2 Şubat 2016 Salı

Sokaklardan şampiyonluğa: Lukas PODOLSKI

Futbola nasıl başladın?
Aslına bakarsan ben futbola sokakta başladım ve sokakta öğrendim. Zaten yaşadığımız yer bir çeşit sosyal konutlardı. Bir çok farklı ülkeden insanla aynı mahallede oturduğumuz için çok yabancı arkadaş edindim. O zaman tek eğlencemiz hep beraber sokakta futbol oynamaktı. Meslektaşlarıma nazaran alt yapıya nispeten geç başladım.

Ailen hangi takım taraftarı?
FC Köln.

Türkiye’de aileler hangi takımı tutuyorsa çocuklarını da onun alt yapısına yazdırır. Sizde de böyle bir gelenek var mı?
Evet aynı şey bizim için de geçerli. Mecbur değildim, başka kulüplerden de teklif almıştım. Ancak ben de ailem gibi Köln taraftarıyım ve o yüzden hiç tereddüt etmedim.

Çocukluğun desem aklına neler geliyor?
Çok güzel bir çocukluk geçirdim. Bugünkü gibi akıllı telefonların, sanal bir dünyanın olmadığı; gerçek, saf bir mutluluğun olduğu bir çocukluktu. Maddi imkanları yüksek olan bir aile değildik ama bir arada ve mutluyduk. Okuldan gelirken yolda arkadaşlarla “Ne zaman toplanıyoruz?” diye konuşup, eve gidip sonra hemen kendimizi sokağa, futbola atardık. Paranın, ne giydiğimizin, nereye gittiğimizin hiç bir öneminin olmadığı günlerdi. Hayatımda geri dönecek olsam çocukluğuma dönmek isterim.

Alman alt yapısının sırrı ne?
Bu bir kaç yılda olan bir başarı değiller, uzun zaman gerekiyor. Bir kere her Alman takımına bir akademi, futbol okulu kurulması zorunlu hale getirildi. Gençlere yönelik bir sistem oluşturuldu. Benim zamanımda böyle bir imkan sağlanmıyordu. Futbol oynamak için bir çocuk en az 10 km yürümek ya da bisiklete binmek zorundaydı. Şimdi neredeyse her mahallede bir futbol okulu var. Bu da çocukların profesyonel olması için fırsatı onların ayağına getiriyor. Kendimle ilgili en çok gurur duyduğum noktalardan biridir, geldiğim yere gerçekten zor şartlar altında çok çalışarak geldim.



TÜRKİYE BU SİSTEMLE TARAFTAR KAYBEDİYOR

Türk futbolunun sence zayıf yanları ne?
Biliyorsun, çok farklı ülkelerde futbol oynadım. Bu da çok farklı deneyimler demek. Türkiye’deki alt yapı ile ilgili bir konuda ahkam kesmek istemem, çünkü henüz burada yeniyim ve bir eleştiri yapacak kadar tecrübe yaşamadım. Ama illa bir eleştiri yapacaksak bunu önce kendimizle ilgili yapmalıyız diye düşünüyorum. Mesela benim kulübümün gençleri UEFA Gençlik Ligi’nde Benfica’ya 11-1 yenildi. Böyle bir şey kabul edilemez. Ama bu neden oldu dersen, işte henüz o konuda bir tespit yapacak kadar deneyim yaşamadım.

Türkiye’deki futbol sistemini ve taraftarları nasıl değerlendirirsin?
Türkiye için söyleyeceğim en temel şey seyirci sayısının azlığı. Bunu Pasolig’e bağlıyorlar. Bilmiyorum gerçek sebep bu mu? Mesela maçlar Cumartesi, Pazar günleri neredeyse akşam sekizde başlıyor. Bu ne kadar doğru bir uygulama konuşmak lazım. Almanya’da olduğu gibi gündüz maçları olabilir. Ancak o zaman aileleri çocuklarıyla birlikte stada çekebilirsin. Almanya’da gündüz maçları adeta bir festival yeridir. Pazartesi akşamı sekizde maç oynatıyorsun, bitmesi on oluyor, eve gelmen on bir. Ertesi gün okul var, iş var. benim oğlum nasıl stada gelip maç izleyebilsin ki. Sadece bu kadar da değil, bilet fiyatları da çok yüksek burada. İnsanların öyle bir alım gücü var mı bakalım. Böyle olunca ne oluyor? Adam kazancıyla ayda ancak bir maça çocuğunu alıp gidebiliyor. Ben sistemi yapamam tabii ki, ama gördüklerimi bu sistemin içerisinde bir oyuncu olarak söyleyebilirim. Bu fiyatlarla, bu uygulamalarla, bu saatlere maç koyarak sadece taraftar kaybedersin. Profesyonel bir futbolcu o sahaya kendi için olduğu kadar taraftarlar için de çıkar. Dolu tribün onu motive eder. 50 bin kişilik stadyuma, sadece 5000 kişi geliyorsa, demek ki taraftar kaybediyorsun. Boş tribünlere oynamanın ne anlamı var ki? Hiç.

Hayatını değiştiren bir adam var mı?
Tek bir kişiyi seçmek kolay değil. Ailem var, eşim, çocuğum var. ama kariyer anlamında benim için önemli bir isimse soru, cevap Marcel Koller. Köln’de oynadığım dönem teknik direktörümdü ve bir Hamburg maçında ilk defa onunla Bundesliga’da ilk 11’de maça çıktım. Tamam onun da o dönem bana ihtiyacı vardı ve beni genç takımdan A takıma çıkardı. Ancak beni iyi bir futbolcu olmak için bu kadar zorlamasa, bana o şansı vermese ben belki buralara gelemeyecektim. Genç yaşlarda her futbolcunun öyle bir teknik direktöre ihtiyacı olur. Önce sana güvenecek, sonra zorlayacak ve sonra da şans verecek. Bir futbolcuyu ancak bu tip bir hoca geliştirebilir.



TAKIM KÖTÜYSE SEN BAŞARILI OLAMAZSIN

Köln’de oynadığın dönemde takımın en skorer ve başarılı oyuncusuydun. Ama takım iki kere alt lige düştü. Sen bireysel olarak bu kadar başarılıyken, takım olarak başarısızlık yaşamak nasıl bir duygu?
İstediğim kadar gol atayım, takım küme düşünce o goller hiç bir şey ifade etmiyor. O yüzden futbolcunun tek başına başarısı hiç bir şey demek değil. Aynı zamanda iyi bir de takımın olması gerekir. Aksi halde kötü bir takımda dünyanın en iyi futbolcusu bile kendini başarılı hissetmez.

Arsenal’de de oynadın. O da Federasyon Kupası hariç, uzun yıllardır İngiltere Ligi’nde kupa görememiş bir takım. Arsenal’in sorunu ne sence?
Bir kere dünyanın en iyi liginden bahsediyoruz, her takım çok güçlü. Her yıl şampiyonluğu 6-7 takım kovalıyor. Bunu Almanya’da her yıl Bayern’in ya da Türkiye’de İstanbul takımlarının şampiyon olması gibi düşünmemek lazım. Premier Lig çok daha fazla kaliteli ve güçlü rakibin olduğu bir lig. Öyle ki geçen yılın şampiyonu Chelsea’nin bile şu an ne halde olduğunu görüyoruz. Bir de tabii şanssız bir takım Arsenal. Futbolda şans da önemlidir. Ama Arsenal her yıl Şampiyonlar Ligi’ne katılan bir takım. Bu önemli bir şeydir.

Bundesliga, Premier Lig, Serie A ve şimdi de Süper Lig’de oynuyorsun. Bu dört büyük lig birbiriyle nasıl karşılaştırırsın?
Birebir karşılaştırmak kolay değil. Çünkü her ülkenin, hatta her takımın kendi kolaylık ve zorlukları var. Mentalite hepsinde farklı. Ben en çok İngiltere’de oynadığım futboldan keyif aldım. Çünkü orada her şey bir paket olarak mükemmel. Oyun sistemi, takımların kalitesi, statlar, taraftarlar, hepsi bütün olarak üst düzeyde.

Senin profesyonel bir sporcu olarak bireysel idman ya da beslenme tüyoların var mı?
Sağlıklı beslenmeye ve kendimi fit tutmaya her zaman dikkat ediyorum. Ama bu konuya çok fanatik de yaklaşmıyorum. Kendimi futbolcu olarak en üst seviyede tutmak adına özel şut ya da bir takım futbola özel antrenmanlar yapıyorum. Ama futbol boks ya da diğer bireysel sporlar gibi değil, bir takım oyunu. O sebeple antrenmanları takım ile birlikte yapmak daha hızlı sonuca götürür.

Bir çok farklı şehirde yaşadığın. O şehre adapte olmak için ilk gittiğinde neler yaparsın?
Öncelikle insan kendini açmalı. Özel olarak yaptığım bir şey yok, sadece kendimi insanlara, sokaklara, yeni olan her şeye açıyorum ve karışmaya çalışıyorum. Değişik şehirlerde yaşamak her zaman keyiftir. Ben de insanlara sıcakkanlı, insanlara hep açık yaklaşmaya çalışıyorum. Bunun dışında başka özel bir reçetem yok.

Unutamadığın maç desem...
Köln’de oynadığım dönem yeni statta Mönchengladbach'ı 1-0 yendiğimiz maç. O golü de ben atmıştım.

Diyelim yarın jübile maçın var. Nasıl hayal ediyorsun?
Köln RheinEnergie stadını hayal ediyorum. Tamamı dolu. Taraftarlar büyük coşku içinde. Sahada kimler olur, bilemiyorum. Çok arkadaşım var, sanırım çağırdığım herkes gelir.

Farklı spor branşlarına da ilgin olduğunu biliyorum. Formula 1, basketbol, boks gibi. Favori sporcuların kimler?
O da bir Köln taraftarı olan ve çok sevdiğim dostum Michael Schumacher’in büyük hayranıyım. Dualarım hep onunla. Basketbolu özellikle çok seviyorum. Galatasaray’ın her maçına gittim şu ana kadar. NBA ve Köln basket maçlarını da televizyondan mutlaka izlerim. Boksta ise eskiden Mike Tyson maçları için erken saatlerde uyanırdım.

Köln ikinci liginden bir basket takımına ortak oldun, Rheinstars Köln. Gelecekte profesyonel olarak yöneticilik düşünüyor musun?
Köln çok büyük bir şehir. Takımımız şu an için ikinci ligde ama öncelikli hedefimiz onu birinci lige çıkarmak. Belki Galatasaray basket takımı ile de bir maç yaparız. Geleceğimi ise henüz planlamadım. Şu an futbol oynuyorum ve odağım iyi oynamak. İleride futbolu bırakınca bir süre dinlenmek istiyorum. Sonrasında ise teknik direktör mü olurum ya da kendi markamla ilgili ticari faaliyetlerde mi bulunurum bilmiyorum.

Senin bir de kendi ismini verdiğin vakfın var. Lukas Podolski Vakfı ne yapar?
Öncelikli hedefim çocuklara yardım etmek. Köln’de bir yerimiz var. Polonya’da 70’e yakın çocuğun yemek yiyebildiği, derslerine yardım edildiği bazı yerler açtık. Bunların dışında yine çocukları destekleyen bir sürü projede yer alıyoruz. Şu an Türkiye’de yürüyen bir projemiz yok. Ancak önerilere de açığım. İçinde çocuk olan projelere, kulübümle de konuşup seve seve her türlü desteği veririm.

2016 Avrupa Şampiyonası ile ilgili bireysel hedefin ne?
İlk devre gibi ikinci devreyi de başarılı geçirip, formda kalıp, milli takımda yerimi almak istiyorum. Alman milli takımının hedefi her şampiyonada kupayı kazanmaktır, bunun tartışılacak bir yanı yok. Bana Polonya, Türkiye, İngiltere milli takımlarının turnuva şanslarını soruyorlar. Ne diyebilirim ki? Ben Alman milli takımı oyuncusuyum ve kendi takımımın başarılı olmasını isterim. Ama hepsine de başarılar dilerim.

Sence şampiyonada finali kim oynar?

Almanya-Türkiye ya da Almanya-Polonya. Kupayı Almanya alır.

5 Ocak 2016 Salı

Yeşil sahaların matadoru

İspanya…Arenalar, öfkeli boğalar, acımasız matadorlar ülkesi. Matador İspanyolca katil anlamına gelir. Arenaya bırakılan boğalar, önce pikador denilen kişiler tarafından çivili sopalarla kızdırılır. Ardından ihtişamlı kıyafetiyle kralları aratmayacak bir mağrurlukla matador girer sahneye ve boğayı öldürür. Boğa güreşlerinin, doğaya ve doğadan gelecek tehlikeye karşı, erkeğin kadınını ve ailesini korumak için giriştiği mücadeleyi anlattığı söylenir. İspanyol toplumunda matadorluk sadece bir meslek değil, aynı zamanda yiğit, gözü pek kişiyi tanımlamak için kullanılan bir deyiştir. Çünkü matador güçlü, süratli, çevik, seyirciye keyifli bir izleme imkanı sunacak yeteneğe sahip olmalıdır. 


İspanya... Stadyumlar, coşkulu taraftarlar, doğuştan yetenekli futbolcular ülkesi. Her çocuk futbolcu olabilir bu şehirde ama çok azı yıldız olur. İspanyol toplumunda futbolcu olmak sadece bir meslek değil, aynı zamanda tutkuyu, sadakati, adanmışlığı ortaya koymaktır. Futbolcu, güçlü, süratli, çevik, seyirciye keyifli bir izleme imkanı sunacak yeteneğe sahip olmalıdır.

Madrid... Kral burada oturur. Tarihin en cesur matadorları burada arenaya çıkmıştır. Ve yeşil sahaların şimdiye kadar gördüğü en büyük bayrak adam bu şehirde futbol efsanesine dönüşmüştür.

Raul Gonzalez Blanco, 1977 yılında Atletico Madrid taraftarı Don Pedro’nun oğlu olarak dünyaya geldi. 11 yaşındayken babasının takımında alt yapıda futbol oynamaya başladı. Ama Atletico’nun meşhur başkanı Jesus Gil, masrafları kısma bahanesiyle, alt yapının kapısına kilidi vurunca, daha o yaşlarda bir sezonda 65 gol atan bu çocuğu şehrin diğer takımı Real Madrid kaptı. Raul, kısa sürede A takıma kadar yükselip 1994-95 sezonunda profesyonel oldu. Bir gün hocası Valdano’ya gidip, “Kazanmak istiyorsan ilk 11’de benimle başla, istemiyorsan başkasıyla,” diyen bu cüretkar genç, Real Madrid formasıyla 11’de forma giyerken, Jesus Gil ise Santiago Bernabeu’da koltuğuna çakılıp kalmıştı. Kendi takımının alt yapısından yetişen bu çocuk, o akşam derbide bir penaltı yaptırmış, Zamorano’ya bir asist yapmış ve de Real Madrid formasıyla ilk golünü atmıştı. 17 yıl süren başkanlığı döneminde, 39 teknik direktör, 141 futbolcu transfer eden Başkan Gil, o akşam kaçırdığı balığın ne kadar büyük olduğunu yeni anlamıştı.


SADAKAT

Real Madrid’i o dönem Jorge Valdano çalıştırıyordu. Önceki iki sezonda Tenerife’yi çalıştıran ve her iki sezonda da son haftada Real Madrid’i yenerek, şampiyonluğu Barcelona’ya kaptırmalarına sebep olan Valdano; Real Madrid’e geçtiği ilk sezonda hem Raul’a forma verdi, hem de takımı şampiyon yaptı. Raul ise hocasına teşekkürü, doğacak ilk çocuğuna onun adını vererek yapmıştı. Daha ilk sezonunda Valdano’nun motivasyonuyla lige hızlı başlayan Raul, ilk 7 maçında 13 gol atmıştı. Bu çocuk denecek yaştaki İspanyol, bir anda forma satışlarını artırmış, gazete manşetlerini süslemeye başlamıştı. Elbette ki kralın takımı Real Madrid her zaman yıldız oyuncuların adresi olmuştur ancak 2003 yılında kaptanlık bazubandını da koluna takan bu adam, Madrid tarihine damgasını vurmaya hazırdı. Valdano ise bu genç yeteneği “Raul’un özelliklerini alt alta yazarsanız, aslında Real Madrid’in özelliklerini yazmış olursunuz. O günümüzün Di Stefano’su.” diye anlatıyordu.

Bu arada transfer teklifleri bitmek bilmiyordu. Rus milyarder Roman Abramoviç, Chelsea’yi satın aldığında ilk olarak Raul’u kadroya katmak istemişti. O günün şartları için inanılmaz bir teklif yapıp 70 milyon avro önermişti. Başkan Perez ise “Raul satılık değil. Belki 180 milyon avro getiren olursa onu satabilirim. Ancak bunu da dünya üzerinde yapabilecek tek takım Real Madrid.” diyerek noktayı koymuştu. Sadece başkan değil, İspanya Kralı Juan Carlos da Raul’un ülke sınırları dışına çıkmasına pek razı değildi. “Raul, Madrid’in meleği. Raul Madrid, Madrid de Raul’dur.” demişti. Chelsea Raul’u İngiltere’ye getirememişti belki ancak İngiltere’den bir başka büyük teknik adam zaten onun gelmesini pek istemiyordu. “Onun seyahatlerden hoşlanmamasını umut ediyorum; çünkü onu önlememizin tek yolu, İngiltere sınırları içine sokmamak. Real çok büyük oyuncular transfer etti ve ediyor. Figo, Zidane, Ronaldo… Bana göre ise Raul hepsinden daha iyi. O, dünyanın en iyisi!” Bu sözler nice büyük futbolcular yetiştirmiş Sir Alex Ferguson’a ait.


GALAKTİK PROJE

Raul sadece takımın kaptanı değil, aynı zamanda sadakat yemini etmiş bayrak adamıydı. Bunu karşılığında da Başkan Perez; Figo, Zidane, Beckham, Ronaldo’yu bile transfer etmiş olsa bu sadakatin karşılığını gösterdi: “En yüksek ücreti Raul alır, Sonrasına bakarız.” Perez’in başlattığı “Los Galacticos” projesi kapsamında bu yıldız isimler arka arkaya Real Madrid kadrosuna katılırken, Raul belki onlar kadar fiyakalı fotoğraflar sunmuyordu ancak hem sahada, hem soyunma odasında Real Madrid’in lideri hala O’ydu. Bu arada Perez’in bu yıldızları getirirken, takımdan bazı isimleri de göndermesi gerekiyordu: Hierro ve Morientes. Yakın arkadaşları kulüpten yollanırken Raul bir gün kendisine sıra geleceğini düşünmüş müdür bilemem ancak ilahi adalet vuku buldu ve çok geçmeden Galaktik proje bekleneni vermedi. 2006 yılında 3-0’lık bir Mallorca yenilgisinden sonra Beckham ve Roberto Carlos hariç, Galaktik yıldızlar yolcu edildi. Sonrasında ise takımı sırtlayanlar yine “bizim oğlanlar” Raul, Casillas, Guti oldu. Real Madrid için Raul matador ise, ona topu taşıyan Guti de pikadordu.

2008 yılında takımın yardımcı kaptanı Iker Casillas ile Real Madrid için ömür boyu sözleşmeye imza atarken ikisi de aslında filmin sonunun bekledikleri gibi olmayacağını bilmiyordu. “Ömür boyu” romantizmi Casillas gibi, Raul gibi duygusal futbolcular için vardır, kulüpler için değil. 24 Nisan 2010’da, Mourinho yönetimindeki Real Madrid, Real Zaragoza ile karşılaşıyordu. Raul yine golünü atmış, parmağındaki alyansını öperek meşhur gol sevincini yapmış, ancak sakatlanıp oyuna devam edememişti. Yerini Mourinho’nun gözdesi Karim Benzema’ya bırakırken, o maçın ve o golün Real Madrid kariyerinde bitiş çizgisi olduğunu henüz bilmiyordu. Bu arada Manchester United’ın 7 numarası Cristiano Ronaldo kulübe transfer olmuş, 9 numaralı Real Madrid formasını giymeye başlamıştı. Ancak gönlünden 7 numara geçtiğini de gizlemiyordu. Sezon sonu Madrid sıfır kupa çekmiş ama asıl şoku 15 senedir mor beyaz forma giyen Guti’nin kulüpte bir gelecek göremediğini söyleyip ayrılmasıyla yaşamıştı. Guti o sezon Beşiktaş’a gelmiş, Carvalhal ile yaşadığı sorunların da etkisiyle, tek sezon oynayıp hem Beşiktaş’a hem de futbola veda etmişti. Guti şokunu atlatan Real Madrid’de ise asıl bomba, takımda sonradan oyuna giren adam olarak kalmak istemediğini söyleyen Raul’un bavulunu toplamasıyla patlar. Sonrasında ise gerçek sorunun Mourinho’nun kendisini istememesi olduğu konuşulur. Bugün belki Mourinho, o dönemde aldığı ah’ların karşılığını ödüyordur.

Hierro, Morientes, Guti, Casillas, Raul. Hepsi mahallenin çocuklarıydı. Ta ki Perez Los Galacticos düğmesine basana kadar. Perez’in başkan seçilmek için verdiği vaatlerden biriydi aslında bu proje. “Başkan seçilirsem Barcelona kaptanı Figo’yu transfer edeceğim, edemezsem tüm kombine ücretlerini taraftarlar yerine ben ödeyeceğim.” demişti bir vakit. Hem başkan seçildi, hem transferin suyunu çıkardı. Semtin kendi çocuklarından birer birer kurtuldu, yerine karşı mahallenin çocuklarını getirdi.


AYRILIK DA SEVDAYA DAHİL

16 yıllık Real Madrid kariyerinde tek bir kırmızı kart görmeden, 6 La Liga, 4 İspanya Süper Kupası, 3 Şampiyonlar Ligi, 1 Avrupa Süper Kupası ve 2 Kıtalararası Kupa olmak üzere toplam 16 kupa kaldıran Raul, bu yıl Cristiano Ronaldo rekorunu kırana kadar Real Madrid tarihinin en çok gol atan oyuncusuydu. Bir Perşembe akşamı Santiago Bernabeu’da 80 bin taraftar ve İspanya Kralı matadora veda etmek için toplandı. Yine gol attı. Tribünler “Sonsuza kadar büyük kaptansın,” diye bağırdı. O gece Kral ona Real Madrid’in şampiyonluk kutlama alanı olan Cibeles Çeşmesi’nin değerli bir maketini verip veda ederken, kameralar da Raul’u ağlarken yakalıyordu.

33 yaşındaydı ve futbol oynamaya devam etmek istiyordu. “Real Madrid’de 16 yıl geçirdim. Kariyerimin en güzel yıllarıydı ve harika bir neslin parçası oldum. Ailem ve ben yeni bir heyecan istedik. Bu hamleyi bu yıl yapmasaydık, bir daha yapamayabilirdik,” diyerek Schalke 04’e transfer oldu. İki sezon geçirdiği kulüpte Almanya Kupası ve Almanya Süper Kupası kazandı. Ardından iki sezon Katar’ın Al Sadd kulübünde geçirdikten sonra, finali yapmak için soluğu Amerika’da New York Cosmos’da aldı ve geçtiğimiz ay 38 yaşında futbola veda etti. Kariyeri boyuncu hiç Ballon d’Or kazanamadı belki ama Pep Guardiola bugün onun için “İspanya futbol tarihinin en önemli oyuncusu,” diyor. Real Madrid’den, Owen’den Ronaldo’ya, Figo’dan Zidane’a kadar kariyeri tartışılmayacak bir sürü yıldız geçti. Hiç biri onun gol rekorunu kıramadı. Ta ki, Cristiano Ronaldo’ya kadar. Ronaldo ise o gün, Raul’u arayıp “Benim için 1 numara daima sensin,” dedi.


Bugün 7 numara ile oynayan Cristiano Ronaldo şu an Madrid tarihinin en çok gol atan oyuncusu. Belki daha çok gol atanı da izleyeceğiz. Ama taraftarların mor beyaz kulübe ismini verip Raul Madrid diyeceği kadar sahiplendiği futbolcu bir tek o oldu. Akıp giden zaman onun için sadece bir formalite. Bir gün Madrid’e geri dönecek. Ve o gün tribünlerde 80 bin taraftar ve Kral yine onu alkışlıyor olacak. Kim bilir belki o gün yine sahanın ortasına gelir ve tıpkı 2002 Şampiyonlar Ligi finalinde kupayı aldıktan sonra yaptığı gibi nefis bir matador dansı ile tüm Madridlileri coşturur. O zamana kadar hoş çakal Madrid’in meleği Raul...

KENAN SOFUOĞLU

YETENEK
AZİM
TECRÜBE
KADER
+________________________
KENAN SOFUOĞLU

Bir tamirhaneden dünya şampiyonasına nasıl gitti? İsviçre’de yaşayan Türk iş adamı nasıl hayatını değiştirdi?  Yarışırken hiç korktu mu?
Kazanma hırsı çok fazla, sayısız kupa kazanmış. Kaybetmeye tahammülü yok ama hayat kaderine en sevdiklerini kaybetmeyi yazmış. Bir adam düşünün. Her viraja kupayı kaldırmak için girerken, tüm kupalarını hediye eden. Dünya üzerindeki maddeye dayalı her şeyle bağını koparmış, gerçek bir şampiyon, Kenan Sofuoğlu.


Türkiye gibi futbolun dominant olduğu bir ülkede motor sporlarına nasıl başladın?
En büyük faktör, şu an pisti kurduğum Akyazı’da o dönem babamın motosiklet tamirhanesinin olmasıydı. O zamanlar ilkokul 3’e gidiyordum. Okuldan çıkınca tamirhaneye gider, ya babama yardım eder ya da ufak motorları kullanmaya çalışırdım. O dönem en büyük abim ilkokuldan sonra okula devam etmeyip babamla çalışmaya başlamıştı. 1994’de babam Sakarya’ya daha büyük bir tamirhane açınca bizim de ufkumuzu açtı. Artık ufak mobiletlerle değil de, daha büyük motosikletlerle uğraşmaya başlamıştı. Bahattin abimin 1996’da amatör 1999’da profesyonel yarışlara başlaması benim küçük dünyamı bir anda değiştirdi. Bu arada Türkiye’de profesyonel yarışlar Bahattin abim döneminde başladı, ondan evvel böyle bir kavram yoktu. 2000 yılına ise ortanca abim Sinan ve ben de yarışmaya başladık. O zamanlar Lise 2’ye gidiyordum ve yalan söylemeyeyim hayalim üniversite değil, liseyi bitirince abilerimle birlikte yarışmaktı. Üç kardeş yarışıyorduk ve ekonomik olarak bir motosiklet tamirhanesinden ne yazık ki zengin bir aile çıkmıyordu. Babamın gücü üçümüzü de yarıştırmaya yetmedi. 2001 krizinden sonra işler daha da zorlaştı. Sonunda aile şöyle bir karar aldı, “Artık üçünüzü birden yarıştırmaya gücümüz yetmez, sponsorlar da azaldı. Ancak birinizi Avrupa’ya yollayabiliriz.” En küçük bendim, sağ olsun iki abim de hakkını bana devretti ve beni yolladılar.

Bu sporda cebinden çok para harcaman gerekiyor mu?
Benim başladığım yıllarda Türkiye’de ufak, amatör bir motorla idare edebiliyordun ama Avrupa’da imkanlarının iyi olması gerekiyordu. Misal Almanya şampiyonasında yarışabilmek için yaklaşık 100 bin avro paran olması gerekiyordu. Bizim öyle bir şansımız yoktu. 10 bin avroya bir amatör kupa yarışı bulduk, o parayı toparladık. Bütün varımız yoğumuz zaten o paraydı. 2002 yılında ben de o parayla Almanya’da amatör kupada yarışmaya başladım. O dönem bir federasyon bile yoktu, otomobil federasyonuna bağlıydık. Bugün durum çok farklı. Artık bir federasyonumuz, sporcuya destek çıkan bir Spor Bakanlığımız var. Şu an yetenekli gençleri ben pistimde çalıştırıyorum, seneye hiç masraf etmeden devletin desteğiyle Avrupa’da yarışmalarını sağlayabileceğim.

İlk profesyonel yarışını hatırlıyor musun?
2001 yılında Türkiye pist yarışında abilerimle yarışmıştım. Tabii seviye düşüktü. Dört kişi yarışıyordu, üçü Sofuoğlu kardeşlerdi. Benim için abilerimle beraber kürsüye çıkmak çocukluk hayalimdi. Sonra bu bahsettiğim Almanya amatör kupasında yarıştım ama o Türkiye şartlarında profesyonel sayılabilecek bir yarıştı. İlk gittiğimde yarışan kırk kişi arasından yirmi beşinciydim. Hafta sonu ilerledim ve ilk yarışımı üçüncü bitirdim. Amatör kupa da olsa, Avrupa’da, bize göre çok güçlü bir turnuvada kürsüye çıktığıma inanamamıştım. Sonra yarışlar, kürsüler birbirini kovaladı ve sezon sonu Yamaha Cup kupasında şampiyon oldum. Şampiyonluktan sonra sevincimiz yine kursağımızda kaldı çünkü Almanya’nın Süper Lig’ine çıkabilmemiz için 100 bin avro gibi bir para bulmamız gerekiyordu ve bizim o parayı bulmamız mümkün değildi. Sezon içinde üst üste aldığım birinciliklerden ötürü bana Süper Lig’in 15. takımından teklif geldi. İyi bir ekip değildi ama para vermeyecektim, hemen kabul ettim. O altlardaki takımla biz şampiyonluğu son hafta kıl payı kaçırdık. Şampiyon olan pilot 40 yaşındaydı, o gün benim için “Bu çocuğu burada tutmayın hemen Avrupa ligine çıkartın, buraya göre yeteneği çok üstün,” demişti. 2004 yılında ilk Avrupa şampiyonamı 3. sonrakini 2. tamamlayınca bu sefer dünya klasmanında yarışmaya karar verdim. Bu kez de 100 bin değil 500 bin avro bulmamız gerekti. Tabii bizim hayal bile edemeyeceğimiz bir para. O zamanlar İsviçre’de yaşayan bir Türk işadamı bana sahip çıktı, bazı bağlantılarla beni takıma yerleştirdi. Ben bugün halen o bağlantıların ne olduğunu bilmiyorum. 2006’da ilk sezonumu Dünya 3.sü olarak tamamladım.

O işadamı ile iletişiminiz hala devam ediyor mu?
Hayır. O hayatıma bir girdi, bir kayboldu. Bir daha göremedim, haberim bile yok. Tuhaf bir şekilde hayatıma girdi, beni büyük bir takıma yerleştirdi, sonra sessizce kayboldu.



YARIŞ KAZANMAK KOLAYDIR, ŞAMPİYON OLMAK ZOR


Motor sporlarında bir yarışçıya şampiyonluğa taşıyan en önemli faktörler neler?
Kendi yaşadıklarımdan öğrendiğim şu, her şey önce yetenekle başlar. Ama asıl önemli olan ve devam etmeni sağlayan azimdir. Sonra da tecrübeyi bekleyecek sabrının olması gerekiyor. Bu üç faktör şart. Tabii kaderinizde de yazılmış olması gerekiyor. Yarış kazanmak kolaydır ama Dünya Şampiyonu olmak öyle değil. Bugün bir yarışta önde giden kaza yapar sen birinci olursun, hava şartları denk gelir. Tek yarış kazanmak kolaydır. Ama Dünya şampiyonu olmak için, sezon Avusturya’da başlar, Amerika, Katar, İngiltere, Fransa, her yerden puan çıkartman gerekir. Motosikletin bozulur, biri gelir sana çarpar yarış dışı kalırsın, sakatlık yaşarsın. Yani her yarıştan puan çıkarmak zordur. Şimdi böyle kolay anlattığıma bakma sezon içinde tüm bunları yaşamak böyle kolay değil.

Unutamadığın bir yarış var mı?
Kariyerinde en iyi yarışın hangisi dersen, 2009 Amerika’yı söylerim. Takım olarak imkanlarımızın kötü olduğu bir dönemdeydik. Motosikletimizde bir türlü ayar tutturamıyorduk. Büyük bir çekişmeyle, o kötü moral ortamında kazandığım Amerika yarışı kariyerimin en iyi yarışı. Beni en çok mutlu eden yarışım ise İstanbul Park’tı. Maalesef bir kere yarıştım Türkiye’de. Yıllarca Avrupa’da koştuktan sonra ev sahipliği yaptığım ülkemdeki yarışı kazanmak çok güzeldi.

Korkuyu çok hissettiğin bir yarış oldu mu?
2008 yılında Sinan abim Körfez pistinde rahmetli olmuştu. O sezon boyunca korkarak motosiklet kullandım. Ama bu düşerim de bana bir şey olur korkusu değildi. Yarışlar canlı yayınlanıyordu. Annem, babam izliyordu. Onları korkutacak bir durumda kalmaktan çok korktum. Zaten o sezonu da başarısız geçirdim.

Sence bu sporu sevdiğin için mi başarılısın, yoksa başarılı olduğun için mi seviyorsun?
Bence başarılı olmamda bir kaç sebep var. Birincisi maddi imkansızlıklar. O yaşlarda henüz “Aman Türkiye’yi iyi temsil edeyim,” gibi şeyleri daha düşünemiyorsun. Hayalleri motosiklet olan bir çocuktum ve maddi açıdan aileme yük olmuştum. Bunun altında kalmamam, ailemin bana verdiklerini geri kazanmam gerektiği fikri hep içimde ağır bastı. Yarışmam için gerekli parayı toplamam için abim arabasını satmayabilirdi, babam “Motorlar dükkanda dursun ticaret daha önemli,” diyebilirdi. Ama onlar öyle yapmadı, bana inandı. Bu da bana daha çok azim oldu. Bana gösterdikleri bu fedakarlıkların altında kalmamak için hep çalıştım. Sonra ki yıllarda, maddi sorunları aşınca, tabii ki yaş olgunluğuyla da, şampiyonluk kazanmanın ülkem için ne demek olduğunu anladım. Başbakanın, Spor Bakanı’nın beni arayıp, destek vermesiyle bende artık zevkine gidip yarış kazanmak değil, ülkemi temsil etmenin önemini anladım. Bu farkındalık ben de ayrı bir motivasyon yaratıyor.

En yüksek hız kaç gördün?
Bizim yaptığımız asıl iş yüksek sürate çıkmak değil ama Super Bike kategorisinde yarıştığım sene İtalya’nın Monza pistinde 325 km/s gördüm. Ama bugün caddeye çıkıp standart bir motosikletle 340 km/s yapabilenler de var. benim yarıştığım parkurlarda 320-3250 km/s en yüksek çıkılabilen sürat çünkü viraj geliyor ve fren yapmanız gerekiyor. Ama top speed ile uğraşsanız 400 km/s de yaparsınız çok sorun değil.

Herkesin hızlı gittiği bir virajda senin de hızlı gitmen normal. Ama öyle virajlar var ki, herkes hız keserken, sen asılıyorsun. Kendine mi, motora mı bu güven?
Her pilotun tarzı, tekniği, yetenekli olduğu yerler farklıdır. Benim yapı olarak ilk günden beri, yarışları podyumsuz tamamladığım çok az görülmüştür. Kariyerim böyle başladı, böyle de bitecektir. Farklı bir kaç kategoride istediğim başarıları yakalayamadım, motosiklete uyum sağlayamadım. Bir kaç yıl daha sabredeyim de, o motora alışayım diye düşünmedim. Kaybetmeye hiç alışmadım. Eğer kazanmak gerekiyorsa, virajda imkan varsa gaz kesmeyeceksin. Mental olarak kendini güçlü hazırlarsan zaten yarışta da başarılı oluyorsun.



İNSANLARI İYİ YAPTIKLARI ŞEYLERİ SÖYLEYEREK MOTİVE ETMELİ

Kendini ve çalıştırdığın çocukları mental olarak hazır ve güçlü tutmak için kullandığın özel bir yöntem var mı?
Yarış hafta sonları yetiştirdiğim çocuklara iyi yönlerini hep defalarca söylerim. İnsanları iyi yaptıkları şeyleri söyleyerek motive etmek güzeldir. Aslına bakarsan sadece iş için değil hayatın her alanında geçerli bu. Ben de bunu zamanla öğrendim. Cahil biri bile olsa, birinin gelip bana “Şunu iyi yapıyorsun,” demesi beni orada daha da iyi yapıyor. Ama eğer “Şurayı kötü yapıyorsun,” derse her o viraja geldiğimde “Ben burayı yine kötü yapacağım,” psikolojisine giriyorum. Eksik yönleri geliştirmeleri için tabii ki söylemek lazım. Ama yeri ve zamanı çok önemli. Beni kuvvetli kılan bir diğer nokta ise manevi olarak güçlü hissetmem. Dua ederim, her yarıştan önce yaşlıları sevindiririm. Bunu sakın maddi olarak algılama, bu bir ziyaret de olabilir, önemli olan onları mutlu etmek. O manevi gücü aldığım zaman kendimi zaten hazır ve güçlü hissediyorum.

Yarışlardan önce 100 gr bile alıp vermeniz performansınız için önemli. Beslenmene nasıl dikkat ediyorsun?
Yarış hafta sonunda yediklerime çok dikkat ederim. Az yerim. En fazla enerjiyi verecek besinlere yer veririm. Boş şeyler yemem. Enerji sadece fiziksel enerji değildir. Konsantrasyon olarak yorulduğunuz zaman istediğiniz kadar güçlü olun başarılı olma şansınız yok. Bir nevi beynimi de yediklerimle motive ediyorum. “Bak güzel yedim, artık sorunum olmaması lazım, yarışta güçlü olacağım,” diye psikolojik olarak kendimi iyi hissediyorum. Normal hayatımda çok fazla özen göstermiyorum, çünkü çok antrenman yapıyorum.

Başka bir spor yapıyor musun?
Havalar çok soğuk olduğu zaman koşu yapıyorum. Ama genelde motosikletle antrenman yapmayı tercih ediyorum.

2007 yılında ilk Dünya şampiyonluğu kupasını kazanmış Kenan ile bugünkü arasında büyük fark var. Hayat tecrübesi tabii ki önemli ama sen kendini geliştirmek için neler yaptın?
Tamamen geçen zaman, ben ekstra bir şey yapmadım. O zamanlar genç bir sporcuydum. Bu sene 16. sezonum. Eskiden biri bana kafa tuttuğu zaman “Hadi gel çıkalım parkura,” derdim. Şimdi omzunu sıvazlayıp, sen daha iyisin diyebiliyorum. Bunlar tamamen yaşla gelen olgunluklar. Benim önümde bir hocam olmadığı için hep kendim öğrenmek, denemek zorunda kaldım. Belki bunun da bir faydası olmuştur.

İlk kazandığın Dünya şampiyonluğu kupasıyla, bugün kazandığın 4. Kupa arasında ne fark var?
Ben bugüne kadar bütün kazandığım kupaları, bana destek olmuş, yanımda olan, ya da o gün o yarışıma gelmiş bir hayran olduğu zaman hep hediye etmişimdir. Hiç birini saklamadım. Çünkü biliyorum ki ben manevi olarak o kupayı kazandım. O benim kariyerime işlendi. Ama o kupa belki başkasında daha faydalı olacaktır. Hediye etmek beni daha fazla mutlu ediyor. O yüzden kupalarımı o gün inandığım kişilere hep vermişimdir. Sadece bu sezon bütün kupalarımı rahmetli oğlum Hamza için sakladım.

Çocukluğuna ait hatırladığın en mutlu anı ne?
İki ağabeyim de yarışıyor, ben de yarışmak çok istiyorum ama babam bir türlü izin vermiyor. Sinan abim bir trafik kazası geçiriyor, bacağı kırılıyor. Abimin motoru o dönem boşa çıkınca, ben babama daha çok yalvarıyorum. Babam yine “Gerek yok,” diyor. Sonra bir gün iş yerindeyken babam “Giy tulumu gidiyoruz, antrenman yapacağız.” dedi. O günü hiç unutmuyorum. Heyecandan elim ayağım titriyordu. Babamla beraber drag antrenmanı yapmıştık.

Sihirli bir değnek olsa kariyerinle ilgili neyi değiştirmek isterdin?
2007 yılında Dünya şampiyonu olduğumda babam bana bir yıl daha Dünya Supersport da kalmamı çok söylemişti. Ben Super bike’a gideceğim diye tutturmuştum. Bugün olsa babamı dinlerdim. En azından bir yıl daha tecrübe kazandıktan sonra farklı kategori denerdim. Kariyerimde yaptığım en büyük hata oydu. Ama her hatada bir nasip de vardır. Bizim nasibimiz de buymuş.



MOTO GP’YE BENİM YERİME GENÇLER GİTMELİ


MotoGP’de yarışabilecek potansiyele sahip bir sporcusun ama Türkiye’de özellikle de sponsor desteği bir türlü Avrupa ülkeleriyle rekabet edemediği için sen de o klasmanda ilerleyemedin. Ne diyorsun bu duruma?
Biz abilerimle bu işe başlamadan önce Türkiye’de motor sporları diye bir şey yoktu. Tabii ki ilkler hep zorluk çeker. Bir de ben yaş olarak da geç başladım. Şimdi çocuklar çok daha küçük yaşlarda profesyonel oluyor. Hala sponsor desteği bulmak zor. En büyük desteği devlet sağlıyor. Bugün yetiştirdiğim gençlerin kariyerinde MotoGP olacağını görebiliyorum. Ama iş bu çocukların yeteneği ile de olmuyor, sponsor desteği şart. Ben bugün artık kariyerimle istediğim desteği bulup MotoGP’ye gidebilirim ama benim yaşım 31. Bu saatten sonra bulduğum desteği kendim için değil gençler için kullanmayı tercih ederim.

Marc Marquez mi Valentino Rossi mi?
Ben Marquez ile birlikte yarıştım hatta birlikte kürsüye de çıktım. Sıfırdan gelmiş kesinlikle çok yetenekli bir sporcu. Hatta bence dünyanın en yeteneklisi. Ama bu sene Rossi’ye yaptıkları sportmenliğe aykırıydı. O yüzden 2015 için Rossi derim.

2014 sezonunu şanssız geçirdiniz. Bu sezon neyi farklı yaptınız?
Bu sezon Hindistanlılardan kurtulduk. Beni onlarla Kawasaki birleştirmişti ama büyük hataymış. Bu sezon iyi bir takım ile anlaştık. Spor Bakanı da çok destek oldu. Geçen yılı 8. bitirmişken bu sezon şampiyon olduk.

Türkiye’de amatör olarak motor kullananlara ne söylemek istersin?
Gençler artık motor sporlarına çok hevesli. Özellikle bugünün imkanlarıyla bunu profesyonel hale dönüştürmek çok zor değil. Geçen ay Akyazı pistinde yaptığım elemelerle üç tane çocuk seçtik ve hiç masraf ettirmeden önümüzdeki yıl Avrupa’da yarıştıracağız. Bunun yanı sıra on çocuğu da önümüzdeki yıl Türkiye şampiyonasında yarıştıracağız. Bu spora hevesli gençler federasyonla iletişime geçip kendilerine lisans çıkartıp, amatör de olsa ufak yarışlarda kendilerini deneyebilirler. Anne babalar eğer çocuklarının yetenekli olduğuna inanıyorlarsa 7-8 yaşlarında onları bu spora korkmadan başlatmalılar. Gelecekte belki onların çocukları da Türkiye’yi temsil edip Dünya şampiyonu olabilir.

Kenan Sofuoğlu federasyon başkanı olur mu?
Olmaz. Ne siyaseti ne de federasyonu istemem. Benim tüm istediğim gençlerle birlikte parkurda olmak. Sporculara abilik yapmayı, onları Avrupa’ya taşımayı tercih ederim.

Hiç pes etmeye yaklaştığın dönemler oldu mu?
Çok. Bir yarışı kaybedince moralim sıfırken belki bırakmayı düşündüm ama ertesi gün uyandığımda bırakmıyorum deyip yeni planlar yapmaya başladım. Başarıyı yakalamış sporcuların hepsinin kariyerinde “Artık bu işi yapmayacağım,” dedikleri zamanlar olduğuna inanıyorum. Asıl başarı o zor zamanlarda pes etmeyip devam edince geliyor.

Bu işi yapmıyor olsan ne yapıyor olurdun?
Büyük ihtimal babamın tamirhanesini devam ettiriyor olurdum.

Yarışları sonra tekrar izliyor musun?
Kazandığım yarışları izlerim. Ama kaybettiğim yarışları çok fazla izlemem. Bu arada ikinci olduğum yarışlara kaybettim gözüyle bakıyorum, halen daha atamadım o psikolojiyi üzerimden.

En sevmediğin huyun ne?
Yarışta kürsüye çıkamadığım zaman kendimden nefret ediyorum. Karakterimden nefret ediyorum. Çok zor bir adam oluyorum, kimseyle konuşmuyorum. 2004 yılında İtalya’da bir yarışı ikinci tamamladım. Aslına bakarsan ilk defa yarıştığım bir klasman ve pist, iyi bir sonuç yani. Ama annemi babamı o kadar bıktırdım ki, beni orada bırakıp gitmeye karar verdiler. Hiç unutmuyorum annem diyor ki “Nereye gideceğiz, dil bilmiyoruz, yol bilmiyoruz.” Babam tutturmuş “Gideceğiz, buluruz bir yolunu, ben bunun bu karakterine dayanamayacağım artık.” diye. Keşke onları yapmasaydım.

Şimdi çocukları eğitirken de aynı toleranssızlığı gösteriyor musun?
Eğer bir çocuğun üzerinde çok düşüyorsam, onun başarılı olmasını, gösterdiğim şeyleri yapmasını çok bekliyorum. Şu ana kadar yetiştirdiklerim arasında en iyisi Toprak Razgatlıoğlu. Ona artık söyleyecek bir şey kalmadı, beni bile geçti.

Kendine bir nasihat verecek olsan...
Kariyerimin ilk başladığı yıllarda kendimi çok hırpalamazdım. İkinciliğe, üçüncülüğe hiç mutlu olmadım, kaybettim diye düşündüm. Şu an anladım ki, podyuma çıkmak zaten başarıymış.