27 Mayıs 2012 Pazar

Bir Kulübün Başına Ne Gelirse Başkandan Gelir


Aylardır Beşiktaş’ı izliyoruz gözlerimiz kapalı. Kapalı çünkü bu sezon yürek dayanmadı bu koca kulübe yapılan yanlışlara. Sezon başında “çok iyi” kadrosu olan ve UEFA’da mücadele edecek bir Beşiktaş vardı. “Guti, Quaresma, Simao, Almeida, Fernandes” harikalar yaratacak diyorduk. Sadece o kadar mı? Kulüp başkanı cepten Ronaldo’yu bile arıyordu. Arıyordu da aramasına, o cep telefon faturaları mı fazla geldi “bilinmez”, koca çınar Beşiktaş kendini borç çıkmazında buldu. Tabii gemiyi once kaptan terk etti ve bu sefer TFF’nin dümenine geçti.
Bir takımın başına ne gelirse başkanından, yöneticilerinden gelir. Beşiktaş bu bakımdan tez konusu olabilir. Bazıları Fikret Orman’ın “iyi” yönetici olduğunu söyleye dursun, ben neden olmadığını “sadece” kendisinin bir sözü ile anlatayım size:
“Kimse bizden 2-3 yıl şampiyonluk ya da Avrupa’da başarı beklemesin”
Oldu sayın başkan, taraftar da dükkanı kapatsın, gitsin isterseniz. Bir kulüp mali olarak zor bir süreçten geçiyor olabilir. Borçları, mutsuz futbolcuları da olabilir. Ancak ben bir türlü Türkiye’nin bu koca çınarını 2-3 yıl boyunca nasıl başarıdan uzak tutmayı makul sayabilirsiniz anlayamıyorum. Büyük kulüpler tasarrufu küçülerek yapamaz. Bunun en iyi örneği Real Madrid. 2000 yılında Real Madrid büyük bir borç çıkmazındayken göreve gelen Perez ve ekibinin seçim sloganı:
“Real Madrid’in yüksek borçlarını sıfırlayacak, bununla birlikte futbol takımına her sezon en azından bir dünya yıldızı transfer edecek ve sportif başarıyı sürdüreceklerdi.”
Perez, Fikret Orman’dan “çok” farklı bir bakış açısıyla, tasarrufa önce eski antrenman sahalarını satarak başladı. Buradan elde ettiği ciddi finansa ek olarak, locaları yenileyip, sayısını artırıp, yıldız oyuncuları izletmek için stada gelecek taraftar sayısını da artırarak, stad geliri elde etmek oldu. Bütün bunların sonucu borçlar sıfırlandı, sportif başarı devam etti, 5 yıl içerisinde “dünyanın en popüler takımı” haline geldi. Tabii bu süre zarfında Figo’yu, Zidane’ı, Beckham’ı, Ronaldo’yu, Carlos’u, ve Madrid altyapısından gelen Raul ve Casillas’ı da sahada izlediğimizi de unutmayalım.
Şimdi sayın başkan, rakipleriniz Galatasaray ve Fenerbahçe 30 binin üzerinde kombine satışı yapmışken, siz halen Beşiktaş’ın önümüzdeki sezon maçlarını nerede oynayacağını belirleyemediniz. Hadi diyelim yarın yeni stadın adresini verdiniz, hangi taraftar gelecek seneye Beşiktaş’ın maçlarını izlemeye? 2-3 yıl şampiyonluk ya da herhangi bir başarı beklemeyen taraftar mı? Taraftar gelirleri bakımından nasıl baş edeceksiniz rakiplerinizle?
Yine rakipleriniz kamp programlarını yapmışken, Beşiktaş halen teknik direktör karmaşası içerisinde. Çok mu zor öncelikle bir sportif direktör belirleyip, sonra dümene “tecrübeli” ve “başarı hırsı” olan bir teknik adam yerleştirmek? Ya da herkes transfer peşinde koşarken, en azından bonservisi olmayan iyi oyuncuları takıma kazandırmak?
Sayın başkan, sanırım çocukluğunuzdan beri Beşiktaşlısınızdır. Dolayısıyla siz de en az diğer Beşiktaş taraftarları gibi şunu biliyor olmalısınız ki; hiçbir Beşiktaşlı sahada futbolcu olarak küçülmeyi ya da başarısızlığı kaldıramaz. Yola yanlış bir yerden çıktığınız çok belli. Fikir danışmak için eğer Perez’e ulaşmak isterseniz, belki eski başkanda onun da cebi vardır. Ama dikkat edin de çok yazmasın.

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Bu bir şampiyonluk yazısıdır


Bu bir şampiyonluk yazısıdır. Bu bir yeniden ayağa kalkışın yazısıdır. Uyanışın, inanmanın yazısıdır. Bu bir Fatih Terim yazısıdır. Bir Ünal Aysal, bir Ali Dürüst, bir Abdürrahim Albayrak yazısıdır. Bu yeni tanışan futbolcuların bir kenetlenme yazısı, kalbi kırık taraftarın inanmışlığının yazısıdır.
Geçen yıl sezonu kapatırken karşımızda yönetimde büyük çatlaklar yaşamış, milyonlarca dolarlık ziyan transferler yapmış, sportif başarısızlıkta belki de tarihinin en kötü sezonunu yaşamış bir kulüp vardı. Bazen hızlı yukarı sıçramak için dibi görmek gerekir derler. Işte bu kötü gidişatta sahneye ilk Ünal Aysal çıktı.“Ben futboldan anlamam, ama iş yapabilecek adamdan anlarım” diyen Ünal Başkan, kulübe önce maddi güvence, sonra da güven duygusunu temin etti. Türkiye’deki kulüp başkanlarında pek alışık olmadığımız bir duruş sergiledi. Ne özel uçağına binip transfer bitirmeye gitti, ne de telefonla programlara bağlanıp polemiğe girdi. Bunların yerine tecrübeli yönetici Ali Dürüst’e futbolu, yaşayan en güzel Galatasaraylı Abdürrahim Albayrak’a ise taraftar-takım bağını kurma görevini verdi. Ve altın vuruşu da Fatih Terim’i tam yetki ile takımın başına getirmekle yaptı.
Fatih Hoca bu sezon bir kez daha kanıtlamıştır ki, Türk futbolu için önemli bir değerdir. Birbirini hiç tanımayan futbolculardan bir takım kurabilmek, o takımı şampiyonluğa yürütmek burada yazıldığı kadar kolay bir iş değildir. Yeniden bir Engin Baytar, Selçuk İnan yaratmak; gencecik Semih’in, Emre’nin omuzlarına güven yerleştirmek; ortalık şike-maddeler ile kaynarken futbolcularını bütün bunlardan uzak tutabilmek pek kolay değildir. 18 futbolcusunun ilk defa sarı-kırmızı forma ile şampiyonluk yaşadığı bir takım kurabilmek hiç de kolay değildir. Işte bu yüzden İngiltere’de Alex Ferguson ne ise, Türkiye’de Fatih Terim O’dur.
Selçuk-Melo ikilisinin 25 gollük performansı ve asistleri; 34 yaşındaki Ujfalusi’nin tecrübesi, Taffarel’in tecrübesi ile devleşen minik elli Muslera’nın kurtarışları, 21 yaşındaki Semih-Emre ikilisinin istikrarı ve daha sayamadığımız nice isimler ile geldi şampiyonluk.
Ve son olarak, UEFA kupasından bu yana başarıya aç taraftarın, stadından ayrılmış insanların inanışıdır bu şampiyonluk. Bütün sezonu “hiç saha kapama cezası almadan” tamamlamış taraftarları ile gurur duymalıdır Galatasaray yönetimi ve takımı.
İşte bu yüzden bu yazı sadece şampiyonluğa inanmış, yürümüş bu insanların yazısıdır. İşte bu yüzden bu yazıda ne rakip, ne sönen ışık, ne de federasyon başkanı yoktur. Futbolu seven herkese yakışan bugün bu güzel hikayeyi oluşturan insanları tebrik etmektir. İşte bu yüzden bu yazı bir şampiyonluk yazısıdır…



7 Mayıs 2012 Pazartesi

Federasyonun Arka Bahçesi



Futbol: 
Topu, kafa veya ayak vuruşları ile karşı kaleye sokma kuralına dayanan ve on birer kişilik iki takım arasında oynanan bir top “oyunu”.
Kaynak: Türk Dil Kurumu Sözlüğü
Nereden çıktı şimdi bu diye merak ediyor olabilirsiniz. 3 Temmuz’dan bu yana yaşanan akıl tutulmalarından anlıyoruz ki, futbolun bir “oyun” olduğunu başkanından futbolcusuna, taraftarından federasyonuna kadar herkes unutmuş. Dün oynanan Trabzonspor-Fenerbahçe maçı bunun son örneğidir.
Bir kulüp başkanı düşünün ki, maçtan önce “yenilirsek dünyanın sonu gelir” desin. Daha olmadı devre arası soyunma odası koridorlarında rakip takımın futbolcularına küfür etsin. Sonunda ise kendi takımının taraftarları tarafından yumurtalı protestoya uğrasın. Ne oldu hayal edemediniz mi böyle bir kulüp başkanını?
Peki o zaman bir futbolcu düşünün. Saha içinde taraftarları kışkırtacak her türlü hareketi yapsın, rakip takımdaki meslektaşına ağza alınmayacak küfürleri etsin, daha da olmazsa ırkı ile rengi ile sözlü tacizi sürdürsün. Ya da bunu hayal etmek zor olduysa, başka bir futbolcu düşünün. Birkaç hafta önce derisinin rengine küfür eden meslektaşına beslediği kini, zamanı geldiğinde tekme ile öcünü alarak göstersin. Efendim, bunu da mı canlandıramadınız gözünüzde? Ya hani şu “mortal kombat” diye bir oyun vardı. Kahramanımız son tekme ile rakibini yere sererdi, yani kısacası “finish him”. İşte onun yeşil sahalarda olan versiyonunu düşünün.
Biraz kafanız karıştı değil mi? Tamam o zaman içimizden bir örnek verelim. Birkaç taraftar düşünün. Rakip takımın futbolcularını silahla takip eden, soyunma odasını basmaya çalışan; ya da “diğer” takımı tutan komşusuna, arkadaşına, akrabasına küfür eden, yumruklaşan. Kim mi onlar? Yabancı değil, bunlar içinde futbol aşkı, takım sevgisi olan mahalle arkadaşlarımız. Hani biz eskiden deplasman maçlarına giderdik de, sonra bir gün bize “yok siz artık gelmiyorsunuz” dediler ya, işte onlar bunlar.
Tahmin edeyim hiçbir şey anlamadınız değil mi? Panik yapmayın, ben de anlamadım. Biz eskiden bu mahallede futbolu bir “oyun” diye oynardık. Ve ne olduysa 3 Temmuzda topumuz TFF’nin arka bahçesine kaçtı. İşte o gün bugündür futbol o arka bahçede oynanıyor…

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Lozan CAS Anlaşması



Tarihimizde Lozan Barış Antlaşması’nın önemi malum, bugünkü sınırlarımız ve dış ilişkilerimiz bu antlaşma ile sağlandı. Aradan 89 yıl geçtikten sonra yine aynı şehirde bu sefer başka bir“anlaşmaya” varıldı.
Kabul etmeli ki, Fenerbahçe’nin CAS’taki davasını geri çekeceğini kimse beklemiyordu. Önce Pierre Cornu gelip, hem savcı hem dönemin TFF ekibi ile görüştü. Ama Fenerbahçeli yöneticiler “Geri adım atmayacağız, suçsuzuz” dediler.
Sonra Bosman Davası ile ün salan Jean Luis Dupont ile anlaştılar. Hatta o dönem “Yapmayın, anlaşma yoluna gidin, davayı geri çekin” diyen eski başkanları ile ters düştüler. Daha da olmadı,“Bu dava bizim namus meselemizdir” dediler. Ve sonunda play-offların bitmesine 3 hafta kala davayı geri çektiklerini duyurdular. Bütün bu yaşananlar çok bilinen bir fıkrayı hatırlattı bana.

Bir gün ağayla marabası, ağa atın üzerinde marabası yanında yürür bir vaziyette köye doğru gidiyorlarmış. Ağanın ki muziplik ya, uzaktan gördüğü bir inek pisliğini marabasına göstermiş ve "Şu pislikten bir parmak yersen atımı sana veririm" demiş. Maraba düşünmüş; "Ulan demiş ne olacak bir parmak pislik hem ağanın atını almak da var" atmış parmağı yemiş. Ağa tabi mecbur inmiş atından maraba binmiş ata köye doğru yürümeye başlamışlar. Köye gireceklerken koskoca ağa atsız köye girecek, marabası da atın üzerinde öyle mi…Rezalet olacağını fark etmiş, dönmüş marabaya "Yahu demiş şuradaki pislikten bir parmak yersem, atımı bana geri verir misin?".
Maraba düşünmüş taşınmış "Ulan demiş bu deyyus yüzünden pislik yedim, şimdi bu da yesin, tamam" demiş"Yersen veririm". Ağa mecbur daldırmış parmağı pisliğe suratını ekşite ekşite yemiş. Binmiş köyün girişinde atının üzerine, yanında maraba yürümeye başlamışlar. Maraba biraz ilerleyince ağaya dönmüş ve;
"Ağam" demiş "Bu ata madem yine sonunda sen binecektin, biz bu b.ku niye yedik?"

Hoşgeldin İbrahim Altınsay


Beşiktaş kulübü Futbol Komitesi’ne İbrahim Altınsay’ın üyeliğini duyurdu. Sonunda kadın programı sunucularından vazgeçip, gerçekten “Futbol” seven, bilen insanlarla yola çıkmalarına çok sevindim. İbrahim Bey 3-4 sene evvel radio programımıza konuk olmuştu. O mütevazi duruşunun arkasında, insanda hayranlık uyandıran bir futbol bilgisi ve daha da önemlisi çok derin bir taraftarlık duygusu var. Yolu açık, yeni görevi hayırlı olsun. Kendisi, o dönem bana Sisifos’un hikayesini anlatmıştı:
Sisifos, Yunan mitolojisine gore, Tanrıları kızdırması sonucu bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştı. Tam taşı tepeye çıkardığı sırada, taş aşağı yeniden yuvarlanıyor ve Sisifos aşağı inip tekrar taşı çıkarmak zorunda kalıyordu. Hikayenin asıl trajik yanı, kahramanın her deneyişinde taşın tekrar düşeceğini bile bile taşı çıkarmaya gayret etmesidir.

Şimdi neden mi anlattım bunu. Misal, her tarafına bir çamur bulaşmış futbolumuz bu taş olsa… “Türk futbolunu kurtarmayı” kendine misyon edinmiş herkes de Sisifos olsa… Anladınız siz onu…

19 Nisan 2012 Perşembe

Fikret Orman Doğru Yolda Mı?

Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri olan Beşiktaş’ta işler uzun zamandır karışık.
Hem kabarık borç hem de sportif başarısızlık taraftarı büyük hayalkırıklığına uğrattı. Geçen sene benzer durumdan Galatasaray geçiyordu. Ünal Aysal’ın seçilmesi ile birlikte kulübe öncelikle “doğru” hoca ve “uygun” fiyata transferler sağlanarak, hem mali hem de sportif tablo bugünkü halini aldı.

Haklı olarak Beşiktaş taraftarının da beklentisi Fikret Orman’dan benzer yönde idi. Ancak yeni başkan henüz somut açıklamalar yapamadı.

Şimdiye kadar verdiği beyanatlardan anladığımız kadarı ile Beşiktaş’ın ilk önceliği “küçülme”. Kulübün borcu bu kadar fazla olunca tabii kulağa mantıklı geliyor. Ancak bu küçülme nasıl olacak belli değil. Diyelim maliyeti yüksek oyuncuları göndereceksin. Bir futbol kulübünün esas faliyet karı, şampiyonluk ve Avrupa’dan geliyor. Dolayısıyla iyi bir takım kurmak şart. Ortada yeni oyuncu alacak para da yok. Acaba alt yapıdan mı oyuncu çıkacak diye düşünüyoruz, ancak başkanın henüz altyapı ile ilgili de attığı bir adım yok. Anlayacağınız bu “küçülme” iki ucu keskin bıçak ve şu hali ile çok tehlikeli duruyor. Çünkü küçülürken önümüzdeki yıl şampiyonluktan uzaklaşmak da mümkün.

“Stad” konusu uzun zamandır tartışılıyordu ve sonunda bakanla başkan el sıkıştı. Yeni stad “Berlin modeli” gibi, dış cephesinde tarihi doku korunup, içi yenilenerek yapılacak. Ancak kesinlikle otel, AVM vs gibi gelir sağlanabilecek oluşumlara izin verilmiyor. Şimdi sırada staddan gelir elde edilebilecek projeler üretmekte. Beşiktaş’ın bu süreçte maçlarını nerede oynayacağı konusu ise hala net değil. Beni asıl endişelendiren, önümüzdeki yıl “küçülmeye” giden Beşiktaş’ı başka bir stadda izlemeye kaç kişinin gideceği? Başkanın taraftarı nasıl stada çekeceği. Dün akşam oynanamayan Galatasaray derbisinde bile 16.000 bilet vardı satılmayan. Çok açık ki, halen bir çok taraftar hayalkırıklığı içerisinde.

Başkan da bunun farkında olsa gerek, buna bir çözüm bulmuş. Beşiktaş’a “sanat danışmanı” atamaya karar vermiş. Biz uzun bir süre düşündük sanat danışmanı ne yapar diye. Sonra öğrendik ki, amaç “ünlü” Beşiktaşlıları stada getirmekmiş. “Bedava” VIP bilet dağıtılmak suretiyle stada gelecek olan popçular, sunucular, oyuncular, taraftarı stada gelmeye özendirecekmiş.

Yanlış biliyorsam düzeltin, Beşiktaş değil miydi semt takımı olan? Hani halkın takımı olan? Çok Beşiktaşlı tanıdım ama hiç bir ünlüye özenip stada giden Beşiktaşlı duymadım. Diğer yandan hiç pankart açan, takımı mağlup oldu diye ağlayan bir “ünlü” Beşiktaşlı da duymadım. Bu nasıl iştir peki? Şu ana kadar attığı her adımı kamuoyu nabzına göre belirleyen başkan, bu “sanat danışmanı” mevzusuna ters tepkiler gelince geri adım atıp, “biz böyle birşey demedik yanlış anlaşılmış” açıklaması yaptı. Geriye ise benim aklımda kaybolan Beşiktaş ruhunu bıraktı.

Sevgili Başkan, Beşiktaş’ın öncelikle ihtiyacı olan gerçek Beşiktaşlı duruşu ve ruhudur. O ruhu “ünlü”lere mesai harcayarak bulamazsınız. Koşulsuz, şartsız, cebindeki üç kuruş parasını bu uğurda harcayan bir sürü Beşiktaşlı var. Sadece semte gitmeniz yeterli, lakin bu arkadaşların hiçbiri ünlü değil.

Peşin hüküm vermek için henüz çok erken, ancak Fikret Başkanın bu rotası pek güven vermiyor. Dua edelim de yeni yönetim bir an önce daha somut ve faydalı, takımı başarıya götürüp, taraftarı mutlu edecek adımları belirler. Yoksa, kaybettiği Beşiktaş ruhunu sabah şekerleri ile bulabileceğini zanneden bu ekip yakında Acun’a da teklif götürüp, “Kim daha Beşiktaşlı” yarışması yaptırırsa şaşırmayın.


8 Nisan 2012 Pazar

Bir Haftada Üç Olay...

Varan 1

Carvalhal’in görevine son verildiğini duyunca çok şaşırdım.“Carvalhal kötü teknik direktördür, Tayfur Havutçu daha iyidir” tartışması yapmak değil niyetim. Ancak ligin bitmesine 1 hafta kalmışken, ve play offlarda Beşiktaş’ın kupa iddiası oldukça düşük bir ihtimalken, Carvalhal’in aceleyle gönderilmiş olmasına, şaşkınlığım ve tepkim.

Yılda sadece 600.000 euro alan, UEFA finalisti Braga’yı eleyen, giderken bir lira tazminat almayıp, üstüne halen Beşiktaştan “biz” diye bahseden bu adamın zamansız gidişini “haksızlık” olarak bulduğum için yazıyorum bu yazıyı. Beşiktaşlıların sıklıkla söylediği bir söz vardır, “Beşiktaşlı duruşu” diye. Carvalhal Türk olmamasına rağmen o duruşun ne demek olduğunu anlamış nadir yabancılardan biriydi. Işte bu yüzden dünyanın hiçbir yerinde Beşiktaş taraftarı gibi bir taraftar görmedim deyip, cep telefonunun ekranında giderken hala resimlerini taşıyordu. Bu yazdıklarımı okuyup bana Carvalhal’in yaptığı/yapmadığı oyuncu değişiklikleri sebebiyle Beşiktaş’ın kaybettiği puanları hatırlatacak Beşiktaşlılara cevap, Portekizli bu genç adamın giderken söyledikleri olsun:

* Buraya yalnız geldim. Ailem yanımda değildi. Bütün zamanımı Beşiktaş için çalışarak geçirdim. Evimde kaldığımdan çok daha fazla Ümraniye’de kaldım.

* Bu takım Braga’ya karşı oynadı, yendi ve hiçbir prim almadı. Atletico Madrid maçına da aynı koşullarda çıktılar.

* Takımlarda bir şey değiştirmek istediğinde bu hep teknik direktör olur. Böyledir, ben de bu karara saygı duymak zorundayım.

* Beşiktaş için en iyisini diliyorum. Umarım hep kazanırlar ve Tayfur Havutçu’nun çok iyi şeyler yapacağına inanıyorum.

Son olarak birşey de ben eklemek istiyorum:

Hani siz “sevinmek için sevmemiştiniz”?

Varan 2

Hafta içi gündemin ortasına bir de Melo ve Riera kavgası düştü. Bir yanda sezon başından beri kendisinden bekleneni verememiş mağdur Riera, diğer yanda Galatasaray’ı şampiyonluğa taşıyan yolda büyük payı olan Melo. Gel de çık şimdi işin içinden. Böyle zor ve sıkıntılı bir sürecin nasıl yürütülebileceğini ise Fatih Terim çok güzel bir şekilde gösterdi. Bu konuda hem kendisine her konuda sınırsız yetki tanıyıp güvenen yönetimi, hem de Hoca’yı takdir etmek lazım.

Melo’nun bu ilk vukuati değil. Sezon başından beri agresifliği ve takım arkadaşlarının hep onu idare ettiği malum.Ne oldu da ligin bitmesine bu kadar da az bir sure kalmışken, hem de “kiralık” bir oyuncuyken, olayı böyle “korkusuzca” ileri taşıdı, bilmiyoruz.

Bu arada sezon ortasında, Juventus’ta çalışan bir arkadaşımdan sezon sonu Melo’nun Galatasaray’dan ayrılacağını duymuştum. Şimdi bu da nereden mi aklıma geldi? İnsanız işte, bazen aklımıza “sakın bu işte bir iş olmasın” diye kurt da düşebiliyor.

Varan 3

Bu hafta sosyal medyada oldukça ses bulan bir başka konuda Murat Çelik’in TFF Medya ve İletişim Direktörüolmasıydı. Biz de adettendir, biri bir göreve atandı mı, önce “hayırlı olsun” demektense, “ama gözünün üstünde kaşı var” diye başlarız eleştirmeye. Murat Çelik de tabii bundan nasibini aldı. Yok Abdullah Avcı ile arası bozukmuş, yok çok Beşiktaşlıymış diye… Abdullah Hoca ile bir problemleri var mı bilmem, ama Murat Çelik’i de Abdullah Hoca’yı da tanırım ve ne kadar profesyonel insanlar olduklarını bilirim. O yüzden bu konuda prim yapmak isteyenler boşa kürek çekiyor şimdiden söyleyeyim.

Beşiktaşlılık mevzuuna gelince, diyecek tek birşey var: Bugüne kadar başımıza ne geldiyse rengi belli olmayanlardan geldi, o yüzden şimdi hiç korkmayın, rengi belli olandan kimseye zarar gelmez…

2 Nisan 2012 Pazartesi

Şaka Şaka

Bir ülke düşünün:

Sahanın içine yanıcı, yakıcı, delici, kesici, biçiçi muhtelif her şeyi atan,
Küfürü futbolcuya, hakeme, teknik direktöre,
Yetmedi bunların hepsinin çoluğuna çocuğuna eden
Sonra da "deplasmanıma dokunma" diyen taraftarların olduğu...

Kahve jargonuyla televizyonda konuşan
Ya da stüdyoya bir top getirip, pozisyon canlandıran
O da mı olmadı, o zaman bir cam fanusla ruh çağıran yorumcuların olduğu...

Güzide kulüplerden birini başta yabancı transferleriyle borca batıran
Taraftarını getirdiği yıldız futbolculara rağmen sportif başarıya hasret bırakan
Ama diğer kulüplerin başkanlarının nedense!! "sen bizim federasyon başkanımız ol" dediği
Bir Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olan...

Rakip takimin futbolcusuna çakı atan taraftarına sahip çıkıp
"Abartılacak bir şey yok, herkes gergin, olur böyle şeyler" diyen;
Ya da kendi sahasında misafir teknik heyet atılan cisimlerden yaralanıp, yara bantı yapıştırdı diye dalga geçen
Ama sıkışınca 6222 sayılı kanunu dilinden düşürmeyen yöneticilerin olduğu...

Bu yıl İstanbul'un Avrupa Spor Başkenti seçilmesini sağlayan
2020 Olimpiyatları’na aday olmak için şimdiden çalışmalara başlayan
Ancak konu futbolda şike cezası olduğunda, Edirne'den sonrasına sırtını dönüp,
"5 yıl Avrupa'da oynamasak dünyanın sonu değil" diyen bir başbakanı olan...

Ve burası öyle bir ülke ki hala 1 Nisan’ı sadece senede bir gün kutluyor...