13 Ağustos 2012 Pazartesi

“Sadri Başkan okunmamış bir mesajınız var”


İster Edirne’de oynat, ister Ardahan’da bu ülkenin en önemli derbisi Fenerbahçe-Galatasaray maçıdır. 2012-2013 sezonunun başlamasına sayılı günler kala dün oynanan derbi okumasını bilen için bir çok mesaj içeriyordu. Geçen sezonun şampiyonu Galatasaray, bir de Süper Kupa’yı ekledi müzesine.

Aslına bakarsanız dünkü maçı izledikten sonra bir kez daha hepimiz emin olduk ki; Galatasaray için konuşulması gereken tek bir isim var, o da Fatih Terim. Aslında Hoca aynı Hoca… Yani Danimarka’da UEFA finalinde son dakikalarda hala  “ileri” diye bağıran teknik direktör… O teknik direktör dün de 10 kişi kalmasına rağmen ofansif 2 değişiklik yapıyorsa, bu önemli bir mesajtır. Futbolcusuna “cesur” olacaksınız, kendi alanınıza sıkışıp kalmayacaksınız demektir. Galatasaray iyi transferler yaptı burası gerçek, ancak bu takım için halen en büyük transfer Fatih Hoca’dır. Hem de bir grup kulüp yöneticisine rağmen. Hoca fizik gücü iyi, iyi pas yapan, ileride basan bir takım yaratıyor. Futbol yorumcularının dilinden düşürmediği “kadro derinliği” lafının anlamını, yeni başlayanlara öğretiyor. Şurası bir kesin Galatasaray bu sene tüm hazırlıklarını Şampiyonlar Ligi için yapmış, yolları açık olsun.

Ve Aykut Kocaman. Geçenlerde bir dost sohbetinde herkes Aykut’un ne kadar iyi bir Fenerbahçeli olduğundan ve futbolculuk döneminden bahsetti. Söz bugüne gelince ise ortak fikir şu; “yıldız futbolcular teknik direktörlük yapmasın”.  Aykut Hoca, sezona başlarken ezeli rakipleri ile oynayacakları bu maçın, sezon için de bir ipucu olacağını söylemişti. O zaman vah ki ne vah… Henüz nasıl bir sistem ile oynadığı belli olmayan Fenerbahçe’nin rakip kaleye ilk şutu 33. dakikada, ilk golü ise uzatma dakikalarında geldi. Volkan Demirel’in Fenerbahçenin tek kalecisi olduğunu, hala takımın Alex’e ihtiyacını, Emre’nin yerinin henüz doldurulamamış olmasını, orta sahanın şeffaflığını dilerim ki Aykut Hoca da analiz etmiştir. Bir de çok acil Aykut Hoca-Alex ilişkisinin toparlanması lazım, yoksa dünkü gibi ilk 11 belirlenirken bile çıkan dedikodular Fenerbahçe’yi yeni sezonda olumsuz etkileyecektir.

Bir de iki takımdan da ayrı tutmak istediğim iki isim var: Engin Baytar ve Cüneyt Çakır. Engin maalesef sözün bittiği yerde duruyor. Geçen sezon Sivasspor maçında da benzer bir patlama yaşamıştı ancak bu bardağı umarım taşırmıştır. Ama ben kulübün vereceği cezadan daha çok Fatih Hoca’nın şahsi cezasını merak ediyorum.

Geçen yıl Avrupa’da gurur kaynağımız Cüneyt Çakır ise henüz lige hazır olmadığını gösterdi. En iyi hakemimiz bu haldeyse diğerlerinin vay haline. TFF yönetimi ne zaman hakemler ile ilgili bir iyileştirme politikası izleyecek merak içindeyim. Ya da bırakın hakemleri ne zaman herhangi bir konuda iyileştirme politikası izleyecek desek yeridir. Stada adeta bir cephanelik kurulmuş, yanıcı, yakıcı, delici her türlü madde var içeride ve kimse bunların nasıl girdiğini bilmiyor. Daha komiği yayını yapan kanalda bir yorumcu diyor ki; iftar kumanyasına gizlediler herhalde. Geçen hafta yazmıştım, sevgili TFF sen sırf aralarında kavga çıkmasını engellemek için taraftarlara iftar yemeği verilmesini engelliyorsun, ancak dün maçın neredeyse 10 dakika durmasına yol açan görüntüleri engelleyemiyorsun. Anlayacağınız batı cephesinde yeni birşey yok…

Haftaya lig başlıyor ve dün iki ezeli rakip arasında oynanan bu maç bir çok mesaj içeriyordu. Ancak bence asıl mesaj Trabzonspor’a ve Sadri Şener’eydi. En iyi transfer yeni oyuncu almak değil, eldeki iyi oyuncuları tutabilmektir der futbol akılları. Başkan tehlikenin farkında mısınız?

7 Ağustos 2012 Salı

Süper Kupa - Süper Taraftar


Koca bir sezon geçti, bir federasyon-bir dava süreci geçti, UEFA geldi geçti, CAS geçti, Cornu geçti, deplasman yasağı, kadın taraftar geçti, ancak bazı kafalar halen geçip gidemedi.

Çok değil birkaç gün sonra, Spor Toto Süper Lig son şampiyonu Galatasaray ile Ziraat Türkiye Kupası şampiyonu Fenerbahçe arasında TFF Süper Kupa maçı oynanacak. Geçen sezon yaşanan gerginliklerden sonra TFF yetkilileri oturup maçı nerede oynatabiliriz diye düşünmüşler. Türkiye haritasını açmışlar önlerine, iki kulübe de en uzak mesafede nerede stad var diye bakmışlar. Sonuç: Erzurum. Malum onca yaşanan olaydan sonra ilk büyük derbi, risk almamak lazım. Risk derken aslında İstanbul taraftarını mümkün olduğunca  uzak tutmaktan bahsediyoruz. Futbolun bu hale gelmesinde en büyük faktör çünkü İstanbul’daki Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarı. Bunları futboldan bir uzak tutabilsek bütün sorun çözülecek, futbol temizlenecek.

Yine de parasını denkleştirip uçak bileti alan, otelde yer bulabilen birkaç istisna taraftar gelecek maça, mecbur. Onlar için de acil önlem almalı federasyon. Hemen Erzurum belediyesi ve Valilik ile görüşülür. Gelen taraftarların Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarı olarak ayrı ayrı etiketlenip, ayrı araçlarla stada taşınması organize edilir. Maç saati belirlenir, bir de bakılır iftara yakın bir saat. Erzurum Belediyesi der ki; “Taraftarlara iftar yemeği verelim”. Cengaver TFF atlar ve duruma el koyar: “Olmaz, taraftarlar arasında kavga çıkar”. Ve hoşgörü ayı diye bilinen ramazanda iftar yemeği organizasyonu iptal edilir. Ancak duruma ve “gergin” İstanbul taraftarına uygun başka bir çözüm hemen bulunur:
Strese iyi geldiği bilinen Oltu taşından yapılmış, sarı-kırmızı ve sarı-lacivert tesbihler hazırlanır. Taraftar çeksin, stresini atsın diye.

Peki yöneticiler gidecek mi maça diye soran olabilir. Hani Divan Kurulları’nda birbirlerine saldıran, kulübün resmi sitelerinde birbirlerine en ağır cevapları veren, daha da olmadı ekran karşısında rakip kulüp ile dalga geçen yöneticiler; tabii ki gidecek maça. Kendisi de bir zamanlar kulüp yöneten TFF başkanı, futbol dışında herşeyi konuşan, birbirlerine “düşmanlık” ilan eden kulüp başkanlarını gayet normal buluyor olsa gerek. Dedim ya, futbolun bu hale gelmesinde problem yöneticilerin açıklamalarında, yaptıklarında değil İstanbul taraftarı; problem bizzat sende!

Son tahlilde işin özeti şudur: GS başkanı FB başkanına, FB başkanı TS başkanına, BJK başkanı GS başkanına sonra hepsi taraftara…......düşman!

30 Temmuz 2012 Pazartesi

TFF'nin havuzu, Aziz Başkan'ın muslukları


Her Türk çocuğu gibi ilkokulda en büyük kabusum havuz problemleriydi. Yol-hız, yaş problemleri tamam ama o, biri doldurup, üçü boşaltan muslukların hayatta bir gün ne işime yarayacağını bir türlü anlayamazdım. Cem Yılmaz’ın dediği gibi:
"neticede bir insanın havuzla ne problemi olur..?
havuzun ya içine girersin ya uzaktan işersin.."

Ancak Fenerbahçe Divan Kurulu sonrasında anladık ki; bu “havuz” mevzusu aslında daha derin olabiliyormuş. Sayın Aziz Yıldırım, şike sürecinde yaşananları referans alarak, Fenerbahçe’nin yayın havuzundan çıkabileceğini dile getirdi. Futbola ilgi duymayanlar “eee ne olacak çıksın” diyebilir, ama konu o kadar basit değil. Havuzdan yani yayın gelirlerinden elde edilen para kulüplerin en büyük gelir kaynağı. Hem de sadece Anadolu kulüplerinden bahsetmiyorum. Bir zamanların UEFA şampiyonu Galatasaray’ın bile, yeni stad ve sponsorlukları gerçekleşmeden once tüm gelirlerin neredeyse %70’i yayın haklarından elde ediliyordu. Ünal Aysal başkanlığı sonrası, bu oranı daha aşağı çekmek için bir çok adım atıldı, ve hedef önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde %25-30 bandına indirmek. Beşiktaş’ın ise içinde bulunduğu malum borç krizini göz önünde bulundurduğunuzda, kasaya girecek her bir kuruşun anlamını konuşmaya bile gerek olmaz. Türkiye futbolunun 3 büyüklerinden Galatasaray ve Beşiktaş için hal böyleyken, varın Anadolu kulüplerinin bu paraya ihtiyacını siz düşünün.

Pencerenin bir de diğer yüzü var, yani yayın haklarını elinde bulunduran LigTv. Sen ihaleye gir; asla “marka değeri” o kadar etmeyecek bir lige açık artırma krizi ile 400 milyon dolar vermek zorunda kal, sonra yok şike süreci, yok küme düşme, havuzdan çekilme derken bin türlü sorun kapıda dursun. Maalesef ülkede ortamı germeyen tek bir yönetici bile olmadığı için, taraftar da onların etkisiyle galeyana gelsin, hepsinin üstüne bir de verdiğin bu para karşılığında günah keçisi ol. Ne güzel değil mi!

Sayın Aziz Yıldırım’ın “havuzdan çekilme” konusunda yaptığı açıklamalar; başta spor etiği olmak üzere, yöneticilik ve kulüpçülüğe aykırıdır. Zaten bir yıldır fazlasıyla yıpranmış olan Fenerbahçe kulübünü gereksiz yere başka polemiklerin içine çekmek ve tepki toplatmaktan öteye gitmez.

Çünkü zaten yayın hakları 5894 sayılı yasa ile düzenlenmiş durumda ve yasa naklen yayın konusunda TFF'nin Yönetim Kurulu'nu tek yetkili kılıyor. Yani yasal düzenleme gereği hiçbir kulüp kendi iradesi ile havuzdan çıkamaz. Eğer yasayı ihlal söz konusu olursa, ilgili kulüp yani Fenerbahçe sadece iç saha maçlarının yayınına engel olabilir ve LigTv yayın araçlarını stadına sokmayabilir. Bu durumun da karşılığı yine yasada açıkça belirtilmiş. Böyle bir ihlal olduğu takdirde, eğer 1 defa yayın engellenirse 250 bin TL, 2. defa engellenirse 350 bin TL ve saha kapama cezası var. Kulüp en fazla 5 kere yayın engelleyebilir ve 5. engellemenin sonunda TFF tarafından lisansı iptal edilip, ligden de ihraç edilir.

Şimdi herşey yasa ile bu kadar açık bir şekilde ifade edilmişken, sayın Aziz Başkan’ın bu ani çıkışına ne gerek vardı… Madem herşey Fenerbahçe aşkı için, yetmedi mi bir yıldır bu kulübün futbolcularının ve taraftarlarının çektikleri… Kulüp çıkarları ne zaman kişisel hırslarınızın önüne geçecek…

Halen daha “peki nolur bu işin sonu” diye soran varsa, benim şahsi fikrim:
Aziz Başkan’ın, "büyük bir misyonla" TFF başkanlığına seçilen Yıldırım Demirören’i havuz konusunda hayalkırıklığına uğratacağını hiç mi hiç sanmıyorum.

10 Temmuz 2012 Salı

Hani Verdiğin Sözler...


Başlığı okuyup, bu yazıya gelenler, yaz günü bir cumartesi akşamında, denize karşı güzel bir sofrada, fondaki türk sanat müziğinden ilham almış hayata dair bir yazı okumayı bekliyor olabilirler. O zaman tavsiyem, hemen şimdi burada kapatın sayfayı, devamını okumayın. Zira bu yazı, sarı kırmızı renklere gönül verenlerin buram buram sitemini içeren bir isyan yazısıdır.
Forlan, Reyes, Drogba, Amrabat, Matias Suarez, Shaqiri, Podolski, Berbatov, Arshavin, Assaidi, Demba Ba, Milito, Adebayor, Guidetti… Bilmiyorum atladığım var mı? Malum başkanın hızına yetişmek mümkün değil. Bütün bu isimler, sayın Aysal başkanlık koltuğuna oturduğu günden beri Galatasaray’a transfer edeceğini iddia ettiği futbolcular. Sadece bu kadar da değil. Bir de başkanın meşhur 25 haziran sözü var. Geçen sezon transferde yapılan hataları yapmayacağını söyleyen Ünal Aysal, 25 Haziran'da Türk Telekom Arena'da tüm futbolculara toplu imza töreni yapacaklarını da söylemişti. Ancak 25 Haziran geldi geçti, ortada değil imza töreni sadece "kremanın üzerindeki sarışın çilek" dedikodusu var. Ne kreması, ne çileği diye merak eden varsa, bu da sayın Başkan’ın enterasan benzetmelerinden bir başkası. Sanırım kendisi aslında “forvet” demek istiyor. 

Yine de yapıcı olmaya çalışalım, iyi niyeti kaybetmeyelim. Tamam kaybetmeyelim de, yeni transfer hadi bir türlü gerçekleşemedi, peki ya geçen sene şampiyonluktaki en önemli isimlerden biri Melo ile anlaşmak neden bu kadar uzun sürdü? Fatih Hoca’nın kanatlara ve savunma, orta alan ve hücuma en az birer oyuncu istediğini hepimiz biliyorken, Bülent Tulun’un sayın Başkan ile ayrı bir transfer planı oluşturması niye? Ya da ismi çok sık telafuz edilen bu sebeple de fiyatı sürekli artan Hamit hikayesi?
Bu isimleri daha da uzatmaya niyetim yok. Ünal Aysal başkan olduğu günden beri, vizyonu ve modern görüşü ile ideal kulüp başkanı olarak hepimizi umutlandırmıştı. Ancak çok net olan bir şey var ki, Türkiye’de kulüp yönetmek, büyük bir şirketi yönetmekten daha zor. Beş düşünüp, bir konuşmak ve en önemlisi de o bir konuştuğunu yapmak gerekiyor. Işte bu kendisinin bu süreçteki en büyük kaybı oldu. Gerek transfer dosyaları, gerekse şike sürecinde yaptığı, yönetimdeki arkadaşları ile uyumlu olmayan çıkışları ile başkan maalesef sınıfta kaldı.
Yine de benim korkum bunlar değil. Zira biz taraftarlar alışığız böyle başkan profillerine. Benim asıl korkum Fatih Hoca. Bugüne kadar kendisine verilen sözler henüz tutulmamış olan Fatih Hoca, derin bir sessizlik içinde. Galatasaraylılar asıl bu sessizlikten korkmalı. Madem şarkı ile başladık, o zaman şarkı ile bitirelim bu yazıyı:
Bak işte yaklaşıyor fırtına…

3 Temmuz 2012 Salı

Her taraftar bir gün stadsızlığı tadacaktır



Günlerdir İnönü Stadı’nın yenilenmesi ve Beşiktaş’ın yeni sezonda maçlarını nerede oynayacağı konusu ile ilgili her kafadan bir ses çıkıyor. Yöneticiler kendi aralarında anlaşamıyor, çareyi başbakanda arıyor. Ne de olsa geçen sezon şampiyonluk kupasının da verilmesini sağlamıştı başbakan, bu stad işini de çözer diye düşünülüyor. Ancak yanlış anlamayın, Türkiye’de futbola siyaset asla karışmıyor!
Sonra Anıtlar Kurulu izin vermediği için, yıkımına izin verilmeyen şu deniz tarafı tribünleri var. Ancak İnönü Stadı’nın hemen arkasına meşhur Gökkafes yani Süzer Plaza yapılırken, aynı Anıtlar Kurulu, hadi onu da geçtim Büyükşehir Belediye ya da Yargıtay kılını bile kıpırdatmıyor.
Bir de tabii taraftarlar var. Sen, ben yani. Birimiz “acaba seneye nerede izleyeceğiz bizim takımın maçlarını” diye düşünüyor. Diğerimiz “bize ne, biz çok çektik siz de çekin” diyor. Ama aslında bütün bahsi geçenler, hepimiz futbolu çok seviyoruz. Tabii canım, futbol bu ülke için çok önemli, kessen kanımız takımımızın renklerinde akar, herşeyimiz futbol bizim. Di mi?
Yemezler. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, “ya siz birbirinizi yiyorsunuz ama peki ya İnönü Stadı” demiyor. Ruhu yok çünkü o stadın. O stad değildi çünkü desibel rekorlarını kıran… Hani 1968 yılında, Fenerbahçe Manchester City’i Abdullah Çevrim ve Ogün Altıparmak’ın golleri ile 2-1 yenmişti. Ne alakası var İnönü Stadıyla bu maçın değil mi? Ne de olsa o zaman stadın adı Mithatpaşa’ydı! Ya da açılışta Ali Sami Yen Stadı’nın tribünleri çökünce, Papazın Çayırı 1982 öncesi tam kullanılamıyorken, hatta İstanbulspor 1.Ligde mücadele ederken; İnönü Stadı değildi sanki bütün bu takımlara kucak açan. 
Çok ağırıma gidiyor. Futbolu sevdiğini iddia eden bu kelli-felli adamların Ali Sami Yen Stadı’nı yıkmış olması ve şimdi de akıbetinin ne olacağı belli olmayan İnönü Stadı’na göz dikmiş olması fena halde gücüme gidiyor. Sami Yen projesi ilk gündeme geldiğinde de tıpkı şimdiki tartışmalar yaşanmıştı. Güya, stadın yeri korunacaktı, vesaire vesaire. Önce siz başka stadda oynayın, “geçici” derler; sonra bir bakmışsınız  “geç-miş”  gerçekten. Hadi siyasetin ve yöneticilerin derdi belli, rant.
Ama peki ya taraftarlar… Biz birbirimizi yerken bazı şeyler için artık çok geç olacak, uyanın. Gerekirse Beşiktaş taraftarı maçlarını 3000 kişi az izler, ama yine de İnönü’de izler. Bilir ki, parça parça yenilenecek olan tribünler elbet bitecek ve Beşiktaş taraftarı yine kendi stadında takımını izleyecek. Sayıca çok olan biziz, çok geç olmadan sesimiz daha yüksek çıkmalı. Aksi takdirde, burası Türkiye ve burada her taraftar bir gün stadsızlığı tadacaktır.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Gitme Kal Diyemedim


Türkiye’de bir zamanlar 3 büyükler vardı. Sonra Anadolu’dan, kuzeyin hırçın oğlu Trabzonspor çıktı ve “Ben de buradayım” dedi. 
Trabzon futbolla yaşayan bir şehir. Orada futbol sadece futbol değil, sahada oynanan bir oyun değildir. Çünkü Trabzon demek, Trabzonspor demektir. Şehrin ilk beden eğitimi öğretmeni olan Avni Aker’in ismini stadına veren yerdir Trabzon ve Trabzonspor. 
Karadenizli balıkçılar kuzeyden esen rüzgara ‘Yıldız’ derler. Sanki tam da bu sebeptenmiş gibi çok sayıda ‘Yıldız’ futbolcu çıktı Trabzon’dan. Hami Mandıralı, Ogün Temizkanoğlu, Tolunay Kafkas, Abdullah Ercan... Bu nostalji nereden çıktı şimdi diyebilirsiniz? Günlerdir gazetelerde Burak Yılmaz’ın transfer dedikodularını okurken aklıma geldi. 

Trabzon’da uzun süredir bir gariplik var. Önce Selçuk İnan, Engin Baytar ve Ceyhun Gülselam’ı kaybettiler, arkasından Egemen Korkmaz. Son olarak bu hafta Umut Bulut da bu listeye eklendi. Kim bilir belki de arkasından Burak Yılmaz gelecek. Burak’ın sözleşmesi gereği önce Avrupa’ya, ardından hülle yoluyla Galatasaray’a geleceği konuşuluyor. Olası bir ihtimal.
Bu futbolcuların hepsinin ortak noktası Trabzon’da pişip, parlayıp sonra ver elini taşı toprağı altın şehir İstanbul demeleri. Peki nedir bu futbolcuları Trabzon’dan koparan? Sadece İstanbul büyük şehir, imkanlar sınırsız dememişlerdir herhalde. 

Ya da hepsinin de mi teknik heyetle problemi vardı? Ya da hepsi mi çok para istedi? 
Kimse kendini kandırmasın. Trabzonsporlu yöneticiler kulüp içinde ‘bağlılık’ duygusunu oluşturamıyor, her gidene “Aman boşver gitsin, nasıl olsa yeri dolar” diye yaklaşıyor. Bu kafayla daha çok yıldız futbolcu çıkar Trabzon’dan ancak bunların kaçı oynar bordo-mavi formayla belli olmaz. 3 büyüklerin yanına 4. büyük olmak sadece şampiyonluk sayısıyla olmaz. Kulübün renklerine adanmış hayatlar da gerektirir. Bir dönem milli takıma da kaptanlık etmiş Ünal Karaman’a sahip çıkmayı gerektirir. Bir kulübü büyük yapan yöneticiler değil futbolculardır. İşte bu sebeple Trabzon’da kafalar acilen değişmeli. 

Bu yazının finalini ben değil, taraftarlığına büyük saygı duyduğum Kazım Koyuncu yapsın; kim bilir belki birkaç Trabzonsporlu yöneticinin de kulağına inceden bir nağme olur:
“Bendeki Trabzonspor sadece futbolu temsil etmiyor, zaten etmemeli de... Trabzonspor, Türkiye’de sürekli şampiyon olanlar dışında olan, her şeyi temsil ediyor. Eğer varlığımızı anlamlandıran değerlerimizi unutursak, 3 büyüklerin yanına 4. büyük olmanın da hiçbir önemi yok. Trabzonspor, en güçlülere karşı koyan ve herkesi yenen hayali bir kahramandı. Ve öyle bir kahramandı ki statükoyu bile devirmişti…” (Kazım Koyuncu)

3 Haziran 2012 Pazar

Oğlum Bak Git


Ben Beşiktaşlı değilim. Babam da değil. Onun babası da değildi. Ancak bugün Türkiye’nin bu güzide takımına yapılanlara en çok üzülenlerden biri de bizleriz. Ben yaş haddinden hatırlayamıyorum, babam anlattı. 79-80 sezonunda Beşiktaş ligi 11. sırada kapamış. “Tarihin en kötü Beşiktaş’ıydı dedik hepimiz, neredeyse küme düşüyordu” dedi babam. O dönem kaptan Rasim Kara. Ligin son maçında, “Bu neticeden dolayı elbette çok üzügünüz ancak ondan daha da önemlisi, bizi bu halde bugün bile yalnız bırakmayan, destekleyen taraftara karşı çok mahcubuz” demiş. O gün, küme düşmekten son anda kurtulan Beşiktaş’ın ne itibari zedelenmiş, ne taraftarı küsmüş, ne de futbolcusu gitmek istemiş.

Şimdi o Beşiktaş’ı, Beşiktaşlıları dinledikten sonra, kimse bana 2004’den bu yıla kadar bu kulübe yöneticilik yapanların Beşiktaşlı olduğunu anlatmasın. O gün "ibra etmemek bize göre değil" deyip, şimdilerde de "100 bin üye bize uygun değil!" diyenlerin Beşiktaşlı duruşu olduğundan kimse bahsetmesin. Baba Hakkı’nın, Vedat Okyar’ın, Rıza’nın, Şifo Mehmet’in, Takoz Recep’in, kaptan olduğu takımı; son yıllarda “kaptansız” bırakanların da Beşiktaşlı olduğunu konuşmayalım sakın.

Sadece bu kadar mı? Sezon başında futbolcuya lisans alabilmek için kulüplerin “futbolcuya borcumuz yoktur” kağıdı ile UEFA’ya başvurması gerekiyor. Futbolcusundan habersiz, borcu olduğu halde yoktur diye “sahte” belge düzenleyip UEFA’ya başvuranların Beşiktaşlılığını napalım?
Ya da gelin son 8 sezonda Beşiktaş’ın kazandığı kupalar ile harcadığı paraları orantılayalım. Kupa başına tam 110 milyon TL düşüyor. Türkiye’de kupa kazanmak bu kadar pahalıymış işte. Şimdi bu paraları harcayanların da Beşiktaşlı olduğuna mı inanalım?

Bir dönem Mourinho’yu cepten aramakla övünen eski başkan, geçenlerde Mourinho Türkiye’ye geldiğinde yaptığı röportajı okudu mu acaba?

“-Beşiktaş’a gelir misin?
Mourinho “Hayır” anlamında elini salladı.

-Gelmem. Real Madrid’in üç eski teknik direktörü Toshack, Del Bosque ve Schuster Beşiktaş’a geldi, üçü de kovuldu. Dördüncü olmak istemem.”

Yüzyıllık çınar Beşiktaş, tarihinde çok defa “kötü günler” gördü, ama son 8 yıla kadar “kötü insanlar” hiç görmemişti. Kötü oynamış, transfer yapamamış, şampiyon olamamış ama ne Beşiktaşlı duruşunu, ne de itibarını kaybetmemişti.

Ben Beşiktaşlı değilim ancak çok sevdiğim Beşiktaşlılar var. Hepsi de güzel insanlar. Tüm camianın birilerini göreve çağırdığı, elini taşın altına koymaya davet ettiği şu günlerde, ben de güzel rakibim Beşiktaş için sayın Erdoğan Demirören’den şunu duymayı bekliyorum:
“Oğlum bak git”