26 Mart 2012 Pazartesi

4 Adımda Galatasaray Nasıl Puan Kaybeder

1. Orta Saha Üstünlüğü: Play-offlara sayılı günler kala, ligde ciddi bir puan farkı ile oynayan Galatasaray’da kaybedilen kupa maçı ve üzerine Trabzonspor beraberliğinin sebebi olarak her ne kadar bazıları tarafından "rehavet" ya da Fenerbahçe maçından sonra “havaya girme” gösterilse de, ben hiç katılmıyorum. Üst üste 2 maçtaki kaybın en büyük nedeni Elmander’in yokluğu. Bu eksiklikte, Galatasaray orta sahasını iyi çalışan takımın puan alabileceğini en güzel Zokora anlattı maçtan sonra: “Hocamız orta sahada Melo ve Selçuk’a üstünlük sağlarsak ve Engin ile Emre’den onlara gelen yardımı kesebilirsek, orta saha üstünlüğünü alacağımızı söyledi. Colman ve Alanzinho’nun da yardımı ile bu şekilde etkin futbolumuzu ortaya koyabildik.” Hem 4-4-2 oynayıp, hem de kanatları bu kadar az kullanan Galatasaray karşısında, ilk adım orta saha üstünlüğünü ele geçirmek.

2. Konsantrasyon-suzluk: Sezon başından beri Fatih Hoca’nın şifresi “konsantrasyon” idi. Ancak gelin görün ki, Trabzon maçında yenen gol, sanki buna ters düşercesine büyük bir “konsantrasyon-suzluk” sonucu. Golden hemen önce Ujfalusi hakeme itiraza harcadığı dikkati pozisyona gösterseydi yine de gol olur muydu? Yine son dakikalarda Mehmet Batdal’ın kaçırdığı gol içinde herhalde aynı şeyi söyleyebiliriz. Ya da Baros’un 4-4-2’deki ikiliden biri olmasına rağmen halen sergilediği fiziksel konsantrasyonsuzluk ise bir başka konu. Galatasaray takım halinde odaklanırsa, puan alıyor; ancak takımdaki tek bir kişinin "konsantrasyon-suzluğu" ile de ya gol yiyebiliyor, ya da son dakikada golü kaçırıyor.

3. Taraftar Etkisi: Takım şampiyonluğa gidiyor, çok uzun zamandır beklenen, Fenerbahçe karşısında bu sezon önce kendi evinde galibiyet almış, sonra deplasmanda berabere kalmışsın. Ancak bu güzel bahar havasında bile sadece 30.000 kişi stada gidiyor. Stadın tamamının dolması için takımın kaç puan daha açması gerek arayı?Baskılı taraftar desteğinin maça 1-0 önde çıkmaya eşdeğer olduğunu söyleyen Fatih Hoca’ya rağmen stad hala dolmuyorsa, kaybedilen puanlarda sadece takımda suç bulmamak lazım değil mi?

4. Hakem: Bir hakemin Avrupa’da maç yönetmesinden daha önemli birşey varsa o da, maçı oynanabilir kılmasıdır. Hakem maçın 90 dakika olduğunun bilincinde olmalıdır. Yoksa ilk 10 dakikada arka arkaya sarı kart çıkartmak, bazen sonraki dakikalarda gerçekten kart gerektiren durumlar karşısında hakemin elini kolunu bağlar. Daha da kötüsü bir anlık düdük çalmama hatası “bir gol”e bile sebep olabilir. İşte bütün bunları toplayınca Cüneyt Çakır çok kötü bir maç yönetti. Zaten gergin bir ortamda oynanacağı şimdiden belli olan play-offlarda, eğer hakemlerin performansı kontrol altında olmazsa ciddi puan kayıpları olabileceği ortada.

Şimdi, ben Galatasaray’ın yerinde olsam, acil ilk 3 madde için önlem alır, son madde için de şimdiden dua etmeye başlardım. Çünkü hakemin Avrupa görmüşü böyle ise, play-off’un vay haline…


18 Mart 2012 Pazar

Biz - Siz - Onlar

Tartışmasız son yıllarda izlediğim en iyi Fenerbahçe-Galatasaray derbisiydi. Perde belki de bu yılın en iyi 3 golü listesine girecek, Sow’un golü ile açıldı. Daha ilk 20 dakika dolmadan Alex’ten gelen bir başka güzel gol ise, Fenerbahçe için bu gece adına son güzel şeydi. Aykut Kocaman’ın yanlış oyuncu değişiklikleri, takımı geri çekmesi ya da Stoch ve Cristian’ın kötü oynamasını bir kenara bırakalım. Bu gecenin asıl eleştirilmesi gereken ismi Aykut Hoca’dan ya da futbolculardan once “bir grup”Fenerbahçe taraftarıdır.

Takım gözetmeksizin tüm taraftarların karşı olduğu deplasman yasağının ekmeğine yağ süren “bir grup” Fenerbahçe taraftarına bütün tepkim. Takımlar daha ısınmak için sahaya çıktığında futbolculardan Fatih Terim’e kadar herkese küfür eden o “bir grup”a isyanım. Çok değil daha bir kaç gün önce Volkan Demirel televizyonda anlatıyordu: “Bizim için adeta bayramdır Galatasaray maçları. Taraftarımızdan da bunu bekliyoruz. Fatih Hoca’nın benim hayatımda rolü çok büyüktür, benim için özel biridir.” Ama herhalde Volkan’dan daha “büyük” Fenerbahçeli, o “bir grup” taraftar. Ya da sahaya çıkarken koridorda Fatih Hoca’ya sarılan Emre’den, Gökhan’dan çok daha “iyi”Fenerbahçeliler. Nereden mi biliyorum? Maçtan çıkınca bu “bir grup” ile beraber yürüdük bir süre, dediler ki “eğer bir futbolcumuz Fatih Hocaya sarılıp öpüyorsa, ya da bende emeği var diyorsa, o bizden değildir.”

Peki siz kimdensiniz demek geldi içimden...

Yöneticilerin birbirini kapıda karşıladığı, dostluk yemeği yediği, futbolcuların maçtan günler önce rakibini övdüğü, hocaların kucaklaştığı bir derbide, bu “bir grup”un ne Fenerbahçe’ye ne de Galatasaray’a ait olmadığı ortada.

İslam Çupi’nin, Zeki Rıza Sporel’in, daha çok yeni kaybettiğimiz Lefter’in Fenerbahçesine de ait olmadıkları kesin. Bu “bir grup” ne zaman boy verdi Fenerbahçe’nin içinde bilmiyorum, ama tırpan vakti gelmiş belli ki ve o tırpanı ancak gerçek Fenerbahçe taraftarı vurabilir. Aksi takdirde, cezalar, deplasman yasakları, saha kapamalar artarak devam edecek. Belki de Fenerbahçe takımı play-offlarda bazı önemli maçları sadece kadın ve çocuk taraftarlarla oynamak zorunda kalacak.

Eğer bütün bu yazdıklarım hala size bir şey ifade etmiyorsa, o zaman bir ipucu vereyim, içinizden biri Fenerbahçe’nin bu sezon “taraftar”lar sebebi ile aldığı ceza sayısını, geçen sezon ile karşılaştırsın, bakın ne göreceksiniz...

12 Mart 2012 Pazartesi

Balık Baştan Kokar, Kulüp Başkandan Batar

Bu sezon Türk futbolunda ders çıkartılacak iki örnek var: Galatasaray ve Beşiktaş.
Geçen yılı ibra-yönetim, teknik direktör, saha içi performansı sıkıntısı ile geçiren Galatasaray, çözümü değişikliğe tepeden başlayarak buldu. Önce başkan ve yönetim değişti, sonra teknik direktör ve oyuncular. Dolayısıyla bugün sahada izlediğimiz iyi futbolun ve mücadelenin sebebi de önce yeni yönetim, sonra Fatih Hoca ve sonra futbolculardır.

Konu Beşiktaş’a gelince maalesef ortam pek de iç açıcı değil. Büyük ümitle gelen Portekizlilerin yarattığı hayal kırıklığı, kabaran borç ve “iyi yönettiği” gemisini daha büyük bir gemi için terkeden kaptan, Başkan.

Beşiktaş’ın eski başkan ve yönetimini eleştirmeyi, müstakbel yeni başkana bırakalım. Çünkü kongrenin hemen ertesi günü, Beşiktaş’ın 45 trilyon liralık ödemesi gereken bir borcu var. Sadece o kadar değil. Aralık ayı sonuna kadar ise 130 milyon euro ödemekle sorumlu yeni gelecek olan başkan. Neden mi? Ben de bilmiyorum, herhalde Federasyon Başkanı’na sormak lazım. Anlayacağınız kulübün kötü gidişatında, kötü yönetim ile elde var 1…

Hiç hesapta olmayan 3 Temmuz bombasından sonra bir anda teknik direktörsüz kalan Beşiktaş, çareyi yine Portekiz’de aradı. Yönetim burada da bir ilke imza attı. Neden mi? Benim bildiğim teknik direktör oyuncuyu getirir, oyuncu teknik direktörü değil. Yoksa o hocadan nasıl takıma söz geçirmesini, liderlik etmesini beklersin. Konu teknik direktörden açılmışken, ligin üst sıralarındaki birçok takımın her hafta çıkartacağı ilk 11 aşağı yukarı belli iken, Beşiktaş’ın nasıl bir 11 ile sahaya çıkacağını maç saatine kadar kimsenin tahmin edememesi için ne dersiniz? Futbolcuların istikrarsız performansı mı, Carvalhal’in “anlaşılmaz” taktik anlayışı mı? Kısaca elde var 2…

Beşiktaş hep yıldız oyuncu getirme konusunda başarılı kulüplerden biri oldu. Gel gör ki, getirdiği yıldız oyuncuları iyi oynatabilme konusunda aynı başarıyı gösteremedi. Önce Guti, şimdi Quaresma. Sen eğer yıldız oyuncuna “sen büyüksün ama bu kulüp senden büyük” mesajını veremiyorsan, o oyuncu soyunma odasında hocasıyla da tartışır, idmanlarda beresinin altına kulaklık takıp müzik de dinler. Yani neymiş elde var 3…

Aslında Beşiktaş’ın bugün yaşadığı sıkıntıların sebebi çok net. Kulübün yönetiminde ya da teknik heyetinde lider vasıflı kimse yok. Bu öyle bir kişinin çıkıp taşın altına elini koymasıyla kalkacak bir enkaz da değil. Tıpkı bir zamanlar sayın Süleyman Seba’nın yaptığı gibi, iyi bir yönetim kadrosu kurulmalı. Acilen teknik direktör sorunu çözülmeli, tıpkı Fatih Terim ya da Aykut Kocaman gibi gelen hoca sadece teknik direktör değil, aynı zamanda sportif direktör gibi de rol oynamalı. Sonrasında gidecek/kalacak oyunculara mantıklı ve mali tabloyu düşünerek karar vermeli.

Beşiktaş bu kötü günleri kısa sürede atlatır atlatmasına da, benim asıl korkum Türkiye Futbol Federasyonu ve alt kurulları kendilerini bekleyen tehlikeyi atlatabilir mi, işte onu hiç bilmiyorum…

5 Mart 2012 Pazartesi

Zemin "Maç Seçmeye" Oldukça Elverişli

Sezon başından beri Beşiktaş’ta iki konu var: Maç seçen yabancı futbolcular ve “eski” başkanın paraları… Bu iki konunun etkilerini ise futbol severler sahada izliyorlar. Play-off’lara çeyrek kala Beşiktaş puan kaybettiği iki önemli derbi oynadı üst üste, sanki birbirinin kopyası iki maç çıkardı.

Faturanın adresi ise belli. Fernandes’i Avrupa maçlarında izlemeye doyamıyorken, lig maçlarına baktığında keyfekeder oynayan bir futbolcu görüyoruz. Sidnei konuşmak bile istemiyorum, 10 tane takımım olsa birine Sidnei’i almam. Ama konu Quaresma olunca bir 5 dakika durmak gerekiyor. Adı üstünde “yıldız” futbolcu. Bir çalım atıyor, bir trivela yapıyor, Beşiktaş tribünleri mest. O çalımdan sonra gol olabilecek bir pozisyon harcanmış çok önemli değil, çünkü ligin en pahalı oyuncusunun ayağının yeteneğini izlemek yeterli tribünler için. Böyle bir yıldız oyuncu varken, teknik direktörün taktik vermesi çok zordur, çünkü çoğunlukla uymaz. Rakip takımlar bu “yıldız” karşısında oynamaya çekinir, rakibi hem sahada hem de psikolojik olarak bir kişi eksik bırakır, ancak kendi takımı da onun yüzünden her an bir eksik kalabilir.

15 Avrupa maçında 7 gol atarken, 34 Süper Lig maçında 5 gol atar. Bir önceki sezondan daha fazla birşey yapamayacağını bile bile tribün yine de ondan birşeyler bekler. O da hayalkırıklığına uğratmaz taraftarı, bu sezon 16 maç oynar, 3 gol atar, 6 sarı kart, 2 kırmızı kart görür. Adı üstünde “yıldız” futbolcu.

Her olaya sağduyulu yaklaşıp, en güzel protesto örneklerine imza atmış Beşiktaş tribünleri ne zaman çuvaldızı kendine batıracak merak ediyorum. Kimse maç seçen futbolcudan yakınmasın artık. Yönetimin sadece “para”konuştuğu, teknik direktörün “Dinamo Kiev, Stoke City maçlarında yabancı futbolcular ligde oynadığından daha iyi oynadı” dediği ve tribünün herşeye ragmen hala “Quaresmaaaa” diye bağırdığı bir ortamda; zemin “maç seçmeye” oldukça elverişlidir.

Para pul mevzuuna gelince, “eski” başkan cebinden kulübe para vererek faydalı olduğunu zannetti, ancak aslında nasıl zarar verdiği Tayfur Havutçu’nun sözlerinde saklı. Galatasaray maçında, Quaresma’nın saha içindeki etkisizliğinin sebebini sorunca, Hoca’nın cevabı ilginçti: “Belki başkan istifa ettiği için oynamıyorlardır. Bu adamlar para varsa oynar, yoksa oynamaz. Başkan cebinden bazı futbolcuların parasını karşılıyordu. Başkan gidince bu futbolcular paramızı nasıl alacağız diye korkmaya başladılar.”

Şimdi iki soru var aklımda:

1) “Yıldız” futbolcu kime denir?
2) Bugün Beşiktaş’ın asıl ihtiyacı olan “yıldız” futbolcu mudur?

Çarşı “Boğa”ya da karşı!

Beşiktaş Çarşı grubu 15 Mart akşamı İspanya’nın Atletico Madrid takımı ile oynayacakları maçta enteresan bir protestoya daha imza atacak. İspanya’da Boğa Festivalinde, hayvanların acı çektirilerek öldürülmesine tepki göstermek amacıyla düzenledikleri koreografi ile ilgili şu resmi açıklamayı yaptılar:

“Uzun zamandan beri yapmak istediğimiz protestoyu Atletico Madrid maçında gerçekleştiriyoruz. Kapalı tribünde açılacak büyük bir pankartın etrafına 1000 adet birer metrelik kırmızı kumaşlar dağıtılacaktır. Takımlar sahaya çıkarken pankartı açıyoruz ve kırmızı kumaşları matadorların boğalara yaptığı gibi 'oley' çekerek onları eziyet gören boğaların yerine koyacağız.”

19 Şubat 2012 Pazar

Fena Halde "Gazımız" Var

"Yalnız ve güzel" ülkemin kaderidir, hep diğer ülkelerle karşılaştırılmak. İsviçre’nin zenginliği, Fransa’nın demokrasisi, Norveç’in eğitim sistemi, İspanyolların futbolu ne zaman Türkiye ile karşılaştırılacak olsa, cevap hep aynıdır:

“İyi de hocam, biz toprak savaşı derdindeyken, adamlar atı alıp geçmiş.”

Kabahat hep ya Osmanlı’da, ya da bir türlü düzeltemediğimiz “kişi başına düşen milli hasıla”dadır.

Şimdi diyeceksiniz ki, nereden çıktı bunlar. Bugün bir karşılaştırma da ben yapmak istedim. Konumuz futbol. Ama merak etmeyin ben ülkemizdeki futbolu; ne doğustan yetenekli Brezilyalılar, ne altyapıdan yetişen İspanyollar, ne de disiplinle çalışan Almanlarla karşılaştırmayacağım. Zira biliyorum ki, onlarla aramızda niye fark olduğuna dair“gayet geçerli!” sebeplerimiz var. Onun yerine geçtiğimiz hafta Afrika Uluslar Kupası’nı almış ülke Zambiya’yıseçtim.

1993 yılında, Senegal’e Dünya Kupası elemeleri için giderken, uçağın okyanusa düşmesi sonucu, Kalusha Bwalya hariç bütün milli takım oyuncularını kaybeden bir ülke, Zambiya. Tüm takım Bwalya etrafında tekrar kuruluyor. Zambiya Milli Takımının bugün toplam değeri, 8 milyon 775 bin euro. Yani toplamda bir Moussa Sow etmiyor. Peki, EURO 2012’ye katılamayan Türkiye A Milli Takımının değeri nedir sizce? Söyleyeyim, 246 milyon 800 bin euro!

Hadi bunu geçelim. Zambiya’nın teknik direktörü Herve Renard, final maçından sonra halk kahramanı ilan edildi. Oyun sırasında sakatlanan oyuncusunun kupa kutlamalarına katılamamasına gönlü el vermedi. Futbolcusunu diğer arkadaşlarının yanına kucağında taşıdı. Peki Türk Milli Takımı’nın bir önceki teknik direktörünü hatırlıyor musunuz? Hani şu “astronomik” bir maaşla çalışıp, 3 ay maçlara gelmeyen…

Tamam, bunu da geçelim. Zambiya’da kazadan kurtulan Bwalya bugün ne yapıyor merak eden var mı? Önce Zambiya Milli Takımı’nın teknik direktörlüğünü yaptı. Şimdi ise Zambiya Futbol Federasyonu Başkanı. Bizim mi? Bizim şu aralar bir federasyon başkanımız yok ama çok şükür Milan "GAZIMIZ" var…

Not: Hala yok nüfus, yok gelir düzeyi diyecek olan varsa, buyrun.

TÜRKİYE

ZAMBİYA

Nüfus:75 milyon

Nüfus: 12 milyon

Kişi başına düşen milli gelir: 16.126 dolar

Kişi başına düşen milli gelir: 1300 dolar



12 Şubat 2012 Pazar

Bir Kulüp Başkanın İstifa Etmesi İçin Gerekli 4 Madde

1.Mali Başarısızlık: Eğer bir başkan kulübü devraldığında 35,5 miyon TL olan borcu, 442 milyon TL’ye çıkarmışsa, kulübü kendine borçlu ilan etmişse, kulübün özsermayesinin -270 milyon TL’ye düşmesini sağlamışsa, yabancı oyuncuların son 2 sezondur paralarını alamadıkları için kulübe ihtarname çekmiş olmalarına sebep olmuşsa…

2.Sportif Başarısızlık: Eğer bir başkan görev yaptığı 8 yıl zarfında kulübü sadece 1 kere lig şampiyonu yaptıysa, Avrupa’da herhangi bir başarı gösteremediyse, ve taraftarının gözünü sadece Türkiye Kupası ile boyamaya çalıştıysa…

3.Yanlış Kararlar/Transferler: 8 yılda 8 farklı hoca ile takımı çalıştırıp, istikrar sağlanamadıysa, dahası bu hoca seçimlerinde adeta Dünya Karmasını andırır şekilde İspanyol, Türk, Alman, Fransız, Portekizli gibi her telden çalan bir yaklaşım benimsenmişse, 8 yıla 84 futbolcu transferi sığdırılabildiyse…

4.Vizyonsuzluk: Futbolcusunun “Beşiktaş mücadele demektir” dediği bir kulüpte, eğer başkan “olsun, gerekirse hiçbirimiz Avrupa’ya gitmeyelim” diyebiliyorsa…

Sormak istiyorum şimdi size: Sizce bu 4 madde istifa için “YETER” mi “Yetmez” mi Sayın Demirören?


Meraklısını Not: Üşenmedim Yıldırım Demirören başkanlığındaki transfer dönemleri ve transfer edilen futbolcuların listesini çıkardım. Buyrun:

2004-2005 SEZONU ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Ali Güneş
Berkant Göktan
John Carew
Çağdaş Atan
Fatih Sonkaya
İbrahim Akın
İbrahim Toraman
Juan Fran
Murat Şahin
Okan Buruk
Tayfun Korkut
Veysel Cihan
Mustafa Doğan

2004-2005 DEVRE ARASI TRANSFER DÖNEMİ:
Koray Avcı

2005-2006 SEZONU ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Adem Dursun
Ailton Goncalves Da Silva
Ali Tandoğan
Güven Kocabal
Kleberson Jose Pereira
Kürşat Duymuş
Youla Souleymane
Volkan Ünlü
Ahmet Dursun

2005-2006 DEVRE ARASI TRANSFER DÖNEMİ:
Bobo
Tomas Jun
Gökhan Güleç
Aydın Karabulut
2006-2007 SEZONU ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Baki Mercimek
Burak Yılmaz
Mathias Emilio Delgado
Fahri Tatan
Mert Nobre
Ricardinho
Vedran Runje
Serdar Kurtuluş

2007-2008 SEZON ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Edouard Cisse
Lamine Diatta
Hakan Arıkan
Fernando Higuain
Rüştü Reçber
Rodrigo Tello
Mehmet Yozgatlı
Atilla Özmen

2007-2008 DEVRE ARASI TRANSFER DÖNEMİ:
Gordon Sciheldenfeld
Filip Holosko

2008-2009 SEZONU ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Tuna Üzümcü
Anthony Seric
Tomas Sivok
Tomas Zapotocny
Ekrem Dağ
Uğur İnceman

2008-2009 DEVRE ARASI TRANSFER DÖNEMİ:
Yusuf Şimşek
Fabian Ernts
Erkan Zengin

2009-2010 SEZONU ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Michael Fink
Erhan Güven
İsmail Köybaşı
Rıdvan Şimşek
Matteo Ferrari
Nihat Kahveci
İbrahim Kaş
Rodrigo Tabata
Onur Bayramoğlu

2009-2010 DEVRE ARASI TRANSFER DÖNEMİ:
Ramazan Özcan

2010-2011 SEZONU ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Roberto Hilbert
Ricardo Andrade Quaresma Bernardo
Jose Maria Gutierrez Hernandez 'GUTI'
Cenk Gönen
Ersan Adem Gülüm
Mehmet Aurelio
Fatih Tekke

2010-2011 DEVRE ARASI TRANSFER DÖNEMİ:
Simao Sabrosa
Hugo Almeida
Manuel Fernandes

2011-2012 SEZONU ÖNCESİ TRANSFER DÖNEMİ:
Egemen Korkmaz
Mustafa Pektemek
Burak Kaplan
Tanju Kayhan
Veli Kavlak
Mehmet Akyüz
Sidnei Rechel Da Silva Junior
Tiago Manuel Dias Correia 'BEBE'
Julio Regufe Alves
Eduardo Goncalves de Oliveira



Aslan Yürekliler

Bu hafta yeni bir futbol kitabı raflara çıkıyor: “Aslan Yürekliler”. Galatasaray tribünlerinde “bestekar” diye anılanOrhan Ölçen’in kaleme aldığı kitap; buram buram tribün, deplasman, taraftar kokuyor. Bir sürü futbol kitabı var, sen neden bunu öneriyorsun diyenlere, cevabı ben değil, kitaba önsözü yazan Fatih Hoca versin:

Futbol...
Bir tutku…
Bir sevda…
Hele bir de renklere bağlanıldığında…
Başarıda, sevindiğinde…
Kaybedince hüznünde…
En sevdiklerin bile gelip geçtiğinde Geride kalan sadece âşık olduğun renklerse…
Hep göğsünde taşıdığın o armayla…
Ömür boyu sürecek en tatlı şarkı.
Bizler sahada ne kadar varsak, ne kadar tanındıysak, her zaman arkamızda isimsiz kahramanların sıcaklığını yaşadık.

Desteğini bildik, üzüntüleri paylaştık, sevinçlerimizde birlikte kucaklaştık.
Onlar hiç tükenmeden çoğaldılar, babalarından oğullarına, nesillerden günümüze, artarak, bağlanarak geldiler. Bazen yıllarca beklediler… Bazen hayallerin ötesine geçtiler…
Orhan Ölçen’in de onlara taktığı taçta yazdığı gibi, tribündeki “Aslan Yürekliler” oldular her daim…
Onlar tribündeki Biz, Biz sahada Onlar olduk…
Orhan Ölçen kardeşim, elinizde tuttuğunuz bu kitapta olmamı istedi, sağ olsun…
Geçmişten bugüne, futbol tutkunlarını değerli bir yolculuğa çıkarıyor sayfalarında.
Acısıyla tatlısıyla; anıların oluşturduğu unutulmaz bir dünyaya doğru..
Bazen güldüğümüz, bazen hüzünlendiğimiz ama hiç unutmadan yüreğimizde taşıdığımız günlere götürüyor bizleri. Her “ASLAN YÜREKLİ” kendinden bir parça buluyor satır aralarında…
Bugün unutulmaya yüz tutmuş dostluklara, birlikteliklere inat, renklerin kardeşliğine dair ne varsa üzerine ışık tutuyor kalemiyle.
Yaşanmışlıklarıyla, her futbol tutkununun, kendisinden bir parça bulacağı bu kitap; günümüz endüstriyel futboluna bazı değerleri anımsatacak en önemli belgelerden biri bence…
Duygu yüklü bir miras…

Fatih Terim

5 Şubat 2012 Pazar

Yok Böyle Futbol

Bu ülkede iş hayatında çok başarılı olabilirsin, iyi bir kariyerin de olabilir, ancak bu futbolda da başarılı olacağın anlamına gelmez.

Bu ülkede milyon dolarları yönettiğin bir işin olabilir, ama bu futbolu da yönetebileceğin anlamına da gelmez.

Hatta bu ülkede bir takımı tutup, o renklere gönüllü hizmet etmek, o takımın yöneticileri, oyuncuları hatta taraftarlarından vefa göreceğin anlamına hiç gelmez.

Bazıları Mehmet Ali Aydınlar’ı geçirdiği federasyon başkanlığı dönemi için “şanssız” bulsa da, ben “başarısız” bulan gruptanım. Herkesin diline pelesenk olan “şike davası ile ilgili hep kararsız kaldı, net olamadı” gibi, bu kısa dönemde alamadığı değil, aldığı kararlar yüzünden benim eleştirim.

Mesela, ceza nedeniyle seyircisiz oynanacak maçlara kadın ve çocuk taraftarların alınması kararı… Kadın ve çocukların “ceza” olarak görüldüğüne kimse takılmadı da, “aman ne hoş uygulama” diye sunuldu bizlere. Daha da ilginci bu maçlardan sonra yapılan röportajlarda oyuncular, yorumcular, yöneticiler “biliyorsunuz cezamız nedeniyle taraftarımız bugün karşılaşmaya gelemedi” dedi. O tribünlerde oturan kadınlar-çocuklar saksı çünkü.

Ya da şu play-off sistemi kararı… Sıkışık maç tablosunda oynamaya çalışan oyuncular, bu sebeple ortaya çıkan sakatlıklar… Şimdi diyeceksiniz ki, Avrupa’da büyük kulüplerin hepsi hafta içi maçları oynuyor. Iyi de bu sistem hazırlık ister, kulüplerin transfer döneminde kadrolarını daha geniş tutabilecekleri çözümler üretmesini gerektirir. Bu sefer dediler ki, “o zaman devre arasında gerekli transferleri yaparsınız”. Eyvallah yapalım da, 2 ay sonra da ligi bitiriyorsunuz, play-off oynanacak diye. Bu yeni gelen adamlar ne zaman takıma adapte olacak, verim sağlayacak. “Yaptınız, oldu” mu yani…

Şampiyonlar Ligi’ne kimin katılacağı yönünde aldığı karar ve sonrasında çıkan “belge saklama” krizi ise, bugüne kadar alınan yanlış kararlarda resmen öldürücü darbe oldu.

Özetle Mehmet Ali Aydınlar’ın istifası iyi olmuştur ama geç olmuştur. Kendisi defalarca “Türk futbolunu bu süreçten en az zararla çıkartacağız” demiş, ancak hep yanlış kararlar yüzünden, Türk futbolu tarihinin en sıkıntılı sezonunu geçirmektedir. Umut vaad eden, yurtdışında oynamak isteyen futbolcular için, en azından bu sene Avrupa kapıları kapanmıştır. Hangi kulüp Türkiye’den oyuncu transfer etmek ister ki şu ortamda. Ya da tam tersi. Taraftarlar arasındaki rekabet bile spordan uzaklaşmış, “şike yaptınız/yapmadınıza” takılıp kalmıştır. Bu mudur “en az zarar”?

Şimdi gözler 27 Şubat’ta yapılacak genel kurul seçimlerinde. Benim yeni federasyon başkanı adayım: Acun. Ne de olsa bu ülkede “Yok Böyle Futbol”…



Bir hatırlatma, bir rica: Ankaragücü Kulübünün bir süredir içinde bulunduğu sıkıntılı durum malum. Futbolu gerçekten seven herkesin elini taşın altına koyma zamanıdır şimdi. www.ankaragucustore.com adresine girdiğinizde kulübün lisanslı ürünlerinden satın alabiliyorsunuz. Bu mücadelede küçük de olsa bir katkı da siz sağlayabilirsiniz.


*Benim aldığım forma da geçen hafta elime ulaştı. Teşekkürler Ankaragücü...