7 Nisan 2014 Pazartesi

Can Olmak, Metin Olmak

Her yıl futbol sezonu açıldığında şampiyonun kim olacağını, kimin ligden düşüp, kimin gol kralı olacağını bilmek nasıl mümkün değilse, tahmine gerek olmayan ve sonucu her yıl belli olan tek bir şey var; o da, gergin, oynanan oyundan çok maç içi olayların konuşulacağı en az 2 derbi izleyeceğimiz. Biri Kadıköy’de, diğeri de Aslantepe’de.

Galatasaray’da işler malum pek iyi gitmiyor. Liderle arasında ki ciddi puan farkı, ikincilik yarışında yerini sağlamlaştıramamış olması ve erken indiği Avrupa treni ile taraftarın yönetime ve futbolculara tepkisi var. Ezeli rakibe karşı alınacak bir galibiyet sorunları çözmese bile kısa süreliğine de olsa rahat bir nefes aldırabilir. Bunun bilincindeki sarı kırmızılı ekip maça çok tempolu başladı. Melo-Selçuk-Yekta üçlüsünün performansı ile orta sahada üstünlüğü ele geçirip hızlı paslarla Burak ve Drogba’nın rakip ceza sahasına sarkmasına destek oldu. Nitekim çok geçmeden Melo’nun harika asisti ile Sneijder maçın da skorunu belirleyecek golü attı.

Diğer yanda ise Arena’ya 13 puan önde gelmiş bir Fenerbahçe vardı. Belki de sarı lacivertli takımın tarihinde kafaca en rahat çıkması gereken maçtı. Ancak Caner ve Gökhan’ın defansif olarak çok yalnız kalmaları, Sow’un sahada gezinmekten öteye gidemeyişi ve Topal ile Meireles’in merkezde açık bıraktığı alanlar ve yenen golün ardından sinirler iyice gerildi. Her ne kadar ikinci yarı kanatları daha etkili kullanmış da olsalar, hücumda bir türlü organize olamayınca net bir gol pozisyonu da üretemediler.

Şimdi buraya kadar yazdıklarımızı bir kenara bırakalım. Rekabet düzeyi yüksek ve her şeyden önemlisi bu iki takım gibi birbiriyle yıllara dayanan bir ezeli çekişmesi olan takımlar dünyanın neresinde olursa olsun karşı karşıya geldiğinde, daha sert geçen bir mücadele ortaya koyabilir ve bunun sonucu kart da görebilirler. Buna itirazım yok. Ama kırmızı kart görmenin de bir adabı olmalı diye düşünüyorum. Melo ve Emre’yi sadece bu maç içinde yaptıkları fair play’e aykırı hareketleri ile değil, karşı karşıya geldikleri her maçta sergiledikleri tutum ile eleştiriyorum. Artık olmuyor. Rakibin sertliğine ben de daha sert cevap vereyim, aman takımımın direnci düşmesin hatta bunun için fırsat varsa rakibi 10 kişi bıraktırayım anlayışı olan bu iki oyuncu ve bu futbolcuları birbirine koz olarak sahaya süren teknik adamların bakış açılarının artık yeşil sahalarda yerinin olmaması lazım. Artık taraftar da, izleyici de daha kadrolar açıklanırken biliyor, Melo ve Emre’nin kart göreceğini. Herkes önce kendi kapısının önünü futbola yakışmayan hareketlerden temizlemeli, sonra çıkıp birbirini eleştirmeli. Türkiye’nin bu iki büyük kulübü için bu temizlik vakti ne zaman gelecek?

Her fırsatta Can Bartu ve Metin Oktay nezaketini hatırlıyorsak eğer, bu bugünün profesyonellerine de bir ipucu olmalı. Fenerbahçe kaptanı da Galatasaray kaptanı da olmak büyüklük ister. Formayı sırtında değil başında taşımak gerekir. O sebeple dün Emre yaptıklarıyla nasıl kaptanlık bandının hakkını veremediyse, oyundan çıkarken yaptıklarıyla Selçuk da sarı kırmızılıların kaptanlığına yakışmayan bir hareket yapmıştır. Teknik direktörüyle sorunu olabilir, taraftar ıslıklayabilir ama futbolcunun sorumluluğu önce kendine sonra renkleredir. İşte bu yüzden biz hala Canlarla Metinlerle teselli buluyoruz. Ve maalesef siz de hala sizi sevenleri üzmeye devam ediyorsunuz.

24 Mart 2014 Pazartesi

Kurumsal Beşiktaş

Yıldız transfer yok, stat yok, çoğu zaman ceza yüzünden taraftar yok ancak yine de bu sezon kazanma hırsı ve yüksek motivasyonu olan bir Beşiktaş var. Liderle puan farkının açıldığı ligde, Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan gidebilmek için ligi ikinci bitirmenin önemi ortada. Drogba’lı, Sneijder’li, Mancini’li, geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde son 8’e, bu yıl 16’ya kalmış, sadece devre arasında 30 milyon Euro transfere para harcamış rakibi ağustos böceği misali puan kayıpları yaşarken; Beşiktaş’ın genç ve mütevazi kadrosu dün akşam da karınca gibi çalıştı.

Maçın gizli kahramanı Veli Kavlak, daha 2’nci dakika dolmamıştı ki, sol ayağı ile harika bir gol attı. Veli haftalardır istikrarlı bir oyun sergiliyor ve bunun meyvesi olarak her maç ya asist yapıyor ya gol atıyor. Dün akşam da maç boyunca ortaya koyduğu topu kazanma hırsıyla rakibin pas bağlantılarını etkili bir şekilde kesti. Avusturya Milli Takımı’nda ve eski kulübü Rapid Wien’de daha çok kanatta oynayan, ancak Beşiktaş’a gelince Biliç’in de katkısıyla ön liberoyu hakimiyeti altına alan Veli, erken attığı gol ile takımın özgüvenini yerine getirdi.

Öyle ki, dakika henüz 8 olmuştu ki, bu sefer siyah beyazlı ekibin askeri Mustafa Pektemek, adeta havada asılı kalmışçasına sıçrayarak, skoru ikiledi. Bugüne kadar gördüğüm en çalışkan futbolcular listesinde hiç şüphesiz ilk 5’e girer Mustafa. Üst üste yaşadığı sakatlıklara, ameliyat olmasına, haftalarca formasından uzak kalmasına rağmen, ona en çok ihtiyaç duyulan 2 haftada tutup 3 gol atıyor. Biliç’in “Sosyalist bir takım yaratacağız,” derken ne kadar ciddi olduğunu görüyoruz. Bu oyuncu yıldız, kadroya almazsam küser demeyip, performansa göre kadroyu kuruyor. Kenarda Almeida beklerken, Mustafa da ısrar ediyor ve oyuncusunu maçın kahramanı yapıyor. Formayı kapan Mustafa da, sadece terle değil, kanla da formasını ıslatıyor. Uluslararası kurallara göre hijyenik nedenlerden dolayı futbolcu kanlı forma ile oynamamalı. 4 kere forma değiştiriyor Mustafa. İzlerken bir an durup düşünüyorum, Fernandes sahada olsa, benzer bir sakatlık yaşasa maça devam eder miydi diye. Kendi kendime verdiğim cevap ile Mustafa’yı bir kez daha alkışlamak geçiyor içimden.

Mustafa'nın değiştirdiği ilk formayı Başkan Fikret Orman almış, saklamak için. Beşiktaş yönetimi dün tam kadro maçtaydı. Son sürat stat çalışmalarını sürdürüyorlar, bu arada takımı en azından manevi olarak motive edebilmek için ellerinden geleni de yapıyorlar. Futbolda "kurumsallaşmanın" ilk şartının saha içinde ve dışında "takımdaşlık" ve "inanmışlık" olduğunu çözmüş siyah beyazlı camia. Hem de yönetimden, teknik direktöre ve oyuncusuna kadar. Ne diyelim, İnönü Vodafone Arena çimlerine çıktığı ilk sezon, Şampiyonlar Ligi’ne de merhaba demek bu Beşiktaş’a çok yakışır.

17 Mart 2014 Pazartesi

Ağlamak güzeldir

Hangi takımı tutarsanız tutun, dün akşam 19:00’da ekran karşısına geçtiğinde, Şükrü Saraçoğlu tribünlerine tebessüm etmeyen yoktur. Özellikle de milletçe gergin günler geçirdiğimiz şu günlerde, Hababam Sınıfı oyuncularını tribüne davet etme fikri kimden çıktıysa çok yaşasın.

Fenerbahçe, hocalarının da doğrultusunda her maça final maçı diye çıkıyor, meyvesini de alıyor. Takım her ne kadar ilk yarıya etkili başlamamış gibi gözükse de, bunda Hikmet Hoca’nın takımının etkisi büyük. Özellikle Hoca’nın hızlı oyuncuları ile kanatlara aldığı önlem sayesinde sarı lacivertli ekip bu bölgelerde sıkıntı yaşadı. İlk yarıyı yeterli alan bulamadığı için pek iyi kapamayan Caner, ikinci yarıda skor avantajına yaptığı katkı ile alkışı haketti.

Hiç şüphesiz Caner kariyerinin en iyi sezonunu yaşıyor. Sezon sonunda yurt dışına gitmeyi istiyor oluşu kendi için iyi, Fenerbahçe için kötü haber. Ersun Hoca ve ekibinin Caner’in alternatifi olabilecek oyuncu arayışlarına girmiş olduğunu tahmin ediyorum. Tecrübeli oyuncu Kuyt ise sade ama etkili paslarıyla takımın en iyisiydi. “Uçan Hollandalı” bu sezon oynadığı tüm maçlarda skora katkısı olacak bir oyun ortaya koyuyor, insiyatif alıyor. Attığı harika gol ile hem takımını motive etti, hem de rakip takımın dengesini bozdu. Ligin zirvesindeki takımla, son sıralardaki, kümede kalma mücadelesi veren takım arasında böylesine tempolu bir maç geçiyorsa, maçın kazananı kadar, maç boyunca oyun disiplininden kopmayan ve oyuna ortak olan Kayseri Erciyesspor’u da kutlamak lazım.

Fenerbahçe takım olarak gol pozisyonunlarında üretici ama son vuruşlarda sıkıntı yaşamaya devam ediyor. Attığından çok daha fazlasını kaçırıyor. En büyük sebeplerden biri Emenike’nin bir türlü değişmeyen bencilliği ve Sow’un bire bir kaldığı pozisyonlardaki şanssızlığı. Sow 77 gündür gol atamıyor. Aklıma 2005 yılında Hakan Şükür’ün 141 günlük gol orucu geldi. Her golcü zaman zaman böyle şanssız dönemler geçirir. Futbolcuların fiziksel gücü kadar duygusal gücü de performanslarında etkili. Dün akşam gözyaşlarını tutamayan Sow’a taraftardan, rakip takım arkadaşlarına kadar herkesten destek vardı. İnsan o sahneyi görünce mırıldanmadan geçemiyor:

“Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden
Sakın utanma…”


3 Mart 2014 Pazartesi

Galatasaray şampiyon olmak istiyor mu?

Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Hem de öyle son bir kaç haftadır değil, daha uzun bir süredir ters gidiyor. Takım şampiyonluk yarışında belki lideri kovalıyor ancak ne ortaya koyduğu oyun, ne takım konsantrasyonu ne de futbolcuların motivasyonu tatmin etmiyor.

Mutlak 3 puan ile bitirmesi gereken Rize deplasmanında yine sonuç değişmedi ve deplasman sendromu devam etti. Özellikle maçın ilk yarısı ileri çıkamayan ve forvetleri besleyemeyen bir Selçuk ve Sneijder izledik. Gerçi bu iki futbolcunun etkisiz görüntüsünün altında Rizespor’un Kağan, Kıvanç, Aykut üçlüsünün orta sahayı adeta kilitlemesinin de etkisi vardı. Yine de orta sahada tek çabalayan Melo’ydu diyebiliriz. Hani Galatasaray’da bir anket yapılsa hangi futbolcu şampiyonluğu daha çok istiyor diye en çok isteyen Melo çıkar.

Nereden çıktı şimdi bu demeyin. Bir takımın en büyük motivasyon kaynağı futbolcuların bireysel olarak kazanma, şampiyonluk yaşama isteğidir. Maç sonu Mancini, Drogba’yı kadroya almayışı sebebiyle eleştirilince, Drogba’nın kendisinin dinlenmek istediğini ve bu sebeple Rize’ye gelmeyip ailesinin yanına gittiğini söyledi. Mancini Drogba’ya “Hayır oynayacaksın,” dese bile futbolcudan verim almayacak. Kariyerinde bir çok yıldız oyuncu ile çalışmış, bu tip işleri çok iyi bilen bir teknik adam. Burada problem Mancini’de değil, haftalardır performansı düşen Drogba’da. O profesyonellikte bir yıldız oyuncunun eleştirilere tahammülünün olmayıp saha içinde her şeyini verip takımı şampiyonluk yolunda yüreklendirmesi gerekir. “Bu sene Galatasaray’ı şampiyon yapacağım,” motivasyonunda olan bir Drogba, Belçika’yla hazırlık maçını mı yoksa şampiyonluk için her puanın kritik olduğu bu haftaları mı düşünür? Tabii ki Galatasaray takımı Drogba’dan ibaret değil. Ancak yedek kulübesinde “bile” oturan, son 5 dakika “bile” olsun oyuna giren bir “iştahlı” Drogba her zaman rakibe korku salar.

Drogba’nın yokluğunda forma şansı bulan Umut da Rize’nin hızlı çıkmasına sebep olan top kayıpları yaparak maalesef bu fırsatı değerlendiremedi. Gayretli bir oyuncu ancak yedek kulübe golcüsü olmaktan öteye hala geçemiyor. İnsan ister istemez bu şekilde giderse Fenerbahçe’de yıllarca “Genç Semih” diye kalan Semih Şentürk’e benzer bir hikaye de Umut Bulut mu diye düşünmeden edemiyor.

Dedim ya Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Deplasmanda bir takım üst üste 20 puan kaybediyorsa, tüm teknik ekip ve futbolcular oturup bunun sebebini net bir şekilde ortaya koymalı. Bireysel performansı yüksek olması beklenen futbolcular var. Ancak bir sebeple bunlar da motive olamıyor. Futbolda önce oyunu zihinde kazanmak gerekiyor. Sonra sahaya çıkınca top kazanma yüzdesi, paslaşma, saha parselizasyonu ve gol vuruşu geliyor. Galatasaray’da tüm bunları yapabilecek potansiyelde futbolcular var. Yani un, yağ, şeker hepsi var. Mancini’nin de artık bu malzemeler ile neden helva yapamadığını bulması gerekiyor.


17 Şubat 2014 Pazartesi

Kırmızı Motivasyon

Beşiktaş – Bursaspor maçı hiç şüphesiz şampiyonluk mücadelesinde söz sahibi olacak takım sayısının belirlenmesi adına ligin en kritik virajıydı. Bir yanda 6-0 ‘lık Galatasaray mağlubiyetinden ders çıkarmış temkinli Bursa, diğer yanda taraftarın desteğini 90 dakika boyunca arkasına almış Beşiktaş.

Beşiktaş artık işi çözmüş. Zirve yarışındaki rakiplerine göre daha mütevazi bir kadrosu olmasına rağmen, daha iyi bir takım görüntüsü çiziyor. “İyi takım her zaman yıldız futbolcularla olunmaz”ı gösteriyor hepimize. Biliç’in maç sonu dediği gibi “Bazen 10 kişi kalan takımlar %100’ün üzerine çıkıp oynarlar,” Beşiktaş son 4 kırmızı kart gördüğü maçı işte öyle oynayıp kazanıyor. Hiç bir oyuncusu tek başına parlamıyor, kazanmaya inanıyor ve takım halinde yardımlaşarak mücadele ediyor. Gökhan’ın Dany ile Olcay’ın Motta ile yardımlaşması, Atiba ile Veli’nin takım savunmasındaki uyumu, Almeida’nın haftalardır ipe dizdiği golleri ile Beşiktaş, takım olarak alkışı hak ediyor.

Gökhan Töre’ye burada ayrı değinmek lazım. Son haftalarda daha da konsantre olmuş harika bir performans çiziyor. Beşiktaş’ın çok pas yapan bir takım olmasında en büyük etken. Hani en sevdiğiniz yemeğin fırından yeni çıktığını düşünün. Töre işte o yemeği size servis eden adam kıvamında. Almeida’ya verdiği gol pası ile hem Beşiktaş’ın hem de maçın adamıydı.

Ersan Gülüm’e verilen hatalı kırmızı kart ile ilgili “hatalı” olmasından başka söylenebilecek bir şey yok. Malum devir sosyal medya devri. Maç sonu Ersan’ın twitter hesabından paylaştığı mesaj aslında hakem İlker Meral’in üzüntüsünün belirtisi. Bugün Beşiktaş kazandı, o yüzden yanlış karara herkes dozunda itiraz ediyor. Ancak ya 10 kişi kaldıktan sonra kaybetseydi? Sayısı her hafta artan ve daha da kritikleşen ligde ortamı geren hakem hatalarına karşı acilen bir şeyler yapılmalı.  

Bir diğer “Ya Beşiktaş kaybetseydi?” sorusu da Fernandes’e sormak istiyorum. Yeteneklerini kimsenin eleştirmeye hakkı yok. Ancak siyah beyazlı ekibe hala karın ağrısı olmaya devam ediyor. Son dakikalarda bulduğu pozisyon esnasında ya skor berabere olsaydı, o zaman bu lakayt vuruşunu nasıl açıklardı? Sözleşme yenilerken yıldız futbolcu olduğunu iddia edip ona göre taleplerini sıralıyorsan, önce saha içinde yıldız gibi parlayacaksın.

Almeida’nın yıldız goller attığı, Gökhan Töre’nin her maç daha da ışıldadığı bir takımda, Fernandes değil yıldız olsa olsa bulut olur.  


10 Şubat 2014 Pazartesi

Hem futbola hem kendine zarar

Ligin bariz puan farkı üstünlüğü ile lideri, ligin zorluk düzeyi en yüksek deplasmanlarından birine gitmiş. Futbolseverler kesin çok keyifli bir maç olur düşüncesiyle ekran karşısına geçmiş ya da tribünü doldurmuş. Lakin bir hakem çıkmış ve hatalı kararları ile maçın temposuna da, gidişatına da, sonucuna da tesir etmiş.

Gönül ister ki, maçı ve futbolcuların performansını konuşalım. Mesela Meireles ve Emre’nin düşük performansları, bunun sonucu olarak Mehmet Topal’ın üzerindeki fazla yük ve  isabetsiz paslar dan bahsedelim. Özellikle Topal ve Meireles merkezden iyi servis yapıp forveti besleyecek paslar atamıyorlar. Böyle olunca da mecburen tek forvet oynamak zorunda kalan Sow ve ona destek olmaya çalışan maçın en çalışkan ismi Kuyt da bir şey yapamıyor. Buna rağmen ilk 15 dakikada oyunu rakip sahaya yıkan ve 3 net gol pozisyonu bulan bir takım görüntüsü çizdi Fenerbahçe. Muhtemelen bu psikoloji ile maça devam etselerdi, golle de buluşabilecekti sarı lacivertli takım.

Ancak sonra harika bir film tadında geçebilecek bu zorlu karşılaşmada sahneye asıl başrol oyuncusu çıktı. Uzanan kolu anlaşılmaz (!) bir şekilde görmemesi, faul olup olmadığı tartışılır bir pozisyona koşarak kartlı müdahalesi, maçın belki de tek haklı kararı olan kırmızı kart, maçın en az penaltıyı atlamak kadar haksız diğer kararı Meireles’e gösterilmeyen kırmızı kart... Yunus Yıldırım zoru başardı ligdeki puan durumuna heyecan getirdi.

Nasıl ki Cüneyt Çakır gibi Türk futbolunu yukarı taşıyan hakemler var ise, ne yazık ki aşağıya çeken hakemler de var. Hakemleri eleştirmeyelim fikrine ise çok karşıyım. Sahada mücadele eden futbolcuyu eleştireceksin, teknik direktörü en acımasız şekilde eleştireceksin hatta istifaya çağıracaksın, kulüp başkanını eleştireceksin, hatta daha da olmadı stad zeminini, masörü, sağlık ekibini eleştireceksin ama hakemi eleştirmeyeceksin. İyi de neden? Futbolda tabii ki her zaman hata var. Ve bu hataları kasıtlı yapılan bir operasyona bağlama fikrine tabii ki itibar etmiyoruz. Ancak hatayı ve yapanı da eleştirmek lazım ki, tekrar etmesin. Çünkü ikaz edilmeyen bir Yunus Yıldırım hem Türk futboluna, hem de kendine zarar veriyor.

Bir eleştiri de Fenerbahçeli futbolculara. Yanlış hakem kararları hep olacaktır. Ama futbolcu soğukkanlılığını korumak zorunda. Maç içinde adrenalini de, asabiyetini de yönetmek zorunda. O yüzden zaten büyük takımda oynuyorsun. Maçın tansiyonu yükselebilir ama sen tansiyonunu koruyacaksın. Hele ki böyle iştahlı ve iyi başladığın bir karşılaşmada.

Sivasspor’a da hakkını vermek lazım. Ligin bekler üzerinden kanat oyununu en iyi oynayan takımlarından birisi. Savunma güvenliğini ön plana alıp, kontrataklarla bitiriciliğini ortaya koydu. Özellikle Sow ve Emre’nin sakatlanıp çıkmasından sonra orta alandaki baskı azalınca, ev sahibi takım fizik olarak daha rahat ayakta kaldı.


Üst üste 3. deplasman mağlubiyeti alan Fenerbahçe’de ipler iyice gerildi. Ancak Sivas karşısında oynadığı iyi futbol ve karşılaştığı haksızlık, sarı lacivertli takım için ekstra bir motivasyon olacaktır. Şampiyonluk yarışı dün yeni bir evreye girdi. Yine de şunu unutmamalı, puan farkları bir anda kapandığı gibi açılır, açıldığı gibi kapanır. Yeter ki adil futbola bir şey olmasın.

27 Ocak 2014 Pazartesi

Taktik çorbası

“Basit bir oyun felsefem var aslında: İyi oyuncular al ve çok sıkı çalış. İyi oyuncu sadece yıldız oyuncu demek değildir. Bir oyuncuyu öncelikle iyi yapan, en üst seviyede kazanacak düşünce yapısına sahip olmaktır.” Bunlar Mancini’nin Manchester City’i çalıştırdığı döneme ait sözleri. Oldukça ilham verici.

Ancak ne yazık ki, bu ilhamın Galatasaraylı futbolculara yansıdığını söylemek çok zor. Hazırlık kampından çıkmış futbolculardan en temel beklenti, fizik ve kondisyon olarak hazır olmalarıdır.  Sürekli top kaybeden güçsüz bir Eboue, savunma yetersizliği olan hatta bir ara kendi kalesine gol atma noktasına gelen Hakan Balta, formsuz Selçuk, yetersiz kalan Drogba, koşan ama iş yapmayan Umut... Kısacası ne savunma, ne orta saha ne de forvet hattında hiç bir etkinlik gösteremeyen bir takım görüntüsü çizdi Galatasaray. Futbolcular maça asılmıyor, isteksiz. Mancini’nin Premier Lig’de çalışırken ısrarla altını çizdiği gibi, asıl önemli olan 90 dakika boyunca kazanmayı istemek. Büyük takımda oynuyorsan asla yenilgiyi kabul edemezsin. Senin zaten büyük takımda oynuyor olmanın sebebi budur.

Kupa maçlarından hiç bir ders çıkartılmadığı belli. Geçen yıl izlemeye alışık olduğumuz o hücuma yönelik oyun anlayışı olan sarı kırmızılı ekip gitti, yerine 2 hazırlık 3 kupa maçında sadece 5 gol atabilen bir takım geldi. Buna bir de futbolcuların bireysel performans düşüklüğü eklenince, sezonun ikinci yarısına yine bir hayal kırıklığı ile başladı Galatasaray.

Mancini’nin giriş bölümünde yazdığım oyun anlayışı şüphesiz ki ilham verici. Ancak şunu da unutmamak lazım, aynı zamanda da başarı ilham verir. İnsanlar kazanan liderlerin peşinden giderler. Yani ne kadar çok kazanırsanız, liderlik etmek o kadar kolay hale gelir. 90 dakika boyunca sahada çorba gibi bir taktik anlayışıyla; en zeki, en çok kazanma arzusu olan futbolcunun bile kafası karışır, adapte olmaya çalışırken hata yapar.

Hazırlık dönemini yeni bitirmiş, ligde 1 puan kaybına bile tahammülü olmaması gereken Galatasaray’da halen bu kadar oturmamış bir taktik anlayışı olması şaşırtıcı. Oyuncu değişiklikleri, yer değişiklikleri, savunmanın bir 3’lü, olmadı 4’lü, ara sıra 5’li halay çekmesi, sezonun 18. haftası itibariyle büyük takım sıfatındaki bir takım için çok enteresan. Neredeyse Muslera dışında herkesin maç boyunca yerinin değiştiği sistemde, bir ara Mancini peçeteye bir şeyler yazıp Melo’ya gönderdi. İtalya’da nasıl olur bilmiyorum ama bizde peçeteye istek parça yazmak adettendir. Mancini’nin peçetesi de aklıma şunu getirdi:

Sezonun ikinci devresiyle “Galatasaray bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış, biraz kilo almış,” diye başladı şarkı...