1 Haziran 2015 Pazartesi

Şampiyonlar Ligi Yarı Final 2015

REAL MADRID - ATLETICO MADRID

İki dişli rakip karşı karşıya geldiğinde “erken final” tabiri çok kullanılır. Ama söz konusu bir önceki yılın iki finalistinin çeyrek finalde karşı karşıya gelmesiyse, bu ifade daha da değer kazanıyor. Lig yarışında bu yıl Barcelona ve Real Madrid’in gerisinde kalan, Kral Kupası’nda da Barcelona’ya diş geçiremeyip elenen ve geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalinde Ramos’un son dakika kafasıyla uzayan ve sonrasında ellerinden kayan kupanın hüsranını içinde taşıyan Atletico’nun acısını, Real Madrid’i saf dışı bırakmaktan daha iyi hiçbir şey dindiremez. El Classico’da Barça’ya kaybedip şampiyonluk şansını zora sokan Real Madrid’de ise eleştiri okları Carlo Ancelotti’nin üzerinde. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ni 10. kez kazanamama lanetini üzerinden atan Real Madrid, yarı final için favori gözüküyor. Ancak Atletico Madrid, geçen yıl favori gösterilmediği Chelsea ve Barcelona turlarında yaptığını yine tekrarlayabilir. İlk maç 14 Nisan’da Vicente Calderon’da, rövanş ise 22 Nisan’da. Bu yıl da Şampiyonlar Ligi heyecanından uzak kalan bizlerin kalbi ise geçen sene sakatlığı sebebiyle forma finalde forma giyememiş olan Arda Turan’la.

  
PORTO – BAYERN MUNIH
Çeyrek final maçları arasında belki de tahmin yapması en kolay eşleşme bu. Bundesliga’da kelimenin tam anlamıyla güle oynaya şampiyonluğa koşan Bayern’in, ikinci turda Shakhtar Donetsk’e karşı aldığı 7-0’lık galibiyet, Guardiola’nın geçtiğimiz yıl evinde Real Madrid’e  karşı yaşadığı şokun ardından hataya tahammülü olmadığının en büyük kanıtı. Bavyera ekibinin en etkili silahı Arjen Robben şimdilik karın kası yırtığı sebebiyle ilk maçı kaçıracak gibi duruyor. Bu ilk maçı kendi evinde oynayacak, grubundan namağlup lider olarak çıkan ve 23 gollü Bayern’in ardından Şampiyonlar Ligi’nin en golcü ikinci takımı olan Porto için büyük bir avantaj. Bu ikili daha önce 1986-87 sezonunda finalde karşı karşıya gelmiş, Viyana'da oynanan maçı Portekiz ekibi, Kögl'ün golüyle 1-0 yenik duruma düşmesine rağmen Madjer ve Juary'nin golleriyle 2-1 kazanmış ve kupaya uzanan taraf olmuştu. Porto o zaman da maçın favorisi değildi ve büyük bir sürprize imza atmıştı. Biz yine de finalin Berlin’de oynanacak olmasının Alman ekibi için ekstra bir motivasyon olduğunu da göz önünde bulundurursak, şimdiden bu eşleşmenin galibi Bayern Munih olur desek yeridir.


PSG-BARCELONA
Çeyrek finallerin tartışmasız en merakla beklenen maçı. Artık kupanın doğal favorilerinden biri olan Barcelona, Chelsea’yi eleyerek bu yıl hiç şakası olmadığını gösteren Paris Saint Germain karşısına çıkıyor. Aslında iki takımın bu sezon ilk karşılaşması olmayacak. Daha önce Şampiyonlar Ligi'nde F Grubu'nda gruptan çıkma mücadelesi vermişlerdi. Paris'te oynanan mücadeleyi Fransız temsilcisi 3-2 kazanırken, İspanya'daki karşılaşmada ise Barcelona 3-1 galip gelmişti. F Grubu'nu Barcelona 15 puanla lider tamamlamış, PSG ise 13 puanla ikinci sırada yer almıştı. Kariyerinde hiç Şampiyonlar Ligi Kupası olmayan Zlatan Ibrahimovic Chelsea maçında gördüğü kırmızı kart yüzünden 15 Nisan’da Paris’te oynanacak ilk maçta forma giyemeyecek. Bu yıl 6 golle Şampiyonlar Ligi’nde harika bir performans gösteren Edison Cavani ise Zlatan’ın yokluğunu aratmayabilir. Fransız temsilcisinin bu kez yarı finali görmesi için öncelikle 8 gollü Messi’yi durdurması gerekiyor. Katalan ekibi adına, El Clasico’da imzasını atan Luis Suarez, Fransızlar için büyük bir tehdit oluşturacaktır. İlk maçın sonucu ne olursa olsun, tur atlayan takım Barcelona’da 90 dakika bitmeden belli olmayacak bir karşılaşma. Zlatan’ın seneler sonra kötü ayrıldığı Nou Camp’a dönüşü hiç şüphesiz yıldız futbolcu için büyük bir motivasyon olacaktır.



JUVENTUS-MONACO

Şampiyonlar Ligi 1. turunda A Grubu'nu Atletico Madrid'in ardından 10 puanla ikinci sırada tamamlayan Juventus, ikinci turda Borussia Dortmund'la eşleşmiş ve Dortdmund’u zorlanmadan saf dışı bırakmıştı. Alman ekibi kura çekimlerinde de oldukça şanslıydı ve herkesin içinden geçen takım olan Monaco ile eşleşerek uzun yıllardır ilk kez yarı final oynamaya bu kadar yaklaştı. Her ne kadar İtalyan ekibinin etkili orta sahası oyuncusu Pogba geçirdiği sakatlık yüzünden çeyrek final maçlarını kaçıracak olsa da, karşılarında çeyrek final seviyesinin neredeyse en güçsüz takımı var. İkinci tur ilk maçında eski teknik direktörlerinin takımı Arsenal’i deplasmanda 3-1 yenerek büyük bir sürprize imza atan ve dikkatleri üzerine çeken Monaco, rövanşta rakibine karşı doksan dakika sahasından çıkamadı, 2-0 mağlup olmasına rağmen deplasmanda daha fazla gol atmasının avantajını kullanıp turu atlayan taraf oldu. İki takım daha önce Şampiyonlar Ligi’nde 1997-98 sezonunda yarı finalde karşılaşmıştı. Lippi'nin çalıştırdığı Juventus, İtalya'daki ilk maçı 4-1 kazanmış ve ikinci maçı Tigana'nın ekibine 3-2 kaybetmesine rağmen, ilk maçın avantajıyla tur atlayan taraf olmuştu. Grubundan altı maçta sadece 4 gol atarak çıkan Monaco’nun, bu yıl Şampiyonlar Liginde toplam 7 golü bulunuyor ve iki gol atan futbolcusu bile yok. Tüm Monaco takımından sadece bir gol eksik atan Tevez ve arkadaşlarını durdurmak için, Fransız temsilcisinin bir mucize maça daha ihtiyacı olabilir. Monaco’nun tek avantajı ikinci maçı kendi evinde oynayacak olması.




21 Nisan 2015 Salı

Hayat fena halde futbola benzer

Dünyanın en büyük sanat endüstrilerinden biri hiç şüphesiz sinema. Ve yine dünyanın kitleleri en fazla peşinden sürükleyen spor dalı ise futbol. Oldum olası sinema eleştirmenliği ile futbol yazarlığını birbirine benzetmişimdir. Sinema eleştirmeni olmak için yönetmenlik ya da oyunculuk tecrübeniz olması gerekmiyor. Ne kadar farklı kültürlerden, ne kadar farklı yönetmen ve sinema ekollerinden film izlemiş, araştırmış, incelemişseniz, eleştiri derinliğiniz o kadar alkış toplar. Zaman içerisinde teknik bilgi olarak da sinemanın arka planına hakim olursanız, işte o zaman tam anlamıyla bir eleştirmen olabilirsiniz. Futbol yazarlığı da böyledir. İlla futbolcu ya da teknik adam olmanız gerekmez. Ne kadar farklı ligden futbol maçı izlemiş, futbolcu araştırmış, teknik direktör incelemişseniz, yorum yapabilmek adına dağarcığınız o kadar genişler. Buna bir de oyunun teknik bilgi kısmını eklerseniz, yaptığınız yorumlar o zaman takdir görür.

Dünya üzerinde böylesine büyük çekim gücüne sahip bir ikilinin buluşmaması da beklenemezdi. Futbol dünyası sinemanın evlenme teklifine “Evet” diyeli uzun yıllar oluyor. Bu beraberliğinin en güzel meyvesi hiç şüphesiz başrollerini Pele, Sylvester Stallone ve Michael Caine’in oynadıkları “Zafere Kaçış” filmidir.

2.Dünya Savaşı sırasında Alman Esir Kampı’nda tutulan bir grup futbolcu, karma bir kadroyla Alman Milli Takımı karşısına çıkacaktır. Pele, Bobby Moore, Ardiles beyaz perdede arz-ı endam eder. Devre arasında soyunma odasındaki havuzun dibinden bir tünel kazıp kaçmak için bu maçı bir fırsat olarak görürler. İlk yarı 4-0 mağlup olan ekip soyunma odasına gelir, tünel kazılır. Başta Sylvester Stallone olmak üzere futbolcular tünele yönelirken, filmin en vurucu cümlesi gelir: “Şimdi gidersek herkes kaçtığımızı düşünecek.”

Kahramanlar maçı kazanmak uğruna özgürlükten vazgeçer. Tekrar sahaya çıkarlar ve golleri arka arkaya sıralamaya başlarlar. Filmde Pele’nin kırık kolla attığı röveşata golü bugün halen internette en çok izlenen goller arasında. Tutsaklardan kurulu takımın 5-4 öne geçtiği son dakikalarda, Alman Milli Takımı haksız bir penaltı kazanır. Kaleci Sylvester Stallone o sahnenin çekimleri sırasında penaltı çıkarmayı öğrenmek için Pele ile çalışmış ve Pele’nin sert şutlarından birini yumruklamak isterken parmağını kırmış. Filmin sonu mu? Belki hala izlememiş olanlar vardır, onlar için burada üç nokta koyalım.

Her yıl Şubat ayında Oscar ödülleri sahibini bulurken, Mart ayı ise futbol filmleri sevenler için önemli bir ay. 12-15 Mart tarihleri arasında Barselona’da düzenlenecek Futbol Filmleri Festivali, meraklılarına aylar öncesinden uçak rezervasyonu yaptırır. Bu yıl ki festivalin adı “OffsideFest.” Gelin şimdi festival filmlerine yakından bakalım.



UNO / La historia de un gol – BİR / Bir gol hikayesi
Bir ülkenin politik, sportif ve sosyal gerçeklerini ortaya koyan belgesel tadında bir film ile açılıyor festival. El Salvador Dünya Kupası oynayan ilk Orta Amerika ülkesiydi. Meksika 70’e gidebilmek uğruna zorlu bir grup elemesi geçirip komşusu Honduras’ı eleyince, iki ülke arasında zaten devam eden gerginlikler tırmanmış ve savaş çıkmıştı. İspanya 82 Dünya Kupası ise adeta Honduras’ın ahının çıktığı bir turnuva olmuştu El Salvador için. Kötü geçen turnuvada, Macaristan ile karşılaşan El Salvador dünya kupası tarihin en farklı mağlubiyetini almıştır, 10-1. Kalesinde 10 gol gören El Salvador kalecisi, turnuva sonunda ülkesine dönünce silahlı tehditler almış, evinin camları kırılmış, vatan haini ilan edilmiştir. UNO, El Salvador’un Dünya Kupası hikayesini anlatan bir film olmuş. Latin Amerika’da futbol ve siyaset arasındaki belirsiz çizgiyi anlamak için iyi bir tercih olabilir.

L’Ultim Partit – Son oyun
Film Johan Cruyff’un Barcelona’ya ilk imza atışının 40. yılı şerefine hazırlanmış. Cruyff hareketinin Katalan futboluna ve kültürüne etkisi oldukça güzel anlatılmış olan filmde, bir çok tanıdık yüz de var. Pep Guardiola, Vicente del Bosque, Xavi Hernandez, Bojan Krkic, ünlü şef Ferran Adria, efsane tenor Jossep Carreras gibi isimler film boyunca ara ara Johan Cruyff ile ilgili anılarını anlatıyor. Özellikle Barcelona sempatizanları için tavsiye edilebilir.

Sons of Ben – Ben’in çocukları
Film Amerika kıtasından festivale katılıyor. 2007 yılında henüz Philadelphia’nın bir futbol takımı yoktur. Bir grup Philadelphia’lı futbol fanatiği, olmayan bir takım için taraftar kulübü kurarlar. Adına da Benjamin Franklin’den yola çıkarak, Ben’in Çocukları derler. Tek bir amaçları vardır, profesyonel futbolu şehre getirmek. Onların bu tutku dolu macerası çok kısa sürede tüm Philadelphia’da etkisini hissettirecektir. Amerika her ne kadar sinema endüstrisinde zirvede oturuyor olsa da, konu futbolu filme taşımak olunca pek de başarılı oldukları söylenemez. Festivalin en zayıf filmi diyebiliriz.

Next goal wins – Atan kazanır
Film Amerika Samoa takımının hikayesini anlatıyor. 17 yıl boyunca FIFA tarafından en düşük puan sırasında bulunan, hiç maç kazanamamış bir takım Samoa. Hollandalı teknik adam Thomas Rongen takımı 2014 Dünya Kupası elemeleri seviyesine taşımayı kafasına koyar. Gençliğinde George Best, Johan Cruyff gibi büyük isimlerle futbol oynamış olan Rongen, Pasifik adalarındaki bu takımda kendisini neyin beklediğini gidince anlayacaktır. Yine de pes etmeyen teknik adam, işe kaleci Nicky Salapu’yu yeniden kazanarak başlar. Nicky tek maçta yediği 31 golden topa dokunmaya bile korkar haldedir. Bu kadar da değil, takımda maçlara çıkmadan önce saatlerce saçlarını yapmak için uğraşan bir oyuncu vardır ki, uluslararası seviyede mücadele edecek olan ilk transseksüel futbolcu olarak tarihe geçer. Kaybedecek hiç bir şeyi zaten olmayanların tek bir maç kazanmak için ortaya koydukları mücadele. Sinema eleştirmenleri tarafından oldukça yüksek puanlar alan eğlenceli bir film.

El Otro Maradona – Diğer Maradona
Futbol sanattır, futbol oynayan bacaklar sanattır. Sahanın içini en güzel renklere boyamak için, Arjantinli futbolcular bacaklarını fırça gibi kullanır. İki çocuk, ikisi de futbola aşık, aynı topun peşinden koşan iki arkadaş. Birinin adı Goyo Carizzo, diğerininki ise Diego Armando Maradona. Bu sefer film farklı olarak bize Maradona’nın değil, öteki adam Carizzo’nun hikayesini anlatıyor. Kaçırdığı tek bir vuruş bütün hayatını değiştiren, adı “Maradona’nın arkadaşıydı” olmaktan öteye gidemeyen bir adamın öyküsü.

Coach Zoran and his African Tigers – Antrenör Zoran ve Afrikalı kaplanları
50 yıl süren iç karışıklık sonunda Afrika’nın en büyük sivil savaşı sona ermişti. Şimdi yeni bir ulus kurma zamanıydı. Bu film Güney Sudan’ın ilk futbol kulübünün ve onlara kazanmayı öğretecek teknik direktör Zoran’ın hikayesi. Film “Eğer kazanırsanız herkes size saygı duyar, kaybederseniz evde çocuklarınızdan bile saygı göremezsiniz,” diye başlıyor. Anlaşılan o ki, bu yıl festival kahraman teknik adamlara ve kaybeden futbolculara adanmış.

Mundial: The highest stakes – Dünya Kupası: En büyük kazık
Polonya hiç bir zaman tam anlamıyla futbol ülkesi olmadı ama İspanya’daki 82 Dünya Kupası onlar için daha farklıydı. Ordu hükümete el koymuştu, genel bir grev tehdidi ülkede hakimdi. Sokaklarda askerler dolaşıyordu ve her şeye sansür uygulanıyordu. Karanlık günler geçiren halk için tek umut ışığı televizyon ekranlarından izledikleri Polonya Milli Takımı’ydı. Bu yüzden 82 Dünya Kupası’na Polonyalıların “Askeri yasa altındaki en iyi TV dizisi” takma adını vermiş olmalarına şaşırmamak lazım. Boniek ve Smolarek her gol attığında ve Mlynarczyk kalesinde her top çıkardığında Polonya’da insanlar hayatın acı yüzünden biraz daha uzaklaşıyordu.

İstanbul United
İçinden futbol geçen bir festivalde Türkiye ve futbola dair bir film olmaması düşünülemezdi. Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarını, aralarındaki rekabeti ve tribün kültürlerini anlatan belgesel tadındaki film, üç rakip kulüp taraftarının Gezi olayları sırasındaki dayanışmasına uzanıyor. Festivaldeki her film gibi biraz siyasi, biraz sportif, biraz da sosyolojik bakış açısı içeren filmin yönetmeni ise iki Alman arkadaş.

Zero a zero – Sıfır Sıfır
Festivalin belki de en güzel filmi. Her yıldız futbolcu bir zamanlar çocuktu ve mahallede arkadaşları ile top peşinde koşuyordu. Büyük kulüpler onun peşinden koşarken, çocukluk arkadaşları onu kimi zaman kıskançlık kimi zaman gururla izlediler. Bu büyük yıldızların hayat hikayelerini en ince detaylarına kadar biliyoruz, mahallelerin arasına sıkışmış kalmış çocukluk arkadaşlarına ne oldu? “Sıfır Sıfır”, Francesco Totti’nin üç arkadaşının hikayesi. Danile Rossi, Totti’nin forvetteki arkadaşıydı. Andrea Capponi’nin Roma’nın gelecek kalecisi olacağı söyleniyordu. Marco Caterini ise İtalya 16 yaş altı milli takımında Buffon’un önünde kaleyi koruyan isimdi. Hayat bu üçlüye Totti’ye gösterdiği yüzünü göstermedi. 2012 yapımı olan ve İtalya’da bir çok ödül alan bu film, kazananın değil kaybedenlerin hikayesi. İşte bu yüzden filmde Totti’yi hiç göremiyorsunuz.


Burada yazdıklarım festival filmlerinin sadece bir kısmı. Ama bir gerçek var ki, futbol ve sinema evliliğinden doğan güzel film sayısı oldukça az. Yönetmenlerin futbola uzaklığından mı, konuların kısırlığından mı bilinmez; bugüne kadar çekilen filmlerin büyük kısmı kahraman teknik adam, kaybeden uluslar, Afrika’nın çorak topraklarından çıkan gizli kahramanlar ya da Latin Amerika’nın dans eden futbolcularından öteye gidemedi. Konu içinden futbol geçen bir film çekmek olunca senaristler klişelerin arasına sıkışıp kalıyor. Belki sinema temellerine bağlı kalma endişesi, belki gişe kaygısı, belki sanat yaratma çabası bilinmez ama; bir kaç istisna hariç çoğu film vasatı aşamıyor.

Bütün bu klişelerin uzağında hayatı ve içindeki futbolu en iyi anlatan film, ne sinema zirvesi Hollywood’dan, ne de gelişmiş futbolun kıtası Avrupa’dan çıktı. 2000 yılında Serdar Akar’ın yönetmenliğini, Fahir Atakoğlu’nun ise müziklerini yaptığı “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar,” futbol insanlarını gerçek yaşam içinde en iyi anlatan filmdir bence. Akar’ın filminde arkadaşlık, ihanet, ümit, hayal kırıklığı, göz yaşı, aşk, kısacası hayata dair her şey vardır.

Mahalle futbolunun tüm izlerini en gerçekçi şekilde taşıyan, bazen kazanmak için, bazen platonik aşkı için oynayanların hikayesidir. Yenilmenin aslında sahada değil hayatta ölümle olduğunu “İşte şimdi yenildik be,” cümlesiyle filmde içimizi burkulunca hatırlarız. Başta hepimiz Suat gibi aşkın en sade halini “Boş dükkana kira vermişiz,” diye anlatacak kadar temizizdir, sonra kaybede kabede “Hacı’ya” benzeriz. Hayatında derin çizikleri olanlar için defalarca izlenesi bir filmdir. İzlememiş olanlar, peki futbol bunun neresinde diyebilir. Tam da göbeğinde. Filmde de dediği gibi, “Çünkü hayat fena halde futbola benzer.”


3 Mart 2015 Salı

Gurur duyacağın biri olarak yaşa / Jose Sosa

Topun peşinden koştuğu her ülkeden izler taşıyan bir adam. Arjantinliler gibi sıcakkanlı, Almanlar kadar disiplinli, İtalyanlar kadar karizmatik, Uruguaylılar gibi devrimci, İspanyollar kadar cesur...Bakmayın yaşına o hala doğduğu köy ve annesi için ise bir “Küçük Prens.” Aslına bakarsanız bu yazının başlığını da ben değil, göğsüne yaptırdığı dövmesi ile o attı.



Futbola nasıl başladın?
Çocukken çok şanslıydım çünkü tam evimizin önünde büyük bir saha vardı. o bölgenin güzel önemli maçları orada oynanıyordu. Futbola başlamamda en büyük etken o sahadır diyebilirim. Yani bir çok futbolcu gibi ben de futbola sokakta başladım.
O dönem komşumuz olan, şu an halen görüştüğüm çok iyi bir arkadaşım, bizim kasabanın takımında oynuyordu. Beni sokakta oynarken görüp, bir takımın alt yapısına girmem için beni teşvik etti. Onun da yönlendirmesiyle yedi yaşında sokaklardan Atletico Carcarana’ya transfer oldum.

Ailede başka futbol ya da sporla ilgilenen var mı?
Amcam atletizm ile uğraşıyordu. Babam da amatör olarak futbol oynardı. Ancak benim doğduğum şehirde kadınlar arası oynanan futbol meşhurdur. Normalde biz futbolcular için hep babasına çekmiş denir. Ama ben rahatlıkla anneme çekmişim diyebilirim.

Peki annen nasıl futbol oynar?
Ben hatırlamıyorum ama annemi izlemiş olanlar çok iyi oynadığını söylüyorlar. Ön bölgede oynuyormuş, fark yapan ofansif bir oyuncuymuş.

Sonrasında hayatında Estudiantes La Plata dönemi başlıyor?
Çocukluğumda beraber oynadığım antrenörlerimden birinin ön ayak olmasıyla 14 yaşında Buenos Aires’e gidip bir antrenmana ve seçmelere katıldım. Bir haftalık bir deneme süreci oldu. Cesar Dardi beni beğendiklerini ve kulüpte kalmam gerektiğini söyledi. O yıl içinde de profesyonel olarak Estudiantes kariyerim başladı.

Sizde de ailenin tuttuğu takımın alt yapısında oynama gibi bir gelenek var mı? Ailen de Estudiantes taraftarı mıydı?
Hayır aslında değillerdi. Biz küçük bir kasabada yaşıyorduk ve Arjantin’de eğer küçük bir yerde yaşıyorsanız ya Boca Juniors ya da River Plate’i tutarsınız. Babam da iyi bir Boca Juniors taraftarıdır. Annem ise River Plate’i destekliyordu. Estudiantes bize çok uzak olan La Plata şehrinin takımıydı ve orasıyla ilgili pek bir fikrimiz yoktu. Ama ben alt yapıda oynamaya başladığım günden bugüne kadar annem koyu bir Estudiantes taraftarı. Maalesef aynı şeyi babam için söyleyemeyeceğim, o Boca Juniors’ı desteklemeye devam ediyor.


ALT YAPIDA OYNARKEN 15 ÇOCUK BİR APARTMAN DAİRESİNDE KALIYORDUK

Estudiantes’de oynamaya başlayınca La Plata şehrine taşınmak zorunda kaldın ve henüz 14 yaşındaydın. Nerede kalıyordun?
Estudiantes’in benim gibi genç yaşta takıma katılan çocukları yerleştirdiği üç farklı tesisi vardı. İlk gittiğimde eski stadın altında bir yerleşim yeri vardı, orada kalıyordum. Sonra 15-17 yaş arasında bizi bir apartman dairesine yerleştirdiler. On beş çocuk o dairede beraber kalıyorduk. Profesyonel kontrata imza attıktan sonra da kendi evime çıktım.

Henüz çocuk yaşta evden ayrılıp tek başına yaşamak zorunda kaldığın o günlerde ağladığın oldu mu?
İlk sene gerçekten çok zor geçti, hem benim için hem annem için. Evet ağladığım günler de oldu. İki günde bir iznimiz oluyordu, o zaman ailemi görebilmek için otobüse binip  7-8 saat yol gidiyordum.

Arjantin’de en çok neyi özlüyorsun?
Aile ve arkadaşlarımı çok özlüyorum ama bu da profesyonel futbolun bir parçası. 14 yaşında evimden ayrılmam belki bir bakıma zor oldu ama diğer yandan da beni çabuk olgunlaştırdı. Bugün ülkemden uzakta kariyerimi sürdürebiliyor ve bu hasretlere dayanabiliyorsam, ufak yaşta yaşadığım o deneyimler bana yardımcı oluyor.

Hep Juan Sebastian Veron’u örnek aldığını söylüyorsun, beraber oynadığınız dönemde seni idmanlardan sonra özel çalıştırdığı oluyor muydu?
İdmanlardan sonra o dönem Estudiantes’de oynayan arkadaşım Leandro Benitez ve beni çağırıp bizi çalıştırıyordu. O çalışmaların çoğu frikik atışı üzerineydi. Aynı zamanda bazen topu bırakıp bizi motive edecek konuşmalar yaptığı da çok olmuştur.

Sen herhalde arkadaşın Benitez’den daha iyiydin frikik atışlarında diyebilir miyiz?
Teşekkür ederimJ Futbolda hiç bir zaman oldum diyemiyorsunuz. Her zaman kendinizi geliştirmeniz lazım. Aslında bize de Veron’un öğrettiği buydu. O yaşına rağmen inanılmaz bir disiplinle çalışıyordu ve biz gençleri de çalışmak için motive ediyordu. Ben de bugün onun gibi çalışmak için gerekli motivasyonu hep kendi içimde buluyorum.

Sen şimdi Beşiktaş’ta idmanlardan sonra genç oyunculara zaman ayırıp tıpkı Veron’un sana yaptığı gibi onları çalıştırıyor musun?
Henüz böyle bir şey olmadı. Takıma ben de yeni katıldım ve çok da genç oyuncumuz yok aramızda. Çoğu 21 yaşının üzerinde. Tecrübeli oyuncunun tecrübesini diğer oyunculara yansıtmasının değişik çeşitleri var. Saha içerisinde olur ya da davranışlarıyla saha dışında olur. Tabii ki dil bilmiyor olmam beni biraz kısıtlıyor ama en azından grup içindeki davranışlarımla ben de gençlere örnek olmaya çalışıyorum.

Saha içinde seni en çok ne kızdırıyor?
Oynadığım mevki ve sorumluluğum gereğince benden oyunu çözmem bekleniyor. Bunu yapamadığımda ya da maçı kazanamadığımızda kimseye değil ama kendime çok sinirleniyorum.



KULÜPLER MEDİKAL EKİPLERİNİ KUVVETLENDİRMELİ

Beşiktaş bu sezon takım olarak rakip takımları çok iyi çözüp bozarken, yaratıcı pozisyon yaratma konusunda sıkıntı yaşayabiliyorsunuz. Bu noktada sahada daha fazla insiyatif alman gerektiğini düşünüyor musun?
Evet haklısın. Futbol eskiye göre biraz değişti. Artık her oyuncu top rakipte olduğu an topun peşinden koşması lazım, aynı zaman da defans da yapması lazım. Eskisi gibi 10 numaraların geniş özgürlük alanı kalmadı. Ben de o 11’in içindeki oyunculardan biri olduğum için top bizde değilken öncelikle koşmam gerekiyor. Ondan sonra hücum olarak benden beklenenlerin farkındayım. Maçı çözecek pas ve goller üretmem gerekiyor. Bunun için elimden geleni yapmaya çalışıyorum, çok daha da iyisini ortaya koyacağıma inanıyorum.

Sana ülkende “küçük prens” anlamına gelen “il principito” diyorlar. Bu lakabın anlamı ne?
Estudiantes’de eski bir hocamız, beni bir dönem River Plate’de oynamış “prens / el Principe” lakaplı Enzo Francescoli’ye benzetiyordu. Ben de onun gibi zayıf, ince, uzun bir oyuncu olduğum ve oyun tekniğim de ona benzediği için bana da küçük prens lakabını takmıştı. Tabii o zamanlar 16 yaşındaydım. Bu lakap daha çok “ufaklık” gibi bir anlama geldiği için yaşım ilerledikçe devam etmedi. Ancak Estudiantes takımının şehri La Plata’da hala bana küçük prens demeye devam ediyorlar. Herhalde 50 yaşına da gelsem, eskileri anmak için beni öyle çağırmaya devam edecekler. Bana da futbola başladığım o ilk yılları hatırlattığı için böyle çağırılmak hoşuma gidiyor.

Bugün dünya futboluna damgasını vuran Bayern Münih takımında da bir dönem oynadı. Oliver Kahn da kaptanıydı. O döneme dair neler söylemek istersin?
Dediğin gibi hem Alman futbolu hem de Bayern Münih için çok önemli bir isim Kahn. Ben de genç yaşımda hem o hem de onun gibi diğer önemli isimlerle beraber kavruldum diyebilirim. Profesyonellik adına benim gelişimimde kesinlikle çok büyük katkıları oldu. Bayern  Münih o dönem bir geçiş sürecindeydi. O zamanın gençleri bugün takımın en önemli oyuncuları konumunda.

Jurgen Klinsmann, Jupp Heynckes ve Louis van Gaal gibi önemli isimler Bayern Munih’de teknik direktörlüğünü yaptı. Bu üçlüden hangisi ile daha rahat çalıştın?
Önce Ottmar Hitzfeld ile başladım, çok kısa bir süre çalıştık. Sonra Bayern Munih bir değişime gitti Klinsmann ile birlikte. Dışarıdan bir çok oyuncu transfer ettiler. Luca Toni, Hamit Altıntop, Frank Ribery, Toni Kross gibi. Klinsmann Alman olmasına rağmen Avrupa’da bir çok değişik kulüpte oynamış bir oyuncuydu. Bu özelliğini teknik ekibine de yansıtmıştı. Meksika’dan tutun dünyanın bir çok farklı ülkesinden profesyonellerle birlikte çalışıyordu. Alman futbolunun kalıplaşmış ve artık işlemeyen yönlerini kendi tecrübeleri ve ekibiyle birlikte değiştirmeye çalıştı. Sonrasında Heynckes çok kısa, geçici bir dönem biliyorsunuz. Hemen ardından Van Gaal dönemi başladı. Çok değişik, çok kaliteli, üst düzey bir hoca. Günümüzde pek sık rastlamadığımız bir yapıya sahip. 20 yaşındaki bir oyuncu ile de 30 yaşındaki bir oyuncu ile de çok yakından ilgilenip, gelişmesini istiyor. Bunun için özel idmanlar yaptırıyor oyunculara. Kaç yaşında olursanız olun, oyuncular her zaman her şeyi bildiğini savunur. Ama muhakkak bilmediği bir çok şey vardır. Van Gaal bütün oyuncularla birebir uğraşıp onları daha yukarı taşıyan bir hoca. Çok ısrarcı.

Dediğin gibi tam senin de orada olduğun dönemde Bayern Munih ciddi bir yeniden yapılanma sürecine girdi. Bunun sonucu olarak sadece kulüp düzeyinde değil, Alman futboluna da ciddi katkı sağlayıp bugün Almanya’nın dünya kupasını almasının temellerini attılar. Orada nasıl bir devrim oldu anlatsana.
Benim en çok dikkatimi çeken medikal ve fiziki anlamda ki hazırlıkları. Almanya bu iki alanda dünyanın kesinlikle bir adım ilerisinde. Ben de orada oynadığım sürece bunu yakından izledim. Tabii ki  bunu gerçekleştirmek kolay değil. Alanlarında çok uzman ve yenilikleri takip eden büyük bir ekip işinden bahsediyoruz. Bir kulübün başarıyı yakalayabilmesi için en temel şart iyi bir teknik ekiple bu saydığım alanların ön plana çıkartılması olmalı.



HERKESİN KENDİ MANDELA’SI VAR

Elinde sihirli bir değnek olsa, kendinle ilgili neyi değiştirmek isterdin?
Almanya’da oynadığım dönem daha sabırlı olabilirdim. Gençliğin verdiği bir tecrübesizlik ve heyecan var. O heyecan sürekli oynama isteği doğuruyor. Çok değişik bir kültürden geldiğim ve çok genç olduğum için yeterince sabır göstermediğimi düşünüyorum.

En büyük korkun ne?
Herkesin endişe taşıdığı bazı korkuları vardır. Aslında hayatta olmak istediğiniz kişi de insanın kafasında bir korku gibi durur, sizi zaman zaman endişelendirir. Ama önemli olan içinizde bu korkudan sıyrılıp istediklerinizi yapabilecek gücü kendi içinizde bulmanız. Bununla ilgili bir vücudumda bir dövme de var. “Herkesin kendi Mandela’sı var.”

Vücudunda bir çok güzel dövme var. Her birinin bir anlamı var mı, yoksa bazıları sadece estetik amaçlı mı?
Hepsi hayatımın bir yerinden çıkmış bir anlamı olan şeyler.

10 yıl sonra Jose Sosa nerede olacak?
Benim hep yaşadığım günü düşünen bir yapım var, o yüzden bilemiyorum. sene sonra futbola devam edebileceğimi düşünmüyorum ama keşke edebilsem çok isterim. Hayat sürprizlerle dolu.

Emekli olunca futbolun içinde kalmayı düşünüyor musun?
Çocukluğumda beden eğitimi öğretmeni olmayı çok isterdim. Ama saha kenarında teknik direktör olmak çok zor diye düşünüyorum. Diğer yandan bütün hayatım futbolun içinde geçti. O yüzden muhtemelen futbolun içinde kalırım. Belki kondisyoner olabilirim. Oyuncu ile daha çok iletişimi olan bir teknik pozisyon.

En son ne zaman ağladın?
Dövme yaptırırken. Şaka tabii, en son Şampiyonlar Ligi finalinde kaybedince ağlamıştım. Ondan önce İtalya’da oynarken yılbaşında ailem yanımda yoktu ve kendimi çok yalnız hissetmiştim, o zaman ağlamıştım.

Bir hayli uzun aralıklarla ağlıyorsun, çok sık ağlamıyorsun anladığım kadarıylaJ
Pek ağlama taraftarı değilim diyelimJ

En sevdiğin yemek ne?
Asado, Arjantin’in bir et yemeği.

İstanbul’da boş vakitlerinde seni nerelerde görebilirler?
Kısa zamandır İstanbul’dayım. Bebek’te oturuyorum ve dışarı çıktığımda genelde o civarda oluyorum.

Hayat sloganın ne?
Futbol sizden çok şey alıyor ama çok daha güzellerini de veriyor.

Son olarak Beşiktaş taraftarını nasıl buldun?
Beşiktaş taraftarı bugüne kadar gördüğüm en muhteşem taraftar gruplarından biri. Yurtdışından bir arkadaşım geldiği zaman gururla maça davet ediyorum. “Sadece taraftarı izleyebilirsiniz,” diyorum. “Saha içinde bazen mücadele sizi memnun etmese bile taraftarın şovundan çok etkileneceksiniz,” diyorum. Buraya gelmeden önce bir dönem Galatasaray’da da oynamış yakın arkadaşım Marcelo Carrusca ile konuşmuştum. O da bana Türk taraftarının ne kadar tutkulu olduğundan bahsetmişti. Ama Beşiktaş taraftarının tutkusu kesinlikle diğer takım taraftarlarından çok daha farklı ve yoğun.