4 Aralık 2011 Pazar

Harç Bitti Yapı Paydos

3 Temmuz – 3 Aralık. Geçen 5 ay boyunca; yüksek sesle konuşmayı bilen herkes spor yorumcusu oldu, bugüne kadar adaletesiz adalet sistemine duyarsız kalmış birçok kişi taraftar olarak protesto eylemleri düzenledi ve belki de hayatları boyunca karakola bile gitmemiş 31 kişi cezaevinde yatıyor.

Günlerdir hayret içinde olup bitenleri izliyorum. Fenerbahçe’nin UEFA’ya gidememesi hakkında Ali Koç’un yaptığı açıklamalar, Cornu-Federasyon düellosu, süreci ağlamaklı bir şekilde değerlendiren spor yorumcuları...

Daha da başa dönelim. “Eğer en ufak bir şüpheniz varsa, UEFA’ya gitmeyin” diyen Federasyon’a, çok net ve kararlı bir şekilde “Hayır” diyen Fenerbahçeli yöneticiler. UEFA’nın kararı. Platini’nin Fenerbahçe’yi neden almadıkları yönündeki soruya “Göreceksiniz” cevabı. Her gün ekrana çıkan birilerinin avukatları.

Şüphesiz bu süreçte en çok etkilenen de, bunun yanı sıra birlik beraberliği en iyi sergileyen de Fenerbahçe taraftarı oldu. Savcının açıklamalarından sonra Fenerbahçeli bir dostumun söylediklerini sizinle de paylaşmak istiyorum:

“Fenerbahçe taraftarı ‘Fenerbahçe Cumhuriyeti’ der takımları için. Cumhuriyetlerde başkanlar-başbakanlar vardır. Seçilirler, hizmet ederler. Ömürlerini tamamlayınca ise yerlerini bir başka lidere devrederler. Cumhuriyette kalıcı olan halktır, başkanlar değil. Fenerbahçe taraftarı artık bu dosyayı kapatıp, yeni yüzlerle önüne bakmalıdır. Çünkü büyük olan taraftardır, takımdır.”

Sadece futbolu ve taraftar olmayı seven biri olarak şu süreçte konuşan herkese tek bir şey söylemek istiyorum: “Yeter artık, bırakın taraftarları kandırmayı.”

BUNDAN SONRA NELER OLACAK ?

Mahkeme; “şike yapmak ve haksız kazanç sağlamak”, “suç işlemek amacıyla çete kurmak”, “bahis ve nitelikli dolandırıcılık” olmak üzere 3 ayrı başlıkta sanıkları değerlendirecek. Sadece şike yapmakla suçlanan Tayfur Havutçu ve Serdar Adalı gibi isimler ile, hem şike yapan hem de şuç örgütüne karışan Olgun Peker, Aziz Yıldırım gibi isimler ayrı yargılanacak.

Hepimiz artık biliyoruz ki, iddianamede özellikle 6-7 maç ile ilgili “çok net şike yapılmıştır” raporu var. Şimdi bunlara ek olarak, bu maçlar ile ilgili tape’leri de öğreneceğiz.

Bugüne kadar ismi basına yansımayan bazı futbolcular ile ilgili ses kayıtları ortaya çıkacak ve duyduklarımıza pek şaşıracağız.

Şike soruşturması başladığı tarihte “hakkımda en ufak bir şaibe varsa TFF’deki görevimden istifa ederim” diyen Göksel Gümüşdağ’ın ismi de iddianamede geçiyor. Sebebi ise Fenerbahçe ile ilgili bir maç. Bu süreçte belki de Göksel Gümüşdağ-Federasyon ilişkisinin mahkeme ve kamuoyu baskılarına yenik düştüğünü göreceğiz.

Bu arada şahsi fikrim, meclisin veto edilmiş yasayı, tekrar görüşmeyeceği yönünde. Neden mi? Bugün meclis yasada düzenleme yapmaya kalksa, gündeme alması, konuşulması, hazırlanması bir vakit alacak. Bu esnada mahkeme iddianameyi kabul etmiş olacak, dolayısıyla tüm detaylar da kamuoyu ile paylaşılmış olacak. Herkesin herşeyi çarşaf çarşaf gördüğü ortamda, meclisin bu konuyu alenen ele almayacağını düşünüyorum.

Sonuç mu? Sonuç, hepimiz futbolsever olduğumuzu söylüyoruz ya, o zaman siz onu bunu bırakın da, 4 gün sonra bu ülkenin en önemli derbi maçı var. Skor ne olur siz onu söyleyin...

27 Kasım 2011 Pazar

Psikolojim bozuk, üzerime gelmeyin...

Bugün bu yazıyı size, geçmişte 6 yılını bir ilaç firmasında psikiyatri grubu ilaçlarından sorumlu ürün müdürü olarak geçirmiş biri olarak yazıyorum. Depresyondan, şizofreniye kadar birçok ilaç çalıştım. Sadece Türkiye’de değil, dünyada isim yapmış çok önemli psikiyatristler ile tanışma, tartışma fırsatım oldu. Özetle şunu söyleyeyim, dünyanın hiçbir yerinde bu kadar çok “psikolojim bozuk” bahanesi ile top oynayan futbolcunun olduğunu ne duydum, ne de gördüm...


Volkan Demirel, daha sezona başlarken, başkan Aziz Yıldırım’ın tutukluluk sürecinin psikolojisini olumsuz etkilediğini söyledi. Buna tepki olarak sakallarını kesmeme kararı aldı.

Guti kadroya alınmadığı için psikolojisinin bozulduğunu öne sürdü. Psikolojisi bozuldukça tedaviyi gece hayatında ve nargilede aradı. Ancak bu tedavi sonuç vermeyince, tek çare Beşiktaş’tan ayrılmak oldu.

Manisaspor’un yıldız oyuncusu Yiğit Gökoğlan sezon başladığından beri düşen performansını psikolojisinin bozuk olmasına bağladı. Lig başlamadan önce Galatasaray’ın kendisine transfer teklifi getirdiğini, ancak para konusunda anlaşamayınca bu transferin gerçekleşemediğini ve ister istemez bu durumun psikolojisini olumsuz etkilediğini söyledi.

Her maç agresif tavırları ile tepki çeken Emre Belözoğlu, medyayı, kendisine psikolojik operasyon yapmakla suçladı.

Aykut Kocaman, Gençlerbirliği beraberliğinden sonra yaptığı açıklamada “şike iddianamesi ve belirsizlik yüzünden futbolcularımın psikolojisi bozuk” dedi.

Hakemlerin psikolojisine ise hiç değinmek istemiyorum. Malum sezon başladığından beri performansları ortada...


Son olarak pek dile getirmeselerde psikolojisi bozuk olan bir futbol takımı daha var:

Belediye Vanspor. Geçtiğimiz ay Van'da yaşanan deprem felaketinden sonra tesisleri hasar gören, stadına çadır kent kurulan ve öz kaynaklarını kaybeden Spor Toto 3. Lig 1. Grup takımı. 3. Lig deyip geçmeyin, Belediye Vanspor Türkiye'nin UEFA lisansı almış ilk 20 kulübü arasında yer alıyor ve hiç borcu yok. Tesisleri yıkıldığı ve stada çadır kent kurulduğu için, şu an TFF’nin izni ile geçici olarak Antalya’ya yerleşti. Başta kaleci Yunus Emre Karaman olmak üzere futbolculardan bazıları ailesini, sevdiklerini kaybetti. Kulübün şu an maddi hiçbir kaynağı da kalmadığı için lige devam edip etmeyeceğine henüz karar verilmedi. Ancak futbolcular “psikolojimiz bozuk” demeden her an lige devam edeceklermiş gibi idmanlara çıkıyorlar.

Düşündüm de aklıma geldi, acaba Volkan, Emre, Yiğit, Aykut Hoca bir süre Belediye Vanspor idmanlarına çıksalar, psikolojileri düzelir mi ne dersiniz?

20 Kasım 2011 Pazar

İstenmeyen Adam

“Bu sene şike soruşturmasından doğan olağanüstü durum sebebiyle Kulüpler Birliği Vakfı'nın almış olduğu karara istinaden Türkiye Futbol Federasyonu'ndan yapılan açıklama; Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Trabzonspor kulüplerinin, 2011-2012 sezonunda birbirleriyle yapacakları tüm müsabakalarda, deplasman takım taraftarları alınmayacak şeklindedir.”

Tekrar tekrar okuyorum yukarıdaki cümleleri ancak bir türlü çıkamıyorum içinden. Yapılan bu resmi açıklamaya göre, deplasman yasağının sebebi şike soruşturması. Yani bir grup futbol sevmeyen adam daha fazla para kazanmak için ali cengiz oyunları oynadı. Ve bunun neticesinde futbolu seven adamlara “biz şike yaptık, siz bu yüzden birbirinizi kızdırıp “taşkınlık” yaparsınız, iyisi mi siz maça gelmeyin” dediler. Iyi de şike soruşturması kapsamında Sivasspor, Eskişehirspor, Giresunspor, Rizespor’dan da tutuklanan isimler olmadı mı? Bu kulüplere neden aynı yasak uygulanmıyor? Madem taraftar dediğin “vahşi” bu kadar taşkın, Eskişehir’e neden Trabzonlunun gitmesine müsaade ediyorsun ki? Bu kararı alan zihniyete göre “Geçen sene sizin yüzünüzden şampiyonluğu kaçırdık” diyen bir Trabzonlu, Eskişehir’de terör estirebilir. Onu neden yasaklamıyorsun?

Madem yasaklamaya başladık bir yerden; sadece derbi yasağı ile de kalmayalım. Mesela maçın kaderini değiştirecek hatalar yapan hakemlerin bir daha maça çıkmalarını yasaklayalım. Seyirciye küfür eden futbolcuyu, kasıtlı kart görüp takımını yalnız bırakan futbolcuyu ya da zaman geçirmek için kendini yerden yere atan futbolcuyu da yasaklayalım. Hakem odasına giren veya kulübü borca batıran veya yanlış transferler ile sezonu kapatan yöneticiyi de yasaklayalım. Hazır bu kadar yasak koymuşken, bir de Sabri’nin orta sahada oynamasını yasaklayalım…

Taraftarlık ve tribün kültürü futbolun sadece bir unsuru değil; bu oyunun ta kendisi, odak noktasıdır. Taraftarlık sadece para verip, bilet alıp tribünü doldurmak değildir. İnanmaktır, inandığını desteklemektir. Sosyal bir duyarlılıktır. Ülkede bir afet olduğunda birlik olmak, yardım etmektir. 12. adam boşuna denmemiştir. Kimi zaman pozisyonu görmeyen hakeme, kimi zaman oyuncu değişikliği için teknik direktöre yardımcı olur taraftar. Siyasi mesaj verir taraftar. Yakın zamanda Mısır’da Mübarek rejiminin son bulmasında en önemli rolü ülkenin en büyük iki futbol kulübünün taraftarları oynamıştır. Bugün oynanacak maça gidecek olan Beşiktaşlı bir arkadaşım şöyle dedi:

“Ben Beşiktaş gol atınca deplasman taraftarının yıkılışını izlemeyi seviyorum, Beşiktaş gol yiyince de onların sevincine kızmayı seviyorum.”

Bu cümleler bizim sevdamız olan renkleri yönetenlere ders olsun. Başkanlar, futbolcular, teknik adamlar, hepsi gün gelir gider. Renkler kalır, arma kalır, taraftar kalır. Bugün bizi yasakladınız. O da birşey mi…Burada düşünmek yasak, yazmak yasak, okumak yasak…Sen hala deplasman diyorsun…

Not: Deplasman yasağını protesto etmek için www.deplasmanimadokunma.com diye bir site kuruldu. Adınız ve tuttuğunuz takımı yazarak, yasağı protesto için imza bırakıyorsunuz. Ben bu yazıyı yazdığım sıralarda toplam 17.871 imza olmuştu. Üşenmeyin, bir imza da siz bırakın…

13 Kasım 2011 Pazar

İyi, kötü, çirkin

Gelmiş geçmiş en iyi western filmlerinden biri sayılan “İyi, Kötü, Çirkin”i (Il buono, il brutto, il cattivo) bilmeyeniniz yoktur. Cuma gecesi Hırvatistan maçı bittiğinde aklıma ilk gelen işte o film oldu. Aynı filmin sonundaki gibi “İyi” oynayan bir Hırvatistan kazandı, “Kötü” bir teknik-taktik anlayışı ile sahaya çıkmış futbolcular ve teknik kadro kaybetti ve “Çirkin” tepkileriyle futbolcular-taraftarlar ise ipi kendi boyunlarına doladılar...

Hırvatistan için söylenecek hiçbir şey yok. İnsan, en azından keşke 3 yıl önce EURO 2008’de, onların bize yenildiği gibi biz de onlara yenilseydik diyor. Keşke sahada o günkü gibi bir mücadele olsaydı da, “şerefli mağlubiyet” alsaydık diye içinden geçiriyor. Elbette, milli takımın “takım” olmayı becerememiş futbolcularına sitemimiz çok büyük. Ancak ondan da öte, milli takımın “milli” sıfatına uygun düşmeyen hareketleri yüzünden daha da büyük sitemim Volkan’a, Emre’ye...

Hiçbir futbol karşılaşmasında yenilginin sorumlusu taraftar değildir. Taraftar stada gelir, bunun için para öder. Karşılığında beklediği; hayranı olduğu futbolcuları yakından görebilmek, iyi bir futbol izlemek ve galip gelip mutlu evine dönmektir. Modern futbol anlayışı bünyesinde, taraftara protesto etme hakkı da tanır. Ancak benim mantığım halen, üzerinde “ay-yıldız” olan bir forma taşırken, kendi hatalarının biletini taraftara kesip, protestolara daha sert karşılık veren anlayışı kavramıyor. Sonrasında bu olayı “ezeli rekabete” indirgeyecek kadar sığ bir yaklaşımı ise hiç kabul edemiyorum. Forma hakkı sadece iyi mücadele ile verilmez, renklere, armaya ve bayrağa da saygıyı gerektirir.

Tüm dünyada heyecanla beklenen 11.11.11 tarihinin bize anısı; kötü futbol, inanmamış futbolcular ve maalesef çirkin görüntüler oldu. Türkiye liglerinde “yıldız” ya da “tek başına takım” dediğimiz oyuncuların, yabancı takımlar karşısında yetersizliğini izledik. Cem Karaca’nın çok sevdiğim bir sözü vardır:

“Süperstar, Megastar, Edirne’den sonra kim star!”



55+1=56

Bizler için Hollanda ve futbol kelimeleri yanyana geldiğinde; akıllara Cruyff, Gullit, Van Basten, Neeskens gelir. Total Futbol ve 1988’de Batı Almanya’da düzenlenen Avrupa Şampiyonası gelir. Ve bugün artık bizler için Hollanda ve futbol denildiğinde, akıllardan çıkmayacak bir isim daha var ki; Hiddink...

Hiddink geldiği gün TFF “eleştirilemeyecek” bir isim olarak sundu kendisini Türk futboluna. Ancak elemelerdeki ilk maçımız Kazakistan’dan, bugüne kadar her maçta sahaya sürdüğü farklı stoperler, bir türlü karar veremediği santrafor, tek forvet ısrarı, yaptığı kadrolar ile bugün kendisinin “doğaçlama” futbol yaklaşımını eleştiriyoruz. Topa sahip olma oranının rakiplerimize oranla daha iyi olduğunu söylüyor, ancak biz Azerbaycan ve Kazakistan’a bile ancak kontra atakla gol atabiliyoruz. Karşılaştığımız her takım için “güçlü, zor” kelimelerini kullanıyor, ancak başında olduğu takım için söylediği tek bir kelime var: duygusal!

Şimdiye kadar 55 teknik direktör ile çalışmış milli takımıza 56. ismin geleceği de, bu ismin Türk bir teknik direktör olacağı da aşikar. Bugüne kadar farkı yaratan hep içimizdeki isimler oldu. 2002’de Dünya Kupası’nda 3.lüğü getiren Şenol Güneş, EURO 2008’de Avrupa 3.lüğünü getiren Fatih Terim ve U17 ile Dünya 4.lüğünü taşıyan Abdullah Avcı’nın Hiddink’ten farkı ne miydi? Söyleyeyim: “Eleştirilemeyecek” isim olmamaları...
O zaman 56. kez hep birlikte söyleyelim:

“İnanın çocuklar, güzel günler göreceğiz, güneşli günler...”

13.11.2011

30 Ekim 2011 Pazar

'Çok geç'ten daha kötü bir şey yoktur hayatta

Bu haftaya 2 olay damgasını vurdu:

Biri “nasıl futbol oynanacağına” örnek olarak, iyi oyunculardan kurulu takım Beşiktaşla, iyi takım olabilen oyunculardan kurulu Fenerbahçe;

diğeri ise “nasıl futbol oynatılmayacağına” örnek olan hakem Abdullah Yılmaz.

'ÇOK GEÇ'TEN DAHA KÖTÜ BİRŞEY YOKTUR HAYATTA
Zaten gergin başlayan sezonda en büyük umudum yeni MHK (Merkez Hakem Kurulu) Başkanı Yusuf Namoğlu’ydu. Hakem hataları ve tartışmalı pozisyonlar konu olduğunda sessizliğine alıştığımız MHK, ilk defa her maçtan sonra her kanala bağlanan samimi başkanıyla karşımızda. Ancak geçen 8 haftada şunu anladık ki; MHK Başkanının her hafta açıklama yapması MHK’nin yeni politikası değil, yeni zorunluluğuymuş.

Geçtiğimiz hafta Galatasaray-Gaziantep maçına adını kazıyan Abdullah Yılmaz, hakem hataları konusunda bardağı taşıracak son damlayı da Arena Stadına kondurmuş oldu. Hakemlerin futbol yönetimi acziyetini sadece Abdullah Yılmaz ile sınırlı tutmak istemiyorum. Zira sezon başından beri hakemler lige hazır olmadıklarını defalarca gösterdiler. Nasıl mı?

Halis Özkahya: Mersin İdman Yurdu.-Fenerbahçe maçında…Önce Mersin’in kalecisi Hakan, Fenerbahçeli Özer’i düşürdü. Sonra Fenerbahçeli Bekir topu eliyle kesti. Hakem iki pozisyonu da görmedi!

Hüseyin Göcek:
Galatasaray-Bursaspor maçında Bursalı Stepanov, Galatasaraylı Eboue’yi düşürdü. Hakem penaltıyı vermedi.

Özgür Yankaya:
Fenerbahçe-Manisaspor maçında (hani şu sadece kadınlar ve çocukların gittiği meşhur maç) Semih’in son dakikada attığı gole ofsayt kararı verdi, ancak değildi. Beşiktaş-Kayserispor maçında ise, İbrahim Toraman’ın burnunun kırıldığı pozisyonda ne kırmızı kart ne de penaltı kararı çıkmadı.

Bülent Yıldırım:
Gaziantep-Fenerbahçe maçında her iki takımın da birer penaltısı verilmedi.

Kuddusi Müftüoğlu:
Kayserispor-Fenerbahçe maçında Bilica ceza sahası içinde elle oynadı, penaltı verilmedi.



Bunlar bir çırpıda benim aklıma gelenler. Eminim iyi futbol izleyicileri örnekleri çoğaltabilir. Futbol oynamanın şartları vardır, bunun da önceliği hakemlerden geçer. Sahada doğru bir yönetim varsa, oynarsınız ve gösterdiğiniz mücadelenin hakkını alırsınız. Ama eğer “doğru yönetim” var ise…Görev tanımı içinde hakem yetiştirmek, görevlendirmek, takip etmek ve geliştirmek bulunan MHK’nin daha da geç olmadan birşeyler yapması şart.
Charles Bukowski şöyle der: “çok geç’ten daha kötü birşey yoktur hayatta…”

DERBİ DEDİĞİN BÖYLE OLUR
Uzun zamandır hasret kaldığımız güzel futbolu bize bu hafta hem Beşiktaş-Fenerbahçe oyuncuları, hem de harika saçları ile Fırat Aydınus izletti. Deplasman seyircisinin alınıp alınmayacağı tartışmalarına Fenerbahçe taraftarı, stada I. İnönü Muharebesi’ni hatırlatan bir girişle noktayı koydu.

Baskılı oynayan ve hücumda etkili olan Beşiktaş’a karşılık, Fenerbahçe’nin kontrollü ve bir o kadar organize, takım halinde futbolu vardı. Neticede top da, bu kadar keyifli futbol karşısında hangi takımın galip geleceğine karar veremedi.

Bu güzel gecede tek sırıtan Quaresma idi. Yetenekleri tartışılmaz ancak verimliliği halen bir soru işareti. Bir yandan hayal gücü sınırlarını zorlayan paslar verip, diğer yandan bencilce hareket ederek takımına zarar verebiliyor. Maalesef halen inişli çıkışlı bir performans sergiliyor. Q7 böyle olduğu için büyük takımlarda sıkıntı yaşamıştı. Carvalhal’in önceliği, Q7’nin bireysel oyununun önüne geçmesi ve Beşiktaş’ın takım olabilme özelliğini kazanması olmalı. Neden mi?

Çünkü Aykut Hoca bize bir kez daha gösterdi ki, Fenerbahçe kötü oynarken bile takım olmanın verdiği avantajla oyuna tekrar tekrar geri dönebiliyor. İleri ki maçlarda sahaya çıkarken oyun olarak ezilmeyeceğini tahmin edebiliyorsunuz. Ama Beşiktaş için aynı kural geçerli değil. O gün yıldızların sahaya koyacağı performansı tahmin edemediğiniz için “Beşiktaş bu maçı kesin kazanır” diyemiyorsunuz.

Son olarak maçta hafızalardan silinmeyecek bir hareket de, son dakikalarda Van’daki depremzedeler için sahaya atkılarını atan Beşiktaş taraftarıydı. Belki halen sahada takım olma sorunu yaşıyor Beşiktaş ama tribünde bir millet olabilmeyi nasıl güzel başardığını herkese gösterdi.

GEÇMİŞ OLSUN…
Birkaç gün once evinin merdivenlerinden düşerek kaza geçiren Beşiktaş’ın Onursal Başkanı Süleyman Seba’ya en kısa sürede sağlığa kavuşması dileğiyle, geçmiş olsun.

30.10.2011

23 Ekim 2011 Pazar

Borcuna borç katmaya geldik...

Futbolu sevdiğim kadar iyi taraftar olabilen insanları da sevdim. İnadına sevebilenleri, başı öne eğilmeyenleri, sahadaki takım ruhunu kaybetse bile, tribünde taraftarlık ruhunu kaybetmeyenleri...

Bu yazı; “İnadına Beşiktaş” diyerek Kayserispor maçında tribünleri dolduran, Kiev maçında ‘tel tel dökülen’ takımını izleyip başı dik duran ve ‘Portekizli lobisi’ne, ‘sirk takımı’na rağmen 344 dakikadır gol atamadığı halde Beşiktaş ruhunu kaybetmeyen taraftarlar için yazılmıştır.
Bu yazı kulübü sorumsuzca borç batağına sürükleyen, seçilirken “yeni dönemde Beşiktaş Kulübü’ne başkan değil, camianın lideri olacağım” deyip, para harcayarak lider olunacağını zanneden bir başkan için yazılmıştır.

Her sene yeni oyuncu/hocadan kurulan takımdan takım olmayı beklemek...

Yıldırım Demirören kulübü devraldığında borç hanesinde yazan 32 milyon dolar, bugün 400 milyon TL oldu. Bunun içinde kulübün Demirören’e borcu da dahil. “Borcu” diyorum çünkü kendisi her seçimde, tekrar seçilmediği takdirde bu parayı alacağını kongre üyelerine mutlaka hatırlatıyor. Geçen 7 yılda 84 futbolcu alındı, 8 teknik direktörle çalışıldı. İsimlerini saymaya kalksak en iyi Beşiktaşlı bile şaşırır. Rüştü, Ekrem, Ernst, Holosko hariç takımda 3 yıldır oynayan başka futbolcu yok. Transfer politikasında amaç, “eksik bölgeleri kapayıp güçlendirmek böylece kupayı kaldırmak” diye biliyorduk. Ancak Beşiktaş bu kadar oyuncu, bu kadar hoca ile sadece 1 kere lig şampiyonu olabildi, Avrupa’yı ise hiç konuşmuyoruz bile.

Bir Portekizli, bir İspanyol, Bir Brezilyalı ve bir Türk birgün...

Sezon başladığından beri hep Portekizliler eleştirildi. Takımla anlaşamayan, sahada sorumluluk almayan bu ‘çete’nin başarısızlıkta payı büyük, doğru. Ancak sadece onlar mı? Futbolcu olmaktan uzak yaşayan bir İspanyol orta saha, kariyerinin son 8 yılında “sadece 13 gol” atabilmiş bir Brezilyalı forvet ve son olarak Kiev maçında ofsayt kurallarını dahi bilmediğine inandığımız, “futbol zekası” denen şeyden uzak bir Türk sol bek de en az onlar kadar sorumlu değil mi?

Kaptanlık bantı yere düştü bir kere...

Hakkı Yeten, Vedii Tosuncuk, Recep Adanır, Süleyman Seba, Sabri Dino, Nazmi Bilge, Zekaria Alp, Vedat Okyar, Sanlı Sarıalioğlu, Mehmet Ekşi, Samet Aybaba, Rıza Çalımbay, Mehmet Özdilek, Tayfur Havutçu ve İbrahim Üzülmez. Bu isimler arka arkaya okunduğunda saygı duruşuna geçen Beşiktaşlılara, “kaptan” olarak Guti sunuldu, Quaresma sunuldu. Ancak asıl soru, İbrahim Toraman kaptanlık bantı için İbrahim Üzülmez ile tartışıp, kaptanın kariyerini bitirmesine sebep olduğunda, bantın günün birinde Portekizlilere gideceğini acaba hiç düşünmüş müydü?

Beşiktaş taraftarı geçen 7 yılda verdiği sözleri tutmayan başkanına “bir kez daha” inanmaması gerektiğini eminim öğrenmiştir. Acaba başkan parayla saadet olmadığını öğrendi mi, işte ben asıl onu merak ediyorum...

23.10.2011

16 Ekim 2011 Pazar

Söz konusu çözümse müzakere teferruattır

Söz konusu çözümse müzakere teferruattır

Birkaç haftadır Ali Şen’i televizyonda izlerken aklıma uzun yıllar once aldığım bir eğitim geldi; “Müzakere teknikleri”. Eğitimin amacı, globalleşen dünyada ve artık herşeyin rekabetle elde edildiği bir ortamda, hayatta kalabilmek için uzlaşı sanatını öğretmek. Uzlaşmakta ne var demeyin, pek de kolay olmadığını bakış açınızı değiştirmeye başladığınızda anlıyorsunuz. Her alandaki lider sıfatını haketmiş insanların “uzlaşı” yani müzakere yeteneğinin çok gelişmiş olduğu ise bilimsel bir gerçekmiş.

Ali Şen neden Fenerbahçe için bir liderdir?

Ali Şen, “UEFA nezdinde şimdiden lobi çalışmaları yapmalıyız. Haklı olduğumuzu düşündüğümüz bir konuda argümanlarımızı net olarak anlatmalıyız” diyerek aslında bir uzlaşı mesajı vermeye çalışıyordu. Fenerbahçenin içinde bulunduğu sıkıntılı durum malum. Bir yandan soruşturmanın kulübe yansıtacağı mali kriz, diğer yandan futbolcuların üzerindeki gerginliğin sportif başarıya etkisi ve bence hepsinden önemlisi UEFA krizi. Artık camia için isyan-inkar tepkilerini bir kenara bırakıp daha aklı selim davranma vakti geldi de geçiyor bile. Bunun için atılması şart olan ilk adımın ise futbolun Avrupa’daki patronu Platini’yi mahkemeye vermek olmadığını, UEFA’dan istediğimiz randevu reddedilince anladık.


Tecrübeli yönetici Ali Şen, “Eğer lobi faaliyetlerine başlamazsak ve Platini aleyhine açılan davayı geri çekmezsek, iddianame açıklandıktan sonra ciddi zararlara maruz kalırız” dedi, doğru da söyledi. Kendisinin bugüne kadar ki uluslararası ilişkileri, daha önce Galatasaray için UEFA’daki başarılı lobi girişimi ve Fenerbahçe sevgisi önemli bir referanstır. Devir münakaşa değil, müzakere devridir. Fenerbahçe’nin gelecek yıllarda başkanı olabilecek isim olarak gösterilen Ali Koç’un sağduyusu ve Ali Şen’in tecrübesi karşısında UEFA-Platini ilişkisi tekrar kurulabilir.

Ancak artık hızlı hareket etmek lazım. Öyle böyle derken 3 ay geride kaldı. Fenerbahçe artık önüne bakmalı. Papazın çayırından çıkan bu büyük kulüp bugün bir sınavdan geçiyor. Bu sınavdan geçmenin tek şartı, yöneticilerin kim daha Fenerbahçeli egosunu bir kenara bırakması ve kişilerin değil camianın lehine adımlar atması ile olur. Taraftarın ve futbolcunun şu ana kadar gösterdiği birliği ve dayanışmayı gösterme sırası çoktan kendilerine geldi bile. Yoksa iddianame açıklandığında “bunlar iyi günlerimizdi” diyebiliriz…

16.10.2011