5 Haziran 2014 Perşembe

MELANKOLİKLER YOLUNDAN VICENTE CALDERON’A

Bazen kaybetmek, kazanmaktır aslında. Düştüğünde tekrar ayağa kalkmak, gidenlerin ardından yas tutmamak... Hayır, konu aşk ve giden bir sevgili değil. Uzakta, İspanya rüzgarlarında, giden bir değil bir çok sevgiliye rağmen bugün hep bir ağızdan şampiyonluk şarkısı söylemeye hazırlanan bir kulübün hikayesi...


Yıl 2011, aylardan Ağustos. Madrid’in sıcağı tıpkı Ankara sıcağına benzer. Kuru, insanı bunaltan cinsten. Spor muhabirleri toplanmış, Madrid şehrinin ikinci takımı Atletico Madrid’in yeni transferini dinliyor. Çocuk henüz 24 yaşında. Genç yaşına aldırmadan söylediği sözler, gazetecilerin hafif dalga geçerek gülümsemesine neden oluyor:
“Çok çalışırsak Real Madrid ve Barcelona’yı geçebileceğimize inanıyorum.”
O gün gülen gazeteciler, çok değil üç yıl sonra o sözlerin sahibi genci manşetlere “Sihirbaz” diye taşıyıp, hakkında “Arda Turan - Bayrampaşalı Dahi” diye bir kitap yazacaktılar.

Yıl 1999, aylardan Kasım. Atletico Madrid İspanya ligi La Liga’da küme düşmemeye oynuyordu. UEFA Kupası’nda Galatasaray Bologna’yı elerken, onlar da Wolfsburg’u kupanın dışına itmişti. Sonrası malum, Galatasaray Borussia Dortmund engelini geçerken, Atletico Madrid Lens’e elenmişti. Hem de çok tanıdık bir ismin golleri ile, Pascal Nouma. Avrupa yoluna da veda eden takımda işler kötüye gitmeye devam ediyordu.

Kulübü 1987’den beri Jesus Gil yönetiyordu. Aslında İspanya için bu isim Atletico Madrid’den fazlasını ifade ediyor. Gil inşaat işi ile ilgili yolsuzluktan hapse girmiş, 1971’de serbest kalmış ve bizzat General Franco tarafından kendisinden özür dilenmişti. 80’lerin başında hem eski işi inşaata geri dönüp sonradan belediye başkanı da seçileceği Marbella’yı baştan aşağı yenilemeye başlamıştı; hem de yakın arkadaşı Vicente Calderon sayesinde Atletico Madrid kulübüne üye olmuştu. Futbolun getirdiği ünün kısa sürede farkına varan bu adam, daha fazlasını hedefleyip başkanlık koltuğuna oturmak için çok beklemedi. İlk iş kulübün efsane ismi Luis Aragones’in yerine, Arjantin’i 1978′de Dünya Kupası’nda zirveye taşıyan Cesar Luis Menotti’yi takımın başına getirdi. Aslında bu sadece başlangıçtı. Jesus Gil canı sıkıldıkça teknik direktör ve futbolcu değiştirmeye devam edecekti. 17 yıl süren başkanlığı döneminde 39 teknik direktör, 141 futbolcu transfer etti.

90’lara gelindiğinde artık istediği üne de kavuşmuştu. Öyle ki, bir jakuzi içinde  “Las Noches de Tal y Tal” isimli bir televizyon programı bile yapmaya başladı. O dönemde verdiği demeçlerden birinde “Bu ünle Tanrı bile olabilirim,” diyen Gil’e tabii ki bu da yetmedi ve Marbella Belediye Başkanı seçildi. Marbella neresi mi? Türkiye için Bodrum neyse, İspanya için Marbella onun 10 katıdır. Jack Nicholson, David Copperfield, Hugh Grant gibi ünlülerin ve arap şeyhlerinin malikanelerinin yanı sıra İspanya Kralı Juan Carlos’un da burada evi vardır. Hal böyle olunca Jesus Gil’in servetinin de nereden geldiğini anlamak çok daha kolay.

Takım yavaş yavaş yükselişe geçmiş, 1996’da hem La Liga kupası hem de Kral Kupası’nı sonunda müzesine götürmüştü. Tesadüf budur ki, o dönem Atletico Madrid’in göğüs reklamı sponsoru da Marbella oldu. Jil, yönettiği iki yapıyı ticari olarak da birleştirmenin bir yolunu bulmuştu. Aradaki bağlantının sırları ortaya çıkmaya başlayınca, önce peş peşe mahkemeler açıldı, hemen ardından da Marbella-Atletico Madrid arasındaki “hortum” kesildi. İşte Lens mağlubiyeti tam da bu zamanlara denk geliyordu. Bütün sezon La Liga’da sadece 5 galibiyet alan kırmızı beyazlı takım 1999-2000 sezonunda küme düşmüş, soyunma odası koridorlarına kadar giren taraftarlar yumurta atarak takımı protesto etmişti.

İki yıl süren lige geri dönme mücadelesi sonunda, 2002 yılında Vicente Calderon Stadı tribünleri La Liga’ya Jesus Gil’siz geri döndü. Madrid’de bu stada giden yola Atletico Madrid taraftarları “Melankolikler Yolu” der. Yaşadığı inişli çıkışlı yıllardan mı yoksa yuvadan uçup giden yıldızlardan dolayı mı melankoliktir taraftar bilinmez. Kolay değil, İspanya’nın adeta forvet fabrikası olan bir kulübün makus kaderi bir türlü gülmemiş, kırmızı beyaz formayla parlayan her forvet, kısa sürede soluğu başka kulüpte almıştır.


ATLETİCO MADRİD FORVET A.Ş.

Jimmy Floyd Hasselbaink
Atletico Madrid’e Leeds United’dan gelen Hollandalı forvet 1999-2000 sezonu 24 gol ile gol kralı olmuştu. Ancak attığı goller o sezon takımın küme düşmesine engel olamayınca, Atletico Madrid bir alt lige, Hasselbaink ise Chelsea’ye gitmişti.

Fernando Torres
Atletico Madrid alt yapısında yetişmiş ve henüz 17 yaşındayken A Takıma yükselmişti. Bu kadar küçük yaşta A Takıma yükseldiği için lakabı “El Nino” yani “Çocuk” oldu. Vicente Calderon’a ilk çıktığı maçta gol atan “Çocuk”, 19 yaşına geldiğinde takım kaptanı olmuştu. Hatta o genç adam, bugün Atletico Madrid’in teknik direktörlük koltuğunda oturan Diego Simeone’nin de kaptanlığını yaptı. Başarılı 7 sezonun ardından Atletico Madrid Premier Lig’e bir futbolcu daha kaptırıyordu. Bu sefer kasasına hatırı sayılır bir meblağ koyan takım, taraftarını yine melankoliğe sürüklüyordu. Her ne kadar o parayla Forlan ve Simao’yu bile almış olsalar, kaptanını satan kulüpten artık hayır gelmez yorumlarına engel olamadılar.

Sergio Agüero
Maradona’nın damadı “Kun” Agüero 15 yaşında, stajyer denilebilecek yaşta Atletico Madrid’e transfer oldu. O dönem 23 milyon euroluk transfer parasıyla kulüp tarihinde bir rekor kırıyordu. Ödenen bonservisin hakkını fazlasıyla veren Arjantinli futbolcu, özellikle kaptanı Torres’in takımdan ayrılışından sonra kulübe antibiyotik gibi geldi. Takımına UEFA Avrupa Ligi ve UEFA Super Kupa olmak üzere iki kupa kazandırdığı beş sezondan sonra ne mi oldu? Tabii ki Premier Lig’e, Manchester City’e transfer oldu.

Diego Forlan
Bu sefer bir değişiklik olmuş, Premier Lig’e yar olmamış bir futbolcu soluğu İspanya’da almıştı. Alex Ferguson’un keşfi Forlan, önce Villareal’e oradan Atletico Madrid’e geliyordu. Agüero ile birlikte kariyerinin altın günlerini yaşayan Uruguaylı, geçirdiği dört sezonun ardından transfer dönemi geldiğinde, Türkiye’deki futbolseverleri de heyecanlandırdı. Adı uzunca bir süre Galatasaray ve Beşiktaş ile anılmış olsa da, o bir başka Akdeniz ülkesini, İtalya’yı ve Inter’i tercih ediyordu.

Radamel Falcao
Agüero’yu da kaptıran Atletico Madrid teselliyi Falcao’da aradı. Sergio Aguero’yu sattığı fiyatın üzerinde bir paraya, Kolombiyalı futbolcuyu Porto’dan transfer etti. İki sezon süren bu güzel beraberlik geride bir UEFA Avrupa Ligi Kupası bırakırken, neyse ki bu sefer Premier Lig’e bir forvet kaptırılmıyordu. Falcao 60 milyon Euro gibi bir bonservis bedeli ile soluğu Fransa’da, Monaco’da alıyordu.


Bu golcüleri sayesinde, düştüğü 2. Lig’den bile hızlıca toparlanıp, yine zirveyi zorlayan bu takım, adeta Premier Lig’in forvet fabrikası gibi. Bir kulüp bu kadar çok yıldız forveti elinden kaçırınca, gözler ister istemez bugün kulübün gol makinesi Diego Costa’ya çevriliyor. Uzun süre Portekiz takımlarında kiralık oynayan Brezilyalı futbolcunun adı, çok değil iki sene önce Türkiye’de de gazete sütunlarına taşınmıştı. Beşiktaş’ın Quaresma’yı elinden çıkarmaya karar verdiği dönemde, taliplilerin arasında Atletico Madrid de vardı. Costa-Quaresma takası Costa’nın sakatlığı yüzünden gerçekleşemedi. Brezilyalı İspanya’ya, Atletico Madrid’e döndü ve bu satırların yazıldığı sırada, bu sezon oynadığı 46 maçta 35 gol attı. Hal böyle olunca elinden yıldız kaçırma konusunda tecrübeli kulüp, ne yaparız da Diego Costa’yı elimizden kaçırmayız diye düşünmek yerine, giderse yerine alternatif kimi transfer edebiliriz diye araştırmalara çoktan başladı.

Bazı trenler hayatta bir kez sizin olduğunuz durakta durur. Binip, binmemek tercihi hayatınızda çok şeyi değiştirir. Atletico Madrid’e hep o trene binip giden futbolcular denk geldi. İçlerinden sadece bir tanesi yıllar sonra dönüş bileti aldı. Atletico Madrid son şampiyonluğunu kazanıp kupayı aldığında orta sahada tozu dumanı katan adamdı Diego Simeone. Jesus Gil’in transfer edip, gönderdiği 141 futbolcudan biri olan Simeone, bugüne kadar herkesin arka kapıdan kaçtığı kulübe, ön kapının anahtarı cebinde giriyordu. 2003 yılında futbolcu olarak ayrıldığı takıma bir gün teknik direktör olarak dönebilmek için kendini hep hazırladığını söyleyen Arjantinli, bugün kırmızı beyazlı ekibi La Liga şampiyonluğuna yürütüyor. İspanya’da herkesin Barcelona mı Real Madrid mi, Messi mi Ronaldo mu dediği bir ortamda, Simeone ve çaylakları biz de varız dercesine tozu dumana katıyor.

Bir dönem Türkiye’de de herkesi ekran başına kilitleyen Beyaz Gölge dizisini bilirsiniz. İdealist basketbol koçunun, haylaz takımı hizaya getirip şampiyonluk adayı yaptığı dizi, bugün İspanya’da sanki yeniden çekiliyor. Simeone’nin bitmek bilmeyen enerjisi, oyuncuları ile iletişimi ve tutkusu ekran başındaki milyonları etkiliyor. “Her zaman maç maç düşünerek ileriye yönelik planlar yapacağız,” diyen teknik adam, La Liga şampiyonluğunun en kuvvetli adayı. Henüz 35 yaşında çaylak bir teknik direktör iken Estudiantes takımı ile ilk önemli başarısını yakalayan Simeone, her ne kadar Atletico ile 1,5 senede üç kupa kazanmış da olsa, o futbol felsefesini Estudiantes üzerinden anlatmayı tercih ediyor:

“Estudiantes, futbolun nasıl olması gerektiğine dair tüm düşüncelerimi kapmış bir takımdı: verimlilik, kendini adama, fedakarlık, yetenek ve sadelik”

Diego Simeone, hayal etmesini bilen ve ona ulaşmak için çabalayan her insan için muhteşem bir örnek. Simeone’den önce takımın her ne kadar kaliteli forvetleri olsa da, savunma ve hücum ayrı telden çalıyordu. Hayalet bir orta saha vardı. İstikrardan uzak, düzensiz futbolu yüzünden Barcelona karşısına Agüero-Forlan ile ya da Falcao ile de çıksalar, 4-5 gol yiyip mağlup ayrılıyorlardı. İşte o mağlubiyetlere alışmış takım, bu yıl Şampiyonlar Ligi’nde aynı Barcelona’yı kupa dışına itti ve yarı finale yükseldi. Atletico Madrid’in bugüne kadar Şampiyonlar Ligi’ndeki en büyük başarısı bundan tam 40 yıl önce yani 1974 yılında Bayern Münih ile oynadığı final maçıydı. Normal süresi 0-0 biten, uzatmalarda 1-1 eşitlik devam eden maç, iki gün sonra tekrar oynanmış ve kupayı Alman ekibi evine götürmüştü.

Ben bu yazının finaline gelirken, Şampiyonlar Ligi’nde henüz yarı final karşılaşmaları oynanmadı. Ancak bir süredir sakatlığı yüzünden oynayamayan ve bu karşılaşmada forma giymeyi bekleyen bizim Bayrampaşalı çocuğun yine bir mesajı var:
“Yarı finale kadar geldikten sonra finali neden oynamayalım? Tarih yazmak için ideal bir zaman.”

Kim bilir belki de futbol Tanrıları çoktan yeni bir hikaye hazırlamıştır. Yıl 2014, “Atletico Madrid benim hayatımın özeti,” diyen kulübün efsane ismi Luis Aragones’in hayata veda ettiği yıl, son Şampiyonlar Ligi başarısından da tam 40 yıl sonra, belki Atletico Madrid ve Bayern Münih bir kez daha finalde karşılaşır. Sonrası mı? Sonrası için siz sadece bir dilek tutun... 

20 Mayıs 2014 Salı

Tesadüf bir gündür, İstikrar bir ömür

Antik Roma’dan günümüze geçerliliğini yitirmeyen bir söz var: “Fortes fortuna juvat ou Audaces fortuna adiuvat,” yani “Şans ancak cesurlara yardım eder.” Her başarısı memleketin vasatına çekilmeye çalışılan buna rağmen sürüden ayrı kalmayı başaran, Adana’da Talat Bey’in oğlu, İtalya’da İmparator, yeşil sahada futbolcuların babası, şansa değil cesarete inanmış bir adamın öyküsü...


Spikerin “Haydi oğlum, haydi oğlum ve gooool,” sesiyle yedek kulübesi önünde bekleyen herkes son penaltıyı atan Popescu’ya doğru koştu. O hariç. Sahanın kenarında, gömleği terden ıslanmış, buruşmuş adam tek başına diz çökmüş “Çok şükür,” diyordu. Geride kalan 17 Avrupa maçı yüzüne yeni çizgiler, saçına yeni beyazlar düşürmüştü. Ve şimdi şükrediyordu.

Çocuk yaşta yapılan yanlış iğne sonucu, tek bacağı topal kalan Talat Bey’in oğluydu o adam.  Çocukluğunun geçtiği Adana Pozantı’da bir gün Talat Bey, topal bacağının mahcubiyeti ile ağlaya ağlaya eve koşmuş ve annesine bacağı yüzünden arkadaşları ile top oynayamadığından dert yanmıştı. Annesi onu teselli etmek yerine dışarı çıkarıp, top oynamayan başka bir çocuk gösterdi, onun neden oynamadığını sordu. Talat Bey, “Onun gözleri görmüyor, o yüzden oynayamıyor,” dedi. O gün annesi Talat Bey’e şükretmesini öğretti. Sadece kendisine verilenler için değil, verilmeyenler için de şükretmesini.

Aradan seneler geçecek Talat Bey’in oğlu Fatih, belki de babasının çocukken topa vuramayan bacağı için toplara öyle bir vuracaktı ki, dönemin yıldız futbolcusu Metin Oktay evlerine gelip babası ile tanışacaktı. O gün babasının hayatını dinledikten sonra Metin Oktay, Fatih’e dönüp “Babanın kaç elini öpüyorsun?” diye sormuştu. Genç Fatih, “Bir elini öpüyorum,” dedi. “Yok,” dedi Metin Oktay. “İki elini de öpeceksin. Çünkü Talat Amca benim babam olsaydı on Metin Oktay olurdum. Onun için iki elini de öpeceksin.” Talat Bey o gün Galatasaray’ın gözbebeği Metin’e oğlunu emanet etti.

İşte o Talat Bey’in oğlu, Fatih Terim 17 Mayıs 2000 tarihinde, sahanın kenarında tek başına şükrediyordu. Belki babasına, belki Adana’dan Galatasaray’a geldiği güne, belki çocukluğunda yaşadığı tüm sıkıntılara... Antoine de Saint Exupery’nin Küçük Prens’ini bilirsiniz. Uçağının zorunlu iniş yaptığı çölde Küçük Prens arkadaş olduğu yılana, “İnsanlar nerede? Çölde ne müthiş bir yalnızlık var,” der. Yılan da ona “Bazen insan kalabalıkların içinde de yalnız olur,” diye cevap verir. İşte o kalabalıklar içindeki büyük yalnızlığı en çok hissedenler genelde güç ve iktidar sahibi insanlardır. Kazandığınızda peşinizden sürüklediğiniz binlerce taraftar, size destek olan yöneticiler; kaybettiğinizde buhar olup uçarlar. Bunu yaşamı boyunca defalarca tecrübe etmiş Fatih Terim, kazanmak kadar kaybetmenin de şifrelerini çözmüştü.

"Kaybetmekten korkma! Bir şeyi kazanmak için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma, kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin”

Futbolcuları devre arasında soyunma odasına 2-0 mağlup girdiğinde, “Kaybederseniz hata benim, kazanırsanız başarı sizindir,” der Fatih Terim. Sorumluluk alan insan sayısının çok az olduğu ülkemizde sadece sözde değil, takım kaybettiğinde kameraların önüne çıkıp mağlubiyetin de sorumluluğunu alır bu adam. Belki de bu sebeptendir taraftarın hiç bir zaman Terim’e sırtını dönmemesi. Taraftarla kurduğu bağ öyle kuvvetlidir ki, günümüzde futbolun tek başrol oyuncusu olmak isteyen yöneticiler çoğu zaman rahatsız olur. 40 yıldır evi bildiği Galatasaray’dan bir kaç kez iş akdi sonlandırılıp ayrılan Terim’in İtalya’da Milan’dan ayrılışı da benzer sebeptendir.

İnter-Milan derbisi, yıl 2001. Milan iyi başladığı sezonda, önce Perugia deplasmanında puan kaybetmiş, ardından evinde Venezia ile berabere kalmış, derbiye mutlak galibiyet için çıkıyor. Guiseppa Mezza stadında sadece meşhur Curva Sud tribünü Milanlılar’a ayrılmış, stadın geri kalanı Inter taraftarı ile dolu. Fatih Terim’in başındaki Milan derbiden 4 gollü bir galibiyetle ayrılıyor. Terim, Türkiye’den alışkın galibiyeti hep taraftarla kutlamaya. Curva Sud tribünü “İmparatore” diye yıkılıyor, 90 dakika sonunda gömleği ıslak ve buruşuk bu adamı tribüne çağırıyor.

11 yıl sonra Milan’ın içinden bir gazeteci olan Mauro Suma, teknik adam ve tribün ilişkileri konulu bir makale yazıyor. Tesadüfe bakın ki, örnek Fatih Terim ve Milan’dan ayrılışı. Suma, 2001 yılındaki o derbiyi anlatıyor. Derbinin ertesi günü Milanello’da Cesare Maldini’ye rastlıyor ve “Gördün mü Terim’i? Curva’yı nasıl peşine taktı. Taraftar çok seviyor onu. Ne güzel değil mi?” diyor. Baba Maldini ise bu sevgiden rahatsız. “Milan’da böyle işler olmaz, Milan’a yakışmaz,” diyor. Suma 11 yıl sonra yazdığı o makalede aslında Terim’in İtalya serüveninin nasıl bittiğini bize söylüyor. “Ben Cesare ile konuştuktan 15 gün sonra Fatih Terim ile Milan’ın yolları ayrıldı.”

Fatih Terim’in yöneticiler ile arası hiç bir zaman parlak olmadı. O takım elbiseli kurumsallardan ziyade, eşofmanlı futbolcusunun, formalı taraftarının yanında oldu. Ekmek yediği oyuna katkı sağlamak, bu oyundan daha çok insanın ekmek yemesi için fırsatlar yaratmak için çalıştı. Kendi başına bir okul oldu. Onlarca futbolcu yetiştirdi ve hepsi onun için aynı yakıştırmayı yaptı, “Baba gibi.” Herkesin bir babaya ihtiyacı vardır bu hayatta. Hayatı babasından öğrenmiş bir adamın, gün geldiğinde iki kızına baba olmak kadar bunca insana “Baba” gibi adam olmasının sebebi budur belki de.

Fiorentina ile anlaştığında Galatasaraylı futbolcu Suat Kaya, ona bir mektup yazmıştı. Mektupta şöyle diyordu:
“Kendimi dört yıl öncesi ile karşılaştırdığımda, göstermiş olduğum gelişmeye kendim dahi hayret etmekteyim. Bana ve arkadaşlarıma güvendiniz, güvenmeyi öğrettiniz. Bizlerin neler yapabileceğini ortaya çıkardınız. Kendi sınırlarımızın nereye kadar uzandığını sizinle keşfettik. Bize zaman zaman ağabey, zaman zaman gerçek bir hoca, bazen bir baba, ama en önemlisi her zaman üstün bir lider oldunuz. Bize verdiğiniz emekleri helal etmenizi ve bizleri unutmamanızı istirham ediyorum. Zira bizler, sizi hiçbir zaman unutmayacağız.”

Fatih Terim’i başarıya taşıyan belki de en belirleyici özelliğidir, sınırları aşmak. Öğrencilerine kendi sınırlarını her zaman zorlamalarını öğreten bir hocanın, önce kendisi bu konuda örnek olmalıydı.  Fiorentina’yla sözleşme imzalarken bir  İtalyan gazeteci, “Dilimizi bilmiyorsunuz, oyuncularla nasıl iletişim kuracaksınız” diye sordu ve şu cevabı aldı: “Göreve başlamama 52 gün var. O gün geldiğimde, basın toplantısını İtalyanca yapacağım.” İşte bu sözü veren Terim, İstanbul’da İtalyan Kültür’ün efsane hocası Donatella Piatti’den her gün saatlerce özel ders aldı. 52 gün sonra Floransa'da İtalyanca bir basın toplantısı düzenledi. Futbolcularımızın çat pat İngilizce konuşmasına bile sevinen bizler, Fatih Terim çok kısa sürede bir de İngilizce öğrenip, konuşunca beğenmedik, burun kıvırdık.  Halbuki gencecik beyinler yabancı dil öğrenmek yerine son model araba peşinde koşarken, yaşı ilerlemeye başlamış, kafası sorumlulukları ile dolu bir teknik adamın, iki dil öğrenip basın karşısında konuşmasında yatan özgüveni çok az kişi görebildi.

Yetmedi, kazandığı her maç sonrası, galibiyeti “Hoca takımı çok iyi motive ediyor” cümlesine bağladılar. Futbolda motivasyon tabii ki önemli. Ancak bu işler sadece soyunma odasına girip “aslansınız, kaplansınız” demekle olmuyordu. Bir Türk dünyaya bedel işleri artık çoktan geçmişken, futbolda ilk şart önce iyi taktisyen olmak, sonra yeniliklere açık olmaktı. İşte Fatih Terim’i İtalya’nın Grande’si yapan önce futbol bilgisi ve taktik yeteneği, sonra öğrenme hırsıydı. İtalya’dan döndüğünde Florya’da sağlık merkezi yoktu, futbolcular psikologla çalışmıyor, alt yapıya pediatrik eğitim verilmiyordu. Bütün bunları değiştirdi. O güne kadar sadece bir kulüp doktoru ile çalışan Galatasaray’da İstanbul Tıp Fakültesi’nde alanında uzman hekimlerden bir sağlık heyeti oluşturulmasını sağladı. Başarı için karizma da gerekir. Özellikle zor durumlarda liderler biraz da karizmalarının desteği ile güçlükleri aşarlar. Giyim kuşamıyla dikkat çekti, entelektüel birikimini geliştirdi, vücut dili dersleri aldı. Bugün Avrupa arenasında ismi üst sıralarda geçen bir teknik direktör olmanın, tepeden tırnağa bir marka olmak gerektirdiğini fark etti ve oldu. Dünyaca ünlü hazırlık kupası Emirates Cup’a takımını götüren bu adam, oyuncularını uyarmak için çıktığı taç çizgisi kenarında kendisine doğru gelen topu, bugün İbrahimoviç’in ancak yaptığı “akrep vuruşu” ile sahaya geri gönderdi. Tribünler bu karizmatik adamı alkışladı.

Lider seven bir toplumuz. Hep birinin sorunlarımızı çözmesini, bizim adımıza başarılar kazanmasını isteriz. Ama o lideri eleştirecek bir şeyler de mutlaka buluruz. Fatih Terim’in de hep egosunun şişkinliği tartışıldı. Yıllarca Manchester United’ı çalıştıran, Sir Alex Ferguson’un anılarında çok önemli noktalar var. Mesela genç, şöhret ve çok parası olan insanları yönetmenin zorluğundan bahsediyor ünlü teknik adam. Ferguson tevazu sahibi olmayan, egosu en az şöhret oyuncuları kadar fazla olan biri. Ama o egosunu yönetmeyi bildiği için oyuncularına söz geçirebildi, Sir oldu, şimdi de anıları konuşuluyor. Tıpkı Ferguson gibi, Fatih Terim de egosu tartışılan biri. Ancak “Hoca zaman içinde çok değişti, gelişti” diyenlerin adını koyamadıkları şey; Fatih Hoca’nın egosunun esiri olmaktansa, egosunu yöneten adama dönüştüğüdür. Bu değişimi kendisine sorsanız, size vereceği cevap, “Ben hiç bir zaman değişmedim sadece yıllar içinde dönüşüyorum,” olacaktır. İsterseniz siz de sorun.
İnsan kazandıkça egosu büyür ve onunla birlikte büyüyen kibirden arındıkça gönlü zenginleşir derler. Tam da öyle oldu. 2012 yılında Ankaragücü öylesine maddi zorluklarla mücadele ediyordu ki, ıslak formalarını değiştirecek yedekleri bile tükenmişti. Ligin sonuncusu olarak Galatasaray ile karşılaşıyorlardı. Daha önce TSYD seminerinde ilk göz ağrısı Ankaragücü için, “Bu yıl çalışmıyor olsaydım, Hakan Kutlu’ya yardımcılık yapardım,” deyip herkesi duygulandıran Fatih Terim, Arena’da misafirini saygıyla ağırladı. Rakibini hırpalamamak, daha dengeli bir mücadele ortaya koymak için yıldız oyuncuların hepsini kenarda oturtup, yedek ve genç oyuncularla sahaya çıktı. Sadece sportmenliğe değil, vefaya da selam gönderdi. Tüm bunlar bir Yeşilçam filminde olsaydı ağlayanlar bile çıkabilirdi.
Bugün geldiği noktada, geçmişine bakıp beğenmediği yanlar bulabilen ve onları tamir edebilen nadir adamlardan biri Fatih Terim. Herkes başarısını kuvvetli karakter özelliklerine bağlarken, o her şeyi için eşine teşekkür eden bir sevgili, kazandığı her kupada tribündeki kızlarına bakıp gözleri dolan bir baba. Avrupa’da olsa hakkında bugüne kadar en az on kitap yazılmış olan bu cesur adam, şu sıralar bir kitap yazıyor. Futbola 45 yılını vermiş birinin elbette futbol ile dolu anıları olacak. Ancak hayatta fena halde futbola benzemez mi? Hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, istikrarda yattığını, hayalleri gerçek kılabilmeyi öğrenmek için; başarmış birinin tecrübelerinden yararlanmaya hazır mısınız? İkinci bir Fatih’in çıkması için 500 yıl bekledik. Belki bu sayede üçüncü bir Fatih için o kadar beklememize gerek kalmaz. Çünkü bakarsınız siz de dönüşürsünüz...


27 Nisan 2014 Pazar

İMKANSIZ: ZLATANCA DEĞİLDİR

Bir çocuğu gettodan çıkartıp alabilirsiniz, ama gettoyu o çocuğun içinden çıkartamazsınız. İsveç’in banliyösünden çıkıp Hollanda, İtalya, İspanya derken bugün de Fransa’yı fetheden Bosnalı “modern zamanların Herkül’ü”nün hikayesi...


Bembeyaz devasa bir ev. Kapıdan içeri girer girmez, duvarda asılı siyah beyaz bir fotoğraf karşılıyor. Çirkin bir erkek ayağı. Evin her yerini eşi düzenlemiş, burası hariç. Bu dehşet manzarayla her karşılaşanın tepkisi aynı: “Bu ne?”
Zlatan: O ayaklar bütün bunları ödeyebiliyor.

Her attığı gol rakipleriyle değil, sadece daha önce kendi attığı gollerle kıyaslanan bu adamın, ayaklarına tapmasını normal karşılamak lazım. Şimdi bir 5 saniye durun ve sizce “En iyi İbra golü hangisiydi?” sorusuna cevap verin. 2004 yılında Ajax formasıyla bir başka Hollanda ekibi NAC Breda’ya attığı golü hatırlarsınız. Hani şu rakip ceza sahasına adeta bomba atmış da, önüne çıkan her rakibi 2-3 kez çalımlayıp bayıltarak kaleyi bulup Maradona’ya selam çaktığı gol. O gole sevinmeyen sadece bir Ajax’lı vardı. O da İbrahimoviç tarafından sakatlanıp oynayamayan kaptan Van der Vaart. Bu ikili İsveç-Hollanda milli formalarıyla Avrupa Şampiyonası’nda karşılaşmıştı. İbrahimoviç penaltı noktası yakınlarında topla buluştuğu sırada 4 Hollandalı etrafını sardı. Bu uzun boylu adam rakiplerinden kurtulduğunda geride yerde yatan bir Van der Vaart kalmıştı. Ertesi gün Ajax kaptanı gazetelere İbra’nın kendisini bilerek sakatladığını söyleyecekti. O günler aslında İsveç’in gettosunda büyümüş bu çocuğun hırçın ve biat etmeyen yönünü öğreneceğimiz günlerdi. Önce takım kaptanını arayıp, pozisyonun kasıtlı olmadığını söylemişti. Ancak kulüpte soğuk hava esmeye devam edince, dayanamayıp “Eğer beni bir daha suçlarsan iki ayağını da kırarım ve işte o zaman bu kasıtlı olur” dedi. Bu hikayeyle İbra’nın Juventus serüveni başladı.

Bir çocuğu gettodan çıkartıp alabilirsiniz, ama gettoyu o çocuğun içinden çıkartamazsınız. İbra’nın da bu asi ve hırçın tutumu boşuna değildi. Birbirine sarılan, kucaklayan bir aileden ziyade babadan dayak yeme korkusuyla, kimsenin kimseyi umursamadığı bir evde büyümüştü. Futbola başladığı ilk yıllarda antrenörleri ile kurduğu ilişki, Zlatan’ın bugünkü futbol felsefesini de özetliyor.
“Bana öğrettikleri her şeyi dinlerdim, kendi bölgemde nasıl iyi oynama, teknik, taktik, hepsi. Ama aynı zamanda teknik direktörümü asla dinlemezdim de. Driblinge devam edip, ufak numaralar sergilerdim. Yani aslında dinlerken dinlemezdim.”

Her futbolcu teknik direktörünü, taraftarını mutlu etmek, eleştirilmemek ister. Kendi bildiğini okuyan bu adam çekinmek yerine “Neden onlar gibi biri olayım ki, onları yenmek varken,” diye düşündü ve zorlanmak yerine O teknik direktörlerini zorladı. Tıpkı kariyerindeki en ilgi çekici dönemlerden biri olan Barcelona’da geçirdiği bir yıl gibi. Her ne kadar ayrılırken birbirini bir daha görmek istemeyen iki sevgili gibi olsalar da, her aşk gibi onların da birlikteliği mutlu başlamıştı. Bir pazartesi akşamı imza töreni için Camp Nou’ya çıktığında tribünlerde 60.000 Katalan vardı. Bu kulübün rutin, her yeni transferini taraftara tanıtmak için düzenlediği bir tanıtım organizasyonuydu. Daha önce Ronaldinho ve Thierry Henry için de bir benzeri düzenlenmişti. Tek fark Brezilyalıya “Hoş geldin” demeye 20.000, Fransıza ise 30.000 taraftar gelmişti. O gün kameralara “Hayatımda iki unutulmaz an var. İki çocuğumun doğduğu anlar. Şu an bir üçüncüyü yaşıyorum.” diyen İsveçli, sonraları yazdığı biyografisinde bu eski sevgiliyi pek de iyi anmayacaktı.
Evin küçük oğlu Messi konuşmaya başlayana kadar Barcelona’da hikaye güzel gidiyordu. Sonra Messi kanat yerine ortada oynamak istedi ve bütün sistem değişti. Kendisinin feda edildiğini düşünen İbra, takıma ait olmadığı hissini yaşıyordu.
“Takım arkadaşlarıma hemen hemen hiç bağırmamaya başladım. Sessiz biri olmaya başladım ve inanın bana bu öldürücü. İyi oynamak için sinirli olmam lazım. Etrafa bağırıp çağırmak zorundayım.”

Messi Barcelona’nın yıldızı olurken, O yine isyan edip ipleri koparıyor, önce Milan’ın yolunu tutuyor, sonra belki de bugüne kadar en mutlu olduğu kulüp Paris Saint Germain’de kendini buluyordu. Bugün hala tüm dünya gözünü iki futbolcu üzerine dikmiş, hangisi daha iyiyi tartışırken, O bu kıyaslama listesine hiç giremedi. Çünkü ne Ronaldo gibi Ferguson’un üzerine mesai harcadığı son teknoloji laboratuvarlarda geliştirilmiş, ne de Messi gibi çocuk yaşta Barcelona alt yapı okulu La Masia’da mükemmel olmaya programlanmıştı. Her şeyi kendi başına yaptı. Bu adam kimseyle kıyaslanamayacak olduğu için belki de karşılaştırılma listelerine hiç giremedi. Maradona gibisi bir daha gelmez dendi, Messi geldi. Ronaldo gelmez dendi, Cristiano’lu olanı geldi. Gün gelecek yine Messi gibi çalım atan da, Cristiano gibi hızlı ve güçlü olan da gelecek. Ama şu bir gerçek İbra kadar fantastik goller atan bir adam bir daha gelmeyecek. Akıl almaz esnekliği ve kendi devasa boyunun iki katı yüksekte topa vurabilme yeteneği ile Bastia’ya attığı inanılmaz akrep vuruşu golü ya da 2013 FIFA Puskas ödülünü kendisine getiren 30 metreden attığı rövaşata golü gibi, sadece filmlerde olur dedirten goller atan bu adamı başka bir futbolcuyla kıyaslamak haksızlık olur. Eski Yunan Tanrılarının oturduğu Olimpos dağında, hiç şüphesiz İbra ancak Zeus’un yenilmeyen oğlu Herkül olabilirdi.

Gerçek hayatta alkol bağımlısı olan babası belki bir Zeus değildi ama oğlunun dövüş sanatlarına ilgi duymasını sağlamış, İbra da daha 17 yaşında tekvandoda siyah kuşak sahibi olmuştu. Bir futbolcu neden dövüş sanatlarına meraklı olur derseniz, kendisinin cevabı, “Futbolu daha iyi oynamak için, benziyor çünkü...”
Belki de gollerini fantastik kılan da bu merakı sayesinde edindiği esnekliği yeşil sahalara taşımış olmasıdır, ne dersiniz?

En az burnu kadar büyük egosuyla, kibirli insanların şehri Paris ona çok iyi geldi. Uzun süre kendisine layık bir ev bulamayınca, gazetecilerin bayıldığı o jenerik sözlerinden biri ile “Merhaba Paris ben geldim,” diyordu.
“Paris’te bir daire bakıyoruz. Eğer iyi bir yer bulamazsam, muhtemelen kaldığım oteli satın alacağım.”

Otel satın almadı ama kulüpte kendisine özel bir otopark olmasını sağladı. Paris Saint Germain tesislerinde iki otopark vardı, biri futbolculara diğeri kulübün patronları ve üst düzey yöneticilere ait. Tahmin edersiniz ki, ikinci otoparka arabasını park edebilen tek futbolcu Zlatan İbrahimoviç oldu. Pastore de denemişti, acaba ben girebiliyor muyum diye. Ancak güvenlik “Yasak” deyip kibarca içeri almamıştı. O da son model arabasıyla kapıda kalınca ertesi gün gazeteleri süsleyecek bir habere imza atmıştı:
“Otoparka alınmayınca hırsından bariyerlere bindirdi.”

Zlatan’ın o otoparka park edebilmesini sadece başarılı olmasına bağlamak saçma olur. Gençken takım arkadaşlarından daha az para kazanan bu adam , ailesinin sorunları arkasına saklanıp teknik direktörlerine boyun eğen biri olmaktansa, sadece kendini düşünen ve kendi için oynayan bir futbolcu olmayı tercih etti. İşte bu yüzdendir ki, attığı tüm goller etrafından bağımsız “tek adamlık” goller oldu. Daha çocukken mahallede öğrendiği isyan duygusunu, kendine olan inancıyla birleştiren bu özel adamı kazanma uzmanı yapan belki de bu özellikleridir.  Tabela önemli değil, sahada kaç kişiyi çalımlıyorsun hiç önemli değil, önemli olan hayatta kaç çalım attığın. Bu kibirli adam şimdiye kadar hep hayata “Zlatanca” çalım attı. Küstahlık, kendini beğenmişlik ya da huysuzluk olarak gördüğümüz özellikleri aslında onun koruyucu kalkanıydı.

Futbolda iyi olmak değil iyi kalmak mesele. İbra son 10 yıldır “iyi” goller atmaya devam ediyor. En son Fransa Lig Kupası yarı final mücadelesinde Nantes’e öyle bir gol attı ki, menajeri Mino Raiola maç bitince yanına gidip, “Yalvarırım böyle goller atmaya bir son ver. Yoksa insanlar Fransa’da futbolun çok kolay olduğunu düşünecekler,” dedi. En büyük hobisi sık sık kulüp değiştirip gittiği her yerde şampiyon olmak olan bu XXL adam “Ben gidiyorum,” demedikçe 2016 yılına kadar Paris Saint Germain’de. Milli formayı giydiği İsveç’te zaten gördüğü ilgi malum. Adamın pulunu yaptılar, ülkenin resmi sözlüğüne “Zlatanera” diye bir fiil eklediler. Kibirli diye bildiğimiz Parisliler de geri kalmayıp İsveçli yıldıza ithafen “Le Zlatan” isimli hamburgeri menülerine ekledi. Hamburger aynı isim babası gibi devasa, kontrol edilmesi zor ve pahalı. “Le Zlatan” yemek isteyen biri 29.90 euro yani yaklaşık 90 lirayı gözden çıkarmak zorunda. Yılda 15 milyon Euro kazanan bir adamın hamburgeri de Big Mac fiyatına olacak değildi tabii ki.

İsveç milli takım forması giyen ve Paris’te oynayan bu adam aslında Bosna Hersek kökenli. Malum Türk futbolunda bir döneme damgasını Balkan ekolü vurmuştu. Bosna da uzunca bir süre sporcu devşirmek için ilgi alanımızdaydı. Basketboldaki kadar fazla Boşnak sporcu belki futbola kazandıramadık ama yine de Kovaçeviç, Baliç, Tarık Hociç, Nejat Biyediç hala akıllarda. İnsan ister istemez düşünmeden edemiyor. Ya İbrahimoviç ve ailesi İsveç’e değil, Türkiye’ye göç etseydi. Belki de İbo, kendisinden 10 yaş büyük Hakan Şükür’den sonra Türk futbolunun bir türlü bulamadığı golcüsü olmaz mıydı?

7 Nisan 2014 Pazartesi

Can Olmak, Metin Olmak

Her yıl futbol sezonu açıldığında şampiyonun kim olacağını, kimin ligden düşüp, kimin gol kralı olacağını bilmek nasıl mümkün değilse, tahmine gerek olmayan ve sonucu her yıl belli olan tek bir şey var; o da, gergin, oynanan oyundan çok maç içi olayların konuşulacağı en az 2 derbi izleyeceğimiz. Biri Kadıköy’de, diğeri de Aslantepe’de.

Galatasaray’da işler malum pek iyi gitmiyor. Liderle arasında ki ciddi puan farkı, ikincilik yarışında yerini sağlamlaştıramamış olması ve erken indiği Avrupa treni ile taraftarın yönetime ve futbolculara tepkisi var. Ezeli rakibe karşı alınacak bir galibiyet sorunları çözmese bile kısa süreliğine de olsa rahat bir nefes aldırabilir. Bunun bilincindeki sarı kırmızılı ekip maça çok tempolu başladı. Melo-Selçuk-Yekta üçlüsünün performansı ile orta sahada üstünlüğü ele geçirip hızlı paslarla Burak ve Drogba’nın rakip ceza sahasına sarkmasına destek oldu. Nitekim çok geçmeden Melo’nun harika asisti ile Sneijder maçın da skorunu belirleyecek golü attı.

Diğer yanda ise Arena’ya 13 puan önde gelmiş bir Fenerbahçe vardı. Belki de sarı lacivertli takımın tarihinde kafaca en rahat çıkması gereken maçtı. Ancak Caner ve Gökhan’ın defansif olarak çok yalnız kalmaları, Sow’un sahada gezinmekten öteye gidemeyişi ve Topal ile Meireles’in merkezde açık bıraktığı alanlar ve yenen golün ardından sinirler iyice gerildi. Her ne kadar ikinci yarı kanatları daha etkili kullanmış da olsalar, hücumda bir türlü organize olamayınca net bir gol pozisyonu da üretemediler.

Şimdi buraya kadar yazdıklarımızı bir kenara bırakalım. Rekabet düzeyi yüksek ve her şeyden önemlisi bu iki takım gibi birbiriyle yıllara dayanan bir ezeli çekişmesi olan takımlar dünyanın neresinde olursa olsun karşı karşıya geldiğinde, daha sert geçen bir mücadele ortaya koyabilir ve bunun sonucu kart da görebilirler. Buna itirazım yok. Ama kırmızı kart görmenin de bir adabı olmalı diye düşünüyorum. Melo ve Emre’yi sadece bu maç içinde yaptıkları fair play’e aykırı hareketleri ile değil, karşı karşıya geldikleri her maçta sergiledikleri tutum ile eleştiriyorum. Artık olmuyor. Rakibin sertliğine ben de daha sert cevap vereyim, aman takımımın direnci düşmesin hatta bunun için fırsat varsa rakibi 10 kişi bıraktırayım anlayışı olan bu iki oyuncu ve bu futbolcuları birbirine koz olarak sahaya süren teknik adamların bakış açılarının artık yeşil sahalarda yerinin olmaması lazım. Artık taraftar da, izleyici de daha kadrolar açıklanırken biliyor, Melo ve Emre’nin kart göreceğini. Herkes önce kendi kapısının önünü futbola yakışmayan hareketlerden temizlemeli, sonra çıkıp birbirini eleştirmeli. Türkiye’nin bu iki büyük kulübü için bu temizlik vakti ne zaman gelecek?

Her fırsatta Can Bartu ve Metin Oktay nezaketini hatırlıyorsak eğer, bu bugünün profesyonellerine de bir ipucu olmalı. Fenerbahçe kaptanı da Galatasaray kaptanı da olmak büyüklük ister. Formayı sırtında değil başında taşımak gerekir. O sebeple dün Emre yaptıklarıyla nasıl kaptanlık bandının hakkını veremediyse, oyundan çıkarken yaptıklarıyla Selçuk da sarı kırmızılıların kaptanlığına yakışmayan bir hareket yapmıştır. Teknik direktörüyle sorunu olabilir, taraftar ıslıklayabilir ama futbolcunun sorumluluğu önce kendine sonra renkleredir. İşte bu yüzden biz hala Canlarla Metinlerle teselli buluyoruz. Ve maalesef siz de hala sizi sevenleri üzmeye devam ediyorsunuz.

24 Mart 2014 Pazartesi

Kurumsal Beşiktaş

Yıldız transfer yok, stat yok, çoğu zaman ceza yüzünden taraftar yok ancak yine de bu sezon kazanma hırsı ve yüksek motivasyonu olan bir Beşiktaş var. Liderle puan farkının açıldığı ligde, Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan gidebilmek için ligi ikinci bitirmenin önemi ortada. Drogba’lı, Sneijder’li, Mancini’li, geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde son 8’e, bu yıl 16’ya kalmış, sadece devre arasında 30 milyon Euro transfere para harcamış rakibi ağustos böceği misali puan kayıpları yaşarken; Beşiktaş’ın genç ve mütevazi kadrosu dün akşam da karınca gibi çalıştı.

Maçın gizli kahramanı Veli Kavlak, daha 2’nci dakika dolmamıştı ki, sol ayağı ile harika bir gol attı. Veli haftalardır istikrarlı bir oyun sergiliyor ve bunun meyvesi olarak her maç ya asist yapıyor ya gol atıyor. Dün akşam da maç boyunca ortaya koyduğu topu kazanma hırsıyla rakibin pas bağlantılarını etkili bir şekilde kesti. Avusturya Milli Takımı’nda ve eski kulübü Rapid Wien’de daha çok kanatta oynayan, ancak Beşiktaş’a gelince Biliç’in de katkısıyla ön liberoyu hakimiyeti altına alan Veli, erken attığı gol ile takımın özgüvenini yerine getirdi.

Öyle ki, dakika henüz 8 olmuştu ki, bu sefer siyah beyazlı ekibin askeri Mustafa Pektemek, adeta havada asılı kalmışçasına sıçrayarak, skoru ikiledi. Bugüne kadar gördüğüm en çalışkan futbolcular listesinde hiç şüphesiz ilk 5’e girer Mustafa. Üst üste yaşadığı sakatlıklara, ameliyat olmasına, haftalarca formasından uzak kalmasına rağmen, ona en çok ihtiyaç duyulan 2 haftada tutup 3 gol atıyor. Biliç’in “Sosyalist bir takım yaratacağız,” derken ne kadar ciddi olduğunu görüyoruz. Bu oyuncu yıldız, kadroya almazsam küser demeyip, performansa göre kadroyu kuruyor. Kenarda Almeida beklerken, Mustafa da ısrar ediyor ve oyuncusunu maçın kahramanı yapıyor. Formayı kapan Mustafa da, sadece terle değil, kanla da formasını ıslatıyor. Uluslararası kurallara göre hijyenik nedenlerden dolayı futbolcu kanlı forma ile oynamamalı. 4 kere forma değiştiriyor Mustafa. İzlerken bir an durup düşünüyorum, Fernandes sahada olsa, benzer bir sakatlık yaşasa maça devam eder miydi diye. Kendi kendime verdiğim cevap ile Mustafa’yı bir kez daha alkışlamak geçiyor içimden.

Mustafa'nın değiştirdiği ilk formayı Başkan Fikret Orman almış, saklamak için. Beşiktaş yönetimi dün tam kadro maçtaydı. Son sürat stat çalışmalarını sürdürüyorlar, bu arada takımı en azından manevi olarak motive edebilmek için ellerinden geleni de yapıyorlar. Futbolda "kurumsallaşmanın" ilk şartının saha içinde ve dışında "takımdaşlık" ve "inanmışlık" olduğunu çözmüş siyah beyazlı camia. Hem de yönetimden, teknik direktöre ve oyuncusuna kadar. Ne diyelim, İnönü Vodafone Arena çimlerine çıktığı ilk sezon, Şampiyonlar Ligi’ne de merhaba demek bu Beşiktaş’a çok yakışır.

17 Mart 2014 Pazartesi

Ağlamak güzeldir

Hangi takımı tutarsanız tutun, dün akşam 19:00’da ekran karşısına geçtiğinde, Şükrü Saraçoğlu tribünlerine tebessüm etmeyen yoktur. Özellikle de milletçe gergin günler geçirdiğimiz şu günlerde, Hababam Sınıfı oyuncularını tribüne davet etme fikri kimden çıktıysa çok yaşasın.

Fenerbahçe, hocalarının da doğrultusunda her maça final maçı diye çıkıyor, meyvesini de alıyor. Takım her ne kadar ilk yarıya etkili başlamamış gibi gözükse de, bunda Hikmet Hoca’nın takımının etkisi büyük. Özellikle Hoca’nın hızlı oyuncuları ile kanatlara aldığı önlem sayesinde sarı lacivertli ekip bu bölgelerde sıkıntı yaşadı. İlk yarıyı yeterli alan bulamadığı için pek iyi kapamayan Caner, ikinci yarıda skor avantajına yaptığı katkı ile alkışı haketti.

Hiç şüphesiz Caner kariyerinin en iyi sezonunu yaşıyor. Sezon sonunda yurt dışına gitmeyi istiyor oluşu kendi için iyi, Fenerbahçe için kötü haber. Ersun Hoca ve ekibinin Caner’in alternatifi olabilecek oyuncu arayışlarına girmiş olduğunu tahmin ediyorum. Tecrübeli oyuncu Kuyt ise sade ama etkili paslarıyla takımın en iyisiydi. “Uçan Hollandalı” bu sezon oynadığı tüm maçlarda skora katkısı olacak bir oyun ortaya koyuyor, insiyatif alıyor. Attığı harika gol ile hem takımını motive etti, hem de rakip takımın dengesini bozdu. Ligin zirvesindeki takımla, son sıralardaki, kümede kalma mücadelesi veren takım arasında böylesine tempolu bir maç geçiyorsa, maçın kazananı kadar, maç boyunca oyun disiplininden kopmayan ve oyuna ortak olan Kayseri Erciyesspor’u da kutlamak lazım.

Fenerbahçe takım olarak gol pozisyonunlarında üretici ama son vuruşlarda sıkıntı yaşamaya devam ediyor. Attığından çok daha fazlasını kaçırıyor. En büyük sebeplerden biri Emenike’nin bir türlü değişmeyen bencilliği ve Sow’un bire bir kaldığı pozisyonlardaki şanssızlığı. Sow 77 gündür gol atamıyor. Aklıma 2005 yılında Hakan Şükür’ün 141 günlük gol orucu geldi. Her golcü zaman zaman böyle şanssız dönemler geçirir. Futbolcuların fiziksel gücü kadar duygusal gücü de performanslarında etkili. Dün akşam gözyaşlarını tutamayan Sow’a taraftardan, rakip takım arkadaşlarına kadar herkesten destek vardı. İnsan o sahneyi görünce mırıldanmadan geçemiyor:

“Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden
Sakın utanma…”


3 Mart 2014 Pazartesi

Galatasaray şampiyon olmak istiyor mu?

Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Hem de öyle son bir kaç haftadır değil, daha uzun bir süredir ters gidiyor. Takım şampiyonluk yarışında belki lideri kovalıyor ancak ne ortaya koyduğu oyun, ne takım konsantrasyonu ne de futbolcuların motivasyonu tatmin etmiyor.

Mutlak 3 puan ile bitirmesi gereken Rize deplasmanında yine sonuç değişmedi ve deplasman sendromu devam etti. Özellikle maçın ilk yarısı ileri çıkamayan ve forvetleri besleyemeyen bir Selçuk ve Sneijder izledik. Gerçi bu iki futbolcunun etkisiz görüntüsünün altında Rizespor’un Kağan, Kıvanç, Aykut üçlüsünün orta sahayı adeta kilitlemesinin de etkisi vardı. Yine de orta sahada tek çabalayan Melo’ydu diyebiliriz. Hani Galatasaray’da bir anket yapılsa hangi futbolcu şampiyonluğu daha çok istiyor diye en çok isteyen Melo çıkar.

Nereden çıktı şimdi bu demeyin. Bir takımın en büyük motivasyon kaynağı futbolcuların bireysel olarak kazanma, şampiyonluk yaşama isteğidir. Maç sonu Mancini, Drogba’yı kadroya almayışı sebebiyle eleştirilince, Drogba’nın kendisinin dinlenmek istediğini ve bu sebeple Rize’ye gelmeyip ailesinin yanına gittiğini söyledi. Mancini Drogba’ya “Hayır oynayacaksın,” dese bile futbolcudan verim almayacak. Kariyerinde bir çok yıldız oyuncu ile çalışmış, bu tip işleri çok iyi bilen bir teknik adam. Burada problem Mancini’de değil, haftalardır performansı düşen Drogba’da. O profesyonellikte bir yıldız oyuncunun eleştirilere tahammülünün olmayıp saha içinde her şeyini verip takımı şampiyonluk yolunda yüreklendirmesi gerekir. “Bu sene Galatasaray’ı şampiyon yapacağım,” motivasyonunda olan bir Drogba, Belçika’yla hazırlık maçını mı yoksa şampiyonluk için her puanın kritik olduğu bu haftaları mı düşünür? Tabii ki Galatasaray takımı Drogba’dan ibaret değil. Ancak yedek kulübesinde “bile” oturan, son 5 dakika “bile” olsun oyuna giren bir “iştahlı” Drogba her zaman rakibe korku salar.

Drogba’nın yokluğunda forma şansı bulan Umut da Rize’nin hızlı çıkmasına sebep olan top kayıpları yaparak maalesef bu fırsatı değerlendiremedi. Gayretli bir oyuncu ancak yedek kulübe golcüsü olmaktan öteye hala geçemiyor. İnsan ister istemez bu şekilde giderse Fenerbahçe’de yıllarca “Genç Semih” diye kalan Semih Şentürk’e benzer bir hikaye de Umut Bulut mu diye düşünmeden edemiyor.

Dedim ya Galatasaray’da bir şeyler ters gidiyor. Deplasmanda bir takım üst üste 20 puan kaybediyorsa, tüm teknik ekip ve futbolcular oturup bunun sebebini net bir şekilde ortaya koymalı. Bireysel performansı yüksek olması beklenen futbolcular var. Ancak bir sebeple bunlar da motive olamıyor. Futbolda önce oyunu zihinde kazanmak gerekiyor. Sonra sahaya çıkınca top kazanma yüzdesi, paslaşma, saha parselizasyonu ve gol vuruşu geliyor. Galatasaray’da tüm bunları yapabilecek potansiyelde futbolcular var. Yani un, yağ, şeker hepsi var. Mancini’nin de artık bu malzemeler ile neden helva yapamadığını bulması gerekiyor.