spor dersi olmalı okullarda.
Aynen öyle. Çünkü bu kadar büyük bir nüfus eğitilemez. Komünist ülkeler dışında böyle bir örnek yok. Kapitalist ülkelerin buna kaynak ayırabilmesi mümkün değil. Brezilya gibi bizde de spor bir sektör olabilir, sporcu ihraç edebiliriz. Brezilyalı olup başka ülkelerde oynayan sporcu sayısı yaklaşık 12 bin. Düşünsene her biri 100 bin avro getirse ülke kalkınır. Dolayısıyla bunu bir sektör olarak görmek lazım. Bu aynı zamanda spor kültürünü de geliştirir. Sporcunun çektiği fiziksel acıyı bilmeyen tribünlerde, kültür falan gelişmez. Biz ancak konsol oyunları ile çocuklarımıza sporu öğretiyoruz. Bu şekilde de ülkenin spor kültürü gelişmiyor işte.

Okullarda spor saatleri yetersiz belki ama hala bazı semtlerde mahalle arasında top peşinde koşma devam ediyor.
Evet ama oyunla sporu birbirinden ayırmak lazım. O, oyun. Sıkıldığın zaman bırakıyorsun. Halbuki bir eğitmenin sana öğretmesi, eğitmesi lazım. 8 yaşındaki çocuk bir maçta ne kadar koşar bunu biliyor muyuz mesela? Bunu bilen eğitmenler olması lazım. Nasıl ki okulda fizik, matematik dersini geçmek için çocukların canı çıkıyor, spor için de aynen öyle olacak, başka türlü olmaz.

Tamam güzel ama bu mantıkla, mahalle futbolunda keşfedilmiş Sergen’i Arda’yı nasıl açıklayabiliriz?
Onlar üretim hatasıJ Onların nasıl çıktığını metodlaştırmak, açıklamak mümkün değil. Metaodlaştırmadan hiç bir şey yapamazsın. Bak şimdi şöyle düşün, burası dindar bir ülke değil mi? Çocuk yaşta nerede öğreniyoruz dini, evde değil mi? Sporu da böyle öğrenecekler işte. 18 yaşına gelmiş hayatında hiç bir spor dalıyla uğraşmamış bir adama sen sporu anlatamazsın. Bak ben itiraf ediyorum 44 yaşındayım, her gün sağlık için koşarım, en son İstanbul Maratonu’na katıldım. 50 yaşında bir adam önümde 4 saat 11 dakikada maratonu tamamladı. Adamın suratındaki keyfi ben Ronaldo’nun suratında görmedim. Adam ondan çok daha büyük bir iş yaptığını hissediyor, çünkü adamda o spor kültürü var. İşte sporun acısını, zorluğunu bilen taraftar saha içindeki futbolcuları da eleştirirken iki kere düşünür.

FUTBOL DİREKTÖRÜ İLE TEKNİK DİREKTÖR AYNI İNSAN OLAMAZ

Uzun vadede çok şeyi değiştireceği kesin ama ya kısa vadede nasıl bir çözüm olmalı? Avrupa Şampiyonası’na gidemezsek eğer kimse spor kültürü ya da okullarda spor dersi projesini dinlemeyecek.
Milli takım kısmına gelince, Türkiye futbol direktörü ile, milli takım teknik direktörü aynı insan olmamalı. Çünkü teknik direktör doğrudan spotların altındaki adamdır, yani başroldür. Futbol direktörü filmin prodüktörü. Bir taraftan yıpranırken diğer taraftan nasıl geleceği kurabilirsin? Bir insan hem er hem general olmaz. Hangi savaşta general en önde elinde kılıçla koşmuş?

Peki kısa dönemde neler yapılmalı?
Minimum 7 sene lazım bu saydığım şeyler için. Çok geç kafamıza dank etti. Biz ne zaman bir sıçrayış yaptık? 80’lerin sonunda. Bütün Avrupa’nın Sovyetler Birliği başta olmak üzere coğrafik ve siyasi olarak yıkılıp yeniden yapılandığı dönem. Herkes geri düştü, biz de bu fırsattan istifade sıçradık. Piontek, Derwall, Mustafa Denizli, Fatih Terim önemli işler yaptılar. Almanya’dan da gelen futbolcular ile birlikte yükseldik. O zaman mesela Uğur Tütüneker gibi futbolcuları getirip burada oynattığın zaman yetiyordu, hemen fark yaratıyordu. Şimdi Mesut’u getirsen ilk 11’e giremez. Çünkü o bizde olmayan başka bir şeye alışmış artık. O dönemin biz ekmeğini çok yedik. Ama üzerine koymaya, geliştirmeye kafa yormadık. Bizde herkes bir jenerasyon yakalamaya takmış. Tamam jenerasyon yakalayacaksın ama hangi seviyede yakalayacaksın? Hangi branşta yakalayacaksın? Fransa’nın da 98 jenerasyonu var ama o günden beri her Dünya Kupası’na gidiyorlar.

Devşirme futbolcu kavramı var bir de.
Devşirme değil bir kere onun adı, dönme futbolcu. Bir sistemin olur ama kaynağın olmaz, o yüzden getirirsin dışardan futbolcuyu, sistemini de böylece büyütürsün, buna devşirme denir. Yani Anadolu’da uygun çocuk bulamadıkları için Sırbistan’a gidiyorlar oradan alıyorlar, onları geliştirip onlardan yeniçeri çıkarıyorlar ve bu çocuklara devşirme diyorlar. Ama şimdi futbolda yapılmaya çalışılan böyle değil ki. Sen 20-25 yaşındaki adamı buraya adapte etmeye çalışıyorsun. Onun adı dönmedir, devşirme değil.

Peki sence de futbolu futbolun içinden çıkan insanlar mı yönetsin?
Doğru. Ama onlar önce kendilerini geliştirecekler. Bugün buna örnek sadece Tugay, Hamit, Nihat sayabilirim. Yabancı dil bilen, yurtdışı görmüş adam olacak bir kere. Ben mesela haftada 8 saat televizyona çıkıyorum. Bir dakika bile çıkmamam lazım. Ama futbolcular kendilerini geliştirmediği için onların işini ben yapıyorum.

TFF’nin hakemlerin haklarını genişleten yeni uygulaması hakkında ne düşünüyorsun? Sorun hakemlerin yetki alanında mı yoksa yetkiler yeterli ama uygulayamıyorlar mı?
Türkiye’de kimsenin elinde bir yetki yok. Hakemlerin bir sıkıntısı varsa bunu hakemler çözer. Profesyonel hakemler, futbolcular, antrenörler dernekleri var. Profesyonel futbolcular derneği Volkan’a bir şey olduğu zaman ses çıkarıyor mu? Çıkaramaz ki dernek zaten ne yapabilir?
Ama yurtdışındaki benzer örneklerde bu tip dernek ya da sendikaları yeri geldiğinde futbolcunun kulübünden alacağını bile tahsil etmesine yardımcı oluyor.
Peki bizdeki futbolcular acaba bu dernek ya da sendikalara aidat ödüyorlar mı? Yani bizde öyle olmuyor işler. Muhtemelen yukarıdan birileri dedi ki, “Kardeşim bu hakemleri koruyun, Aziz Yıldırım bakın neler diyor,” öyle tepeden indi bu uygulama. Bence bir işe yaramaz, çünkü başkanlar için zaten men cezası almak madalya almak gibi. Gururlanıyorlar resmen. Ama kulüpler yasası çıkar ve toplamda iki yıl ceza alanın başkanlığı düşer diye bir yasa çıkar, o zaman başka.

Rijkaard, Del Bosque geliyor. Şimdi bu adamların hiç birinin cv’si Türkiye’deki bir Hoca’nın cv’si ile mukayese edilemez. Ama bu adamları gönderip kurtarıcı olarak hep bir Türk Hoca’ya sarılıyoruz. Bu nasıl bir kimya?
Şimdi çok iyi bir yabancı şoföre al şu arabayı buradan Eminönü’ne götür diyelim. Muhtemelen Kabataş civarında adamın kayışı kopar. Yani buradaki şartlara uyum sağlamaları mümkün değil. Burayı ancak buralı anlar. Sneijder geçenlerde söyledi işte, “Şampiyonlar Ligi maçlarında rakiple karşılaştırınca onlar koşuyor biz yürüyoruz,” dedi. Bizde hala dünyanın her yerinde aynı antrenman uygulanıyor diyen teknik direktörler var. Hadi canım sende. Cristiano Ronaldo’nun karın kaslarına bir baksana, sende bir tane öyle futbolcu var mı?



TÜRKLER AYNADA HANGİ KASINI GÖRÜYORSA ONU ÇALIŞTIRIYOR

Geçtiğimiz sayılarda Jan Wouters de röportaj sırasında benzer bir şey söylemişti. Eskiden futbolcuların sadece bacak kası önemliydi, şimdi sırt, bel, karın, omuz hepsi önemli demişti.
Tam bu dediğine uygun bir Hakan Şükür hikayesi vardır. Bir sakatlığı yüzünden İsviçre’ye gidiyor, o dönemin ünlü antrenörlerinden birinin yanına. Hakan biliyorsun çok iyi bakar kendine.  Oynadığı dönem en fit futbolculardan biriydi. Adamlar Hakan’a “Arka kasların sıfır. Siz Türkler aynada ne görüyorsanız onu çalıştırıyorsunuz, aynada görmediğiniz hiç bir kası çalıştırmıyorsunuz,” diyor. Mevzu budur işte.

Arda da burada oynadığı dönemde kilosu ile eleştiriliyordu, İspanya’ya gitti bambaşka bir vücuda sahip oldu.
Arda’yı suçlayamayız ki bunun için, gerek yoksa bırakırsın göbeği.

Sence ülkede taraftar profili değişti mi?
Kaldı mı ki? Sürekli boykot ediliyor. Zaten istenen de bu. Taraftar çekilsin seyirci gelsin istiyorlar. Bu konuda olumlu tek söyleyebileceğim şey eskiden fanatizm yüzünden kadın ve çocuklar stada gidemezdi, şimdi tribün doldurabiliyorlar.

Futbolda son bir kaç yılda reklam ve sponsor gelirlerinde ciddi bir düşüş var. Bu düşüş bir şirkette olsa, bütün yöneticiler alarma geçer, bir sürü insan işsiz kalır. Ne yapmak lazım?
Mesela Beko kimin formasında var? Barcelona’da var. Sponsor neresi en temizse oraya gidiyor. Eskiden Vefaspor’u tutan arkadaşları vardı babamın. Zamanla onlar kalmadı. Herkes 3 büyüklerin etrafında toparlandı. Şimdi Premier Lig’den ya da La Liga’dan takımlar tutuyor insanlar. Çocuklarına onların formasını alan çok aile var. Rekabet artık global. En parlak olan kazanıyor. Almanya’da yaşadı benzer şeyleri, çözdü. İtalya da yaşıyor, çözmeye çalışıyor ama ekonomileri çok iyi değil. Çok büyütülecek bir konu değil aslında bir yılda çözersin. Yeter ki iyi yönet, ekonomisini iyi regüle et, gerekli temizlikleri yap. İyi denetlenmeyen bir sektörde çok para varsa eğer o para çalınır.

Futbolun ekonomisi için ne diyeceksin?
Devlet elini çeksin, kulüplere hiç para vermesin. Ziraat Bankası, PTT, SporToto bunlar çekilsin futboldan. Reel piyasa olsun, finansı serbest bırak. Yabancı sınırlamasını da kaldır. Ondan sonra iki seçenek var. Ya batacaksın, kapatıp gidecek herkes. Ya da işte o zaman büyütmek, pazarlamak için uğraşacaklar. Bu sezon Fenerbahçe-Beşiktaş maçı %40 dolulukla oynandı. Bu ligin en iyi ikinci maçından bahsediyoruz. Sevgililer Günü gecesi %40 dolu olan bir restoran kapanır. Ama futbolda hiç bir şey olmuyor, çünkü devlet süspanse ediyor. Böyle bir sektör olmaz.

Taraftarın küsme sebebi de bahsettiğin temizlik problemi mi, yoksa PasoLig tarzı uygulamalar mı?
PasoLig tabii ki çok zorlaştırıyor ama sadece o kadar değil. Bizim yöneticiler şunu anlamıyor Fenerbahçe’nin rakibi Galatasaray değil. Fenerbahçe’nin rakibi stada en yakındaki AVM. Çünkü adamın elinde 100 lirası var, haftasonu maça mı gidecek yoksa AVM’de mi harcayacak? Bu mantıkla bakarsan aslında Fenerbahçe ve Galatasaray şirket olarak ortaklar. Ama gel gör ki bizim yöneticiler hala birbirini yiyor. Senin ürünün maç. Asıl satman gereken forma falan değil maç. Mesela Arena Stadı’nda Galatasaray-Fenerbahçe derbisi oynanıyor. Stadda dev iki poster Sneijder Diego’ya karşı. Böyle pazarlayacaksın ürünü. Ama sen daha birbirinin stadına gidemiyorsun, böyle saçmalık olur mu? Fenerbahçeliler daha Arena’yı görmediler.



MEDYA TARAFSIZ DEĞİL

Hiç mi güzel bir şey yok Türk futbolunda?
Bence son zamanlarda ki en güzel şey Brezilya Milli Takımı’nın alkışlanmasıydı. Artık taraftar güzel oyun oynanmasını istiyor. Böyle söylüyoruz diye hiç bizi milli duygular falan deyip kandırmasınlar. Önce sen giydiğin formanın hakkını ver, milli duygu öyle olur. Ben seyirciyim, milli görev sende bende değil. Benim 5 yaşımdaki çocuğum “Ben Volkan’ı Burak’ı seyretmek istiyorum,” demiyor, Neymar’ı seyretmek istiyor. Çünkü Fatih Hoca’nın da dediği gibi Neymar 90. dakikada hala top çalıyor.

TFF’den çalışman için teklif gelse medyayı bırakır mısın?
Şartlara bakarım. Gerçekten işe yarayacak, icraat yapılacak bir pozisyon için mi istiyorlar diye. Eğer öyleyse kabul edebilirim.

Sence medya tarafsız mı?
Değil tabii ki. Bence tarafsız olmak çok önemli değil. Önemli olan doğru olmak. Mesela ben Selçuk İnan hakkında nasıl objektif olabilirim ki? Seviyorum çünkü adamı. Ama mümkün olduğunca doğru olmaya, adil davranmaya çalışıyorum. Fenerbahçeliyim ben ama en çok Fenerbahçeliler nefret ediyor benden.

Yazılarını ya da yorumlarını çok sert eleştirdiklerinde küsüyor musun?
Başlarda oluyordu ama şimdi hiç olmuyor. Sadece ben ipin ucunu kaçırdıysam ona üzülüyorum. O zamanda özür diliyorum. Küfür ediyorlar bakıp geçiyorum yeter ki iftira atmasın, tehdit etmesin.

Senin iş olarak yaptığın şey mahallede insanların oturup muhabbetini yaptığı bir şey. İnsanlar da “Ne güzel ya, bizim yaptığımız muhabbeti adamlar televizyonda yapıyor bir de üzerine para kazanıyor,” diyorlar. Gerçekten “ne güzel iş” mi?
Güzel iş tabii, şikayet edemem. Zannettikleri kadar kolay değil ama güzel iş. Kızım okula gidiyor mesela bütün veliler benim kızım olduğunu biliyor. Sürekli oradan bana eleştiri geliyor.

Sana bu işi “yeter artık” deyip ne bıraktırır?
Ben aslında başlarken 2014’de Brezilya Dünya Kupası’na gideceğim ve bırakacağım diye başladım. Ne Brezilya’ya gidebildim ne de mesleği bırakabildim. Bir de diyordum ki kendime tribünlerde küfür ettirmeyeceğim, o da oldu. Quaresma transferi sırasında onu da yaşadım ve bırakma noktasına geldim. Sonra aklıma Süleyman Seba’ya da bağırdıkları geldi. Şimdi karşılaştığımda Beşiktaşlılar “Abi sen o zaman haklıydın,” diyorlar.

Aslında Gazetecilik okumadın değil mi?
Hayır, Kamu Yönetimi okudum. Okul bitince beş yıl metin yazarlığı yaptım. O sırada Gazete Pazar çıkıyordu. Melih Şabanoğlu da kreatif direktörümdü. Bana futbol yazısı yazdırdı. İlk yazım spor bölümünün kapağı oldu. O dönem yazı yazmak para ediyordu. Gazete kapanana kadar yazdım. Sonra da gazetecilikten başka bir iş yapmadım.

Yazı yazmayı seviyorsun, hiç roman yazmayı düşündün mü?
Yazdım bir tane, aşk romanıydı ama sildim. Yanlış anlama yayınlamadım demiyorum, bildiğin bilgisayardan sildim. Çok utandım çünkü hiç beğenmedim.

Çocukluğuna dair hatırladığın en güzel anın ne?
Hepsinde annem var. Çok erken vefat etti annem. Maddi olarak zor günler geçirdiğimiz bir dönemdi ve yakalandığı hastalık bakım gerektiriyordu. Biz bakamadık. O yüzden hala sorumluluk hissederim keşke daha iyi bakabilseydik diye.

Mehmet Demirkol kimdir?
Ela’yla Ali’nin babası ve Sedef’in eşi.

Seni ne ağlatır?
Çocuklar ağlatıyor.

Hayattaki en büyük korkun ne?
Ölmek.

Mutfağa merakın olduğunu biliyorum. Peki aynı zamanda gastroturist misin?
Evet. Mesela geçen yıl Aralık’ta Kopenhag’a gittim. Sırf yemek yemek için. 6 tane Michelin yıldızlı restoranın 4’üne gitme şansım oldu.

Peki gastroseksüel misin?
O ne oluyor tam olarak?

25-30 yaş üstü, iyi eğitimli, yabancı dil bilen, çok seyahat eden ve gittiği yerlerdeki yerel tatları avlayan, yemek yemek kadar pişirmeyi de seven erkekler.
Öyleyim demek ki, geçmiş olsunJ

Yazdığın bir yazının beğenilmesi mi yoksa pişirdiğin bir yemeğin beğenilmesi mi daha çok hoşuna gider?
İkisi de ama kesinlikle yazı daha çok keyifli.

Emekli olunca Mehmet Demirkol nerede olacak?

Kışları San Sebastian, yazları Datça’da. İnşallah yani.