1 Haziran 2015 Pazartesi

Televizyonculuk buz üzerine yazı yazmaktır : Ercan TANER

Bazı sesler vardır, aklınıza kazınır. Bazıları ise hem kalbinize hem aklınıza. Dünyanın en alt liglerinden, en iddiasız maçı anlatması için mikrofonu ona verin, öyle bir anlatır ki; kendinizi el clasico izliyor gibi hissedersiniz. Meslekte 30 yılını aşmış, ama gözlerindeki muzip ve heyecan dolu bakışı hiç solmamış, mikrofona aşık bir adam, Ercan Taner.


Babanız da futbolun içinde bir isimdi, uzun yıllar teknik direktörlük yaptı. Peki siz hiç futbol oynamayı düşündünüz mü?
Ben futbol oynadım. İstanbul Erkek Lisesi’nde İstanbulspor çalışıyordu ve babam da o kulübün teknik direktörüydü. ben de orada yedi yaşımdan itibaren futbol oynamaya başladım. Solaktım önce onu söyleyeyim. Sonra babam Ankaragücü’ne gidince, Ankaragücü’nün yıldız takımında forma giydim. İstanbul’da Vefaspor’da devam ettim. Sonra babam bana şunu söyledi: “İyi oyuncusun, sol ayak iyi ama birinci lig seviyesinde hiç bir zaman olamazsın,” dedi. O zaman ikinci ve üçüncü ligler Türkiye’de şimdiki kadar iş de yapmıyordu. Bunları bana açıkça söylemesi çok iyi oldu. Ben de futbolcu olamayacağım gerçeğiyle yüzleşmiş oldum.

Sonra hiç bu fikrinden vazgeçtiği ya da ben o zaman yanlış düşünmüşüm dediği oldu mu?
Hayır. Mesela oğlumu çok izledi. Onun için biraz üzerine eğilse iyi futbolcu olur derdi. Ama o da okulla birlikte futbolu götüremedi. Aslında Türkiye’de herkesin başındaki problem ya okulu bırakacaksın, ya sporu. Eskiden devam mecburiyeti olmadığı zamanlarda Metinler, Feyyazlar okulları bitirdiler. Ama şimdi devam mecburiyeti var.

Eğitim sistemi sporcu yetiştirmeye pek müsaade etmiyor diyebilir miyiz?
Aynen. Mesela Olimpiyat şampiyonu yetiştirmek istiyorsak artık okulların burs vermesi gerekiyor. Tıpkı Alman ve Amerikan sistemlerindeki gibi. Çok yazık oluyor. Lisenin sonuna gelen çok önemli bir yüzücü ya da basketbolcu bir anda kaybolabiliyor.

Son dönemde her ne kadar basketbol da popüler bir hale gelmiş olsa da ülkenin aslında ana spor dalı futbol. Futbola bu denli endeksli olduğumuz için mi diğer branşlardan ve özellikle olimpiyat ruhundan uzak kaldık?
Ailelerin çocuklarının geleceğini kurtarmak için ister istemez ya eğitime önem vermeleri ya da bari futbolcu olsun daha çabuk para kazanır düşüncesi olimpik ruhu benimsemediğimizi gösteriyor. Eğitim sistemi ile ilgili bir olay bu. Dünyada olimpizm düşüncesi artık 6 yaşında başlıyor. Okullarda kaybetmeyi, kazanmayı ve sporda başarıyı öğretiyorlar. Sonra bu liseye kadar gidiyor. Hala beden eğitimi derslerinde, üniversite sınavına gireceksiniz o yüzden bugün beden hocanız yerine matematik hocanız gelip ders yapacak deniyor. Çocuk için zaten üniversiteyi kazanmak çok önemli çünkü sporcu bursuna teşvik eden bir sistem yok. İşte bu yüzden maalesef olimpiyat şampiyonu çıkaramıyoruz.
Bakın mesela, 14 yaşında Nadia Comaneci Romanya’dan 1976 Montreal Olimpiyatlarında şov yaptı ve bütün dallarda altın madalya kazandı. Düşünsenize Romanya’dan bir kız çocuğu çıkıyor elinde oyuncak ayısı var, bütün madalyaları alıyor. Neden? Çünkü 6 yaşında keşfedilip bu yolda eğitiliyor. Bizim de olimpiyatlarda jimnastikte mesela madalya kazanmamız lazım. Bunun için pilot iller belirledik. Mesela Bolu vardı, ama olmadı. Aykut Kocaman biliyorsunuz eski jimnastikçi. Sahada ki estetik hareketlerini jimnastik sayesinde kazanmıştı.

Yani ülkenin spor politikası ile eğitim politikası ortak bir plan oluşturmalı diyorsunuz.
Tabii, çünkü aileler de karar veremiyor, onları da doğru yönlendirmek lazım. Haklı olarak endişe ediyorlar, ya çocuğum iyi sporcu olamaz, üniversite de başarılı olamazsa ne olacak bu çocuk diye. Bu yönlendirmeyi siz ve ben yapamayız. Bu devletin spor politikası olmalı. Bu konuda artık daha ciddi çalışmalar var. Bu arada ben şuna da karşı değilim, yeri geldiğinde çok iyi bir Türk sporcuya, Amerika daha 12 yaşındayken vatandaşlık ve burs veriyor. Devşirme sporcu gerekiyor, bunu bütün başarılı ülkeler yapıyor. İspanya’nın spordaki en büyük başarısı Olimpiyat kadrosu kurmasıdır. Bu 15 yıllık bir yatırımdır. Bizde de şimdi bu yatırımlar başladı.

Futbol fanatizmi de aynı zaman da olimpiyat ruhunu öldürüyor mu?
Ona fanatizm değil de holiganizm diyelim. Renklerin fanatiği olabilirsiniz ama vurup kırınca holigan oluyorsunuz. Esasında olimpiyat ruhundan çok ayrı bir şey diye düşünüyorum ama holiganizm bir çok şeyi öldürür.



FUTBOL ÜLKESİYİZ DİYORUZ AMA BİR FUTBOL EKOLÜMÜZ YOK

80’lerin sonunda, Türkiye bir buz pateni ülkesi olmamasına rağmen her evde Katarina Witt ve buz pateni yarışları izleniyordu. Demek ki inşalara aslında farklı spor branşlarını izletirseniz ilgiyi yakalıyorsunuz.
Sonrasında yapılmaya tesisleşmeye de çalışıldı ama olmadı. Bak şimdi Türkiye’de basketbola ilgi 70’lerin sonunda TRT’de Beyaz Gölge diye bir diziyle başladı. Ondan evvel sokaklarda çocuklar kendi potalarını kendi yaparken, bu diziyle beraber belediyeler sokaklara basketbol potaları yapmaya başladılar. Rahmetli dayım Zagreb’li. O zaman adı Yugoslavya idi. 10 yaşında ilk oraya gittiğimde bir çok yerde kapalı-açık havuz, her sokakta basketbol sahası görmüştüm, ağzım açık kalmıştı. O zamanlar bizim Türk filmlerine açın bakın havuzların rengi yeşildir. Temizlenmez çünkü. Ama Yugoslavya’da o dönemde bir çok çocuğun basketbol oynadığını, yüzdüğünü şaşkınlıkla izlemiştim. Yıl 1974’tü. İşte oradan Dünya Şampiyonu oldular. İyi futbolcular da çıktı. Şimdi bize dönelim. Biz futbol ülkesiyiz diyoruz ama Türk futbol ekolü diyebileceğimiz bir şey yok ortada. Çeklerin ekolü var. İngilizlerin ekolü vardır hatta şu an federasyonda, yabancı sınırlaması getirip İngiliz ekolünü canlandırma gündemlerinde. Alman ekolü vardı, değiştirdiler. Eski ekolleri tamamen kondisyon, fizik ve ezmeye yönelik iken şimdi naif oyuncular üzerinden yine fizik kondisyonu yüksek bir takım oyunu ortaya koyuyorlar. Ama bizim böyle tanımlayabileceğimiz bir ekolümüz yok ki. Bu yüzden de başarılı olamıyoruz.

Peki ülkede uzun yıllardır futbol oynanıyor, neden hala bir ekol yok?
Daha önceleri de kulüp düzeyinde futbol var ama futbolda ciddi anlamda ilk maçımız 1923 Romanya 2-2. Bizde öyle bir duygu var ki, hemen üste, yukarı seviyelere çıkmak istiyoruz. Alt yapıya önem veremiyoruz. O seviyede çalışan hocaların gelirleri çok düşük. Ya da eski oyuncumuz gelsin takımın başında dursun diyoruz. Bu mantıkla ekol elde edemezsiniz. Bir ekol nasıl elde edilir? Önce biyolojik yapıya bakacaksınız. O yapıya uygun sistemi ortaya çıkaracaksınız ve o sistemle birlikte bir ekole doğru gideceksiniz. Yani kısa paslı mı, bireysel anlamda yetenekli mi, kuvvete mi dayalı. Önce bunlara bir karar verelim. Yoksa hepsini birden konuştuğumuzda çorba oluyor, ortaya hiç bir şey çıkmıyor. O yüzden de bizim için “Türkler şöyle oynuyor” değil de “Türkler çok iyi mücadele etti” diyorlar. Bir de tabii ki artık arsa futbolu yok. Şunu kabul etmemiz lazım halı sahada yetenekli oyuncu yetişmez.

Tarihe çok meraklısınız biliyorum. Neden tarih değil de spor?
7-8 yaşlarında Halit Ağabey’i dinleyip maç anlatıyordum. İstanbul’da TRT’nin sınavı açıldı. Annem kazanırsın diye çok yüreklendirdi ama ben hiç kazanacağımı tahmin etmiyordum. Sınava girdim çıktım, bana “Ne olmak istiyorsun?” diye sordular, dedim “Spor spikeri.” Sonra Ankara’da ikinci sınava çağırdılar. Sonra bir sınav daha. Ondan sonra psikoloji, pedagoji dersleri. Daha sonra müthiş bir fiziksel muayene, psikiyatrik muayene dahil. Sonra bir güvenlik soruşturması. En son bir yazı geldi, “Stajyer olarak kabul edildiniz.” Bizi mutfaktan yetiştirdiler. Röportaj yapmak için ders aldım. Program nasıl yapılır biliyorum. Bunun adı BBC eğitimidir. İki yıl sonra da asil olarak göreve başladım. O dönem TRT’de çalışmak kolay değildi. Orası bir devlet kurumu ve devlet bu işe “Ben sana mikrofon emanet ediyorum,” diye bakıyordu.

Siz bugün NTV’de nasıl spiker yetiştiriyorsunuz?
Ben yeni başlayana arkadaşlara genelde haber yazmaları, kendi yazdıkları haberi montajlamaları, metin değerlendirme, okuma, röportaj yapma, kayıt nasıl alınır hep söylemeye çalışırım. Bunun dışında da her türlü yardımı yapmaya çalışırım. Ama yeri geldiğinde de “Sen bu işle uğraşma,” da derim.

Peki hangisi? Televizyonda maç anlatmak mı, radyoda maç anlatmak mı?
Bir kere radyodan maç anlatamayan televizyondan maç anlatamaz. Önce radyodan o yayını götürebileceksiniz.



SPİKERLİKTE TORPİL OLMAZ

Burada genç spikerlere böyle bir test yapıyor musunuz? “Hadi rastgele bir maçı radyodan anlatıyormuşsun gibi anlat bize,” diye.
Enteresan bir şey sordunuz çünkü bu benim sınav sorumdu. “Bize dışarıda ne oluyor anlat,” demişlerdi. Amaç teklemeden anlatabilmekti. Son derece basit bir soru gibi görünüyor. Ama dışarı bakıp bir çırpıda simitçi var, taksi geldi, havaya bakıyorum gökyüzünde bulutlar dolaşıyor yağmur yağacak diye duraksamadan anlatabilmek aslında pek de kolay bir şey değil. Sonra da “Kendi kendine maç anlat,” dediler. Yani önümde açık bir maç olmadan kafamdan rastgele bir maçı anlatmamı istediler. Bunları hem radyo hem televizyon için yaptılar. Aslına bakarsanız spikerlikte torpil yoktur. Bize hocalarımız derdi ki, “Ben sana bu sınavı kazandırmak isterim ama kazandıramam kusura bakma çünkü yayında patlarsın,” derlerdi. Aynen öyle.

Neden spor müsabakası anlatan kadın spiker yok?
Yüzme anlatan var. Bir arkadaşımız vardı TRT’de anlatmak istiyordu, kendisine şans da verildi, olmadı. Dünyada da olmuyor. Bak şimdi sen sorunca takıldı kafama neden yok diye. Kadınlar arasındaki maçları bile erkekler anlatıyor. Kulağa yerleşmiş sesler var, ondan vazgeçmek istemedikleri için belki de.

Diyelim ben maç anlatmak istiyorum, ne yapmalıyım?
Bir kere sportif entelektüel yapınızın çok iyi olması lazım. Mesela şunu bilmeniz lazım, 1974 Dünya Kupası’nda 1142 dakikadır gol yemeyen Dino Zoff’a Haitili Sanon’un gol attığını bilmeli. Gordon Banks’in 1971’de bir gözünün kör olması sebebiyle kalecilikten kopması, Macar futbolunun Macaristan’daki iç savaş nedeniyle hala kendine gelememesi ve o ülkeden giden futbolcuların İspanya’da forma giyip efsane olması, Olga Korbut’un SSCB’nin yetiştirdiği gelmiş geçmiş en büyük jimnastikçi olduğunu, Christopher Dean ve Jayne Torvill ikilisinin buz dansında unutulmaz bir çift olduğunu hep bilmesi lazım. Bir de oyunun kurallarını bilmesi gerekiyor. Futbol çok basit bir oyundur. 17 tane kuralı vardır, onları mutlaka bilmesi lazım. Mesela ben spiker olmak istiyorum diye gelen bir adama, top kaç kilo diye sorarım.

Sizin spikerlikte en beğendiğiniz ekol hangisi?
İngilizlerin bazılarının anlatımını çok beğenirim. Ama çok konuşulması taraftarı değilim.

Günümüzde iki tip yaklaşım var. Biri daha çok istatistik bilgi paylaşarak anlatan diğeri ise daha doğal anlatım. Siz hangisini tercih ediyorsunuz?
Ben doğal anlatımı tercih ederim. İstatistiği verebilirsiniz. Mesela Real Madrid’in 9-1 yendiği maçta, Cristiano Ronaldo 5 gol atıp tarihe geçiyorsa, bunu o anda söyleyebilirsiniz. Ama maç oynanıyor, top ceza sahasına yakın bir yerde, Mustafa topla buluşuyor. O anda Mustafa 1.70 boyunda, geçen sene de yine bu statta sol kanatta böyle bir topu kesti dediğin anda seyirci sana sinirlenir. Çünkü seyirci şöyle izliyor maçı, ya gol atacağız, ya gol yiyeceğiz. Tarafsız bir seyirci maç izlemez ki, mutlaka bir tarafı tutmaktadır. Zevk için Avrupa’dan da maç izleyenler bile maç başladıktan sonra mutlaka bir tarafı destekler.



MAÇ ANLATIRKEN FUTBOLCUNUN AİLESİNİ DE DÜŞÜNECEKSİNİZ

Maç spikeri anlatım esnasında yorum katmalı mı?
Bence katabilir. Misal, “sol kanatta bu 4. pas hatası, o kanatta problem var, işlemiyor, oyuncu değişikliği gerekiyor,” diyebilmeli. Anelka’nın Ali Güneş’i bitirdiği pozisyonlar var. O zamanlar yayında bunu söyledim. Ya da Fenerbahçe’nin Galatasaray’ı 4-0 yendiği bir maç var. Ya da “Galatasaray’ın iki savunması, Fenerbahçe’nin kanatları karşısında daha 10. dakikada çok etkisiz kalacağı görüntüsü vermeye başladı,” da dedim. Ama yorum yapmanın da bir adabı var. Bu iki savunmadan hiç bir şey olmaz demek ayrı, bahsettiğim şekilde söylemek ayrı. Maç anlatırken insanları düşüneceksiniz. Eğer radyodan maç anlatıyorsanız, bir oyuncu sakatlandığı zaman adam felaket bir durumda olsa bile, o maçı dinleyen bir ailesi olduğunu düşünüp sakin, alıştıra alıştıra anlatacaksınız.

Siz anlatacağınız bir maça nasıl hazırlanıyorsunuz?
Maça kullanmayacağım kadar çok bilgi ile giderim. Maça yakın saatlerde çok ağır şeyler yemem. Bol kahve içerim. Maçtan bir gün önce hazırlığım zaten bitmiştir, başka şeylerle kafamı dağıtırım, film izlerim. Önce o maçı bir unuturum. Maç günü de notlarıma tekrar bakarım. Stada dört saat öncesinde giderim. Stada tepeden bir bakarım. Kameramanlarla, yönetmenle sohbet ederim. Bir saat öncesinde de hazırlanmaya başlarım.

En rahat maç anlattığınız stad hangisiydi?
1984 Wembley’de FA Cup finali en rahat anlattığım maçlardan biriydi. Liverpool Beşiktaş maçı da yine Anfield’de çok severek anlattığım maçtı. Sahanın içinde gibiydim. Biz spikerler çok severiz maç anlatırken sahaya yakın bir noktada olmayı. Olimpiyat Stadı’nın en büyük problemlerinden biri bu. İnişe geçen pilot gibi görüyorsunuz sahayı. Ali Sami Yen çok güzeldi. Yine Şükrü Saraçoğlu da bir spiker için çalışması rahat statlardan biri.

Stattan maç anlatmak ve stüdyodan maç anlatmayı karşılaştırırsanız ne gibi zorlukları var?
Stüdyoda maç anlatırken siz ne görüyorsanız biz onu sadece iki saniye daha önce görüyoruz. Bir de yönetmen ne veriyorsa onu görüyorum, topsuz alanı göremiyorum. Maç başlayıp 15 dakika geçtikten sonra orta alanda olanlarla ilgili artık tecrübeyle bir şeyler söyleyebiliyorum, ama statta maç anlatırken daha ilk dakikada her şeyi görüp söyleyebilirsiniz.

45 dakika boyunca sahanın içi var, topsuz alan var, yedek kulübesi var, tribün var. bu süre boyunca konsantrasyonu yüksek tutup bütün bunlara aynı anda nasıl hakim olabiliyorsunuz?
Hiç bir şey düşünmem. Stadın dışında alevler çıksın o bile dikkatimi dağıtmaz. Öyle bir konsantrasyon gerekiyor.

Bu mesleğin en büyük zorluğu ne?
Her zaman en iyisini göstermek zorundasınız. Hep hazır olmanız lazım. Hiç hata yapmamanız lazım.



MİKROFONLA ŞAKA OLMAZ

15-20 yıl önceki Ercan Taner ile bugünkü arasında ne fark var?
Ercan Taner heyecanından hiç bir şey kaybetmedi ama kendimi biraz daha rahat görüyorum. Mikrofonu her zaman arkadaşım gibi gördüm ama bana her zaman ihanet edebilecek bir arkadaş gibi. Mikrofonla şaka yapılmaz. Esasında pek bir şey değişmedi. Fenerbahçe’nin galip geldiği 4-3’lük bir Galatasaray maçı ile başlamıştım. O zamanlar sanki henüz bir maç anlatım stilim oturmamıştı, şimdi artık benim bir anlatım ekolüm var.

Çocukluğunuza dair en güzel anınız ne?
Babam Ankaragücü teknik direktörüydü, ben de ilkokul yaşlarındayım. O zamanlar her şey serbestti ya, ben de yedek kulübesinde oturuyorum babamın yanında. Ankaragücü 1 Bursaspor 0. O sene kupayı aldı Ankaragücü. Son saniyeler, Tezcan nefis bir kafa vurdu, top kaleciyi geçti. Ankaragücü’nde Sarı Mehmet vardı, uçarak topu kornere attı. Gol olsa Ankaragücü eleniyor, Bursaspor finale yükseliyor. Babama dedim ki “Gol olsa ortalık acayip şenlenirdi değil mi?” dedim. O da bana sakince bir küfür salladı.

Medya için ateşten bir gömlek denir, doğru mu?
Kesinlikle doğru. Sevgi, saygı sportif alan da var ama gelin görün ki bir de işin sosyal medya tarafı var. İnsanların çok fazla sosyal medyadan etkilendiği kanaatindeyim. Bir ara ben de twitter kullanıyordum. Artık aktif değilim, büyük bir zaman kaybı olduğunu düşünüyorum. Tabii ki faydaları da var. Mesela dünya haberciliğinde twitter çağ atlatmıştır. Bir olay olduğu anda 40 saniye içinde haberdar oluyor olmanız müthiş bir olay. Ama bunun için profesyonel ajans ve gazetecileri takip ediyor olmanız gerekiyor.

Artık maçı sadece twitterdan takip edip, maçın mavrasını oradan yapan bir grup da oluştu. Bunlar için ne düşünüyorsunuz?
Gözlerine yazık ediyorlar. Hakemden oyuncuya herkese söyleniliyor orada. Sonra iki saat geçiyor, unutuluyor. Eski bir televizyoncu “Televizyonculuk buz üzerine yazı yazmaktır,” demişti. Mükemmel bir yazı yazabilirsiniz ama ertesi gün gelip baktığınızda hiç bir şey yok. İşte twitterda da öyle mavralar yapılıyor, iki saat sonra gidiyor. Kendinizi kaptırırsanız mesleği direkt etkileyebilir, o yüzden kesinlikle etkilenmemek lazım.

Meslekte kırdığınız en büyük pot ne oldu?
1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda biz daha çaylaktık. Tansu Polatkan güreş anlatırken ses kesildi. İsviçreli ve Yunan güreşçiler var. Gir anlat dediler bana. Esmer olan Yunandır dedim kendi kendime. Sarışın da İsviçrelidir diye düşündüm. Tam tersi çıktı. Akşam yemeğe gittik. Yeşilçam’dan da bir yönetmen ağabeyimiz var. bana “Güreşi seyrettin mi? Spiker nasıl yayını paramparça etti,” dedi. Dedim “Abi, o bendim.” Bu sefer ne yapsın adam “Bak esasında fena değildi,” dedi. Sonra mizah dergilerinde karikatürümü falan yapmışlardı.
Bir keresinde de Hakan Ünsal ile maç anlatıyoruz. Adamla yan yanayız. Ergün topla buluştu. Ağzımdan Hakan çıktı, “Hakan ve taç,” dedim. Hakan’la birbirimize baktık, o zaten gülmeye başladı. Sonra ben de güldüm yapacak bir şey yok.

Keşke ben anlatsaydım dediğiniz bir maç var mı?
O kadar ateşli ve hırslı olmadım hiç bir zaman. Babamın bana bir öğüdü vardır: “Çok fazla hırs iyi değildir çatlarsın,” diye. Zaten çok büyük maçlar anlattım çok şükür.

Bugün beğendiğiniz yorumcular kimler?
Rıdvan Dilmen futbolu çok iyi bilir. Metin Tekin yine öyle. Metin çok eski arkadaşımdır. Babamın Beşiktaş’ta olduğu dönemde Metinle biz kamptaydık, ikimiz de 18 yaşındaydık, o zaman tanışmıştık. Bir de yorumcu olarak Sergen Yalçın da mükemmeldir. Sergen maçı 15 dakika izlesin, maçı şu takım kazanacak diye söyler ve dediği çıkar. Futbolu o kadar iyi okur.

Hiç sinema ya da farklı projelerde seslendirme teklifi geldi mi?
Konsol oyunları için gelmişti. O dönem Türkiye bir kriz yaşadı, yarıda kaldı. Onun dışında reklam zaten yapıyorum. Yeni çevrilen Hababam Sınıfı serilerinden birinde yine seslendirme yaptım. Bir kaç filme daha yaptım. Bir gece Sinan Çetin aradı, gelebilir misin diye. Kıramadım, gittim. Bir görüntü izletti, bana bunu anlatır mısın dedi. Anlattım. Tamam süper oldu dedi, o da öyle kullandı.

Diyelim mikrofonu bırakmaya karar verdiniz son maçınızı anlatıyorsunuz? Son dakikadasınız, kapanışı nasıl yaparsınız?
Allah korusun. Ben mikrofonu bırakmayacağım, kapanış olmaz. Spikerler ölünce meslek biter.

Bir öfke ya da kırgınlık sonucu küsüp mesleği bırakmayı hiç düşündüğünüz oldu mu?
Çok sinirlendiğim oldu. Volkan’ın hamlesi dediğimde bana bir linç kampanyası yaptılar. Hala onun niye yapıldığını anlayamıyorum. Çok üzüldüm ama bırakmayı hiç düşünmedim.

80’li yılların en unutulmazı futbolcular sakatlandığında ya da hakeme itiraz anında muhabirlerin sahanın içine girip röportaj yapması. O dönemle ilgili bir anınız var mı?
Orada öncülüğü Ender Asman yaptı. Ondan sonra da ben, Levent Özçelik, Fuat Akdağ yaptık. Biz o zaman futbolcularla zaten arkadaştık. Beraber yemek yemeye giderdik, gerginlik yoktu. Bir maçta Sadık Dede penaltı verdi. Kadıköy’de Beşiktaş-Trabzonspor oynuyor. Kameramana dedim ki “Yürü koşuyoruz.” O sırada saha içinde itirazlar var. Biz itirazları çekiyoruz, mikrofon uzatıyoruz, hakem bir döndü “Sen ne yapıyorsun burada,” dedi. “Çekiyoruz,” dedim. Sadık Dede kızmıştı, “Tamam çek de biraz ayıp olmuyor mu,” diyerek. Bir gün yine başka büyük bir maç. Top kornere gitti. İsmini söylemeyeceğim bir futbolcu geldi hakeme küfür etti. Hakem de kırmızı kart gösterdi. Ben de hemen mikrofonla oyuncunun yanına gittim. Hakeme ne söylediğini sordum, halbuki biliyorum küfür ettiğini. Karşımda yumuşamış, o anı hatırlamayan bir futbolcu vardı. O anda futbolda öfke kontrolünün ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım.

Bugün maç esnasında saha içi röportajları yapılsa, bütün bu gerginlikleri biraz da olsa azaltır mı?
Bu ortamda nasıl olacak, olmaz gibi geliyor. Eskiden derbi maç bile olsa hakemler maç öncesi son toplantılarına bizi alırlardı. Biz de röportaj yapardık. Keşke olsa, maçların bütün o gerginliğini kıran sempatik görüntüler de ortaya çıkar aslında, ama nasıl olacak söylesenize?




En sevdiğiniz kelime
Sevgi
Nefret ettiğiniz kelime
Savaş
Heyecanınızı ne öldürür
İkiyüzlülük
Hangi meleği yapmak istemezsiniz
Doktor
Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz
Çok iyi gitar çalmak isterdim
Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz
Astronot
En önemli kusurunuz ne
Çabuk sinirleniyorum
Kahramanınız kim
Karım
Size en fazla keyif veren kötü huyunuz ne
Bazen gece dörde kadar film izliyorum. Ertesi gün sonra o kadar zor geçiyor ki.
Hayat felsefenizi hangi slogan özetler
Ne olursa olsun her şeyden önce barış. İnsanlar birbirlerini dinlemeli, anlamalı
Mutsuzluğun tanımı ne
Alçaklık
Nerede yaşamak isterdiniz
İstanbul Sarıyer. Boğaz’ı çok seviyorum.



Proust anketi. Marcel Proust’a saygıyla...

Öyle bir geçer zaman ki

Ne demiş şair “Yaş otuz beş yolun yarısı,” halbuki futbolcular için öyle mi? Profesyonel bir futbolcunun kariyerinin son demleri neredeyse o yaşlara denk geliyor. İnsan hayatının en verimli, en olgun ve tecrübeli olduğu yaşlarda aktif iş hayatına veda etmek zorunda kalan bu adamlar, yolun kalan yarısında hayata ne yaparak devam ediyor?


35 yaşında, cebinizde hatırı sayılır miktarda para ile işsiz kaldığınızı düşünsenize, ne yapardınız? Futbolcular için belki de en kritik sorudur bu. Bir çoğu  emekli olunca ya saha kenarında teknik adam ya da televizyon ekranlarında yorumcu olarak yola devam ediyor. Çok azı farklı meslek gruplarında ya da ticarette şansını deniyor ve yine bu azınlığın küçük bir kısmı başarılı oluyor. Çalıştığı dönemde parayı eve, arsaya yatıranlar karınca misali, emeklilikte bunları değerlendiriyor. Profesyonel Futbol Birliği’nin (PFA) yaptığı açıklamaya göre ortalama bir Premier Lig oyuncusu haftada 25 bin ile 35 bin sterlin arasında kazanıyor. Ancak üst seviyede futbol oynayarak geçen süre bir futbolcu için sekiz yıl. Yani her ne kadar kağıt üzerinde bu adamlar çok para kazanıyor gibi gözükse de hem ödedikleri vergiler, hem de çalıştıkları kısıtlı süre düşünüldüğünde durum aslında o kadar da cazip değil.

İngiltere’de her beş futbolcudan ikisi emekliliğinde iflas noktasına geliyor. Liverpool’un eski golcüsü Robbie Fowler futbolu bırakıp bugün 28 milyon sterlin değerinde bir emlak şirketi kurabiliyorken, Aston Villa orta sahasından hatırlayacağınız Lee Hendrie futbolu bırakırken sahip olduğu 10 milyon sterlinlik mal varlığına rağmen 2012 yılında iflas ettiğini açıklıyor. Bu konuda İngiltere’de profesyonel futbolculara finansal danışmanlık sağlayan bir çok şirket var. Özellikle kariyerinin zirvesindeki futbolculara emeklilik dönemleri için alternatif gelir kaynakları ve iş olanakları sağlayacak haritalar hazırlayıp çeşitli eğitim fırsatları sunuyorlar. Yaşamlarının yarısını futbolla geçiren bu adamların sadece küçük bir kısmı, futbol topu dışında da başarılı işler yapabiliyor.


Köfteci Hodziç
Ünlü futbolcuların futbolu bıraktıktan sonra işletme sektörüne girip bir yer açması aslında oldukça cazip. 80’li yıllarda Türk futbolunun en büyük ithal kapısı Yugoslavya’ydı. Galatasaray forması giymiş ve Fenerbahçe’ye attığı goller ile taraftarın sevgilisi olmuş, ligimizin ilk yabancı gol kralı Tarık Hodziç de futbolu bıraktıktan sonra Saraybosna’ya dönmüş ve şehrin meşhur çarşısı Baş Çarşı’da Galatasaray adında köfteci dükkanı açmıştı. Bildik şark usulü iskemleler, siniler, kilimlerle donatılmış, küçük ama şirin bir kebapçı burası. Bugün dükkan sadece Boşnakların değil, şehre gelen turistlerin de uğrak noktası.



92 Kuşağı
Manchester United’ın nam-ı diğer 92 kuşağının yıldızları yani Ryan Giggs, Paul Scholes, Neville kardeşler ve Nicky Butt bir araya gelip, 24 milyon sterlin harcayarak geçtiğimiz günlerde ortak bir projeye imza attılar; Hotel Football. Old Trafford Stadı’nın hemen yanında 133 odalı bu otelde, adından da anlaşılacağı gibi her şey futbol üzerine kurulu. Çatı teras futbol sahası olarak düzenlenmiş. Şimdiden futbol fanatiği 7 çift bu terasta düğün için rezervasyon yaptırmış bile. Maç günleri ise bu teras daha renkli çünkü taraftarlar 40 sterlin karşılığında burada barbekü partisine katılıp sonra maça gidebilecekler. Eğer bütçeniz daha fazlasına müsaade ediyorsa o zaman 145 sterlin vererek, ünlü şef Michael Wignall’in hazırladığı menüyü tadıp, maçı izleyip ardından, otelin meşhur sahiplerinden biriyle karşılıklı oturup maç analizini dinleyebileceksiniz. İnsan haliyle hemen böyle bir otelin oda fiyatlarını merak ediyor. Maç günleri 240 sterlin, diğer günler için ise 90 sterlin. İçinizden yok artık diye geçiriyor olabilirsiniz ama bu sezon tüm maç günleri için otel şimdiden rezervasyonları doldurmuş bile. Merak edenlerin yapacağı şey basit, yeni sezon için şimdiden para biriktirmeye başlamak.


3-2-1 Kayıt
Futbolcuyken göz önünde olup, emekliliğe ayrılınca şan şöhretten uzak kalamayan ve soluğu sinemada alan futbolcular da var. Bunların başında ise Kraliçe Elizabeth filmi ile büyük başarı gösteren Eric Cantona geliyor. Vinnie Jones, Nicolas Anelka ve Frank Leboeuf ise yine şansını beyaz perdede deneyen futbolcular. Sinemanın Ballon d’Or’u sayılan Oscar’a aday olmuş henüz hiç bir futbolcu yok. Ama ilerleyen günler ne gösterir bilinmez.


Şarap ve Futbol
Daha kramponlarını asmadan emekliliğe hazırlanan futbolcular da var. Andrés İniesta ve Andrea Pirlo yeşil sahalardan şarap mahzenlerine transfer olalı çok oluyor. İniesta doğup büyüdüğü Fuentealbilla’da şarap üretimi yapıyor. Piyasaya sürdüğü şaraplar için 9 milyon avro yatıran futbolcu, yılda 700 bin şişe şarap üretiyor. İspanya dışında Almanya, İngiltere ve Japonya’da da satılan şarapların ortalama fiyatı ise 40 avro. Şişelerde İniesta’ya ait hiç bir iz yok, sebebi ise futbolcunun ününün şarapların önüne geçmemesi. Çünkü şaraplar da en az yeşil sahaların yıldızı kadar yıldız. Öyle ki 2012 yılında Madrid ve Brüksel’de düzenlenen şarap yarışmalarında ödül bile aldılar. Pirlo ise henüz yolun başında. Kuzey İtalya’nın güzel şehri Brescia’daki bağlarından yılda 20 bin şişe şarap üretiyor. Pirlo’nun firmasının gözdesi ise kırmızı şarapları. Şarap ve futbol işbirliği sadece bu iki futbolcu ile sınırlı sanmayın. Jean Tigana Bordaeux Haut-Medoc’da bir şatoya sahip, Inter’de forma giyen Brezilya Milli Takımı’nın orta saha oyuncusu Hernanes ise kurs görmüş bir tadım ustası. Yine Miroslav Klose, Paolo Rossi, David Ginola, Nils Liedholm ise şarap işine el atmış futbolcular.


Markalaşanlar
Daha futbolcuyken geleceğe yatırım yapan futbolcular listesine hiç şüphesiz David Beckham birinci sıradan girer. Yıldız futbolcunun yaptığı evlilikle birlikte şov dünyasına girişi, kendi markasını yaratması, Amerika’da futbol kulübü satın alması ve futbol kariyeri bitmiş olmasına rağmen devam eden sponsorluk ve reklam gelirleri ile yola sağlam devam ediyor.
Rio Ferdinand da benzer bir kariyer planı oluşturmuş bile. “#5” ismindeki online spor ve yaşam temalı dergisi, yine aynı isimdeki erkek giyim koleksiyonu ve Manchester’da açtığı Rosso isimli İtalyan restorantı ile şimdiden geleceğini garanti altına almış futbolculardan.

Bugün yeşil sahalarda bu ikiliyi en yakından izleyen isim Cristiano Ronaldo. Top toplayıcı bir çocukken 5 avro kazanan Ronaldo’ya bugün kulübü Real Madrid’in biçtiği para 1 milyar avro. Forbes dergisinin 2014 raporuna göre yıldız futbolcu bir yılda kulübünden aldığı sezon başına ücret, bonuslar ve sponsor gelirleri ile 70 milyon dolar kazandı. Sponsor deyip geçmeyin, Nike, Coca Cola, Castrol, Konami, Motorola, Jacop&Co, KFC, Fly Emirates, Herbalife ve Tag Heuer gibi markalardan bahsediyoruz. Bir bu kadarı da kapıda bekliyor. O da Beckham gibi kendi markasını çoktan yarattı, CR7. Sizce emekli olmuş bir Cristiano Ronaldo teknik direktör olarak mı yola devam eder yoksa reklam, moda, sinema gibi bambaşka bir alanda mı? Cevap şu an için çok uzak. Ancak şan, şöhret ve ilgiden uzak kalamayacağı çok açık.


Şampiyonlar Ligi Yarı Final 2015

REAL MADRID - ATLETICO MADRID

İki dişli rakip karşı karşıya geldiğinde “erken final” tabiri çok kullanılır. Ama söz konusu bir önceki yılın iki finalistinin çeyrek finalde karşı karşıya gelmesiyse, bu ifade daha da değer kazanıyor. Lig yarışında bu yıl Barcelona ve Real Madrid’in gerisinde kalan, Kral Kupası’nda da Barcelona’ya diş geçiremeyip elenen ve geçen yıl Şampiyonlar Ligi finalinde Ramos’un son dakika kafasıyla uzayan ve sonrasında ellerinden kayan kupanın hüsranını içinde taşıyan Atletico’nun acısını, Real Madrid’i saf dışı bırakmaktan daha iyi hiçbir şey dindiremez. El Classico’da Barça’ya kaybedip şampiyonluk şansını zora sokan Real Madrid’de ise eleştiri okları Carlo Ancelotti’nin üzerinde. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’ni 10. kez kazanamama lanetini üzerinden atan Real Madrid, yarı final için favori gözüküyor. Ancak Atletico Madrid, geçen yıl favori gösterilmediği Chelsea ve Barcelona turlarında yaptığını yine tekrarlayabilir. İlk maç 14 Nisan’da Vicente Calderon’da, rövanş ise 22 Nisan’da. Bu yıl da Şampiyonlar Ligi heyecanından uzak kalan bizlerin kalbi ise geçen sene sakatlığı sebebiyle forma finalde forma giyememiş olan Arda Turan’la.

  
PORTO – BAYERN MUNIH
Çeyrek final maçları arasında belki de tahmin yapması en kolay eşleşme bu. Bundesliga’da kelimenin tam anlamıyla güle oynaya şampiyonluğa koşan Bayern’in, ikinci turda Shakhtar Donetsk’e karşı aldığı 7-0’lık galibiyet, Guardiola’nın geçtiğimiz yıl evinde Real Madrid’e  karşı yaşadığı şokun ardından hataya tahammülü olmadığının en büyük kanıtı. Bavyera ekibinin en etkili silahı Arjen Robben şimdilik karın kası yırtığı sebebiyle ilk maçı kaçıracak gibi duruyor. Bu ilk maçı kendi evinde oynayacak, grubundan namağlup lider olarak çıkan ve 23 gollü Bayern’in ardından Şampiyonlar Ligi’nin en golcü ikinci takımı olan Porto için büyük bir avantaj. Bu ikili daha önce 1986-87 sezonunda finalde karşı karşıya gelmiş, Viyana'da oynanan maçı Portekiz ekibi, Kögl'ün golüyle 1-0 yenik duruma düşmesine rağmen Madjer ve Juary'nin golleriyle 2-1 kazanmış ve kupaya uzanan taraf olmuştu. Porto o zaman da maçın favorisi değildi ve büyük bir sürprize imza atmıştı. Biz yine de finalin Berlin’de oynanacak olmasının Alman ekibi için ekstra bir motivasyon olduğunu da göz önünde bulundurursak, şimdiden bu eşleşmenin galibi Bayern Munih olur desek yeridir.


PSG-BARCELONA
Çeyrek finallerin tartışmasız en merakla beklenen maçı. Artık kupanın doğal favorilerinden biri olan Barcelona, Chelsea’yi eleyerek bu yıl hiç şakası olmadığını gösteren Paris Saint Germain karşısına çıkıyor. Aslında iki takımın bu sezon ilk karşılaşması olmayacak. Daha önce Şampiyonlar Ligi'nde F Grubu'nda gruptan çıkma mücadelesi vermişlerdi. Paris'te oynanan mücadeleyi Fransız temsilcisi 3-2 kazanırken, İspanya'daki karşılaşmada ise Barcelona 3-1 galip gelmişti. F Grubu'nu Barcelona 15 puanla lider tamamlamış, PSG ise 13 puanla ikinci sırada yer almıştı. Kariyerinde hiç Şampiyonlar Ligi Kupası olmayan Zlatan Ibrahimovic Chelsea maçında gördüğü kırmızı kart yüzünden 15 Nisan’da Paris’te oynanacak ilk maçta forma giyemeyecek. Bu yıl 6 golle Şampiyonlar Ligi’nde harika bir performans gösteren Edison Cavani ise Zlatan’ın yokluğunu aratmayabilir. Fransız temsilcisinin bu kez yarı finali görmesi için öncelikle 8 gollü Messi’yi durdurması gerekiyor. Katalan ekibi adına, El Clasico’da imzasını atan Luis Suarez, Fransızlar için büyük bir tehdit oluşturacaktır. İlk maçın sonucu ne olursa olsun, tur atlayan takım Barcelona’da 90 dakika bitmeden belli olmayacak bir karşılaşma. Zlatan’ın seneler sonra kötü ayrıldığı Nou Camp’a dönüşü hiç şüphesiz yıldız futbolcu için büyük bir motivasyon olacaktır.



JUVENTUS-MONACO

Şampiyonlar Ligi 1. turunda A Grubu'nu Atletico Madrid'in ardından 10 puanla ikinci sırada tamamlayan Juventus, ikinci turda Borussia Dortmund'la eşleşmiş ve Dortdmund’u zorlanmadan saf dışı bırakmıştı. Alman ekibi kura çekimlerinde de oldukça şanslıydı ve herkesin içinden geçen takım olan Monaco ile eşleşerek uzun yıllardır ilk kez yarı final oynamaya bu kadar yaklaştı. Her ne kadar İtalyan ekibinin etkili orta sahası oyuncusu Pogba geçirdiği sakatlık yüzünden çeyrek final maçlarını kaçıracak olsa da, karşılarında çeyrek final seviyesinin neredeyse en güçsüz takımı var. İkinci tur ilk maçında eski teknik direktörlerinin takımı Arsenal’i deplasmanda 3-1 yenerek büyük bir sürprize imza atan ve dikkatleri üzerine çeken Monaco, rövanşta rakibine karşı doksan dakika sahasından çıkamadı, 2-0 mağlup olmasına rağmen deplasmanda daha fazla gol atmasının avantajını kullanıp turu atlayan taraf oldu. İki takım daha önce Şampiyonlar Ligi’nde 1997-98 sezonunda yarı finalde karşılaşmıştı. Lippi'nin çalıştırdığı Juventus, İtalya'daki ilk maçı 4-1 kazanmış ve ikinci maçı Tigana'nın ekibine 3-2 kaybetmesine rağmen, ilk maçın avantajıyla tur atlayan taraf olmuştu. Grubundan altı maçta sadece 4 gol atarak çıkan Monaco’nun, bu yıl Şampiyonlar Liginde toplam 7 golü bulunuyor ve iki gol atan futbolcusu bile yok. Tüm Monaco takımından sadece bir gol eksik atan Tevez ve arkadaşlarını durdurmak için, Fransız temsilcisinin bir mucize maça daha ihtiyacı olabilir. Monaco’nun tek avantajı ikinci maçı kendi evinde oynayacak olması.




21 Nisan 2015 Salı

Hayat fena halde futbola benzer

Dünyanın en büyük sanat endüstrilerinden biri hiç şüphesiz sinema. Ve yine dünyanın kitleleri en fazla peşinden sürükleyen spor dalı ise futbol. Oldum olası sinema eleştirmenliği ile futbol yazarlığını birbirine benzetmişimdir. Sinema eleştirmeni olmak için yönetmenlik ya da oyunculuk tecrübeniz olması gerekmiyor. Ne kadar farklı kültürlerden, ne kadar farklı yönetmen ve sinema ekollerinden film izlemiş, araştırmış, incelemişseniz, eleştiri derinliğiniz o kadar alkış toplar. Zaman içerisinde teknik bilgi olarak da sinemanın arka planına hakim olursanız, işte o zaman tam anlamıyla bir eleştirmen olabilirsiniz. Futbol yazarlığı da böyledir. İlla futbolcu ya da teknik adam olmanız gerekmez. Ne kadar farklı ligden futbol maçı izlemiş, futbolcu araştırmış, teknik direktör incelemişseniz, yorum yapabilmek adına dağarcığınız o kadar genişler. Buna bir de oyunun teknik bilgi kısmını eklerseniz, yaptığınız yorumlar o zaman takdir görür.

Dünya üzerinde böylesine büyük çekim gücüne sahip bir ikilinin buluşmaması da beklenemezdi. Futbol dünyası sinemanın evlenme teklifine “Evet” diyeli uzun yıllar oluyor. Bu beraberliğinin en güzel meyvesi hiç şüphesiz başrollerini Pele, Sylvester Stallone ve Michael Caine’in oynadıkları “Zafere Kaçış” filmidir.

2.Dünya Savaşı sırasında Alman Esir Kampı’nda tutulan bir grup futbolcu, karma bir kadroyla Alman Milli Takımı karşısına çıkacaktır. Pele, Bobby Moore, Ardiles beyaz perdede arz-ı endam eder. Devre arasında soyunma odasındaki havuzun dibinden bir tünel kazıp kaçmak için bu maçı bir fırsat olarak görürler. İlk yarı 4-0 mağlup olan ekip soyunma odasına gelir, tünel kazılır. Başta Sylvester Stallone olmak üzere futbolcular tünele yönelirken, filmin en vurucu cümlesi gelir: “Şimdi gidersek herkes kaçtığımızı düşünecek.”

Kahramanlar maçı kazanmak uğruna özgürlükten vazgeçer. Tekrar sahaya çıkarlar ve golleri arka arkaya sıralamaya başlarlar. Filmde Pele’nin kırık kolla attığı röveşata golü bugün halen internette en çok izlenen goller arasında. Tutsaklardan kurulu takımın 5-4 öne geçtiği son dakikalarda, Alman Milli Takımı haksız bir penaltı kazanır. Kaleci Sylvester Stallone o sahnenin çekimleri sırasında penaltı çıkarmayı öğrenmek için Pele ile çalışmış ve Pele’nin sert şutlarından birini yumruklamak isterken parmağını kırmış. Filmin sonu mu? Belki hala izlememiş olanlar vardır, onlar için burada üç nokta koyalım.

Her yıl Şubat ayında Oscar ödülleri sahibini bulurken, Mart ayı ise futbol filmleri sevenler için önemli bir ay. 12-15 Mart tarihleri arasında Barselona’da düzenlenecek Futbol Filmleri Festivali, meraklılarına aylar öncesinden uçak rezervasyonu yaptırır. Bu yıl ki festivalin adı “OffsideFest.” Gelin şimdi festival filmlerine yakından bakalım.



UNO / La historia de un gol – BİR / Bir gol hikayesi
Bir ülkenin politik, sportif ve sosyal gerçeklerini ortaya koyan belgesel tadında bir film ile açılıyor festival. El Salvador Dünya Kupası oynayan ilk Orta Amerika ülkesiydi. Meksika 70’e gidebilmek uğruna zorlu bir grup elemesi geçirip komşusu Honduras’ı eleyince, iki ülke arasında zaten devam eden gerginlikler tırmanmış ve savaş çıkmıştı. İspanya 82 Dünya Kupası ise adeta Honduras’ın ahının çıktığı bir turnuva olmuştu El Salvador için. Kötü geçen turnuvada, Macaristan ile karşılaşan El Salvador dünya kupası tarihin en farklı mağlubiyetini almıştır, 10-1. Kalesinde 10 gol gören El Salvador kalecisi, turnuva sonunda ülkesine dönünce silahlı tehditler almış, evinin camları kırılmış, vatan haini ilan edilmiştir. UNO, El Salvador’un Dünya Kupası hikayesini anlatan bir film olmuş. Latin Amerika’da futbol ve siyaset arasındaki belirsiz çizgiyi anlamak için iyi bir tercih olabilir.

L’Ultim Partit – Son oyun
Film Johan Cruyff’un Barcelona’ya ilk imza atışının 40. yılı şerefine hazırlanmış. Cruyff hareketinin Katalan futboluna ve kültürüne etkisi oldukça güzel anlatılmış olan filmde, bir çok tanıdık yüz de var. Pep Guardiola, Vicente del Bosque, Xavi Hernandez, Bojan Krkic, ünlü şef Ferran Adria, efsane tenor Jossep Carreras gibi isimler film boyunca ara ara Johan Cruyff ile ilgili anılarını anlatıyor. Özellikle Barcelona sempatizanları için tavsiye edilebilir.

Sons of Ben – Ben’in çocukları
Film Amerika kıtasından festivale katılıyor. 2007 yılında henüz Philadelphia’nın bir futbol takımı yoktur. Bir grup Philadelphia’lı futbol fanatiği, olmayan bir takım için taraftar kulübü kurarlar. Adına da Benjamin Franklin’den yola çıkarak, Ben’in Çocukları derler. Tek bir amaçları vardır, profesyonel futbolu şehre getirmek. Onların bu tutku dolu macerası çok kısa sürede tüm Philadelphia’da etkisini hissettirecektir. Amerika her ne kadar sinema endüstrisinde zirvede oturuyor olsa da, konu futbolu filme taşımak olunca pek de başarılı oldukları söylenemez. Festivalin en zayıf filmi diyebiliriz.

Next goal wins – Atan kazanır
Film Amerika Samoa takımının hikayesini anlatıyor. 17 yıl boyunca FIFA tarafından en düşük puan sırasında bulunan, hiç maç kazanamamış bir takım Samoa. Hollandalı teknik adam Thomas Rongen takımı 2014 Dünya Kupası elemeleri seviyesine taşımayı kafasına koyar. Gençliğinde George Best, Johan Cruyff gibi büyük isimlerle futbol oynamış olan Rongen, Pasifik adalarındaki bu takımda kendisini neyin beklediğini gidince anlayacaktır. Yine de pes etmeyen teknik adam, işe kaleci Nicky Salapu’yu yeniden kazanarak başlar. Nicky tek maçta yediği 31 golden topa dokunmaya bile korkar haldedir. Bu kadar da değil, takımda maçlara çıkmadan önce saatlerce saçlarını yapmak için uğraşan bir oyuncu vardır ki, uluslararası seviyede mücadele edecek olan ilk transseksüel futbolcu olarak tarihe geçer. Kaybedecek hiç bir şeyi zaten olmayanların tek bir maç kazanmak için ortaya koydukları mücadele. Sinema eleştirmenleri tarafından oldukça yüksek puanlar alan eğlenceli bir film.

El Otro Maradona – Diğer Maradona
Futbol sanattır, futbol oynayan bacaklar sanattır. Sahanın içini en güzel renklere boyamak için, Arjantinli futbolcular bacaklarını fırça gibi kullanır. İki çocuk, ikisi de futbola aşık, aynı topun peşinden koşan iki arkadaş. Birinin adı Goyo Carizzo, diğerininki ise Diego Armando Maradona. Bu sefer film farklı olarak bize Maradona’nın değil, öteki adam Carizzo’nun hikayesini anlatıyor. Kaçırdığı tek bir vuruş bütün hayatını değiştiren, adı “Maradona’nın arkadaşıydı” olmaktan öteye gidemeyen bir adamın öyküsü.

Coach Zoran and his African Tigers – Antrenör Zoran ve Afrikalı kaplanları
50 yıl süren iç karışıklık sonunda Afrika’nın en büyük sivil savaşı sona ermişti. Şimdi yeni bir ulus kurma zamanıydı. Bu film Güney Sudan’ın ilk futbol kulübünün ve onlara kazanmayı öğretecek teknik direktör Zoran’ın hikayesi. Film “Eğer kazanırsanız herkes size saygı duyar, kaybederseniz evde çocuklarınızdan bile saygı göremezsiniz,” diye başlıyor. Anlaşılan o ki, bu yıl festival kahraman teknik adamlara ve kaybeden futbolculara adanmış.

Mundial: The highest stakes – Dünya Kupası: En büyük kazık
Polonya hiç bir zaman tam anlamıyla futbol ülkesi olmadı ama İspanya’daki 82 Dünya Kupası onlar için daha farklıydı. Ordu hükümete el koymuştu, genel bir grev tehdidi ülkede hakimdi. Sokaklarda askerler dolaşıyordu ve her şeye sansür uygulanıyordu. Karanlık günler geçiren halk için tek umut ışığı televizyon ekranlarından izledikleri Polonya Milli Takımı’ydı. Bu yüzden 82 Dünya Kupası’na Polonyalıların “Askeri yasa altındaki en iyi TV dizisi” takma adını vermiş olmalarına şaşırmamak lazım. Boniek ve Smolarek her gol attığında ve Mlynarczyk kalesinde her top çıkardığında Polonya’da insanlar hayatın acı yüzünden biraz daha uzaklaşıyordu.

İstanbul United
İçinden futbol geçen bir festivalde Türkiye ve futbola dair bir film olmaması düşünülemezdi. Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarını, aralarındaki rekabeti ve tribün kültürlerini anlatan belgesel tadındaki film, üç rakip kulüp taraftarının Gezi olayları sırasındaki dayanışmasına uzanıyor. Festivaldeki her film gibi biraz siyasi, biraz sportif, biraz da sosyolojik bakış açısı içeren filmin yönetmeni ise iki Alman arkadaş.

Zero a zero – Sıfır Sıfır
Festivalin belki de en güzel filmi. Her yıldız futbolcu bir zamanlar çocuktu ve mahallede arkadaşları ile top peşinde koşuyordu. Büyük kulüpler onun peşinden koşarken, çocukluk arkadaşları onu kimi zaman kıskançlık kimi zaman gururla izlediler. Bu büyük yıldızların hayat hikayelerini en ince detaylarına kadar biliyoruz, mahallelerin arasına sıkışmış kalmış çocukluk arkadaşlarına ne oldu? “Sıfır Sıfır”, Francesco Totti’nin üç arkadaşının hikayesi. Danile Rossi, Totti’nin forvetteki arkadaşıydı. Andrea Capponi’nin Roma’nın gelecek kalecisi olacağı söyleniyordu. Marco Caterini ise İtalya 16 yaş altı milli takımında Buffon’un önünde kaleyi koruyan isimdi. Hayat bu üçlüye Totti’ye gösterdiği yüzünü göstermedi. 2012 yapımı olan ve İtalya’da bir çok ödül alan bu film, kazananın değil kaybedenlerin hikayesi. İşte bu yüzden filmde Totti’yi hiç göremiyorsunuz.


Burada yazdıklarım festival filmlerinin sadece bir kısmı. Ama bir gerçek var ki, futbol ve sinema evliliğinden doğan güzel film sayısı oldukça az. Yönetmenlerin futbola uzaklığından mı, konuların kısırlığından mı bilinmez; bugüne kadar çekilen filmlerin büyük kısmı kahraman teknik adam, kaybeden uluslar, Afrika’nın çorak topraklarından çıkan gizli kahramanlar ya da Latin Amerika’nın dans eden futbolcularından öteye gidemedi. Konu içinden futbol geçen bir film çekmek olunca senaristler klişelerin arasına sıkışıp kalıyor. Belki sinema temellerine bağlı kalma endişesi, belki gişe kaygısı, belki sanat yaratma çabası bilinmez ama; bir kaç istisna hariç çoğu film vasatı aşamıyor.

Bütün bu klişelerin uzağında hayatı ve içindeki futbolu en iyi anlatan film, ne sinema zirvesi Hollywood’dan, ne de gelişmiş futbolun kıtası Avrupa’dan çıktı. 2000 yılında Serdar Akar’ın yönetmenliğini, Fahir Atakoğlu’nun ise müziklerini yaptığı “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar,” futbol insanlarını gerçek yaşam içinde en iyi anlatan filmdir bence. Akar’ın filminde arkadaşlık, ihanet, ümit, hayal kırıklığı, göz yaşı, aşk, kısacası hayata dair her şey vardır.

Mahalle futbolunun tüm izlerini en gerçekçi şekilde taşıyan, bazen kazanmak için, bazen platonik aşkı için oynayanların hikayesidir. Yenilmenin aslında sahada değil hayatta ölümle olduğunu “İşte şimdi yenildik be,” cümlesiyle filmde içimizi burkulunca hatırlarız. Başta hepimiz Suat gibi aşkın en sade halini “Boş dükkana kira vermişiz,” diye anlatacak kadar temizizdir, sonra kaybede kabede “Hacı’ya” benzeriz. Hayatında derin çizikleri olanlar için defalarca izlenesi bir filmdir. İzlememiş olanlar, peki futbol bunun neresinde diyebilir. Tam da göbeğinde. Filmde de dediği gibi, “Çünkü hayat fena halde futbola benzer.”