3 Eylül 2012 Pazartesi

"Hepimiz Futbol Dilencileriyiz"


Gol atmak çok önemli. İyi futbolcuysan, sezon sonu gideceğin “büyük” takımı belirlemek ya da kaç para kazanacağını, hangi arabaya bineceğini gösterebilmek için gol önemli. Hele bir de takımın mağlup durumdayken attığın gol var ya, işte o seni maçın Don Kişot’u yapar. Tribünler ismini bağırır. O yüzden ne yapıp ne edip, atacaksın o golü. Baktın dakikalar geçiyor ve hala atamadıysan, o zaman bir fırsat yaratıp kendini atacaksın yere. Eğer maçın hakemi de “iyi!!” bir hakemse, nasıl olsa verir o penaltıyı ve hoooop sen yine kahraman.

Yaşın ilerleyip futbolu bırakınca istikamet teknik direktörlük. Malum, sevenin çok. Tribünler kucak açmış bekliyor olacak seni. Hem artık sesin de daha gür çıkabilecek, sahadaki 11 adamdan daha iyi biliyorsun sen artık futbolu. Artık gol atmak önemli değil, artık otorite önemli. Şimdi Ego’n devrede. Maçı kazanmak değil, “ideal” kadroyu yakalamak önceliğin. Anlaşamadığın oyuncu kenarda bekler, çünkü “lig uzun bir maraton” ve sen bugünü değil, geleceği düşünüyorsun. Gol bekleyen taraftar gidişattan memnun değil mi? Boşver, kim takar taraftarı… Haftaya maç başlamadan istedikleri futbolcunun elinden tutup tribüne gidersin, “biz hepimiz elele, daha mutlu günlere”…

Futbol bu, büyük bir camia. Sadece futbolcu ve teknik direktörle bitmiyor tabii. Para asıl yönetimde. Kim çilek, kim ayva başkanlar karar verir. Sadece o kadar mı? Taraftar nasıl bağıracak, hangi maça girebilecek, nereye oturacak hepsine onlar karar verir. Neden diye sormayalım, cevabı çok basit: Para! Senin cebinde kaç para var, başkanının cebinde kaç para var. Cevap ortada; tabii ki sen deplasmana gidemeyeceksin, o gidecek. Futbolu sadece oyun sananlara inat, bir grup adam oyun para ile oynanır diye burada. Ama kimse yanlış anlamasın, hepsi renklere gönül vermiş ve hepsinin dilinde aynı nakarat:
“Futbolcular, teknik direktörler, başkanlar gelir geçer. Kimse hiçbir kulüpten büyük değildir.”

Bizim sularımızda işler böyle yürürken, geçtiğimiz günlerde büyük patron UEFA, Avrupa’da Yılın Futbolcusu’nu seçti. Yılda yaklaşık 10 milyon euro kazanan bir futbolcu, İniesta. Ancak ne arabasının modeli, ne de saraylardaki düğünü ile henüz magazin basınında yer bulamamış bir oyuncu. Biraz “ot” gibi yaşıyor bu arkadaş. Mesela EURO 2012’ye giderken bir bavul da kitap götürüyor yanında. Neruda’dan Puşkin’e kadar herşey var bavulda. Gazeteciler kitaplarla dolu bavulu sorunca  “Benimkiler ne ki bizim Puyol gelseydi bir kütüphane taşırdı buraya” diyor. Kazandığı parayı doğduğu yere yatırım yaparak değerlendiriyor. Dönüm dönüm üzüm bağları almış, büyük de bir şarap fabrikası var. Futbola başladığı kulübün (Albacete Kulübü) hissedarı aynı zamanda. “Bizdeki futbolcular” gibi, İniesta da ilk kulübüne karşı çok vefalı. Sahibi olduğu şarap firması ile her yıl eski kulübüne sponsor oluyor. Kaç gol mü atıyor? Çok değil. Ancak en büyük rakibi olan takımın teknik direktörü Mourinho, kendisi için şöyle diyor:
“Iniesta bende olsa sahaya 10 kişi çıksam bile olur”

“İlginç” bir de rastlantı var: Bu adam İspanyol. Biliyorsunuz  İspanya Don Kişot’un memleketi. Yani?
Selam olsun bizim memlekette futbol oynayan tüm “çakma” Don Kişot’lara.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Ayıp'Lar Ligi


Başladı başlayacak derken sessiz geçen Süper Lig’in ilk haftasından sonra, bu hafta gösterdi ki, batı cephesinde yeni bir şey yok. Yöneticiler aynı kafada, futbolcular aynı kafada, teknik direktörler aynı kafada; ve hepsinin beklentisi hala aynı:
“Güzel, temiz, fairplay çerçevesinde bir lig olsun. İçimizdeki çürük elmaları temizleyelim”
Oldu canım.

Önce Fenerbahçe ile başlayalım. O görüntü nedir allahaşkınıza sayın Başkan? Bir yanda maç devam ediyor, diğer yanda siz elinizde mikrofon, çocuğunu alıp, stadı doldurmuş kadın taraftarları azarlıyorsunuz. Taraftarın kürsüsü tribündür! O taraftar devletin kurumsal yapısına karşı dururken iyiydi, hoştu; teknik direktörün tercihini eleştirince mi kötü oldu? 
Bütün bir geçen yılı sıkıntı içinde yaşamış olan Fenerbahçenin, en son ihtiyacı olan şey, Alex-Aykut krizidir. Rakip teknik direktörler takımını, transferleri düşünürken, Aykut bir yıldır, şikeyle, Metris’le, Rıdvan’ın sözleriyle, camiayı bir arada tutma derdiyle uğraşıyor. Keşke o zaman da bir yönetici çıkıp mikrofonu eline alsaydı da, Aykut da “sadece” teknik direktörlük yapabilseydi. Diğer tarafta ise, Lefter’den sonra “heykelini dikmeye” karar verdiğiniz, sarı-lacivert renkleri hem yeteneği hem adamlığı ile çok iyi temsil etmiş bir oyuncu. Teknik direktör-yıldız oyuncu gerilimi zaman zaman her takımda olur, ancak Başkan mikrofon müdahelesi ile bunu içinden çıkılmaz bir hale getirdi. Büyük camia olmak, büyük sorunları da kendi içinde sessizce çözebilmeyi gerektirir. Büyük camia olmak, taraftarın eleştirisine saygı duymayı gerektirir. Büyük camia olmak ne zaman nerede ne konuşacağını bilmekten çok, ne konuşmayacağını bilmeyi gerektirir. Doğrudur, kimse Fenerbahçeden büyük değildir. Futbolcular, teknik direktörler ve hatta çok parası olan Başkanlar bile gelir gider, değişmeyen tek gerçek, eleştirdiğiniz taraftarlar kadın/erkek o tribünde oturmaya devam eder. İşte o yüzden bir camiayı büyük yapan başkanı, futbolcusu değil, forması sırtında tribünde, caddede, mahkemede yerini alan taraftarıdır. İşte tam da bu yüzden çok ayıp ettiniz sayın Başkan…

Sanmayın ki tek ayıp buydu. Burak Yılmaz tartışmasız iyi bir oyuncu ancak diğer yandan da büyük düşünemeyen bir oyuncu. Bu kafayla bu ligde gol kralı olabilir, ancak hedefini Şampiyonlar Ligi’ne kurmuş Galatasaray’a zarar verir. Bugüne kadar adı, “sahte” penaltılar ile anılan bir futbolcunun, kariyerinin bundan sonraki döneminde bu imajı silmek için ekstra çaba göstermesi gerekir. Benim düşüncem Fatih Hoca bu konuda Burak’ı sıkı bir disipline alacaktır. Aksi takdirde Burak’ın Galatasaray’a yarardan çok zararı olur. Burak’ın penaltı için kendini yere atışı da bu haftanın 2. ayıbıydı.

Ama bu kadar da değil. Sırada 3. ayıp var ki, orada iğneyi kendimize batırıyoruz. Çok iyi mücadele eden Beşiktaş’ın taraftarının skora tepkisi çok normal. Ancak bir kaç sezon once aynı Burak Konyaspor’a el ile gol atarken hangi takımın formasını giyiyordu? “Benim futbolcumken herşeyi yapabilir ama başka takıma geçtiğinde eline, ayağına dikkat edecek” yaklaşımı ile mi iyi taraftar oluyoruz? Ya da o hatayı yapan futbolcu adına, sahte mesajlar hazırlayıp, bunları ortalığa yaymak mı iyi taraftarlık? Hepimiz “tencere dibin kara senin ki benden kara” kafasında olduğumuz sürece, bugün deplasmanımıza dokunanlar, yarın öbür gün başka nerelere dokunurlar belli olmaz…

13 Ağustos 2012 Pazartesi

“Sadri Başkan okunmamış bir mesajınız var”


İster Edirne’de oynat, ister Ardahan’da bu ülkenin en önemli derbisi Fenerbahçe-Galatasaray maçıdır. 2012-2013 sezonunun başlamasına sayılı günler kala dün oynanan derbi okumasını bilen için bir çok mesaj içeriyordu. Geçen sezonun şampiyonu Galatasaray, bir de Süper Kupa’yı ekledi müzesine.

Aslına bakarsanız dünkü maçı izledikten sonra bir kez daha hepimiz emin olduk ki; Galatasaray için konuşulması gereken tek bir isim var, o da Fatih Terim. Aslında Hoca aynı Hoca… Yani Danimarka’da UEFA finalinde son dakikalarda hala  “ileri” diye bağıran teknik direktör… O teknik direktör dün de 10 kişi kalmasına rağmen ofansif 2 değişiklik yapıyorsa, bu önemli bir mesajtır. Futbolcusuna “cesur” olacaksınız, kendi alanınıza sıkışıp kalmayacaksınız demektir. Galatasaray iyi transferler yaptı burası gerçek, ancak bu takım için halen en büyük transfer Fatih Hoca’dır. Hem de bir grup kulüp yöneticisine rağmen. Hoca fizik gücü iyi, iyi pas yapan, ileride basan bir takım yaratıyor. Futbol yorumcularının dilinden düşürmediği “kadro derinliği” lafının anlamını, yeni başlayanlara öğretiyor. Şurası bir kesin Galatasaray bu sene tüm hazırlıklarını Şampiyonlar Ligi için yapmış, yolları açık olsun.

Ve Aykut Kocaman. Geçenlerde bir dost sohbetinde herkes Aykut’un ne kadar iyi bir Fenerbahçeli olduğundan ve futbolculuk döneminden bahsetti. Söz bugüne gelince ise ortak fikir şu; “yıldız futbolcular teknik direktörlük yapmasın”.  Aykut Hoca, sezona başlarken ezeli rakipleri ile oynayacakları bu maçın, sezon için de bir ipucu olacağını söylemişti. O zaman vah ki ne vah… Henüz nasıl bir sistem ile oynadığı belli olmayan Fenerbahçe’nin rakip kaleye ilk şutu 33. dakikada, ilk golü ise uzatma dakikalarında geldi. Volkan Demirel’in Fenerbahçenin tek kalecisi olduğunu, hala takımın Alex’e ihtiyacını, Emre’nin yerinin henüz doldurulamamış olmasını, orta sahanın şeffaflığını dilerim ki Aykut Hoca da analiz etmiştir. Bir de çok acil Aykut Hoca-Alex ilişkisinin toparlanması lazım, yoksa dünkü gibi ilk 11 belirlenirken bile çıkan dedikodular Fenerbahçe’yi yeni sezonda olumsuz etkileyecektir.

Bir de iki takımdan da ayrı tutmak istediğim iki isim var: Engin Baytar ve Cüneyt Çakır. Engin maalesef sözün bittiği yerde duruyor. Geçen sezon Sivasspor maçında da benzer bir patlama yaşamıştı ancak bu bardağı umarım taşırmıştır. Ama ben kulübün vereceği cezadan daha çok Fatih Hoca’nın şahsi cezasını merak ediyorum.

Geçen yıl Avrupa’da gurur kaynağımız Cüneyt Çakır ise henüz lige hazır olmadığını gösterdi. En iyi hakemimiz bu haldeyse diğerlerinin vay haline. TFF yönetimi ne zaman hakemler ile ilgili bir iyileştirme politikası izleyecek merak içindeyim. Ya da bırakın hakemleri ne zaman herhangi bir konuda iyileştirme politikası izleyecek desek yeridir. Stada adeta bir cephanelik kurulmuş, yanıcı, yakıcı, delici her türlü madde var içeride ve kimse bunların nasıl girdiğini bilmiyor. Daha komiği yayını yapan kanalda bir yorumcu diyor ki; iftar kumanyasına gizlediler herhalde. Geçen hafta yazmıştım, sevgili TFF sen sırf aralarında kavga çıkmasını engellemek için taraftarlara iftar yemeği verilmesini engelliyorsun, ancak dün maçın neredeyse 10 dakika durmasına yol açan görüntüleri engelleyemiyorsun. Anlayacağınız batı cephesinde yeni birşey yok…

Haftaya lig başlıyor ve dün iki ezeli rakip arasında oynanan bu maç bir çok mesaj içeriyordu. Ancak bence asıl mesaj Trabzonspor’a ve Sadri Şener’eydi. En iyi transfer yeni oyuncu almak değil, eldeki iyi oyuncuları tutabilmektir der futbol akılları. Başkan tehlikenin farkında mısınız?

7 Ağustos 2012 Salı

Süper Kupa - Süper Taraftar


Koca bir sezon geçti, bir federasyon-bir dava süreci geçti, UEFA geldi geçti, CAS geçti, Cornu geçti, deplasman yasağı, kadın taraftar geçti, ancak bazı kafalar halen geçip gidemedi.

Çok değil birkaç gün sonra, Spor Toto Süper Lig son şampiyonu Galatasaray ile Ziraat Türkiye Kupası şampiyonu Fenerbahçe arasında TFF Süper Kupa maçı oynanacak. Geçen sezon yaşanan gerginliklerden sonra TFF yetkilileri oturup maçı nerede oynatabiliriz diye düşünmüşler. Türkiye haritasını açmışlar önlerine, iki kulübe de en uzak mesafede nerede stad var diye bakmışlar. Sonuç: Erzurum. Malum onca yaşanan olaydan sonra ilk büyük derbi, risk almamak lazım. Risk derken aslında İstanbul taraftarını mümkün olduğunca  uzak tutmaktan bahsediyoruz. Futbolun bu hale gelmesinde en büyük faktör çünkü İstanbul’daki Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarı. Bunları futboldan bir uzak tutabilsek bütün sorun çözülecek, futbol temizlenecek.

Yine de parasını denkleştirip uçak bileti alan, otelde yer bulabilen birkaç istisna taraftar gelecek maça, mecbur. Onlar için de acil önlem almalı federasyon. Hemen Erzurum belediyesi ve Valilik ile görüşülür. Gelen taraftarların Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarı olarak ayrı ayrı etiketlenip, ayrı araçlarla stada taşınması organize edilir. Maç saati belirlenir, bir de bakılır iftara yakın bir saat. Erzurum Belediyesi der ki; “Taraftarlara iftar yemeği verelim”. Cengaver TFF atlar ve duruma el koyar: “Olmaz, taraftarlar arasında kavga çıkar”. Ve hoşgörü ayı diye bilinen ramazanda iftar yemeği organizasyonu iptal edilir. Ancak duruma ve “gergin” İstanbul taraftarına uygun başka bir çözüm hemen bulunur:
Strese iyi geldiği bilinen Oltu taşından yapılmış, sarı-kırmızı ve sarı-lacivert tesbihler hazırlanır. Taraftar çeksin, stresini atsın diye.

Peki yöneticiler gidecek mi maça diye soran olabilir. Hani Divan Kurulları’nda birbirlerine saldıran, kulübün resmi sitelerinde birbirlerine en ağır cevapları veren, daha da olmadı ekran karşısında rakip kulüp ile dalga geçen yöneticiler; tabii ki gidecek maça. Kendisi de bir zamanlar kulüp yöneten TFF başkanı, futbol dışında herşeyi konuşan, birbirlerine “düşmanlık” ilan eden kulüp başkanlarını gayet normal buluyor olsa gerek. Dedim ya, futbolun bu hale gelmesinde problem yöneticilerin açıklamalarında, yaptıklarında değil İstanbul taraftarı; problem bizzat sende!

Son tahlilde işin özeti şudur: GS başkanı FB başkanına, FB başkanı TS başkanına, BJK başkanı GS başkanına sonra hepsi taraftara…......düşman!

30 Temmuz 2012 Pazartesi

TFF'nin havuzu, Aziz Başkan'ın muslukları


Her Türk çocuğu gibi ilkokulda en büyük kabusum havuz problemleriydi. Yol-hız, yaş problemleri tamam ama o, biri doldurup, üçü boşaltan muslukların hayatta bir gün ne işime yarayacağını bir türlü anlayamazdım. Cem Yılmaz’ın dediği gibi:
"neticede bir insanın havuzla ne problemi olur..?
havuzun ya içine girersin ya uzaktan işersin.."

Ancak Fenerbahçe Divan Kurulu sonrasında anladık ki; bu “havuz” mevzusu aslında daha derin olabiliyormuş. Sayın Aziz Yıldırım, şike sürecinde yaşananları referans alarak, Fenerbahçe’nin yayın havuzundan çıkabileceğini dile getirdi. Futbola ilgi duymayanlar “eee ne olacak çıksın” diyebilir, ama konu o kadar basit değil. Havuzdan yani yayın gelirlerinden elde edilen para kulüplerin en büyük gelir kaynağı. Hem de sadece Anadolu kulüplerinden bahsetmiyorum. Bir zamanların UEFA şampiyonu Galatasaray’ın bile, yeni stad ve sponsorlukları gerçekleşmeden once tüm gelirlerin neredeyse %70’i yayın haklarından elde ediliyordu. Ünal Aysal başkanlığı sonrası, bu oranı daha aşağı çekmek için bir çok adım atıldı, ve hedef önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde %25-30 bandına indirmek. Beşiktaş’ın ise içinde bulunduğu malum borç krizini göz önünde bulundurduğunuzda, kasaya girecek her bir kuruşun anlamını konuşmaya bile gerek olmaz. Türkiye futbolunun 3 büyüklerinden Galatasaray ve Beşiktaş için hal böyleyken, varın Anadolu kulüplerinin bu paraya ihtiyacını siz düşünün.

Pencerenin bir de diğer yüzü var, yani yayın haklarını elinde bulunduran LigTv. Sen ihaleye gir; asla “marka değeri” o kadar etmeyecek bir lige açık artırma krizi ile 400 milyon dolar vermek zorunda kal, sonra yok şike süreci, yok küme düşme, havuzdan çekilme derken bin türlü sorun kapıda dursun. Maalesef ülkede ortamı germeyen tek bir yönetici bile olmadığı için, taraftar da onların etkisiyle galeyana gelsin, hepsinin üstüne bir de verdiğin bu para karşılığında günah keçisi ol. Ne güzel değil mi!

Sayın Aziz Yıldırım’ın “havuzdan çekilme” konusunda yaptığı açıklamalar; başta spor etiği olmak üzere, yöneticilik ve kulüpçülüğe aykırıdır. Zaten bir yıldır fazlasıyla yıpranmış olan Fenerbahçe kulübünü gereksiz yere başka polemiklerin içine çekmek ve tepki toplatmaktan öteye gitmez.

Çünkü zaten yayın hakları 5894 sayılı yasa ile düzenlenmiş durumda ve yasa naklen yayın konusunda TFF'nin Yönetim Kurulu'nu tek yetkili kılıyor. Yani yasal düzenleme gereği hiçbir kulüp kendi iradesi ile havuzdan çıkamaz. Eğer yasayı ihlal söz konusu olursa, ilgili kulüp yani Fenerbahçe sadece iç saha maçlarının yayınına engel olabilir ve LigTv yayın araçlarını stadına sokmayabilir. Bu durumun da karşılığı yine yasada açıkça belirtilmiş. Böyle bir ihlal olduğu takdirde, eğer 1 defa yayın engellenirse 250 bin TL, 2. defa engellenirse 350 bin TL ve saha kapama cezası var. Kulüp en fazla 5 kere yayın engelleyebilir ve 5. engellemenin sonunda TFF tarafından lisansı iptal edilip, ligden de ihraç edilir.

Şimdi herşey yasa ile bu kadar açık bir şekilde ifade edilmişken, sayın Aziz Başkan’ın bu ani çıkışına ne gerek vardı… Madem herşey Fenerbahçe aşkı için, yetmedi mi bir yıldır bu kulübün futbolcularının ve taraftarlarının çektikleri… Kulüp çıkarları ne zaman kişisel hırslarınızın önüne geçecek…

Halen daha “peki nolur bu işin sonu” diye soran varsa, benim şahsi fikrim:
Aziz Başkan’ın, "büyük bir misyonla" TFF başkanlığına seçilen Yıldırım Demirören’i havuz konusunda hayalkırıklığına uğratacağını hiç mi hiç sanmıyorum.

10 Temmuz 2012 Salı

Hani Verdiğin Sözler...


Başlığı okuyup, bu yazıya gelenler, yaz günü bir cumartesi akşamında, denize karşı güzel bir sofrada, fondaki türk sanat müziğinden ilham almış hayata dair bir yazı okumayı bekliyor olabilirler. O zaman tavsiyem, hemen şimdi burada kapatın sayfayı, devamını okumayın. Zira bu yazı, sarı kırmızı renklere gönül verenlerin buram buram sitemini içeren bir isyan yazısıdır.
Forlan, Reyes, Drogba, Amrabat, Matias Suarez, Shaqiri, Podolski, Berbatov, Arshavin, Assaidi, Demba Ba, Milito, Adebayor, Guidetti… Bilmiyorum atladığım var mı? Malum başkanın hızına yetişmek mümkün değil. Bütün bu isimler, sayın Aysal başkanlık koltuğuna oturduğu günden beri Galatasaray’a transfer edeceğini iddia ettiği futbolcular. Sadece bu kadar da değil. Bir de başkanın meşhur 25 haziran sözü var. Geçen sezon transferde yapılan hataları yapmayacağını söyleyen Ünal Aysal, 25 Haziran'da Türk Telekom Arena'da tüm futbolculara toplu imza töreni yapacaklarını da söylemişti. Ancak 25 Haziran geldi geçti, ortada değil imza töreni sadece "kremanın üzerindeki sarışın çilek" dedikodusu var. Ne kreması, ne çileği diye merak eden varsa, bu da sayın Başkan’ın enterasan benzetmelerinden bir başkası. Sanırım kendisi aslında “forvet” demek istiyor. 

Yine de yapıcı olmaya çalışalım, iyi niyeti kaybetmeyelim. Tamam kaybetmeyelim de, yeni transfer hadi bir türlü gerçekleşemedi, peki ya geçen sene şampiyonluktaki en önemli isimlerden biri Melo ile anlaşmak neden bu kadar uzun sürdü? Fatih Hoca’nın kanatlara ve savunma, orta alan ve hücuma en az birer oyuncu istediğini hepimiz biliyorken, Bülent Tulun’un sayın Başkan ile ayrı bir transfer planı oluşturması niye? Ya da ismi çok sık telafuz edilen bu sebeple de fiyatı sürekli artan Hamit hikayesi?
Bu isimleri daha da uzatmaya niyetim yok. Ünal Aysal başkan olduğu günden beri, vizyonu ve modern görüşü ile ideal kulüp başkanı olarak hepimizi umutlandırmıştı. Ancak çok net olan bir şey var ki, Türkiye’de kulüp yönetmek, büyük bir şirketi yönetmekten daha zor. Beş düşünüp, bir konuşmak ve en önemlisi de o bir konuştuğunu yapmak gerekiyor. Işte bu kendisinin bu süreçteki en büyük kaybı oldu. Gerek transfer dosyaları, gerekse şike sürecinde yaptığı, yönetimdeki arkadaşları ile uyumlu olmayan çıkışları ile başkan maalesef sınıfta kaldı.
Yine de benim korkum bunlar değil. Zira biz taraftarlar alışığız böyle başkan profillerine. Benim asıl korkum Fatih Hoca. Bugüne kadar kendisine verilen sözler henüz tutulmamış olan Fatih Hoca, derin bir sessizlik içinde. Galatasaraylılar asıl bu sessizlikten korkmalı. Madem şarkı ile başladık, o zaman şarkı ile bitirelim bu yazıyı:
Bak işte yaklaşıyor fırtına…

3 Temmuz 2012 Salı

Her taraftar bir gün stadsızlığı tadacaktır



Günlerdir İnönü Stadı’nın yenilenmesi ve Beşiktaş’ın yeni sezonda maçlarını nerede oynayacağı konusu ile ilgili her kafadan bir ses çıkıyor. Yöneticiler kendi aralarında anlaşamıyor, çareyi başbakanda arıyor. Ne de olsa geçen sezon şampiyonluk kupasının da verilmesini sağlamıştı başbakan, bu stad işini de çözer diye düşünülüyor. Ancak yanlış anlamayın, Türkiye’de futbola siyaset asla karışmıyor!
Sonra Anıtlar Kurulu izin vermediği için, yıkımına izin verilmeyen şu deniz tarafı tribünleri var. Ancak İnönü Stadı’nın hemen arkasına meşhur Gökkafes yani Süzer Plaza yapılırken, aynı Anıtlar Kurulu, hadi onu da geçtim Büyükşehir Belediye ya da Yargıtay kılını bile kıpırdatmıyor.
Bir de tabii taraftarlar var. Sen, ben yani. Birimiz “acaba seneye nerede izleyeceğiz bizim takımın maçlarını” diye düşünüyor. Diğerimiz “bize ne, biz çok çektik siz de çekin” diyor. Ama aslında bütün bahsi geçenler, hepimiz futbolu çok seviyoruz. Tabii canım, futbol bu ülke için çok önemli, kessen kanımız takımımızın renklerinde akar, herşeyimiz futbol bizim. Di mi?
Yemezler. Bir Allah’ın kulu da çıkıp, “ya siz birbirinizi yiyorsunuz ama peki ya İnönü Stadı” demiyor. Ruhu yok çünkü o stadın. O stad değildi çünkü desibel rekorlarını kıran… Hani 1968 yılında, Fenerbahçe Manchester City’i Abdullah Çevrim ve Ogün Altıparmak’ın golleri ile 2-1 yenmişti. Ne alakası var İnönü Stadıyla bu maçın değil mi? Ne de olsa o zaman stadın adı Mithatpaşa’ydı! Ya da açılışta Ali Sami Yen Stadı’nın tribünleri çökünce, Papazın Çayırı 1982 öncesi tam kullanılamıyorken, hatta İstanbulspor 1.Ligde mücadele ederken; İnönü Stadı değildi sanki bütün bu takımlara kucak açan. 
Çok ağırıma gidiyor. Futbolu sevdiğini iddia eden bu kelli-felli adamların Ali Sami Yen Stadı’nı yıkmış olması ve şimdi de akıbetinin ne olacağı belli olmayan İnönü Stadı’na göz dikmiş olması fena halde gücüme gidiyor. Sami Yen projesi ilk gündeme geldiğinde de tıpkı şimdiki tartışmalar yaşanmıştı. Güya, stadın yeri korunacaktı, vesaire vesaire. Önce siz başka stadda oynayın, “geçici” derler; sonra bir bakmışsınız  “geç-miş”  gerçekten. Hadi siyasetin ve yöneticilerin derdi belli, rant.
Ama peki ya taraftarlar… Biz birbirimizi yerken bazı şeyler için artık çok geç olacak, uyanın. Gerekirse Beşiktaş taraftarı maçlarını 3000 kişi az izler, ama yine de İnönü’de izler. Bilir ki, parça parça yenilenecek olan tribünler elbet bitecek ve Beşiktaş taraftarı yine kendi stadında takımını izleyecek. Sayıca çok olan biziz, çok geç olmadan sesimiz daha yüksek çıkmalı. Aksi takdirde, burası Türkiye ve burada her taraftar bir gün stadsızlığı tadacaktır.