tff etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tff etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2014 Pazartesi

Yedek kaleci sendromu

2014-2015 Süleyman Seba sezonu başladı. Türk futboluna bir ömür adamış bu son beyefendinin anısına TFF’nin böyle bir vefa göstermiş olması sizi bilmem ama beni çok mutlu etti. Sezonun bu yeni ismine uygun bir şekilde Fenerbahçe yönetiminin, yollarını ayırdığı Baroni ve Yobo’yu Karabükspor maçı öncesinde, alkışlatıp plaket verip vedalaşması ise yeşil sahalarda görmeye alışık olmadığımız bir vefa gösterisiydi.

Karabükspor geçen sezon kolay lokma olmadığını zaten tüm rakiplerine göstermişti. 120 dakikalık Saint Etienne maçından gelmiş olmalarına rağmen yorgun gözükmediler. Sahaya çok iyi yayıldılar ve dengeli bir pas trafiği kurdular. Erken bir gol yemelerine rağmen teslim olmayıp soğukkanlı oyunlarını korudular. Organize ataklarla da beraberlik golünü buldular.

Fenerbahçe’nin ilk golünde, golden çok asisti yapan Kuyt’u alkışlamak lazım. Kuyt sezonun ilk maçında yine gösterdi ki, bu sezon da takımın çalışkan arısı o olacak. Takımı çok fazla bozmayan ve yeni transferi Diego Ribas’ı da hala tam anlamıyla takıma monte edemeyen Fenerbahçe’de bazı şeyler geçen sezon ile aynı. İyi olan kısım, Caner ve Gökhan’ın etkili kanat bindirmeleri ve pasları, Kuyt’un çalışkanlığı, Emre’nin her topu yerine dağıtması ve Topal’ın sürpriz ileri çıkışları...

Kötü olan kısım ise, Fenerbahçe hala ilk golü bulduktan sonra geriye yaslanıp top çeviriyor. Haliyle beraberlik golünü de çok kolay kalesinde görüyor. Fenerbahçe defansı Egemen ve Alves olmadan büyük sıkıntı yaşayacağının sinyalini Kumbela’nın beraberliği getiren golünde gösterdi. Kumbela’nın defansı allak bullak eden oyununa, bir de “yüzünü kendi kalesine dönen” Kadlec’in bireysel hatası eklenince, sarı lacivertli oyuncular maçta ikinci kere beraberliğe teslim oldular.

İşte maçın kırılma anı da o dakikalardan sonra kaleci Waterman’in sakatlığı ile oldu. Yedek kaleci Aykut’un ürkek bir şekilde kaleye geçişi aslında tüm yedek kalecilerin ortak problemini ortaya koyuyordu. Bazen haftalarca forma giymeden kenarda oturuyorsun ve sonra oyuna girmek zorunda kaldığında kendinde o özgüveni bulamıyorsun. Aynı sorunu Fenerbahçe ikinci kalecisi Mert’te de gördük. Oynamadığı dönemde performansı çok gerilemiş. Savurganca hataları yüzünden ceza alma potansiyeli yüksek Volkan’ı düşünce, sarı lacivertli takımın kaleci antrenörlerinin Mert’e daha çok mesai harcaması lazım. İkinci haftada Trabzonspor gibi önemli bir rakiple karşılaşacakları maçta da takımını yalnız bırakacak olan Volkan’a ise, Süleyman Seba’nın veda konuşmasında söylediği bir sözü hatırlatmak istiyorum: “Usül her zaman esastan önce gelir.”

13 Ağustos 2012 Pazartesi

“Sadri Başkan okunmamış bir mesajınız var”


İster Edirne’de oynat, ister Ardahan’da bu ülkenin en önemli derbisi Fenerbahçe-Galatasaray maçıdır. 2012-2013 sezonunun başlamasına sayılı günler kala dün oynanan derbi okumasını bilen için bir çok mesaj içeriyordu. Geçen sezonun şampiyonu Galatasaray, bir de Süper Kupa’yı ekledi müzesine.

Aslına bakarsanız dünkü maçı izledikten sonra bir kez daha hepimiz emin olduk ki; Galatasaray için konuşulması gereken tek bir isim var, o da Fatih Terim. Aslında Hoca aynı Hoca… Yani Danimarka’da UEFA finalinde son dakikalarda hala  “ileri” diye bağıran teknik direktör… O teknik direktör dün de 10 kişi kalmasına rağmen ofansif 2 değişiklik yapıyorsa, bu önemli bir mesajtır. Futbolcusuna “cesur” olacaksınız, kendi alanınıza sıkışıp kalmayacaksınız demektir. Galatasaray iyi transferler yaptı burası gerçek, ancak bu takım için halen en büyük transfer Fatih Hoca’dır. Hem de bir grup kulüp yöneticisine rağmen. Hoca fizik gücü iyi, iyi pas yapan, ileride basan bir takım yaratıyor. Futbol yorumcularının dilinden düşürmediği “kadro derinliği” lafının anlamını, yeni başlayanlara öğretiyor. Şurası bir kesin Galatasaray bu sene tüm hazırlıklarını Şampiyonlar Ligi için yapmış, yolları açık olsun.

Ve Aykut Kocaman. Geçenlerde bir dost sohbetinde herkes Aykut’un ne kadar iyi bir Fenerbahçeli olduğundan ve futbolculuk döneminden bahsetti. Söz bugüne gelince ise ortak fikir şu; “yıldız futbolcular teknik direktörlük yapmasın”.  Aykut Hoca, sezona başlarken ezeli rakipleri ile oynayacakları bu maçın, sezon için de bir ipucu olacağını söylemişti. O zaman vah ki ne vah… Henüz nasıl bir sistem ile oynadığı belli olmayan Fenerbahçe’nin rakip kaleye ilk şutu 33. dakikada, ilk golü ise uzatma dakikalarında geldi. Volkan Demirel’in Fenerbahçenin tek kalecisi olduğunu, hala takımın Alex’e ihtiyacını, Emre’nin yerinin henüz doldurulamamış olmasını, orta sahanın şeffaflığını dilerim ki Aykut Hoca da analiz etmiştir. Bir de çok acil Aykut Hoca-Alex ilişkisinin toparlanması lazım, yoksa dünkü gibi ilk 11 belirlenirken bile çıkan dedikodular Fenerbahçe’yi yeni sezonda olumsuz etkileyecektir.

Bir de iki takımdan da ayrı tutmak istediğim iki isim var: Engin Baytar ve Cüneyt Çakır. Engin maalesef sözün bittiği yerde duruyor. Geçen sezon Sivasspor maçında da benzer bir patlama yaşamıştı ancak bu bardağı umarım taşırmıştır. Ama ben kulübün vereceği cezadan daha çok Fatih Hoca’nın şahsi cezasını merak ediyorum.

Geçen yıl Avrupa’da gurur kaynağımız Cüneyt Çakır ise henüz lige hazır olmadığını gösterdi. En iyi hakemimiz bu haldeyse diğerlerinin vay haline. TFF yönetimi ne zaman hakemler ile ilgili bir iyileştirme politikası izleyecek merak içindeyim. Ya da bırakın hakemleri ne zaman herhangi bir konuda iyileştirme politikası izleyecek desek yeridir. Stada adeta bir cephanelik kurulmuş, yanıcı, yakıcı, delici her türlü madde var içeride ve kimse bunların nasıl girdiğini bilmiyor. Daha komiği yayını yapan kanalda bir yorumcu diyor ki; iftar kumanyasına gizlediler herhalde. Geçen hafta yazmıştım, sevgili TFF sen sırf aralarında kavga çıkmasını engellemek için taraftarlara iftar yemeği verilmesini engelliyorsun, ancak dün maçın neredeyse 10 dakika durmasına yol açan görüntüleri engelleyemiyorsun. Anlayacağınız batı cephesinde yeni birşey yok…

Haftaya lig başlıyor ve dün iki ezeli rakip arasında oynanan bu maç bir çok mesaj içeriyordu. Ancak bence asıl mesaj Trabzonspor’a ve Sadri Şener’eydi. En iyi transfer yeni oyuncu almak değil, eldeki iyi oyuncuları tutabilmektir der futbol akılları. Başkan tehlikenin farkında mısınız?

7 Ağustos 2012 Salı

Süper Kupa - Süper Taraftar


Koca bir sezon geçti, bir federasyon-bir dava süreci geçti, UEFA geldi geçti, CAS geçti, Cornu geçti, deplasman yasağı, kadın taraftar geçti, ancak bazı kafalar halen geçip gidemedi.

Çok değil birkaç gün sonra, Spor Toto Süper Lig son şampiyonu Galatasaray ile Ziraat Türkiye Kupası şampiyonu Fenerbahçe arasında TFF Süper Kupa maçı oynanacak. Geçen sezon yaşanan gerginliklerden sonra TFF yetkilileri oturup maçı nerede oynatabiliriz diye düşünmüşler. Türkiye haritasını açmışlar önlerine, iki kulübe de en uzak mesafede nerede stad var diye bakmışlar. Sonuç: Erzurum. Malum onca yaşanan olaydan sonra ilk büyük derbi, risk almamak lazım. Risk derken aslında İstanbul taraftarını mümkün olduğunca  uzak tutmaktan bahsediyoruz. Futbolun bu hale gelmesinde en büyük faktör çünkü İstanbul’daki Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarı. Bunları futboldan bir uzak tutabilsek bütün sorun çözülecek, futbol temizlenecek.

Yine de parasını denkleştirip uçak bileti alan, otelde yer bulabilen birkaç istisna taraftar gelecek maça, mecbur. Onlar için de acil önlem almalı federasyon. Hemen Erzurum belediyesi ve Valilik ile görüşülür. Gelen taraftarların Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarı olarak ayrı ayrı etiketlenip, ayrı araçlarla stada taşınması organize edilir. Maç saati belirlenir, bir de bakılır iftara yakın bir saat. Erzurum Belediyesi der ki; “Taraftarlara iftar yemeği verelim”. Cengaver TFF atlar ve duruma el koyar: “Olmaz, taraftarlar arasında kavga çıkar”. Ve hoşgörü ayı diye bilinen ramazanda iftar yemeği organizasyonu iptal edilir. Ancak duruma ve “gergin” İstanbul taraftarına uygun başka bir çözüm hemen bulunur:
Strese iyi geldiği bilinen Oltu taşından yapılmış, sarı-kırmızı ve sarı-lacivert tesbihler hazırlanır. Taraftar çeksin, stresini atsın diye.

Peki yöneticiler gidecek mi maça diye soran olabilir. Hani Divan Kurulları’nda birbirlerine saldıran, kulübün resmi sitelerinde birbirlerine en ağır cevapları veren, daha da olmadı ekran karşısında rakip kulüp ile dalga geçen yöneticiler; tabii ki gidecek maça. Kendisi de bir zamanlar kulüp yöneten TFF başkanı, futbol dışında herşeyi konuşan, birbirlerine “düşmanlık” ilan eden kulüp başkanlarını gayet normal buluyor olsa gerek. Dedim ya, futbolun bu hale gelmesinde problem yöneticilerin açıklamalarında, yaptıklarında değil İstanbul taraftarı; problem bizzat sende!

Son tahlilde işin özeti şudur: GS başkanı FB başkanına, FB başkanı TS başkanına, BJK başkanı GS başkanına sonra hepsi taraftara…......düşman!

30 Temmuz 2012 Pazartesi

TFF'nin havuzu, Aziz Başkan'ın muslukları


Her Türk çocuğu gibi ilkokulda en büyük kabusum havuz problemleriydi. Yol-hız, yaş problemleri tamam ama o, biri doldurup, üçü boşaltan muslukların hayatta bir gün ne işime yarayacağını bir türlü anlayamazdım. Cem Yılmaz’ın dediği gibi:
"neticede bir insanın havuzla ne problemi olur..?
havuzun ya içine girersin ya uzaktan işersin.."

Ancak Fenerbahçe Divan Kurulu sonrasında anladık ki; bu “havuz” mevzusu aslında daha derin olabiliyormuş. Sayın Aziz Yıldırım, şike sürecinde yaşananları referans alarak, Fenerbahçe’nin yayın havuzundan çıkabileceğini dile getirdi. Futbola ilgi duymayanlar “eee ne olacak çıksın” diyebilir, ama konu o kadar basit değil. Havuzdan yani yayın gelirlerinden elde edilen para kulüplerin en büyük gelir kaynağı. Hem de sadece Anadolu kulüplerinden bahsetmiyorum. Bir zamanların UEFA şampiyonu Galatasaray’ın bile, yeni stad ve sponsorlukları gerçekleşmeden once tüm gelirlerin neredeyse %70’i yayın haklarından elde ediliyordu. Ünal Aysal başkanlığı sonrası, bu oranı daha aşağı çekmek için bir çok adım atıldı, ve hedef önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde %25-30 bandına indirmek. Beşiktaş’ın ise içinde bulunduğu malum borç krizini göz önünde bulundurduğunuzda, kasaya girecek her bir kuruşun anlamını konuşmaya bile gerek olmaz. Türkiye futbolunun 3 büyüklerinden Galatasaray ve Beşiktaş için hal böyleyken, varın Anadolu kulüplerinin bu paraya ihtiyacını siz düşünün.

Pencerenin bir de diğer yüzü var, yani yayın haklarını elinde bulunduran LigTv. Sen ihaleye gir; asla “marka değeri” o kadar etmeyecek bir lige açık artırma krizi ile 400 milyon dolar vermek zorunda kal, sonra yok şike süreci, yok küme düşme, havuzdan çekilme derken bin türlü sorun kapıda dursun. Maalesef ülkede ortamı germeyen tek bir yönetici bile olmadığı için, taraftar da onların etkisiyle galeyana gelsin, hepsinin üstüne bir de verdiğin bu para karşılığında günah keçisi ol. Ne güzel değil mi!

Sayın Aziz Yıldırım’ın “havuzdan çekilme” konusunda yaptığı açıklamalar; başta spor etiği olmak üzere, yöneticilik ve kulüpçülüğe aykırıdır. Zaten bir yıldır fazlasıyla yıpranmış olan Fenerbahçe kulübünü gereksiz yere başka polemiklerin içine çekmek ve tepki toplatmaktan öteye gitmez.

Çünkü zaten yayın hakları 5894 sayılı yasa ile düzenlenmiş durumda ve yasa naklen yayın konusunda TFF'nin Yönetim Kurulu'nu tek yetkili kılıyor. Yani yasal düzenleme gereği hiçbir kulüp kendi iradesi ile havuzdan çıkamaz. Eğer yasayı ihlal söz konusu olursa, ilgili kulüp yani Fenerbahçe sadece iç saha maçlarının yayınına engel olabilir ve LigTv yayın araçlarını stadına sokmayabilir. Bu durumun da karşılığı yine yasada açıkça belirtilmiş. Böyle bir ihlal olduğu takdirde, eğer 1 defa yayın engellenirse 250 bin TL, 2. defa engellenirse 350 bin TL ve saha kapama cezası var. Kulüp en fazla 5 kere yayın engelleyebilir ve 5. engellemenin sonunda TFF tarafından lisansı iptal edilip, ligden de ihraç edilir.

Şimdi herşey yasa ile bu kadar açık bir şekilde ifade edilmişken, sayın Aziz Başkan’ın bu ani çıkışına ne gerek vardı… Madem herşey Fenerbahçe aşkı için, yetmedi mi bir yıldır bu kulübün futbolcularının ve taraftarlarının çektikleri… Kulüp çıkarları ne zaman kişisel hırslarınızın önüne geçecek…

Halen daha “peki nolur bu işin sonu” diye soran varsa, benim şahsi fikrim:
Aziz Başkan’ın, "büyük bir misyonla" TFF başkanlığına seçilen Yıldırım Demirören’i havuz konusunda hayalkırıklığına uğratacağını hiç mi hiç sanmıyorum.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Lozan CAS Anlaşması



Tarihimizde Lozan Barış Antlaşması’nın önemi malum, bugünkü sınırlarımız ve dış ilişkilerimiz bu antlaşma ile sağlandı. Aradan 89 yıl geçtikten sonra yine aynı şehirde bu sefer başka bir“anlaşmaya” varıldı.
Kabul etmeli ki, Fenerbahçe’nin CAS’taki davasını geri çekeceğini kimse beklemiyordu. Önce Pierre Cornu gelip, hem savcı hem dönemin TFF ekibi ile görüştü. Ama Fenerbahçeli yöneticiler “Geri adım atmayacağız, suçsuzuz” dediler.
Sonra Bosman Davası ile ün salan Jean Luis Dupont ile anlaştılar. Hatta o dönem “Yapmayın, anlaşma yoluna gidin, davayı geri çekin” diyen eski başkanları ile ters düştüler. Daha da olmadı,“Bu dava bizim namus meselemizdir” dediler. Ve sonunda play-offların bitmesine 3 hafta kala davayı geri çektiklerini duyurdular. Bütün bu yaşananlar çok bilinen bir fıkrayı hatırlattı bana.

Bir gün ağayla marabası, ağa atın üzerinde marabası yanında yürür bir vaziyette köye doğru gidiyorlarmış. Ağanın ki muziplik ya, uzaktan gördüğü bir inek pisliğini marabasına göstermiş ve "Şu pislikten bir parmak yersen atımı sana veririm" demiş. Maraba düşünmüş; "Ulan demiş ne olacak bir parmak pislik hem ağanın atını almak da var" atmış parmağı yemiş. Ağa tabi mecbur inmiş atından maraba binmiş ata köye doğru yürümeye başlamışlar. Köye gireceklerken koskoca ağa atsız köye girecek, marabası da atın üzerinde öyle mi…Rezalet olacağını fark etmiş, dönmüş marabaya "Yahu demiş şuradaki pislikten bir parmak yersem, atımı bana geri verir misin?".
Maraba düşünmüş taşınmış "Ulan demiş bu deyyus yüzünden pislik yedim, şimdi bu da yesin, tamam" demiş"Yersen veririm". Ağa mecbur daldırmış parmağı pisliğe suratını ekşite ekşite yemiş. Binmiş köyün girişinde atının üzerine, yanında maraba yürümeye başlamışlar. Maraba biraz ilerleyince ağaya dönmüş ve;
"Ağam" demiş "Bu ata madem yine sonunda sen binecektin, biz bu b.ku niye yedik?"

Hoşgeldin İbrahim Altınsay


Beşiktaş kulübü Futbol Komitesi’ne İbrahim Altınsay’ın üyeliğini duyurdu. Sonunda kadın programı sunucularından vazgeçip, gerçekten “Futbol” seven, bilen insanlarla yola çıkmalarına çok sevindim. İbrahim Bey 3-4 sene evvel radio programımıza konuk olmuştu. O mütevazi duruşunun arkasında, insanda hayranlık uyandıran bir futbol bilgisi ve daha da önemlisi çok derin bir taraftarlık duygusu var. Yolu açık, yeni görevi hayırlı olsun. Kendisi, o dönem bana Sisifos’un hikayesini anlatmıştı:
Sisifos, Yunan mitolojisine gore, Tanrıları kızdırması sonucu bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştı. Tam taşı tepeye çıkardığı sırada, taş aşağı yeniden yuvarlanıyor ve Sisifos aşağı inip tekrar taşı çıkarmak zorunda kalıyordu. Hikayenin asıl trajik yanı, kahramanın her deneyişinde taşın tekrar düşeceğini bile bile taşı çıkarmaya gayret etmesidir.

Şimdi neden mi anlattım bunu. Misal, her tarafına bir çamur bulaşmış futbolumuz bu taş olsa… “Türk futbolunu kurtarmayı” kendine misyon edinmiş herkes de Sisifos olsa… Anladınız siz onu…

8 Nisan 2012 Pazar

Bir Haftada Üç Olay...

Varan 1

Carvalhal’in görevine son verildiğini duyunca çok şaşırdım.“Carvalhal kötü teknik direktördür, Tayfur Havutçu daha iyidir” tartışması yapmak değil niyetim. Ancak ligin bitmesine 1 hafta kalmışken, ve play offlarda Beşiktaş’ın kupa iddiası oldukça düşük bir ihtimalken, Carvalhal’in aceleyle gönderilmiş olmasına, şaşkınlığım ve tepkim.

Yılda sadece 600.000 euro alan, UEFA finalisti Braga’yı eleyen, giderken bir lira tazminat almayıp, üstüne halen Beşiktaştan “biz” diye bahseden bu adamın zamansız gidişini “haksızlık” olarak bulduğum için yazıyorum bu yazıyı. Beşiktaşlıların sıklıkla söylediği bir söz vardır, “Beşiktaşlı duruşu” diye. Carvalhal Türk olmamasına rağmen o duruşun ne demek olduğunu anlamış nadir yabancılardan biriydi. Işte bu yüzden dünyanın hiçbir yerinde Beşiktaş taraftarı gibi bir taraftar görmedim deyip, cep telefonunun ekranında giderken hala resimlerini taşıyordu. Bu yazdıklarımı okuyup bana Carvalhal’in yaptığı/yapmadığı oyuncu değişiklikleri sebebiyle Beşiktaş’ın kaybettiği puanları hatırlatacak Beşiktaşlılara cevap, Portekizli bu genç adamın giderken söyledikleri olsun:

* Buraya yalnız geldim. Ailem yanımda değildi. Bütün zamanımı Beşiktaş için çalışarak geçirdim. Evimde kaldığımdan çok daha fazla Ümraniye’de kaldım.

* Bu takım Braga’ya karşı oynadı, yendi ve hiçbir prim almadı. Atletico Madrid maçına da aynı koşullarda çıktılar.

* Takımlarda bir şey değiştirmek istediğinde bu hep teknik direktör olur. Böyledir, ben de bu karara saygı duymak zorundayım.

* Beşiktaş için en iyisini diliyorum. Umarım hep kazanırlar ve Tayfur Havutçu’nun çok iyi şeyler yapacağına inanıyorum.

Son olarak birşey de ben eklemek istiyorum:

Hani siz “sevinmek için sevmemiştiniz”?

Varan 2

Hafta içi gündemin ortasına bir de Melo ve Riera kavgası düştü. Bir yanda sezon başından beri kendisinden bekleneni verememiş mağdur Riera, diğer yanda Galatasaray’ı şampiyonluğa taşıyan yolda büyük payı olan Melo. Gel de çık şimdi işin içinden. Böyle zor ve sıkıntılı bir sürecin nasıl yürütülebileceğini ise Fatih Terim çok güzel bir şekilde gösterdi. Bu konuda hem kendisine her konuda sınırsız yetki tanıyıp güvenen yönetimi, hem de Hoca’yı takdir etmek lazım.

Melo’nun bu ilk vukuati değil. Sezon başından beri agresifliği ve takım arkadaşlarının hep onu idare ettiği malum.Ne oldu da ligin bitmesine bu kadar da az bir sure kalmışken, hem de “kiralık” bir oyuncuyken, olayı böyle “korkusuzca” ileri taşıdı, bilmiyoruz.

Bu arada sezon ortasında, Juventus’ta çalışan bir arkadaşımdan sezon sonu Melo’nun Galatasaray’dan ayrılacağını duymuştum. Şimdi bu da nereden mi aklıma geldi? İnsanız işte, bazen aklımıza “sakın bu işte bir iş olmasın” diye kurt da düşebiliyor.

Varan 3

Bu hafta sosyal medyada oldukça ses bulan bir başka konuda Murat Çelik’in TFF Medya ve İletişim Direktörüolmasıydı. Biz de adettendir, biri bir göreve atandı mı, önce “hayırlı olsun” demektense, “ama gözünün üstünde kaşı var” diye başlarız eleştirmeye. Murat Çelik de tabii bundan nasibini aldı. Yok Abdullah Avcı ile arası bozukmuş, yok çok Beşiktaşlıymış diye… Abdullah Hoca ile bir problemleri var mı bilmem, ama Murat Çelik’i de Abdullah Hoca’yı da tanırım ve ne kadar profesyonel insanlar olduklarını bilirim. O yüzden bu konuda prim yapmak isteyenler boşa kürek çekiyor şimdiden söyleyeyim.

Beşiktaşlılık mevzuuna gelince, diyecek tek birşey var: Bugüne kadar başımıza ne geldiyse rengi belli olmayanlardan geldi, o yüzden şimdi hiç korkmayın, rengi belli olandan kimseye zarar gelmez…

19 Şubat 2012 Pazar

Fena Halde "Gazımız" Var

"Yalnız ve güzel" ülkemin kaderidir, hep diğer ülkelerle karşılaştırılmak. İsviçre’nin zenginliği, Fransa’nın demokrasisi, Norveç’in eğitim sistemi, İspanyolların futbolu ne zaman Türkiye ile karşılaştırılacak olsa, cevap hep aynıdır:

“İyi de hocam, biz toprak savaşı derdindeyken, adamlar atı alıp geçmiş.”

Kabahat hep ya Osmanlı’da, ya da bir türlü düzeltemediğimiz “kişi başına düşen milli hasıla”dadır.

Şimdi diyeceksiniz ki, nereden çıktı bunlar. Bugün bir karşılaştırma da ben yapmak istedim. Konumuz futbol. Ama merak etmeyin ben ülkemizdeki futbolu; ne doğustan yetenekli Brezilyalılar, ne altyapıdan yetişen İspanyollar, ne de disiplinle çalışan Almanlarla karşılaştırmayacağım. Zira biliyorum ki, onlarla aramızda niye fark olduğuna dair“gayet geçerli!” sebeplerimiz var. Onun yerine geçtiğimiz hafta Afrika Uluslar Kupası’nı almış ülke Zambiya’yıseçtim.

1993 yılında, Senegal’e Dünya Kupası elemeleri için giderken, uçağın okyanusa düşmesi sonucu, Kalusha Bwalya hariç bütün milli takım oyuncularını kaybeden bir ülke, Zambiya. Tüm takım Bwalya etrafında tekrar kuruluyor. Zambiya Milli Takımının bugün toplam değeri, 8 milyon 775 bin euro. Yani toplamda bir Moussa Sow etmiyor. Peki, EURO 2012’ye katılamayan Türkiye A Milli Takımının değeri nedir sizce? Söyleyeyim, 246 milyon 800 bin euro!

Hadi bunu geçelim. Zambiya’nın teknik direktörü Herve Renard, final maçından sonra halk kahramanı ilan edildi. Oyun sırasında sakatlanan oyuncusunun kupa kutlamalarına katılamamasına gönlü el vermedi. Futbolcusunu diğer arkadaşlarının yanına kucağında taşıdı. Peki Türk Milli Takımı’nın bir önceki teknik direktörünü hatırlıyor musunuz? Hani şu “astronomik” bir maaşla çalışıp, 3 ay maçlara gelmeyen…

Tamam, bunu da geçelim. Zambiya’da kazadan kurtulan Bwalya bugün ne yapıyor merak eden var mı? Önce Zambiya Milli Takımı’nın teknik direktörlüğünü yaptı. Şimdi ise Zambiya Futbol Federasyonu Başkanı. Bizim mi? Bizim şu aralar bir federasyon başkanımız yok ama çok şükür Milan "GAZIMIZ" var…

Not: Hala yok nüfus, yok gelir düzeyi diyecek olan varsa, buyrun.

TÜRKİYE

ZAMBİYA

Nüfus:75 milyon

Nüfus: 12 milyon

Kişi başına düşen milli gelir: 16.126 dolar

Kişi başına düşen milli gelir: 1300 dolar